Anasayfa > Birikim Arşiv > 122 - Haziran 1999 > Türbana Hücum ya da Vahşete Çağrı

Türbana Hücum ya da Vahşete Çağrı

Ertuğrul Başer | (Sayı : 122 - Haziran 1999)

Ülkem, kırık dalım...

Cem olmuşun, biraraya gelmişin, toplanmışın, topluluğun özü farktır. Farklılık olduğu için bir araya gelmeden, toplanmadan söz ederiz. Öyleyse insanlar bir topluma değil bir farka, demek ki belli bir cemaate doğarlar. Bir farkı, bir farklılıklar kümesini zamanın ve şansın potasında bir geleneğe dönüştürmüş, hayat kıvamına getirmiş öntopluma, cemaate.

Maddi, manevi, organik, tinsel, coğrafi, olumlu, olumsuz, vs., herhangi bir nedenle ya da daha doğrusu nedenler/sebepler manzumesiyle insanlar cem olduğunda, toplandığında fark delinir. Farklılık kozalarının delindiği yer, cem olmuşun cemaate, öntoplumun topluma, kitlenin toplumsal kuvvete yöneldiği yerdir. Başkalar arasında belli belirsiz bir “aynı” gezinmeye başlamıştır, gevşek bir ortaklık, asgari toplumsal ilişki, toplum olma ihtimali, insan soyu açısından nerdeyse zamandışı bir eğilim, dipte yatan mücevher.

Ana rahminden çıkış, evden, cemaat kozasından ayrılış bir travmadır. Travmalar kötüdür, yarıp geçer, iz bırakır -ama yazgımız bu, böyledir.

Farklılık + Travma + Kuvvet = Çatışma.

Çatışma bir toplum için istisnai ya da geçici bir durum değil, doğrudan doğruya varoluşsal bir şeydir: Toplum, çatışma imkânıyla başlar; toplumsal enerjiyi üreten yakıt, çatışmadır.

Ülkem, kırık dalım...

Adına layık ya da daha doğrusu adam olacak bir toplum, cemaatler arası bölgede oluşturduğu kurumlarla bu travma duygusunu yatıştırır, indirgenemez bir çatışma eğilimi de taşıyan asgari toplumsal ilişkiyi bir yurtta ortak bir yaşam ihtimaline dönüştürür. Ara bölgeyi tüm cemaatlere açık bir panayır yerine çevirir: kamusal alanın sesleri, sokakları, sözü, simgeleri, hukuk, polis kuvveti, “tüm cemaatleri” temsil eden “hüküm’dar”, meclis, parlamento, vesaire.

Tuhaf bir varlığı vardır bu bölgenin ve onu ete kemiğe büründüren kurumların.

Bir yandan bunlar çatışmayı veri alan, çatışma üzerinde yükselen, çatışmayı düzenleyen, kurallayan kurumlardır - tüm cemaatlerin kendi farklılığını akıttığı, o farklılığı aleni bir varlığa, ötekilerce kabule zorladığı, diğerleriyle boy ölçüştürdüğü, alışverişe, etkileşime soktuğu, kelimenin gerçek anlamıyla çatışma kurumları.

Bir yandan da o farklılıkların ikinci plana itildiği, “aynılıklar”ın boy attığı, tüm cemaatlerin kendi evi gibi hissettiği, yan gelip “beraber kurtuluş savaşı verdik” diye söze başladığı ikinci bir “ev” -yurt(taşlık) kurumları.

Belli bir cemaat(in üyesi) olarak benim orada sesim yoksa, ordaki sokaklarda yürüyemiyorsam, orda benim sözüm uçuşmuyorsa, ister istemez tercihim “evden” ayrılmamaktır - zaten kendi başına yeterince ağrılı bir deneyim olan “evden çıkma” tam bir kabusa dönüşmüştür. Oraya diğer cemaatlerin süsleri ve simgeleri arasına kendi süslerimi asamıyorsam, kendimi bulduğum simgeleri katamıyorsam, orası benim ikinci evim değil, düşman kabilelerin av sahasıdır. Oraya ancak kelle koltukta girilir, ölmeyi ve öldürmeyi göze alarak.

Demek ki, kamusal, belli bir imkânsızlık, bir bıçak sırtı varoluş demektir.

Bir kamusal böyle bir varoluşu kabullenmez, bir çatışma iklimi olmayı baştan reddeder, bir yurt olmaktan korkar: kendine eder.

Çatışmanın reddi, sanıldığı gibi “tasada ve kıvançta bir” yekpare bir “toplum”u asla getirmez. Olsa olsa farklılığı kendine hapseder, cemaatleri katılaştırır. O nedenle bu red, toplumsal “birlik ve beraberliği” sağlayıcı değil, bölücüdür.

Ülkem, kırık dalım...

Çatışmanın reddi, çatışmayı düzenleyecek kurumların, jestlerin, müzakere biçimlerinin, orta yol arayışlarının küntleşmesi, cemaatlerin dünyasındaki o “sürekli ihtimal”in iğdiş edilmesi demektir. O nedenle çatışmanın reddi “barış ve huzur” değil, bir hınç birikmesidir, düşmanlaşmadır.

Bu bölünmüş, parçalanmış, dağılmış, düşmanlaşmış cemaatler, yollarının kesişme ihtimali nerdeyse sıfır, dünyası kendi vadisinden ibaret çakılı kabileler haline gelir. Onları ısrarla aynı “yurt” içinde tutmak artık yalnızca “kuvvet”le mümkündür. Kamusal biter: devletin ve kuvvetin (silâhlı, silâhsız, özel, gayri nizami, istihbarat, vs.) kol gezdiği çöl başlar. İlk bakışta her şey yerli yerinde gibidir: parlamento, hukuk, demokrasi tartışmaları, hüküm’dar, partiler... Ama hepsi kaktüsler gibidir, hepsi çöldür, devletten ve kuvvetten beslenen çöl...

Bu kamusal-çöle hiç kimse “öyle, geçerken” uğrayamaz, oraya çıkma cesaretini gösteren herkes “hazırlıklı”dır, hiçbir cemaat “masum” değildir.

Çölün düzgün dalgalı düzlüğü... Çölün rengi, sonsuz sarı kum... Onun dışında her eğim, her renk devlet ve bilumum kuvvetler açısından tahrik nedenidir...

Ülkem, kırık dalım...

Sen de bilirsin ki tahrik varsa tecavüz devletliktendir...

Çıkar bir kuru kafalı adam, her zaman nazik ve kart sesli, “haddini bildiriniz”e çağırır, çöldeki adıyla devlete ve vahşete...

Merve kaç, canını kurtar...