Anasayfa > Birikim Arşiv > 122 - Haziran 1999 > 28 Şubat Karşısında FP: Sağcılaşma, Meşruiyet Arayışı

28 Şubat Karşısında FP: Sağcılaşma, Meşruiyet Arayışı

Ergün Yıldırım | (Sayı : 122 - Haziran 1999)

18 Nisan Seçimleri, 28 Şubat sürecinin ürettiği koşulların bir parçası olarak gerçekleşti. Bu koşullarda, FP açısından önem taşıyan çok şey vardı: Tasfiye edilen bir partinin mirasçısı olmak, yeni olmak, tezini belirleyememek ve her an yeni yasaklarla karşılaşmak.

Bunlardan daha da önemlisi, 28 Şubat projesinin İslâmcı kesimleri muhalif ve politik bir tutumdan uzaklaştırmaya çalışma çabası olmasıdır. Gerçekten de bu süreç ile birlikte Türkiye’de İslâmcılığın etkin politik kimliği tasfiye edilecek, ekonomik ve bürokratik gücü sınırlandırılarak derin bir denetime alınacaktır. Bu gelişmelerin FP açısından büyük bir önemi vardır. Çünkü Fazilet Partisi’nin oy tabanı, temelde İslâmcı-muhafazakâr politik kesimden oluşmaktadır. Bu kesimlerin umutlarından ve taleplerinden güç alarak, diğer politik eğilimlerden farklılaşmaktadır. Oysa siyasal düzen, bu kesimleri tasfiyeye yöneldikçe, onun politik temsilcisi olan parti de işlevsizleşme tehlikesine girmekte ve zeminini kaybetme eğilimine yönelmektedir.

Bu çerçevede, 18 Nisan seçimleri FP’yi iki önemli sorunla yüzleştirmiştir.

KARİZMASIZLIK VE TEMSİLİYETSİZLİK

Fazilet Partisi gibi geleneksel özellikler taşıyan bir toplumsal taban üzerinde siyaset üreten bir parti için genel başkanlık, her şeyden önce bir karizmayı temsil eder. Bu nedenle siyasal lider, seçmenin imgesel dünyasında bir “dava önderi”, bir “imam”, ya da bir “rehber”dir. Politik tarafların kimlik edinmesinde, ruhsal dinginlik kazanmasında, olumsuz gördüğü durumlarla mücadele etmesinde vs. önemli bir şahsiyettir. Lider, kendisine çeşitli olağanüstü duygularla bağlanılan bir sığınaktır. Toplumsal sorunlardan kurtulmanın kollektif temsiliyetidir. Nitekim o, başkan olarak değil, mücahit olarak anılır.

Halbuki 18 Nisan Seçimleri’nde FP’lilerin lider olarak benimsediği karizmalardan ne Erbakan vardı, ne de Erdoğan. Bu karizmasızlık, hem içsel gerginliklere yol açıyordu, hem de seçmenin politik motivasyonunu düşürüyordu. Bunun sonucu olarak seçim çalışmaları, FP’de oldukça sönük geçti.

Fazilet Partisi tabanının, politik motivasyonsuzluğunun önemli bir nedeni de Refah Yol iktidarı döneminde RP’nin gösterdiği temsiliyetsizlikti. Nitekim, 1950’li yıllardan beri muhafazakâr ve İslâmcı toplumsal kesimlerin iktidar seçkinlerinden kopardıkları dinsel haklar, şimdi tekrar geri alınmıştı. Üstelik bunlar, RP’li iktidar aracılığıyla uygulanmaya başlanmıştı.

RP, iktidara geldiği kısa süreli bir dönemde kötü bir deneyim geçirmişti. Muhalefeti döneminde gündeme getirdiği taleplerin hiçbirisini yerine getiremediğinden, politik söylemi işlevsizleşmişti. Buna bir de küskünler hareketinde ortaya koyduğu tutum eklenince, RP’den FP’ye dönüşen bir parti için 18 Nisan seçimlerinin çok iyi neticeler ortaya koymayacağı açıktı.

Reel politik olarak, devlet düzeyinde muhafazakâr-İslâmcı talepleri temsil edemeyen bir parti seçmeni de taleplerini temsil edecek başka arayışlara yönelecektir. Bu sosyo-politik olgu, FP’nin kimi seçmen kitlesinin MHP’ye kaymasıyla gerçekleşti.

DÜZENDEN SİYASAL MEŞRUİYET ARAYIŞI: RP İNADINA FP

FP, RP’nin inadına düzen muhalifliği kimliğinden kaçınmaya büyük bir özen göstermektedir. 1995 seçim kampanyalarına baktığımızda, burada kullanılan sloganlar ve imajlar bu konuda bize önemli bilgiler vermektedir. Burada RP, düzeni eleştiren, muhalif bir tavır geliştiren, adil gelir dağılımından ve dışlanmışların haklarından bahseden, holdingleri eleştiren, dinsel özgürlükleri savunan bir partidir. Halbuki FP, bu söylemi önemli ölçüde terk etmiştir. Siyasal rejimden ayrışarak onu değiştirmeyi arzulayan ve yoksullar adına sömürü sisteminden bahseden bir politik dili yoktur artık.

Fazilet Partisi’nin yeni siyasal dili, demokrasi, insan hakları, laiklik ve hukuk devletidir. Bu siyasal epistemolojiyle, daha çok üst politik güçlere mesaj vermek istemektedir. Kuşkusuz, bütün dünyayı ve Türkiye’yi saran bu yeni siyasal dilden FP’nin uzak durması da mümkün değildir. Ancak bu tutum, daha çok baskıcı bir politik güce karşı kendisini koruma siyasal içgüdüsünden güç almaktadır. Bu çerçevede, meşrûiyet kazanma çabası ağırlık kazanmaktadır.

Gerçekten de FP, 18 Nisan seçimlerinde kendi tabanının sorunlarını siyasal merkeze taşıyıcı bir muhalefet geliştirmekten öte siyasal sistemi, meşrulaşma konusunda “ikna” edici konuları işlemiştir. Bütün partilerin de işlediği bu konular, FP’nin farklılığını gösterecek hiçbir belirtiyi taşımamaktadır. Ayrıca, parti yönetimine “sarışın kadın”ların taşınması, bu meşrûluk arayışını pekiştirici başka bir olmuştur.

28 Şubat iradesinin dışlayıcı baskıları arttıkça FP’nin toplumsal tabanından aldığı özgünlükleri kaybettiği ve politik kimlik kaybına uğradığı görülmektedir. Bu kaybı önlemek amacıyla sembollerin gücünden yararlanmak üzere Merve Kavakçı olayı ortaya çıkmıştır.

İMGESEL DÜZENİN TEHDİDİ: MERVE KAVAKÇI’NIN TÜRBANI

Kültürel Kemalizmin Türkiye’de ürettiği imgesel düzen, çoğu kez kurumsal düzenden daha şiddetli bir yaptırımcı kimliğe sahip olmuştur. Şapka inkılabı, bunu en iyi örnekleyen bir olgudur. Bu düzenlemeye karşı çıkan insanlardan yüzlercesinin idam edildiğini tarihçilerimiz yazıyor.

Bedeni, kendi çağdaşlaşma anlayışına göre düzenlemeye çalışan resmî iktidar, bütün erkek bedenleri tek bir erkek beden; bütün kadın bedenleri de tek bir kadın bedeni olarak düşlemiştir. Bu nedenle, düşlenen tekil kadın bedeninin kıyafetlerini taşımayan kadınlar, suçlu olarak algılanmıştır. Merve Kavakçı da üzerinde taşıdığı türbanla, kültürel Kemalizmin simgesel düzeninin dışına çıkmaktadır. Bundan dolayı, simgesel düzenin tekil anlayışını tehdit ederek, çoğul simgelere davetiyeler çıkarmaktadır. Bu da haklı olarak (!), egemen simge düzencilerini derin kaygılara sokmaktadır.

Fazilet Partisi ise geleneksel kadının siyasal seferberliğinde büyük bir destek almaktadır. Bundan dolayı, bu kadınların adaylıklarını göstermek zorundaydı. Özellikle, partiye “sarışın kadınlar” alınınca asıl çalışan “örtülü kadınlar”ın da aday olması gerektiği konusunda seçmen kitlenin büyük bir baskısı olmuştur. FP yöneticileri, hem bu baskıyı gidermek, hem de temsiliyetsizlik ve küskünler olayı dolayısıyla yaşanan sıkıntıyı gidermek amacıyla yeniden içsel bütünleşme için sembolik bir çıkış yaparak, Merve Kavakçı’yı Meclis’e taşıdı. Böylece Fazilet’li seçmen, “sarışın kadın”lara karşı “örtülü kadınlar”ın seçilemeyeceğini gördü ve rejim karşısında dışlanma, horlanma, aşağılanmayı yaşayarak tekrar partisiyle bütünleşti. Yeniden davasına bilenerek mücadele etmenin önemini anlamaya başladı!

DİNİ MUHALEFETİN YENİDEN SAĞCILAŞMASI

Özal’ın ANAP’ı Mesut Yılmaz’la birlikte statükocu bir kimliğe bürününce, muhafazakâr eğilimler dışlanmış ve dinî muhalefeti temsil eden yaklaşımlar RP’de yoğunlaşmaya başlamıştı. Geniş oy tabanı üzerinde etkili olan geleneksel karizmalar da RP’ye yönelmişti. Türkiye siyasal tarihinde RP, ilk defa ciddi anlamda sağ çizginin dışında kalan bir dinsel muhalefetin politik temsiliyetini üstlendi.

Hepimizin malûmu olan 28 Şubat iradesinin siyasal akışa yaptığı müdahale ile RP, önce işlevselsizleştirildi, sonra iktidardan uzaklaştırıldı, daha sonra da kapatıldı. Böylece Türkiye’de klasik sağdan bağımsız olarak gelişen dinsel politik temsiliyet; iktidar seçkinlerince reddedilerek tasfiye edilmeye çalışıldı. Dini talepler, sağ yaklaşımlar çerçevesinde Türklük ve millî paradigmalarla tanımlanmaya zorlandı. Nitekim Türk Müslümanlığı gündeme geldi, Erbakan’ın İslâm alemi, İslâm Ortak Pazarı gibi milliliği aşan söylemleri Erbakan’a yapılan müdahelelerle yok edildi. Ayrıca, yeni FP’li başkanın bu projelerden bahsetmemesi de çarpıcı bir şekilde, İslâmcılığın Türkçülüğü aşıcı siyasal arayışlardan vazgeçebileceğini anlatmaktadır.

Kuşkusuz, bütün bu olanlar dindarların, İslâmcıların, muhafazakârların devlet kapısındaki sorunlarını artık FP gibi kanallarla göremeyecekleri mesajını veriyordu. Nitekim bu mesajı kısmen alan belli bir seçmen kitlesi, MHP’ye giderek bu tutumu ortaya koymuştur. Bu durumda FP, iki seçenekle karşı karşıya kalmıştır. Ya merkezî güçlerin taleplerine uygun olarak sağcılaşmak ya da küçük bir marjinal parti olarak kalmak. Özellikle birinci seçenekle ilgili gelişmeleri, seçim sonrasında Melih Gökçek’in yaptığı açıklamalarda gözlemlemek mümkündür.

Dernek, Kur’an kursu, vakıf vb. çeşitli dinsel faaliyetlerle örgütlü çalışmalarda bulunan dindar ve muhafazakâr kitleler açısından “pratik teoriyi aşıyor.” Bu çalışmalarını sürdürmek için kendilerine uzlaşmacı yaklaşan devlet içi güçlere her zaman ihtiyaçları vardır. Oysa Milli Görüş çizgisinden gelen siyasal bir parti olarak FP, bu güç ilişkilerinden dışlanıyor. Buna karşın MHP, DYP ve ANAP gibi partilere yaşama ve gelişme imkânları tanınıyor. Dolayısıyla böyle bir seçmen tabanı için sorunlarını çözücü bu partiler, daha pragmatist anlamlar taşımaktadırlar. Kimi tavizlere rağmen bu böyle.

Bütün bunlar FP’nin RP’den farklılaştığını, düzen düzeyinde meşrûiyet aradığını, son seçimlerde yaşadığı yenilgi ile özgünlüklerini yeniden gündeme getirmeye çalışırken, öte yandan 28 Şubat bilincinin kuşkusuyla karşılaşınca da sağcılaşmaya yöneldiği gözlemlenmektedir. Özellikle, Güneydoğu Anadolu’da HADEP’in yükselişiyle bölgedeki oylarını kaybeden F’nin, MHP’ye yaklaşmak ve daha sağcı bir çizgiye yönelmek için ciddi içsel sorunlar yaşamayacağı da ortadadır.