Anasayfa > Birikim Arşiv > 129 - Ocak 2000 > Koestler'le Sıfırdan Sonsuza Yolculuk... (I)

Koestler'le Sıfırdan Sonsuza Yolculuk... (I)

Yiğit Bener | (Sayı : 129 - Ocak 2000)

Pınar Kür’ün Türkçe’ye kazandırdığı Gün Ortasında Karanlık adlı romanın yazarı, Macar asıllı İngiliz yazar ve gazeteci Arthur Koestler, 1905’te Budapeşte’de doğdu. Viyana Üniversitesi’nde psikoloji eğitimi gördü (1926). 1930’lu yıllarda komünist partisi saflarında, 1938 sonrasında da komünizm karşıtı saflarda yeraldı. Ancak 1950’li yıllardan itibaren siyasetten çok tarih, felsefe ve biyoloji, özellikle de biyolojik sistemler kuramı konularında yoğunlaşmayı yeğledi. Yakalandığı ölümcül hastalıkların acısını daha fazla çekmemek için 1983 yılında eşiyle birlikte intihar etti.

En ünlü kitabı olan Gün Ortasında Karanlık, sadece Koestler’in değil, çağının da en önemli yapıtlarından biridir. Gerçekten de, otuzun üstünde dile çevrilen bu kitap, sosyalizm, milliyetçilik ve din gibi geniş kabul gören ideolojilerin bayrakları altında büyük kitlelerin harekete geçtiği, bu ideolojiler adına çeşitli otoriter ve totaliter rejimlerin kurulduğu, siyasî gerekçelerle on milyonlarca insanın katledildiği, devrimler, karşı devrimler ve savaşlarla yoğrulan bu yüzyıla tanıklık eden önemli yapıtlar arasında yeralır. Victor Serge’in yapıtlarıyla birlikte, edebiyat alanındaki ilk ciddi Stalinizm eleştirilerinin başında gelen Gün Ortasında Karanlık, benzer temalar işleyen George Orwell’in Hayvanlar Çiftliği’nden beş yıl, aynı yazarın 1984 adlı yapıtından dokuz yıl, Arthur London’un İtiraf adlı yapıtından ise 27 yıl önce, 1941’de yayımlanmıştır. 

Koestler, döneminin Avrupalı genç hümanist aydınların tipik temsilcilerinden biridir. “Komünist ütopyaya” ulaşabilmek hayaliyle ve 1917 Bolşevik Devrimine duydukları hayranlığın etkisiyle, komünist partilerin saflarına katılan bu aydınlar, uzun süre bu partilere hizmet etmiş ve onlar tarafından tepe tepe kullanılmıştır. Ancak, şu ya da bu nedenle partinin resmî görüşüyle ya da yöneticileriyle ters düştüklerinde, “dönek küçük burjuvalar” olmakla suçlanıp, “halk düşmanı” damgası yiyerek tasfiye edilmişlerdir. Yaşadıkları bu örseleyici deneyin etkisiyle, birçoğu bir uçtan öteki uca savrulmuş ve dünün “inanmış komünistleri”, kısa sürede azılı anti-komünistlere dönüşmüşlerdir.

“TEMİZ BİR SU KAYNAĞINA GİDER GİBİ...”

Koestler de bu süreçten geçer. Gün Ortasında Karanlık ve Yogi ile Komiser gibi romanlarında olduğu kadar otobiyografik nitelikli yapıtlarında da komünist geçmişiyle hesaplaşmaya çalışmıştır.1 Otobiyografisinin ikinci bölümünü oluşturan Hiyeroglifler’de Koestler şöyle der: “Komünizme, temiz bir su kaynağına gider gibi gittim ve onu, ölü kentlerin ve boğulmuş cesetlerin kalıntılarıyla dolu zehirli bir nehirden kaçarcasına terkettim. 1931’den 1938’e kadar ki yaşam öyküm özet olarak budur.”2 

Koestler, 1931’de, 26 yaşındayken, Alman Komünist Partisi’ne (AKP) üye olmuştur. Önceleri Berlin’de çalıştığı gazetede partisi adına gizlice bilgi toplamakla görevlendirilir. Kısa süre sonra işinden kovulur ve hayatını kazanmak için bir süre seksoloji kitapları yazar. Bu dönemde, Hans Eisler, Wilhelm Reich ya da Max Schroeder gibi ünlü aydınlarla tanışacağı AKP’nin Berlin örgütünde görev alır. Koestler, 1932-1933 yılları arasında Komintern (III. Enternasyonal) görevlisi olarak Sovyetler Birliği’ne gider. Resmî bir tören vesilesiyle Buharin ve Radek’le tanışır ve bu iki eski Bolşevik önderden epey etkilenir. Avrupa’ya döndükten sonra, Komintern’in Batı Avrupa Propaganda Şefi olan Willy Muezenberg’in ekibinde çalışmaya başlar. Dimitrov gibi komünist önderlerin Naziler tarafından yargılandığı ünlü “Reichstag yangını” davasına karşı Muezenberg’in geliştirdiği uluslararası kampanyada aktif olarak yeralır.

1936’da Koestler, bu kez de Franko sempatizanı bir gazeteci kisvesi altında Komintern’in gizli ajanı olarak iç savaşın hüküm sürdüğü İspanya’ya gider. Malaga’nın ele geçirilişi sırasında Frankocular tarafından yakalanır ve ölüm hücresine atılır. İspanya’da Ölüm Güncesi’nde ayrıntılı olarak anlattığı gibi, her an kurşuna dizilmeyi beklerken, Avrupa’da lehine başlatılan bir kampanya sayesinde serbest bırakılır.

“BİR İNANCIN YOKOLUŞU”

Koestler, uzun bir tereddüt döneminden sonra 1938’de partisinden istifa eder. İstifa mektubunu ilettiği sırada üzerinde çalışmaya başlayıp, 1940’da tamamladığı Gün Ortasında Karanlık adlı yapıt, bu tereddütün ve Marksizm’le hesaplaşmasının ürünüdür. Bu dönem, Koestler için kritik bir dönemdir; çünkü, kendisinin de belirttiği gibi, “bir inancın yokoluşu, kademeli ve ağır bir süreç izler; tam son demleri derken, yine zayıf bir başkaldırı yaşanıverir”.3 Roman, yazarın düşünsel evrimindeki bir ara dönemin izlerini taşımaktadır. 

«Bu, AKP’ye, Komintern’e ve Stalinist rejime bir veda idi. Ancak yine de SSCB’ye bir bağlılık ifadesiyle sonlanıyordu. (…) Her şeye rağmen, SSCB’nin, ‘çürümekte olan bir gezegendeki son ve biricik ümidimiz’ olduğuna olan inancımı vurgulamaya devam ediyordum. Bu inanca daha bir buçuk yıl boyunca sıkı sıkıya sarılmayı sürdürdüm. Ta ki Hitler/Stalin anlaşması bu son yanılsama parçasını süpürüp atıncaya kadar”.4 

Koestler daha sonra, dünyanın üçte birine hâkim olan Stalinist rejimin, “insanlık tarihinin en insanlık dışı rejimi” olduğu kanaatine varıp, bu rejimi, “insanoğlunun karşılaşmış olduğu en büyük tehdit” olarak tanımlayacaktır.5

Gün Ortasında Karanlık, yazar tarafından Marksist ahlâk anlayışının özü olduğu iddia edilen “varılacak sonuç kullanılan tüm yöntemleri haklı kılar” ilkesinin tartışılmasına, oradan yola çıkarak da sosyalizm ve devrim adına mücadelenin meşrûiyetinin ahlâki temelde sorgulanmasına dayanan bir kitaptır. Eski bir Bolşevik olan kitabın kahramanlarından İvanov, bu ahlâk sorgulamasını şöyle bir ikilemle vurgular: “Yalnızca iki ahlâk anlayışı var insanoğlunun elinde ve bunlar karşıt kutuplarda bulunuyor. Biri Hırıstiyan ve insancıl; bireyin kutsallığını kabul ediyor ve aritmetik kurallarının insanlara uygulanamayacağını savunuyor. Öteki ise temel ilke olarak toplumsal amacın her yolu haklı kıldığı gerçeğinden hareket ederek, bireyin her açıdan topluma tâbi olmasını, hattâ uğruna feda edilmesini öngörüyor; buna izin vermekle kalmıyor yalnızca, kesinlikle gerektiğini açıklıyor.”6 

Koestler, bu ikinci anlayışa dayandığını düşündüğü sosyalizmin ve sosyalist devrim mücadelesinin ister istemez Stalinist totalitarizme yolaçarak insanlık için büyük bir felaketle sonuçlanacağı kanaatindedir. Romanın esas kahramanı, yine eski bir Bolşevik önder olan Rubashov, yaptığı vicdan muhasebesinin sonucunda Marksist düşünce sisteminde bir hata olduğunu ve bu hatanın “varılacak amaç kullanılan yolları haklı kılar” ilkesinden kaynaklandığını düşünür hâle gelir ve devrim yapmaya kalkışmakla hata edildiği kanaatine varır: “Devrimin tek amacı (…) anlamsız [yani toplumsal] acılara bir son vermekti. Ancak pratikte ortaya çıkan şuydu: [anlamsız yani toplumsal] bir acının ortadan kalkması ancak [biyolojik türden kaçınılmaz] acının geçici de olsa müthiş bir artış göstermesiyle mümkün olabiliyordu. O zaman yeni bir soru çıkıyordu ortaya. Böyle bir operasyona [Devrime] girişmenin geçerliliği var mıydı?” (s. 244).

Kitap yayımlanır yayımlanmaz komünist partilerinden ciddi bir tepki alır. Kitap aleyhinde derhal bir karalama kampanyası başlatılır ve Koestler aforoz edilerek “sınıf düşmanı olarak” damgalanır. Örneğin Büyük Sovyet Ansiklopedisi7 Koestler’den sözederken, onun Alman Komünist Partisi üyeliğine ve Komintern’deki görevlerine nedense (!) hiç değinmez ve onu sadece “1940’lı yıllarda Soğuk Savaş yandaşı” olarak tanımlar… Gün Ortasında Karanlık’ta dile getirilen görüşlere karşı açılan ideolojik kampanyanın en pespaye örneklerinden biri, Fransız Komünist Partisi yandaşlarından Kanapa’nın, (Koestler’in Yogi ve Komiser’ine atıfta bulunarak) Hain ve Proleter adını verip, 1950’de yayımladığı kitaptır. Bunun yanı sıra, yine FKP yandaşı ünlü filozof Merleau-Ponty’nin 1947’de kaleme aldığı Hümanizm ve Terör adlı yapıt ise, Koestler’in tezlerine karşı daha düzeyli bir karşılık oluşturmaktadır.
Kanapa gibi bir parti tetikçisi kalemşörün Koestler’le polemiğe girmesi, komünist partilerin geleneksel davranış kalıplarının ve “aykırı sesleri ezme” yöntemlerinin doğal bir uzantısıydı. Ancak Merleau-Ponty gibi bir filozofun devreye girme ihtiyacını hissetmesi, Koestler’in sorguladığı felsefi konunun önemini vurgulamaktadır. Zaten Koestler’den sonra da birçok yazar ve düşünür, devrimci ahlâk, amaç ve yöntemlerle ilgili bu tartışmayı ele alma ihtiyacını hissetmiştir. Örneğin Sartre’ın Kirli Eller adlı oyunundaki Hugo ve Hoederer’in diyalogunun,8 ya da aynı yazarın Şeytan ve Yüce Tanrı adlı oyunundaki tartışmaların, keza Brecht’in Galileo’sundaki ya da Malraux’nun birçok yapıtındaki sorgulamaların, Gün Ortasındaki Karanlık’taki Rubashov/İvanov ya da Rubashov/Gletkin tartışmalarıyla ciddi bir akrabalığı vardır. Koestler’in kitabındaki tezler, edebiyat dışında da, Aron, Conquest, Cohen, Lukes, Broué, Gefter, Geras, Medvedev, vb. gibi yazarların ve tarihçilerin yapıtlarında tartışılmıştır.

MOSKOVA DURUŞMALARI VE
BOLŞEVİKLERİN İTLAFI SÜRECİ

“Evet yoldaşlar, kabayım. Sözlerinde durmayıp kabaca ve haince partiyi bölüp yıkanlara karşı kabayım. Bunu asla gizlemedim ve gizlemeyeceğim.”

J. Stalin, SBKP Merkez Komitesi’nde konuşma, 1927

Gün Ortasında Karanlık, romandaki tartışmanın dekoru olarak, 20. yüzyıla damgasını vuran komünist hareketin ve 1917 Rus Devrimiyle kurulan SSCB’nin tarihinin en dramatik ve en karanlık sayfalarından birini oluşturan Moskova Duruşmaları’nı seçmiştir. Nitekim kitabının Fransızca baskısında Koestler’in şöyle bir giriş yazısı yeralır: “Bu kitabın kahramanları hayalidir. Ancak onların davranışlarını belirleyen tarihî koşullar gerçektir. [Kitabın kahramanı] Rubashov’un yaşamı, sözde Moskova Duruşmalarının kurbanı olan birçok kişinin yaşamının bir sentezidir. Bu insanların birçoğunu yazar şahsen tanımıştır. Bu kitap onların anısına ithaf edilmiştir”.

Kabaca 1930’ların ikinci yarısını kapsayan Moskova Duruşmaları dönemi, Stalinizm olgusunun anlaşılması açısından en kilit dönemlerden biridir. Bu süreç içinde Stalin, Parti ve Komintern içindeki tüm muhaliflerini ve Ekim Devrimi’nin tüm eski Bolşevik önderlerini tamamen tasfiye edecek, yani öldürtecektir: kimisi suikasta kurban gider (Troçki gibi); kimisi düzmece mahkemelerde “hainlikle” suçlanıp, suçlarını “itiraf” ettikten sonra enselerine kurşun sıkılarak idam edilir (Zinovyev, Kamenev, Piatakov ya da Buharin gibi); kimisi aynı mahkemelerden sonra yollandıkları toplama kamplarında ve hapishanelerde ölür (Radek, Sokolnikov ya da Rakovski gibi); kimisi gizlice “yargılanıp” sessiz sedasız kurşuna dizilir (Tukaşevski ya da Yakir gibi); kimisi düpedüz “yargısız infaz” kurbanı olarak hücrelerinde ya da toplama kamplarında yokedilir (Preobrajenski, Smilga ve Mdivani gibi); bazıları ise çareyi intihar etmekte bulur (Tomski, Ordjonikidze ya da Gamarnik gibi). 

Aslında Moskova Duruşmaları, çok daha geniş bir “temizliğin” görünürdeki “meşrû” paravanlarıdır. Sovyet tarihçi Roy Medvedev, rejimin yıkılmasından önce kaleme aldığı bir kitabında,9 ulaşabildiği arşivlere dayanarak 1936-1939 yılları arasında bu yolla öldürülen siyasilerin sayısının 500 bini bulabileceğini iddia eder. Daha yüksek rakamlar telaffuz edenler de vardır (birçok tarihçi 700 bin rakamında mutabık kalmıştır). Bu dönemde katledilenler sadece parti içi muhalifler değil, Stalinizm’in kendi iktidarı için tehlikeli bulduğu tüm aydınlar, tüm sanatçılar, tüm yerel ve ulusal düzeydeki siyasî, sendikal ya da idari yöneticilerdir. Katledilenler arasında birçok Stalinist militan ve yönetici, hattâ Stalin’in emrindeki gizli servis NVKD’nin şefleri Yagoda ve Yezov bile bulunmaktadır. Tarihin en büyük “komünist avı” olarak niteleyebileceğimiz bu katliamların emrini veren ve düzmece Moskova Duruşmaları’nın senaryolarını yazan elbette Stalin’dir. Ancak tüm bu olup bitenleri sadece Stalin’in iktidar hırsı, gaddarlığı ve çılgınlığı ile açıklamakla yetinmek de elbette mümkün değildir. Dolayısıyla her şeyden önce bu “çılgınlığa” yolaçan siyasî ortamı hatırlamakta yarar vardır.

1934 DÖNEMECİ

“İğrenç baskı ve takipler, utanmaz yalanlar ve iftiralar, aşağılık hile ve sahtekârlıklar bugüne kadar tarihte görülmemiş bir boyut kazandılar… Önce, kendini kanıtlamış devrimci militanların Alman casusu oldukları iddia edildi. Bu çuvalladığında bu kez de onların Çarlık casusları oldukları söylendi. Böylece de, tüm bilinçli yaşamları boyunca Çarlık rejimine karşı devrimci mücadele veren insanlar… Çarın uşağı olmakla suçlandılar.… Tüm bunların siyasi anlamı apaçık: karşı-devrimin efendileri ne yapıp yapıp devrimci proletaryanın tanınmış önderlerini iflas ettirterek yoketme peşindeler.”

J. Stalin, Pravda, 191710

1930’lar, Stalin iktidarının içte ve dışta ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemdir. İçte, bir yandan bürokratik hedef ve yöntemlerin yolaçtığı korkunç israf ve çılgın tempolarla birlikte gelişen ağır sanayi hamlesinin getirdiği görece bir kalkınma; öte yandan tarımda yaşanan felaketler, yani tarımsal ve hayvansal üretimin büyük bir çoğunluğunun telef olduğu ve milyonlarca köylünün katledilmesiyle sonuçlanan “zorunlu kolektifleştirmenin” yarattığı çöküntü, iç içe geçmiştir. Bu ekonomik politikaların gerek parti içinde gerekse ülke içinde doğurduğu ciddi muhalefet ve hatta direniş, Stalinist iktidarı sık sık çizgisini değiştirmeye zorlar. Dışta ise, SBKP önderliğindeki Komintern’in Almanya’da geliştirdiği politikalar tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış ve Avrupa’nın en güçlü ve örgütlü işçi sınıfının ve komünist partisinin bulunduğu Almanya, Hitler’in Nazi Partisinin iktidarına teslim olmuştur.11 Bu dönemde Komintern de kısa aralıklarla birbirine zıt politikalar savunmak zorunda kalır. Art arda gelen bu yenilgiler ve siyasî yalpalamalar, özellikle de Hitler’in zaferi sonucunda savaş tehlikesinin başgöstermesi, Stalin’in parti içindeki iktidarını ve inandırıcılığını sarsmaya başlar. 

Parti yönetiminin bir kısmı (ki aralarında Ordjonikidze ve Mikoyan gibi başından beri Stalin’i desteklemiş olan kişiler de vardır), Stalin’den daha “ılımlı” ve becerikli olduğu düşünülen Leningrad’daki parti yöneticisi Kirov’a, Stalin’in yerine Parti Genel Sekreterliği’ni teklif ederler (ama Kirov bunu reddeder). Yine de, 1934’deki XVII. Parti Kongresi’nde Kirov’a sadece 3 oy çıkarken, Stalin’e 270 oy çıkar.12 Stalin’e alternatif üretme çabası başarılı olsaydı ve Stalin 1930’ların ortasında devrilebilseydi, SSCB’nin ve insanlığın tarihi farklı yöne gidebilir miydi sorusunun cevabını bulmak elbette olanaksızdır.13 Ancak kesin olan bir şey vardır, o da bu gelişmelerin Stalin’de ve parti aygıtının Stalin’i destekleyen kesiminde, iktidarlarını yitirebilecekleri korkusunu doğurduğu ve böylece, gelmiş geçmiş ve potansiyel tüm muhaliflerin “temizlenmesi” kararının alınmasına katkıda bulunduğudur.
Stalin’e rakip olarak gösterilen Kirov, 1 Aralık 1934’te Nikolaevski adlı bir parti militanı tarafından vurularak öldürülür. Stalinist iktidar, bu cinayetin parti içi muhalefet tarafından işlendiğini iddia eder ve “muhalifler” ardı ardına tutuklanır. Artık Moskova Duruşmaları süreci başlamıştır ve bu süreç, Troçki’nin Meksika’da Stalin’in ajanı Ramon Mercader tarafından 20 Ağustos 1940’da öldürülmesine kadar sürecektir.

“BU KUDURMUŞ KÖPEKLERİ
KURŞUNA DİZİN!”

“Kim inanır artık tek bir sözümüze? Kim inanır bize, biz ki, kendi öldürdüğümüz Kirov’un tabutunun önünde [üzgünmüş gibi] iğrenç bir rol oynadık; biz ki, bugün aynı zamanda Stalin’in ve başka halk önderlerinin katilleri olmayışımızı kendi irademize değil, sadece tesadüfe borçluyuz. Kim inanır bize, biz ki bu mahkemenin önüne karşı-devrimci haydutlar, faşizmin ve Gestapo’nun yardakçıları sıfatıyla çıkıyoruz?”

G. Evdokimov, Duruşma tutanakları, 1936

İlk dava, “Troçkist ve Zinovyevist Terörist Merkezin Davası”, 19 Ağustos 1936’da açılır. Bellibaşlı sanıklar, Lenin’in yoldaşları ve Ekim Devrimi’nin önderlerinden Zinovyev ve Kamenev’le birlikte, tümü Devrim ve iç savaş kahramanı olan (ancak Stalin’e karşı çeşitli muhalefet hareketlerinde yeralmış olan) Smirnov, Mratşkovski, Evdokimov, Bakayev ve Ter Vaganyan’dır. Suçları, sürgündeki Troçki ve oğlu Leon Sedov’un emirleri doğrultusunda ve Gestapo’nun işbirliğiyle, Kirov’un öldürülmesini planlamak ve ayrıca bir dizi terörist saldırı düzenlemektir. Herhangi maddi bir kanıta dayanmayan bu suçlamalar her ne kadar ilk bakışta inanılmaz ve gülünç gibi dursalar da, dava ilginç bir gelişmeye tanık olur. Tüm bu eski Bolşevik-devrimci önderler, “suçlarını” itiraf ederler, Stalin’e övgüler düzerler ve “suç ortakları” Troçki’ye hakaretler yağdırırlar!

Ekim Devrimini izleyen iç savaş sırasında Beyaz Ordu saflarında yeralıp daha sonra yeni rejime biat etmiş olan eski karşı-devrimci/yeni komünist savcı Vişinski, “Devrime ihanetle” suçladığı sanıklar için “Devrim adına” idam talep ederken, tarihe geçecek olan şu sözleri sarf eder: “bu kudurmuş köpekleri kurşuna dizin!” İdam cezası kararı 24 Ağustos’ta verilir ve ertesi gün infaz edilir.

23-30 Ocak 1937’de gerçekleşen ikinci davada da aynı süreç yaşanır. Bu kez sanıklar, eski Bolşevik önderlerden Piatakov, Radek, Muralov, Serebriakov ve Sokolnikov’dur. Ortak özelliklerinden biri, önceki yıllarda Troçki’nin yakın çevresinde yeralmış olmalarıdır. Onlar da, yine Troçki’nin emirlerini yerine getirerek rejime ve önderlerine karşı terörist komplolar kurduklarını, sabotaj ve casusluk faaliyetlerinde bulunduklarını “itiraf” ederler. Onar yıl hapse mahkûm olan Radek ve Sokolnikov dışındakiler idam edilirler. Bu davadan altı ay sonra, 11 Haziran 1937’de, Kızıl Ordunun bellibaşlı komutanları, yani Mareşal Tukaşevski, Yakir, Putna, Uboreviç, Feldman, Kork, Eydeman ve Primakov gibi askerî önderler benzer suçlamalarla gizli celsede yargılanıp idama mahkûm edilirler ve kurşuna dizilirler.15

Üçüncü dava, “Sağcılarla Troçkistlerin İttifakı Davası”, 2-13 Mart 1938 tarihleri arasında görülür.16 Dava sonunda idam edilen sanıklar arasında, daha önce Stalin’e karşı muhalefette yeralmış olan Buharin, Rikov, Rakovski ve Krestinski gibi ünlü eski Bolşevik önderlerin yanında, bu kez eskiden beri Stalin yandaşı olan bazı eski bakanlar, Merkez Komitesi üyeleri, üç hekim ve en önemlisi de gizli polis NVKD’nin eski şefi Yagoda da yeralmaktadır. Ve tabiî, ilk iki davada olduğu gibi, baş sanık yine “halk düşmanı” ve “karşı devrimci komplonun esas elebaşı”, gıyabında yargılanıp defalarca ölüme mahkûm edilmiş olan sürgündeki Troçki’dir. 

İddianame, saçmalığın ve gülünçlüğün doruğuna çıkarak, alışılageldik terörizm, sabotaj ve casusluk suçlamalarına bu kez daha gerilere giden yeni “suçlar” da eklemişti: kimi sanıklar 1921’den beri Alman gizli servisinin, kimileri de 1924’ten beri İngiliz gizli servisinin emrinde çalışmakla; Lenin’in “Partinin sevgili çocuğu” adını takmış olduğu ve gerçekten de oğlu gibi sevdiği Buharin, 1918 tarihinde Lenin’e karşı başarısız bir suikast düzenlemiş olmakla; sözkonusu üç hekim, Yagoda’nın emirleri doğrultusunda ünlü yazar Gorki’yi ve oğlunu zehirlemekle suçlanıyordu! Ayrıca Yagoda, Kirov’un ölümüne yolaçan suikastı, komplodan haberdar olduğu halde engellememiş olmakla da suçlanıyordu.17 İddialar arasında, “panik ve infial yaratmak suretiyle halkı Devrimden ve Devrimin gerçekleştirdiklerinden soğutmak amacıyla tereyağı paketlerinin içine cam kırıkları yerleştirmek” gibi ilginç “sabotaj” örnekleri de bulunuyordu. Ancak tüm bu saçmalıklara rağmen ve tıpkı ilk iki davada olduğu gibi, tüm sanıklar suçlarını itiraf ettiler. 

İşte Gün Ortasında Karanlık’ta Koestler, tüm bu eski devrimci önderlerin bu tür akıl almaz suçları “itiraf etme” noktasına nasıl gelebildiklerini irdelemektedir.

RUBASHOV

Romanın baş kahramanı, bir eski Bolşevik önder olan Rubashov’dur. Üstelik “yaşamı, birçoklarının yaşamının bir sentezidir”. Gerçekten de, “en kötü kargaşada bile bastığı küfürlerle insana da Tanrıya da keyif verecek kadar duruma hâkim olan Partizan birliğinin sakallı kumandanı Rubashov” (s.235), bu özelliğini, iç savaş sırasında Kızıl Ordu’da Troçki’nin yakın kurmayları arasında yeralan Muralov’dan ödünç almış gibiydi. Davanın sonunda, “gözlerini umutla dinleyiciler üzerinde dolaştırıp, kendisine sempatiyle bakan tek bir yüz göremeyince başını çaresizce önüne eğen” (s.240) Rubashov, aslında (davayı izleyen gazetecilerin aktardığı üzere) Zinovyev’in 1936’daki ilk dava sırasında yapmış olduğu hareketi aynen tekrar eder gibiydi. “Size düşüşümü ayrıntılı anlatacağım ki, kararlılığın çok hayatî olduğu bu dönemde hâlâ kararsız kalmış olanlar varsa, partinin önderi ya da parti çizgisinin doğruluğu konusunda gizli kuşkular besleyenler varsa, bu onlara bir uyarı olsun. Utanç içindeyim, çamurda sürüklendim (…) milyonlarca vatandaşımıza bir ders, korkunç bir örnek olsun yaşadıklarım…” (s.234) diyen Rubashov’un bu sözleri ise, sanki tıpatıp Rıkov’un 1938’deki davada yaptığı savunmadan alınmıştı.

Ancak Rubashov tipi, her şeyden önce Buharin’den esinlenmiştir. “Şu an hayatımda son kez konuşuyorum. Muhalefet yenilmiş, tümüyle ezilmiştir. Bugün kendime, ‘neyin uğruna ölüyorum?’ diye soracak olsam, karşımda sonsuz bir hiçlik görüyorum” (s.240), Rubashov’un son savunmasındaki bu sözler, Buharin’in savunmasındaki son sözlerinin neredeyse kelimesi kelimesine aynısıdır. Rubashov’la Buharin arasındaki benzerliği Buharin’in biyografisinin yazarı Stephen Cohen de vurgular.18 Zaten Koestler de esas olarak Buharin’den esinlendiğini belirtmekten kaçınmaz: “Rubashov, eski Bolşevik önderlerden biri olmalıydı, düşünme biçimi Nikolai Buharin’inkine göre ayarlanmalı; kişiliği ve fizik görüntüsü ise Leon Troçki ve Karl Radek’in bir sentezi olmalıydı”.19

Tabiî tarihî gerçeklere sadakat açısından değilse bile, en azından edebi açıdan bu tür bir “sentezin” romana zenginlik kattığı kesindir. Gerçekten de Gün Ortasında Karanlık, verdiği edebi keyif ve kurgu ustalığı açısından yazılışından yarım yüzyıl sonra bile keyifle okunan bir romandır. 

DEVRİMDEN BÜROKRATİK
TOTALİTARİZME GİDEN YOL

Yazar, gereksiz ve uzun betimlemelere başvurmaksızın, romanın içine ustalıkla serpiştirdiği küçük vurgularla Ekim Devrimi Rusya’sında bürokratik totalitarizme geçişin yaşandığı o yılların havasını kusursuz bir biçimde yansıtmayı başarmıştır. Rubashov’u tutuklamaya gelen polislerden yaşlı olanıyla genç olanın davranışları arasındaki farklılık (s.11-15); Rubashov’u ilk sorgulayan İvanov’la, onun yerini alan genç Gletkin’in zihniyet ve tavırlarındaki farklılık; yine Gletkin’in itiraflar hakkındaki teorileri ve yöntemleri; her şeyden önce de duvarlardaki fotoğrafların sürekli yer değiştirmesi, bu dönüşüm sürecinin simgeleridir: “birden Rubashov’un gözü duvara kaydı ve orada, duvar kağıdının daha açık renkli durduğu dört köşe bir iz gördü. Orada kısa bir süre öncesine dek sakallı adamların ve numaralanmış adların bulunduğu bir fotoğrafın asılı olduğunu hemen anladı.” Ancak artık “yandaki duvarda Bir Numaranın portresi asılıydı” (s. 82-234). O sakallı adamlar, Ekim Devrimini gerçekleştiren Lenin’in önderliğindeki partinin Merkez Komitesi üyeleriydi. Stalin onlardan hiçbirini sağ bırakmadı ve fotoğraflardaki izlerini bile fotomontajla sildirdi…

Romanda bu atmosferi yansıtan bir diğer hoş örnek de, kapıcı Wassilij’in öyküsüdür. İç savaş sırasında Rubashov’un emrinde savaşmış olan Wassilij’in eski komutanına o dönemden kalma bir sempatisi vardır, hattâ “yakın zamana kadar [başucunda] Rubashov’un partizan kumandanıyken çekilmiş bir fotoğrafı duruyordu” (s.12). Wassilij aynı zamanda dindardır da. Ancak, yeni rejimin koyu bir taraftarı olan ve her akşam babasına “eğitici olsun diye” Parti gazetesini okuyan kızının öfkesinden sakınmak için evindeki İncil’i sürekli saklamak zorundadır. Rubashov hakkındaki “hainlik” suçlamalarına Wassilij’in aklı bir türlü ermez. Ancak sonunda o bile, boyun eğmezse ihbar edilip oturduğu evden kovulacağı korkusuyla, kızının getirdiği ve “hainlerin acımasızca itlaf edilmelerini talep eden” bildirinin altına imza atmak zorunda kalır. Gerçekten de Moskova Duruşmaları sırasında SSCB’de fabrikalarda işçilere bu tür bildiriler imzalatılmıştı.

Roman, partinin ve Bir Numara’nın (yani Stalin) çizgisini eleştirdiği için kendi yoldaşları tarafından hapse atılan ve sorgulanan Rubashov’u, partiye son bir hizmet sunma amacıyla teslim bayrağını çekip, işlemediği suçları itiraf etmeye götüren süreci anlatır. 

Diğer eski tüfek yoldaşları gibi Rubashov da, “yıllar süren yasadışı mücadeleden yorgun, gençliklerinin yarısını geçirdikleri hapishanelerin duvarlarından sızan rutubetten erimiş; fiziksel korkuyu yenme çabasının -ki kimse bundan açıkça söz etmezdi, her biri tek başına üstesinden gelmek zorundaydı- yarattığı sürekli sinir gerilimi yüzünden ruhları kurumuş, yıllarca, on yıllarca çile çekmişti. Yıllar yılı süren sürgünlerden, Parti içindeki fraksiyonların asidimsi keskinliğinden, kalleşliğin her türünden bitkin düşmüştü. (…) Kuşağının verebileceği her şeyi vermiş, son damlasına kadar, en tinsel kalorisine kadar limon gibi sıkılmış” (s.212), tükenmiş bir kişiliktir.

Bugüne kadar yaşamını yönlendiren tüm ilkeler, tutuklandığı andan itibaren artık kendi aleyhine işlemeye başlar. Kendi mantığını ve düşünce sistemini bir silah gibi ona ilk kez yönelten, ilk sorgucusu ve eski yakın dostu İvanov’dur. Ancak İvanov bu konuda yeterince acımasız değildir. Rubashov’a karşı gizleyemediği sempatisi yüzünden görevden alınır ve idam edilir (s.179). Rubashov’u kendi silahları ile esas vuracak olan, genç kuşaktan (yani kendi yetiştirdiği kuşaktan) olan ikinci sorgucusu Gletkin’dir. Gletkin, Rubashov’un “ilkel bir neandertal adamına” benzettiği, “bizim yarattığımız üniformayı giyen yeni çağ barbarı” olarak nitelendirdiği, “iğrenç bir yaratık”, “dimdik dosdoğru bir hayvandı” (s.180-185). 

Ancak Gletkin ve benzerlerinin yaptıkları, aslında, “Rubashov’ların kuşağının eserini taçlandırmaktan ibaretti” (s.178-232). Nitekim, “tarihin kritik dönüm noktalarında yapılan her hangi bir muhalefet partiyi bölme mikroplarını, dolayısıyla iç savaş mikroplarını içinde taşır” (s.185) demiş olan Rubashov’du. Gletkin ise buna şu sözleri ekleyerek katkıda bulunmakla yetiniyordu: “Partinin çizgisi açık ve kesindir. Varılacak sonucun kullanılan yöntemleri -tüm yöntemleri, istisnasız- haklı kıldığı ilkesinden hareketle belirler taktiklerini. (…) Siz Parti’yi bölmek istediniz, hem de böyle bir bölünmenin iç savaşa yol açacağını bile bile. (…) Oysa Parti’nin bölünmez bir bütünlük içinde olması elzemdir. Kör bir disiplin ve sarsılmaz bir güvenle dolu tek bir kalıptan çıkması gerekir. Siz ve dostlarınız, vatandaş Rubashov, Parti’de bir gedik açtınız. Eğer nedametiniz gerçekse, bu gediğin kapatılmasında bize yardımcı olmanız gerekir. (…) Bu, Parti’nin sizden isteyeceği son hizmettir. Göreviniz basit. Zaten kendiniz dile getirmiştiniz: Doğru olanı yaldızlamak. Yanlış olanı karalamak. (…) Muhalefetin bir cürüm, muhalefet liderlerinin birer cani olduğunu yığınların anlamasını sağlayacaksınız.” (s.229).

Bu mantık, Rubashov’un da mantığıydı. Hücresinde kendi geçmişiyle hesaplaşırken şöyle demiyor muydu: “Tarihin bize öğrettiği şeylerden biri de şudur: Çoğu kez yalanlar gerçeklerden daha çok işe yarar; çünkü insanoğlu miskindir. (…) Peşine takıldığımız her yanlış fikir, ileriki kuşaklara karşı işlenmiş bir suçtur. Bu nedenle nasıl başkaları suçları cezalandırıyorlarsa, biz de yanlış fikirleri cezalandırmalıyız: ölümle.” (s.99). Rubashov bu ilkelerin yanlışlığını giderek anlamakla birlikte, onların tuzağına düşmüştür bir kere. Sonunda şunun farkına varır: her ne kadar kendisine yöneltilen suçlardan dolayı suçsuzsa da, aslında işlemiş olduğu ve henüz bedelini ödememiş olduğu bambaşka suçlar vardır.

RUBASHOV’UN “GERÇEK SUÇLARI”

Nitekim Rubashov, hücresinde yalnız başına kaldığında, geçmişinde yaşadığı bazı olayların anısının etkisinden kendini kurtaramaz. Geçmişinin muhasebesini yapmaya başlar ve “varılacak sonucun kullanılan tüm yöntemleri haklı kıldığı ilkesi” uyarınca yaptığı her şeyin aslında insanlığa karşı birer suç ve ihanet teşkil ettiğini anlar. Burada Koestler, ilginç bir edebi kurgu mekanizması kullanır: Rubashov, bu gerçek suçlarının her anımsatılışında onları simgeleyen şiddetli diş ağrıları çeker: “Rubashov üst çenesinde hafif bir sızı hissetti, çürüyen köpek dişi olmalıydı. (…) ağrıyan dişine dilinin ucuyla dokundu.” (s.48) Tam o sırada Rubashov, Almanya’da Nazilerin zaferinden sonra Komintern’in uyguladığı akıl almaz politikayı eleştiren genç komünist militan Richard’ı partiden ihraç ediyordu (ve böylece onu partinin koruyucu şemsiyesinden mahrum ederek neredeyse Gestapo’ya teslim etmiş oluyordu). 

«Dişi de yeniden ağrımaya başlamıştı”, (s.59) çünkü iç savaş sırasında kurşuna dizdirdiği Beyaz Ordu subaylarını anımsamıştı. Oysa şimdi hücresinde yapayalnız kaldığında, tek insani ilişkisi, duvarları yumruklayarak “kadrat alfabe” ile haberleştiği, yan hücredeki çarlık subayı, yani “gerçek bir karşı-devrimciydi”.

«Titremeler düzenli aralıklarla gelip geçiyordu; dişi çok fena zonkluyordu”, (s.76) o sırada Rubashov, yıllar önce Parti içinde “ajan provokatör” olarak ilan ettiği ve dolayısıyla adeta intihara sürüklediği partili bir sendikacı olan Küçük Loewy’nin anısıyla boğuşuyordu. Çünkü Küçük Loewy, Belçika’da sürdürülen liman işçileri grevini, SSCB’nin ticari çıkarlarıyla çeliştiği gerekçesiyle Komintern’in emirlerine uyarak kırmayı reddedenlerin başını çekiyordu.

«Dişinin yeniden ağrımaya başladığını hissediyordu”; “aynı zamanda dişinin ağrısı da yeniden başlamıştı” (s.118); “Rubashov, dişi dayanılmaz ölçüde ağrıdığından toplantıya katılamamıştı. (s.119) Ağrılar dayanılmaz boyuttaydı, çünkü Rubashov, eski sevgilisi Arlova’ya nasıl ihanet ettiğini bir türlü unutamıyordu: Arlova saçma sapan siyasi suçlamalarla tutuklanıp yargılandığında ve mahkemesi sırasında suçsuzluğunu ispat etmek için Rubashov’un tanıklığına başvurulmasını talep ettiğinde, o davayla ilgili siyasi işlere bulaştırılmaktan korkan Rubashov, kılını bile kıpırdatmamıştı. Ne var ki Rubashov, Arlova’nın ölümünü bir daha asla unutamayacaktır.

Rubashov mahkeme sırasında da “katlanılması güç diş ağrıları” çeker ve bunlardan ancak en sonunda, suçları için gerekli “bedeli ödeyip” rahatladığında kurtulur. Çünkü o, gereken bedeli ödemeye çoktan hazırdır: “Zorunda olduğum gibi düşündüm ve davrandım; sevdiğim kimi kişileri yok ettim, hiç sevmediklerimle güç birliği yaptım. Beni bulunduğum yere tarih koymuştu; bana verdiği krediyi tükettim; haklıydıysam, hiçbir pişmanlığım yoktur; yanlışlık yaptıysam bunun bedelini ödemeye hazırım.” (s.100)

KOESTLER’İN MİSTİSİZMİ

“Bu durumda yapacak tek bir şeyimiz kaldı: sırtımıza at kılı gömleklerimizi giyip, sadece çekirge ve acı balla besleneceğimiz Gobi çölüne giderek hatalarımızın bedelini ödemek. İyi ama pişmanlık, Bolşevizme değil, dini düşünceye ait bir öğedir… ”

Mikhail Tomski, SBKP XVI. Kongre Tutanakları, 1935

Koestler, “pişmanlık”, suçlarının “cezasını çekmek” ya da hatalarının “bedelini ödemek” gibi kavramları romanda çok sık kullanmaktadır, ama bunlara adeta bir tür dini vurgu katmaktadır. Romanın baş kahramanının, çarların, rahiplerin ve kilisenin eski kutsal düzenini yıkmış olan dinsiz bir komünist devrimci olmasına karşın, Gün Ortasında Karanlık’a mistik, dinî bir hava egemendir. 

Örneğin “Marksist önder” Rubashov, bütün roman boyunca Hıristiyan ideolojiye uygun bir biçimde “günahlarının cezasını çekmeye razı” bir tavır sergilemektedir. Burada belli ki yazar, Marksistlerin “özeleştirisi” ile Hıristiyanların “günah çıkartmasını” özdeşleştirmektedir. Oysa bunlar aslında çok farklı kavramlardır. Marksist gelenekteki “özeleştiri”, bir siyasi tutumun ya da bir analizin hatalı olduğu anlaşıldığında, ileride aynı ya da benzer türden hatalar yapılmaması için bunu dürüstçe kabullenmekten ve bu doğrultuda mevcut siyasi analizleri ve tutumları gözden geçirmekten ibarettir. Amaç, dini “günah çıkartmada” olduğu gibi, ilahi ya da kutsal bir otoriteden “özür dilemek”, “pişmanlık ifade etmek”, “zayıf ve günahkar” olduğunu kabul edip, yanılmazlığı ve erdemi temsil eden bu üstün gücün karşısında kendini küçük düşürmek, ilahi ya da kutsal otorite tarafından affedilmeyi beklemek, “ruhunu huzura kavuşturmak” ya da “günahlardan arındırmak” değildir. 

Gün Ortasındaki Karanlık’taki mistik hava ve söylem, seçilen sözcük ve deyimlere de yansımaktadır: “Rubashov (…) tespih çekerek dua eder gibi aynı cümleyi söyleyip duruyordu” (s.21-22); “Tam karşısında bir ‘Son Hüküm’ tablosu asılıydı: kıvırcık saçlı, yuvarlak popolu minik melekler, minik trampetlerini üfleyerek karanlık bulutlara doğru uçuşuyorlardı” (s.37-38); “Partinin ılık, capcanlı gövdesi sanki açık yaralarla kaplanmıştı (…). Bu kadar kusurlu azizler tarihin hangi döneminde, nerede bulunabilirdi” (s.60); “Konuşmalarınız evet, evet; hayır, hayır ile sınırlı olmalı; çünkü daha fazlası kötülükten gelir” (s.163); “Kağıda istedikleri kadar mea culpa (…) sığdırabilirlerdi” (s.174); “İsa, Tanrı’nın bir bakireden doğmuş oğlu olduğunu söylediğinde…” (s.220); “Ve askerler İsa’yı götürdüler (…) kafasına kamışlarla vurdular, yüzüne tükürdüler ve önünde diz çökerek ona tapındılar” (s.236); “Ve İsa dedi ki: Sana söylüyorum, Peter, bu seher horoz ötmeden önce beni tanıdığını üç kez inkar edeceksin…” (s.237); vb. Bu mistik havayı pekiştiren bir diğer öğe de, çeşitli aralıklarla ortaya çıkan bir dini sembol, Rubashov’un iç muhasebesini uzaktan izleyen “yalvaran Hazreti Meryem”, yani Pietà’dır.

Romanda mistik havanın, dini sembollerin ve referansların en önemli nedeni, Koestler’in kendisini bir anlamda kahramanıyla özdeşleştirmesidir. Yazar, tüm roman boyunca kahramanı Rubashov’a kendi metafizik kaygılarını yansıtmaktadır. Örneğin, hücresinde bir aşağı bir yukarı yürürken, “mistiklerin ‘ekstaz’, azizlerin ‘derin düşünce’ dedikleri (…) en akıllı psikologların ise adını ‘okyanus duygusu’ koydukları durum meydana geliyor” (s.245) diye düşünen, ya da “ölüm metafiziği gerçeğe dönüştürüyordu” diyen roman kahramanı Rubashov, artık Stalin’in hapishanelerinde ölümü bekleyen mahkûm Buharin’i değil, Franko’nun hapishanelerinde ölümü bekleyen mahkûm Koestler’i temsil etmektedir.21

KOESTLER’İN MARKSİZMİ

İşte bu nedenle Koestler’in Rubashov’la ilgili olarak yaptığı tüm akıl yürütmelerin temelinde ciddi bir yanlış anlama yatmaktadır. Çünkü Buharin ve Ekim Devriminin diğer önderleri Marksist olduklarına göre, onları temsil ettiği söylenen Rubashov’un da Marksist referanslarla düşünmesi gerekirdi. Ne var ki, yedi-sekiz yıl Alman Komünist partisinde ve Komintern’de militanlık yapmış biri olarak kendini o dönemde Marksist sanan ve dolayısıyla Marksizmi ve devrimci düşünceyi iyi tanıdığını düşünen Koestler, romanının kahramanına da kendi bildiği Marksizmin referanslarını aktarmıştır. Ancak roman boyunca ciddi bir iç muhasebe yaparak geçmişiyle ve kuramsal referanslarıyla hesaplaşan Rubashov’un bu referanslarının gerçekten ne derecede Marksist olduğu epey tartışmalıdır. 

Örneğin Gün Ortasında Karanlık’ta Koestler, Rubashov’un ağzından şöyle bir yargısını ifade eder: “Parti, bireyin özgür iradesini reddediyor, ama aynı zamanda ondan sınırsız bir özveri talep ediyordu. Bireyin iki seçenekten birini tercih yetisini inkâr ediyor, ama aynı zamanda onun her seferinde doğru seçim yapmasını bekliyordu. (…) Birey, ekonomik fatalitenin ayrılmaz bir parçası, sonsuza dek işlemek üzere kurulmuş, hiç durmayacak, hiç etkilenmeyecek bir saatin dişlisi olarak tanımlanıyor ama parti dişlinin saate başkaldırmasını, yönünü değiştirmesini istiyordu. Bu hesabın bir yerinde bir yanlışlık vardı; denklemin çözümü yoktu” (s.247). Bu denklemin çözümsüz olduğu doğrudur, ama sorun şu ki, bu denklem Marksizmin denklemi değil, Koestler’in kendi kurduğu, sıfırdan sonsuza giden bir denklemdir. Oysa “Marksizm, öznelliğin ve insan etkinliğinin inkarı ya da Rubashov’un temel aldığı bilimci bir materyalizm değil, daha çok somut -yani tarihi bir durumun içinde yer alan- etkinliğin ve somut öznelliğin kuramıdır. Rubashov komünist düşüncenin merkezinde, kadercilikle devrim arasında ölümcül bir çelişki yakaladığını sanıyor. (…) İyi ama tarihin bir saat, insanın da bir dişli olduğunu söyleyen kim? Marks değil, Koestler!”22

Marx ise bu konuda şöyle der: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar. Ama bunu keyfi bir biçimde, kendi seçtikleri koşullarda değil, doğrudan doğruya geçmişten miras kalan veri koşullarda yaparlar. Tüm ölü kuşakların gelenekleri, yaşayanların beyinlerinde çok ağır bir yük oluşturur.”23 Engels de şunu ekler: “Siyasi, hukuki, felsefi, dini, edebi, sanatsal, vs. gelişme, ekonomik gelişmeye dayanır. Ama bunların tümünün hem birbirlerine, hem de ekonomik temele etkileri vardır. (…) Bu noktada ekonomik gereklilik temelinde bir karşılıklı etkileşim söz konusudur ve ekonomik gereklilik ancak son tahlilde ağır basar. (…) Yani şurada ya da burada kimilerinin kolaylık olsun diye sandığı gibi, ekonomik durumun otomatik bir etkisi söz konusu olamaz; tam tersine, kendi tarihlerini yapanlar insanların kendileridir, ama bunu, bu tarihi koşullandıran veri bir ortamda yaparlar.”24

Sorun şu ki Koestler’in bildiği yegane Marksizm, o dönemin tüm komünist partilerine olduğu gibi Komintern’e de egemen olan Stalinist dogmalardan ibaretti.25 Aynı şekilde, “komünist kariyerini” tümüyle Stalinistlerin egemenliğindeki parti ve Komintern aygıtlarında geçiren Koestler’in, parti fetişizmi konusundaki eleştirilerinin adresi de esasen Stalinizm’dir. 

“SİZ YA DA BEN YANILABİLİRİZ,
AMA PARTİ ASLA” 

“Parti içi demokrasi konusunda geriye kalan, sadece yaşlı kuşağın anılarıydı. (…) Rejimin niteliği, -bu sözcük Almanya’dan gelmeden yıllar önce- totaliter olmuştu bile. (…) Artık parti içi yaşamında [gizli polis] GPU karar verici faktör olmuştur. (…) Eski Bolşevik partisi ölmüştür ve hiçbir kuvvet onu yeniden canlandıramayacaktır.”

Leon Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, 1937

Rubashov’a göre “Parti hiçbir zaman yanılmaz. Siz ya da ben yanılabiliriz, ama parti asla. (…) Parti tarihteki devrim idealinin vücut bulmuş halidir. Tarihin çekincesi de tereddüdü de yoktur. (…) Tarih yolunu bilir, hata yapmaz. (…) Evde yangın çıktığı zaman, ateşi söndürmek için elbirliğiyle çalışmamız gerek, doktrin tartışmalarına devam edersek hepimiz yanıp kül oluruz. (…) Partinin yolu çok kesin çizgilerle belirlenmiştir, aynı dağ tepesindeki daracık bir patikaya benzer. Sola ya da sağa doğru tek bir yanlış adım atıldığı takdirde insan uçurumdan yuvarlanıverir.” (s.46-47). Oysa Rubashov’a esin kaynağı olan Buharin, tutuklanmadan kısa süre önce kaleme aldığı son mektubunda bambaşka bir parti anlayışından sözetmektedir: “Sosyalizmi inşâ etmek için gerekli yöntemler konusunda birden fazla hata yapmış olabilirim, ama öyleyse bile ebediyet beni Lenin’in beni yargıladığından daha katı bir şekilde yargılamasın. İlk kez, tek ve aynı bir amaca doğru yürüyorduk ve yolumuz önceden çizili bir yol değildi. O zamanın âdetleri farklıydı. Pravda’nın tam bir sayfası tartışmalara ayrılırdı; herkes tartışırdı, en iyi yöntemi en iyi yolları bulabilmek için, kavga ederdik sonra da barışırdık ve herkes birlikte yol alırdı.”27

Buharin’in sözünü ettiği Parti, Lenin döneminin Bolşevik partisidir; Rubashov’un partisi ise, Stalin döneminin SBKP’sidir.28 Tabii şunu da belirtmek gerekir ki 1921’de fraksiyonların yasaklanmasından itibaren partideki bürokratik yozlaşma iyice hızlanmıştır ve Lenin’in ölümünden sonra Buharin de, Rubashov’un anlayışına benzer bir parti anlayışının geliştirilmesine epey katkıda bulunmuştur… Şurası açık ki, Rubashov’un sözünü ettiği tarzdaki bir “yanılmaz şaşmaz parti” anlayışı insanı elbette parti fetişizmine sürükler. Parti fetişizminin varacağı yer de kaçınılmaz olarak kişi kültüdür. Çünkü parti asla yanılmayacağına göre, Partinin seçtiği önder de asla yanılmaz şaşmaz. Her şeye muktedir, yanılmaz şaşmaz kahraman bir Önder ve onun etrafında kenetlenmiş çelikten bir parti… Bu yaklaşım Stalinist partilerin tipik anlayışıdır. Biçimsel açıdan faşizme de epey benzeyen bu örgüt anlayışının temel mantığı aslında dinlerin temel mantığına çok yakındır ve iddia ettiğinin tam tersine akıldan çok inanca dayanır. Burada Tanrı iradesi kavramının yerini “Tarih” almıştır, “Parti” Kilisedir, “Parti Önderi” Peygamber yerine geçer, “Toplu Eserleri” Kutsal Kitaptır,29 militanlar ise “Önderliğe” itaat etmesi gereken müritlerdir. Şeytana kanıp hata yapan mürit, mutlaka günah çıkartıp doğru yola, “hak yoluna” -yani Parti önderinin çizdiği yola- geri dönmelidir.

Romandaki mistik hava işte bu anlamda bir gerçeğe tekabül etmektedir, çünkü romanın ana çerçevesini oluşturan Moskova Duruşmalarındaki “itiraf” mekanizması, özünde Engizisyon Mahkemelerindeki “günah çıkartmadan” pek farkı değildir. Görünmeyen bir şeytana (Troçki) uyarak dinden çıkan («karşı-devrim” saflarına geçen) muhalifler, günah çıkartarak (özeleştiri yaparak) şeytanı lanetler ve yeniden Tanrıya (Stalin) itaat ederler. Bu suretle ruhlarını kurtardıktan sonra da, günahlarından iyice arınmak için yakılırlar (kurşuna dizilirler).30 İşin ilginç tarafı, Rubashov’un esin kaynağı olan Buharin de, mahkemede yaptığı son konuşmada Moskova duruşmaları ile Engizisyon Mahkemeleri arasındaki benzerliği açıkça dile getirmiştir: “Sanıkların itiraf etmeleri bir zorunluluk değildir. Esasen sanıkların itirafı, Ortaçağdan kalma bir hukuki ilkedir…”31  

ORTAÇAĞ'DAN KALMA BİR İLKE...

“Bana vereceğiniz cezaların en ağırı bile, itiraf etmek zorunda kalmaktan daha hafif olacaktır.”

Georgi Piatakov, Dava Tutanakları, 1937

Ne var ki Rubashov, bir kez daha, ona esin kaynağı olan Buharin’den epey farklı bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Koestler bize, mahkemede ona isnat edilen suçları işlemiş olmasa da, işlemiş olduğu gerçek suçların vicdan azabının etkisinde olan bir Rubashov sunuyor: “Parti’ye son hizmetlerini yapmak, günah keçisi olmayı kabullenmek rızasıyla seslerini çıkarmıyorlardı - ayrıca en iyilerin bile, herbirinin vicdanını tırmalayan bir Arlova vardı. Kendi geçmişleri bağlamıştı ellerini kollarını, kendi çarpık mantıklarıyla, kendi çarpık ahlak yasalarına kendi ördükleri ağın içinde kalakalmışlardı; kendi kendilerine vehmettikleri suçları işlememiş olsalar bile hiçbiri suçsuz değildi.” (s.243). Bu nedenle Rubashov, günahlarının bedelini “Parti’ye ve yoldaşlarına son bir hizmet vererek” ödeyecektir (çünkü Mahkemede onu suçlayanlar aslında onun “yoldaşlarıdır”). Nitekim, itiraf etmeyi kabul etme aşamasına geldiğinde Gletkin ona şöyle hitap eder: “’Yoldaş Rubashov, umarım Parti’nin size yüklediği görevi anlamışsınızdır’. – Karşılaştıklarından bu yana, Gletkin ilk kez olarak ‘Yoldaş’ diye hitap etmişti Rubashov’a. Rubashov başını kaldırdı. İçinde birden yükselen sıcak dalgaya karşı koyması imkansızdı. (…) ‘Anlıyorum’.” (s. 230). 

Koestler romanda, Moskova Duruşmaları’ndaki itirafları, sanıkla (Rubashov) onu sorguya çekenler (İvanov ve Gletkin) arasındaki bir tür felsefi/tarihî tartışma ve ikna mekanizmasıyla açıklamaktadır... ve bu tezi nedeniyle de çok eleştirilmiştir. Ancak yazara haksızlık etmemek için şunu hemen belirtmeliyiz ki, o tüm itirafların bu mekanizmaya dayandığını asla iddia etmemiştir. Onun gözünde “son hizmet” mantığı, sadece Rubashov gibi Bolşeviklerin “en iyileri” ve en keskinleri için geçerliydi. Gerisi için romanda şöyle açıklamalar da yeralır: “Kimileri bedensel acı korkusundan,Tavşan-Dudak gibi, kimileri kellelerini kurtarmak için; başkaları hiç değilse eşlerini ya da oğullarını Gletkin gibilerinin pençesinden kurtarmak amacıyla susuyorlardı.” (s.243). Ne var ki, Koestler’e -kısmen haksız yere- yöneltilen bu eleştirilerin çıkış noktası yine de yazarın kendisidir, yani Rubashov tiplemesiyle “tipik bir eski Bolşevik sentezi” oluşturmaya çalışıp, tarihte yaşananları bu yapay sentezin analiziyle açıklama hevesidir.
Kaldı ki, Koestler’in sözünü ettiği, “Parti’ye son bir hizmet vermek için” itiraf eden “eski Bolşeviklerin en iyileri” kimlerdir? Mahkemeye çıkartılanlar arasında işkence görmeyeni hemen hemen yoktur. Bunun belki de tek istisnası, inanılmaz suçları işlemiş olmakla itham edilip itiraf etmesi istendiğinde derhal çözülen Sokolnikov’dur. Ancak onun da ilginç bir gerekçesi vardır ve tavrını şöyle açıklar: “Benden istediğiniz en saçma şeyleri bile derhal itiraf edebilirim. Sahnelediğiniz bu oyuna ne kadar çok kişi bulaşırsa, Merkez Komitesinin üyeleri o kadar çabuk kendilerine gelirler ve o zaman da benim yerime hapse atılan siz olursunuz.”33 

Radek, sinik bir şekilde kellesini kurtarmak için itiraf etmiş ve idam edilmemiştir. Stalin, Zinovyev ve Kamenev’e onları öldürmeyeceğine dair söz vermiş ve onlar da bu umutla itiraf etmişlerdir. Ardından Stalin onları 2. dalga duruşmaların sanıklarına sağ olarak göstermiştir (oysa o tarihte basın kurşuna dizildiklerini iddia etmişti) ve böylece 2. dalganın sanıklarının birçoğu kendilerinin de öldürülmeyeceğine inanmışlardır.34 Ayrıca Kamenev itiraf ederek çocuklarının yaşamını kurtarmıştır. Muralov itiraf etmeden önce 8 ay boyunca aralıksız işkenceye tâbi tutulmuş sonra çözülmüştür35 Krestinski 9 ay boyunca gördüğü işkenceye dayanmış, sonra çözülmüş, yine de ilk duruşmada suçlamaları reddetmiş, ardından o gece tekrar ağır bir işkenceden geçirildikten sonra kırık omuzuyla hakimin karşısına geçmiş ve bir önceki inkârının “karşı devrimci bir manevra” olduğunu “kabul etmiştir.”36 3 yıl boyunca hapiste tutulan Smirnov, davaya bir hafta kalaya kadar direnmiş, sonra çözülmüş, ama yine de dava sırasında savcıya karşı koymaya çalışmıştır.37 Sürgünde ve hapiste geçirdiği yılların (ve başarısız bir firar girişiminin) etkisiyle iyice çöken 65 yaşındaki Rakovski, savaş tehlikesini bahane ederek itiraf etmiştir. Bu sayede de kellesini kurtarmıştır (10 yıl hapse mahkûm olur ve toplama kampında ölür).38

Rubashov’un durumuna benzeyen tek vaka, dönemin yakın tanıklarından Krivitsky’nin aktardığına bakılırsa,39 Slutski adındaki eski bir yakın dostu ve yoldaşı tarafından sorguya çekildikten sonra itirafı kabullenen Mratşkovski’nin durumudur (Krivitsky’nin çağdaşı olan ve partide benzer görevler üstlendikleri için muhtemelen onu şahsen tanıyan Koestler bu gerçek öyküden esinlenmiş olabilir). Ancak Mratşkovski’nin de “felsefi” bir nedenle itiraf etmeyi kabul ettiğini iddia etmek zordur: Mratşkovski ancak aylar süren ağır işkenceler ve sorgulamalar sonucunda çözülerek Slutski’nin tuzağına düşer: Birbirlerine devrim ve iç savaşta aldıkları yaraları gösterip kucaklaşırlar, Mratşkovski ağlayarak “itiraflarını” imzalar.

Bu durumda gerçeğe en çok yaklaşan muhtemelen, “sonuçta aslında bu cendereye düşen kişi sayısı kadar farklı açıklama bulmak mümkündür” diyen Pierre Broué’dir.40 Gerçekten de, tüm totaliter rejimlerde olduğu gibi, Stalin dönemi de düşünmekten ve farklı görüş savunmaktan aciz, basmakalıp ifadeleri tekrarlayıp, ancak kişiliksizlikte ve siliklikte yarışmayı yeğleyen bir siyasî yönetici tipi yaratmış olabilir. Dolayısıyla bu dönemin ya da sonrasının bürokratları bir ölçüde birbirlerine tıpatıp benziyor olabilirler. Ama eski Bolşevik önderler için bu yaklaşım kesinlikle geçerli değildir, çünkü onlar çok farklı sosyal kökenlere, dürtülere, zevklere ve karakterlere sahip; Devrim sırasında ve sonrasında çok farklı rolleri ve tavırları olan; farklı dönemlerde farklı görüşler savunmuş ve bunları ifade etmekten asla çekinmemiş güçlü kişiliklerdir. Ama eğer itiraflar için illa da ortak bir açıklama bulmak gerekirse, bunu Koestler’inkinden farklı bir siyasî zeminde ve mantıkta aramak gerek. 

VİŞİNSKİ DİYE BİRİ…

“Eğer karşınızdakiler basit birer caniyse, muhbirse; o zaman söylediklerimizin gerçek olduğuna, gerçeğin ta kendisi olduğuna nasıl emin olabilirsiniz ki?”

Karl Radek,

Dava Tutanakları, 193741

İşin ilginç tarafı, Koestler’i en çok eleştirenlerin başında gelen -özellikle de (haklı olarak) onu “Marksizm’le alakası olmayan” bir Rubashov tiplemesi yaratmakla suçlayan- Merleau-Ponty’nin, itirafların mekanizması konusunda onunla hemfikir olmasıdır. Merleau-Ponty, “Moskova Duruşmaları’nın ancak devrimcilerin kendi aralarında anlaşılabilir olduğunu” iddia eder.42 “Buharin’le yargıçları arasında açık bir anlaşma olmamakla birlikte, birbirlerinin Marksist olduklarını kabullenme konusunda zımnî bir anlaşma vardır.”43 Komünist Partili filozof Merleau-Ponty’ye göre “muhalif aslında iktidardaki yönetime ne tam olarak karşıdır ne de tam olarak taraftardır. Sonuç, buradaki çatışma insanla dünya arasında değil, insanla kendisi arasındadır. İşte Moskova Duruşmalarının tüm sırrı burada yatar!”44

Acaba? Merleau-Ponty bu iddialı lafları ortaya atmadan önce keşke, Moskova Duruşmaları’nın başsavcısı Vişinski’nin, Ekim Devrimi ve onu izleyen iç savaş sırasında hangi saflarda savaştığını bir öğreniverseydi! Beyaz ordularda (yani karşı devrimci ordularda) savaşan bu savcı beyin ne zaman Marksist olduğunu bir araştırsaydı! Bu eski karşı devrimci savcının, 17 yaşından beri parti üyesi olup 30 yılını devrimci faaliyete adamış olan Marksist kuramcı Buharin için kullandığı “sahte ve ikiyüzlü tabiatlı, kurnazca ve dindarca etobur, her yönüyle kötü kişilikli, iğrenç bir domuz ve tilki kırması”45 gibi sıfatların Marksistler arası polemiklerin üslûbuna -hattâ en keskin polemik üslûbuna sahip olan Lenin’in bile en keskin polemiklerinde kullandığı üslûba- benzeyip benzemediğine keşke bir göz atsaydı! Ve keşke Buharin’in ölüme gitmeden önce yazdığı son mektubundaki şu satırlara bir göz atsaydı: “Bugün bu korkunç makinenin karşısında kendimi tamamen çaresiz hissediyorum, bu makine, muhtemelen Orta Çağ’dan kalma yöntemlerle, devasa bir gücü elinde topladı, seri halinde iftira üretiyor, korkusuzca ve kararlılıkla ilerliyor. (…) Bugün NVKD’nin sözde aygıtının çoğu, aptal ve yozlaşmış bürokratlar güruhundan oluşmuş bir örgüttür, hem bol maaş alıp hem de rüşvet yiyen bu adamlar, eski Çeka’nın prestijini sömürüp, Stalin’in (en hafif deyimiyle) hastalıklı şüpheciliğini tatmin etmek, yükselmek ve alkış almak için acımasızca bir yarışa girmiş durumdalar, aşağılık komplolarını oluştururken de, bununla kendi yok oluşlarını da hazırlamakta olduklarının farkında değiller, çünkü bilmiyorlar ki Tarih, iğrençliğin tanıklarına da tahammül edemez.”46 Merleau-Ponty o iddialı lafları ortaya atmadan önce tüm bunları yapsaydı, o zaman belki Buharin’le cellatları arasında varolduğunu iddia ettiği “birbirlerinin Marksist olduklarını kabullenme konusunda zımnî bir anlaşmanın” pek de gerçeğe uygun olmadığını anlardı…
Dolayısıyla, olup biteni anlamak için Merleau-Ponty’den çok, bu itiraf sürecini bizzat yaşamış olan Arthur London’un tanıklığına başvurmakta yarar vardır. 14 yaşından beri Komünist Partisi üyesi olan, İspanya İç Savaşı’na katılmış, Nazilere karşı savaşmış ve Komünistlerin iktidarı ele almasından sonra da 1949’da Dışişleri Bakan Yardımcılığı’na getirilen London, 1951’de tutuklanır ve 1952’deki Slansky Davasının [Moskova Duruşmalarının Çekoslovak kardeşi!] sanıkları arasında yer alır.47 Tıpkı Moskova Duruşmalarının sanıkları gibi, o da işlemediği suçları “itiraf eder” ve ömür boyu çalışma kampında kalma cezasına çarptırılır. Slansky Davası sürecinde yaşadıklarını daha sonra İtiraf adlı kitabında48 kaleme alan London’un tanıklığı da, Merleau-Ponty ve Koestler’in sandığının tersine, bu tür davaların “komünist düşman kardeşler arasında bir hesaplaşma” olmadığını kanıtlıyor.
«Daha sonra öğrendim ki,” der London, “benimle ilgili dosyayı hazırlayan sorgucum Kohutek, eski rejimde komünistlere karşı baskı uygulamakla görevli eski bir polis komiseriymiş. (…) Yani iki ayrı rejimde de, aynı kişilere karşı aynı işi yapmaya devam ediyormuş… Kim bilir bundan ne kadar keyif almıştır!”49 Aynı yapıtında London, itiraflara giden yoldaki psikolojisini şöyle özetliyor: “… ‘Tek çıkış kapınız bu’… Bedensel açıdan öyle bir tükenme noktasına geldim ki, bu çıkış kapısı tabiri benim için artık sadece mecazi bir anlamı taşımıyor. Ama her şeyin ötesinde Kohutek beni zihinsel olarak tamamen yıpratmayı başarmıştı. Beni siyasi bir operasyona hapsetmişti, mücadele edebilme umudumu yok etmişti. (…) Tek bir çıkış göremiyordum. Çabalarınızın amaçsız olduğunu anladığınız anda, bezginlik tepenize çöküveriyor. İnat etmek suretiyle aslında çektiğim işkenceyi boşu boşuna sürdürdüğümü düşünmeye başlıyorum.”50

YENİ ÇAĞIN CADILARI

“Eğer ben bir insan değilsem, o zaman elbette anlaşılmayı gerektirecek hiçbir şey yoktur. Ama ben bir insan olduğumu düşünüyorum ve böylesine olağanüstü zor ve acı bir andaki psikolojik durumumun dikkate alınmasını talep etme hakkına sahip olduğumu düşünüyorum. (…) Bana yöneltilen bu suçlamalara katlanarak yaşamam olanaksızdır. (…) Yaşamanın benim için ne kadar zor olduğunu anlamıyor musunuz?”

N.İ. Buharin, SBKP Merkez Komitesi Toplantısı Tutanakları, 25 Şubat 1937

Dönemin bir diğer doğrudan tanığı, hem sanıkların tümünü hem de cellatlarını şahsen tanıyan ve Moskova Duruşmalarının üçünde de gıyabi olarak yargılanan “baş sanık”, sürgündeki Troçki’dir. O yıllardaki mesaisinin önemli bir bölümünü Duruşmaları siyasî olarak analiz etmeye ve tek tek tüm suçlamaları en ince ayrıntısına kadar hem maddi olarak hem de siyasî olarak çürütmeye ayıran Troçki,51 duruşmalarda itiraflarda bulunan sanıkların çoğunun aslında muhalefet saflarını uzun süre önce terketmiş olduklarının ve dolayısıyla geçmiş yenilgilerinin ve teslimiyetlerin yükü altında ezildiklerinin altını çizer: “Geçen her yıl o kişinin [iktidardaki bürokratik] aygıtla ilişkilerini güçlendirirken, emekçi kitlelerle arasındaki uçurumun derinliğini arttırır. Bürokrasi, kendi kendisi için yarattığı yapay bir ortamda yaşar. Devrimci bilinçten verilen her taviz, ertesi gün için daha büyük bir tavizin yolunu açar, ki bu da kopuşu daha da zorlaştırır.”52 

Buharin’in son yılları konusunda eşinin anılarında anlatılanlar da Troçki’nin bu tespitini teyit eder niteliktedir. Anna Larina Buharina, eşine olan tüm aşkına ve tutkusuna karşın, çok dürüst bir portre çizerek, devrim öncesinin deli fişek “sol komünisti” ve 1920’lerde zorunlu kolektifleştirme politikasının azılı “sağ muhalifi” Buharin’in, 1930’ların başından itibaren her türlü muhalefetten uzak durup partiye ve Stalin’e nasıl tamamen teslim olduğunu açıkça aktarmaktadır. Örneğin Kamenev ve Zinovyev’in, kendisini de suçlayan itiraflarını okuduğunda Buharin, başına gelecekleri anlamıştır ama öfkesini bu düzmece mahkemeyi düzenleyen cellat Stalin’e değil, kurşuna dizilen kurbanlara yöneltir.53 Tutuklanmasından önceki dönemde, Stalin’in gizli polis NVKD tarafından yanıltıldığını düşünerek, ona masum olduğunu kanıtlamaya çalışmakla soruna çare bulacağını sanır ve dolayısıyla celladından medet umar hale gelir.54 Sovyet tarihçi Gefter bu tutumu siyasî teslimiyetin ve psikolojik çöküntünün ürünü olarak görmektedir. Anna Larina ise bir yandan bunu eşinin “saflığına” bağlamakla birlikte, Buharin’in gerçekle yüzleşmekten korkan bir ruh hali içinde sürüklendiğini de belirtir.55
Gerçek şu ki, “sağ muhalefetin” 1920’lerin sonunda yenilmesinden bu yana, Buharin parti içinde marjinal bir konuma sürüklenmiş ve tamamen pasif görevlere itilmişti. 1936 duruşmaları sırasında kurşuna dizilen sanıkların “itiraflarında” onu da “hainlikle ve sabotajcılıkla” suçladıklarını öğrendiğinden beri endişe içinde yaşamaktaydı. Kağıt üstünde hâlâ İzvestia’nın yazıişleri müdürüydü, ama fiilen görevden alınmıştı ve aylardır işine gitmiyordu. Kendisine yönelik saçma sapan suçlamaları içeren “ifade tutanakları” düzenli olarak ona yollanıyordu, ardından da Partiye çağrılıp kendisini suçlayanlarla yüzleştiriliyordu (ve bu arada yüzleştirildiği Radek ve Piatakov’un işkenceden ne hale geldiklerini görebiliyordu!). Stalin ise kedinin fareyle oynadığı gibi onunla oynuyor, bir yandan onu kollayacağı izlenimini yaratırken, öte yandan da onu mahvedecek olan sinsi planlarını hazırlıyordu.
Tüm aile: Buharin, eşi, yeni doğmuş çocukları, babası ve Buharin’in yatalak olan ilk eşi, Kremlin sarayının içindeki dairelerinde, dış dünyadan tamamen kopuk bir biçimde yaşıyordu.56 Çaresizlik içinde kıvranan Buharin, eski Bolşeviklerden Ordjonikidze’ye bir mektup yazarak, daha henüz yeni yeni yürümeye başlayan oğlunu alıp uzaklara götürmesi ve kendisi ortadan kaybolduktan sonra ailesini himayesi altına alması için yalvarıp şöyle diyordu: “Korkarım ki tutuklanırsam ben de Piatakov, Radek, Sokolnikov, Muralov ve niceleriyle aynı durumla karşı karşıya kalabilirim. Elveda sevgili Sergo. Bana inanmalısın: tüm düşüncelerimde hep dürüsttüm. Sonradan başıma ne gelirse gelsin bil ki dürüsttüm.”57 Manen artık tamamen çöken Buharin, Aralık 1936’dan, tutuklanacağı Şubat 1937’ye kadar değil evinden, odasından bile çıkamaz hale gelmiştir (saç/sakal tıraşını ve temizliğini bile eşinin zoruyla yapmaktadır). Hatta bir gün odasında tabancasıyla intihar etmeye kalkar, silah ateş almaz. Tutuklanacağından ve ardından kurşuna dizileceğinden emindir ve geleceğe bir iz bırakmak için “partinin gelecek kuşaktaki yöneticilerine” hitaben yazdığı ve masum olduğunu haykırdığı son mektubunu kaleme alır.58 Bir kez daha ölmeye çalışır ve ölüm orucuna yatar; o haliyle parti yönetiminin önüne getirtilir, aşağılanır ve açlık grevinden zorla vazgeçirilir. İşte 27 Şubat 1937’de tutuklanan Buharin, bu hale gelmiş ve çökmüş bir Buharin’dir. Yine de, o haliyle bile, NVKD’nin hücrelerinde üç ay boyunca direnir ve ancak, oğlu ve henüz 23 yaşındaki (yani kendisinden 26 yaş genç) eşinin de öldürüleceği tehdidi59 ile karşılaşınca “itiraf etmeye” razı olur. Kabul etmek gerekir ki bu süreç, Koestler’in roman kahramanının “felsefi itiraflarına” pek benzememektedir!

Yeri gelmişken belirtmekte yarar var, o yıllarda sadece eski Bolşevikler değil, eşleri, çocukları ve aileleri de toplama kamplarında, hücrelerde yıllarca çürütülüp ardından da kurşuna diziliyorlardı. Başka bir deyişle Bolşeviklerin neredeyse soyu sopu kurutulmuştur! Nitekim Buharin’in eşi Anna Larina’nın anılarında anlattıkları, kendisi ve oğullarına yönelik tehditlerin boş tehditler olmadığının kanıtıdır: Anna Larina 20 yıl tutsak kalmıştır. Oğlu Yuri ise bir yaşındayken annesinin de elinden alınmış, ardından bir yetimhaneye yollanmış ve babasının kim olduğunu bile ancak 20 yıl sonra kavuşabildiği annesinden öğrenmiştir. Yine yeri gelmişken, bu korkunç dönemin kurbanları arasında yeralan bu kadınların (hiç olmazsa bir kısmının), olup bitene teşhis koymada ve tavır almada ünlü devrimci önderler olan eşlerinden çok daha başarılı olabildiklerini ve daha gözü kara davranabildiklerini de belirtelim: Örneğin Anna Larina, Buharin öldürüldükten sonra tutuklanarak atıldığı ve her an kurşuna dizilmeyi beklediği hücresinde, Stalin’e tek bir cümleden oluşan şu mektubu yazma cesaretini gösterebilmiştir: “İossif Vissarionoviç, bu hapishanenin kalın duvarlarının ötesine geçerek sizin tam gözünüzün içine bakıyorum!”…

SSCB’de kalan tüm akrabaları, çocukları, damatları, gelinleri ve ilk eşi gizli polis tarafından katledilen Troçki’ye göre de itiraflar için çok karmaşık nedenler aramaya pek gerek yoktur: “Bu insanlar sadece ve sadece tutuklandıktan sonra, tepelerinde asılı bir Damokles’in kılıcı varken, hem kendileri, hem eşleri, çocukları, anaları, babaları, dostları, gizli servis GPU’nun ellerine düşmüşken itiraf ettiler; avukatları bile yoktu ve en ufak umut kırıntısından bile yoksundular; hiçbir insani sinir sisteminin kaldıramayacağı kadar ağır baskılara maruz kalmışlardı. İyi de, bu insanların serbestken ve özgür iradeleriyle bu saçma sapan suçları işlemiş olmaları mı daha inandırıcıdır, yoksa bunları işlemiş olduklarını şakaklarına dayalı bir tabanca olduğu için itiraf etmiş olmaları mı? (…) Şunu da hatırlatmakta yarar var: Orta çağda cadılar, cehennem güçleriyle ilişkide olduklarını ve Şeytanla (yani ‘halk düşmanıyla’ mı?) karanlık istişarelerinin sonucunda kolera, kara ölüm ya da hayvan hastalıkları saçabildiklerini itiraf ediyorlardı. Peki sizce bunların doğru olması olasılığı mı daha yüksek, yoksa bu zavallı kadınların, Engizisyonun işkence aletleri yüzünden kendilerini bu şekilde suçlamış olmaları olasılığı mı? Soruyu açıkça sorduğunuzda, Stalin ve Vişinski’nin tüm üstyapısı yıkılıverir.”60 Nitekim yıllar sonra itirafların işkence altında alındığı gerçeğini Kruşçev de ünlü “Gizli Raporunda” açıklayacaktır.61

İtiraflar bilmecesinin çözümünü esas burada aramak gerek. İtiraflar, devrimci geçmişlerinden yıllar önce uzaklaşmış, kendini defalarca inkar etmiş,62 yenilmiş, yıpranmış, morali çökertilmiş, kendileri ve yakınları tehdit altında, tecrit edilmiş, işkenceden geçirilmiş ve tuzağa düşürülmüş, umutsuz, çıkış kapısı göremeyen, yıkılmış ve belirsiz bir geleceğe havale ettikleri umutlarını düşlemekte bile artık zorlanan bu çaresiz insanlara vurulan son darbedir. Koestler eğer bize, bu çeşitli etkenlerin sonucunda çözülen sanıkların bir kısmının, yok oluşlarının hiç olmazsa insanlığa hizmet ederek bir işe yaraması yanılsamasına sarılıp avunmaya çalıştıklarını, ya da tüm ömürlerini adadıkları devrimin ardından kurdukları devletin nasıl bir canavara dönüştüğü gerçeğiyle yüzleşmekten korktuklarını ya da olup biteni anlayamayıp kurtuluşu cellatlarıyla pazarlıkta aradıklarını söyleseydi, ona bir ölçüde katılabilirdik. Ama sakın bize bu eski Bolşeviklerin “felsefi inançlarının gereği olarak” böyle hareket ettikleri, “okyanus durumunu” reddettikleri için ya da “dilbilimsel kurguyu” anlayamadıkları için böyle davrandıkları söylenmesin! Cellatlarla kurbanları aynı kefeye koyan ve suç ortağı olarak gösteren bu tarz bir yaklaşımın, ne Koestler’in yerdiği Marksistlerin “ahlâksız” ahlâkı açısından, ne de Koestler’in övdüğü “Hıristiyan mutlak ahlakı” açısından savunulabilir bir tarafı vardır. 20. yüzyılın en büyük trajedilerinden birini bu şekilde yorumlamak, bu kadar basite indirgemek, Moskova Duruşmalarında katledilenlerin enselerine birer kurşun daha sıkmak olur!

“KARŞI DEVRİMCİ GÜÇLERİN
İÇTEN YENİLGİSİ”

“Baskı rejiminin olduğu, basının tamamen köleleştirildiği bir ülkede, tam bir siyasi gericilik dönemi yaşanırken, en ufak siyasi hoşnutsuzluk gösterisinin acımasızca bastırıldığı zamanlarda Devrimci-Marksist söylem sansürlü yazın alanına girer. O zaman da kendini, ilgili herkesin anladığı Ezop dilinde ifade eder…”

V.İ. Lenin, Ne Yapmalı? 1902

Aslında Nikolai Buharin’in duruşmalar sırasındaki söz ve tutumları bile tek başına Koestler’in tezini çürütmeye yetiyor. Çünkü itiraf etmeyi kabul ettikten sonra kendinden isteneni itiraz etmeden yerine getiren Rubashov’un tam tersine Buharin, savcı Vişinski’ye uslu uslu itaat etmek şöyle dursun, tüm duruşmalar boyunca onunla dalga geçer, bir yandan kendine yüklenen suçların çoğunu üstlenirken, öte yandan bunu yapış tarzıyla da suçlamaların saçmalığını gözler önüne serer. Örneğin daha duruşmanın başında Buharin “suçumu kabul ediyorum,” dese de hemen ardından ekler: “Bu karşı-devrimci örgütün işlediği tüm suçların ve cinayetlerin sorumluluğunu üstleniyorum… tabii böyle bir örgütün varlığından haberdar olup olmadığım ve her hangi bir eylemine katılıp katılmadığım meselesini bir tarafa koymak kaydıyla”.63 Duruşmalar sırasında tanıklardan birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda Buharin alaylı bir biçimde, “gariban o kadar değişmiş ki, benim tanıdığım kişinin bu olduğunu söylesem yalan olur”, diyerek, tanıkların işkenceden tanınmaz hale geldiklerini ima eder. Bir başka anda ise, sözde suç ortaklarını tanımadığını belirterek, “iyi ama, çete oluşturmuş olmak için gangsterlerin hiç olmazsa birbirlerini tanımaları gerekmez mi?” diyerek iddianameyi zımnen reddetmiştir. New York Times muhabiri Harold Denny’nin belirttiği gibi, duruşmayı izleyenler Buharin’in bu direnişinin farkındadırlar: “Son sözleriyle ölüme mahkûm edileceğini bildiği anlaşılan bay Buharin, neredeyse başkaldırıyı andıran kişilikli bir tavır takınarak erkek gibi davranan yegane sanık oldu. (…) Kendi kendini aşağılamayı bir tek o reddetti. (…) Kendi hakkında mümkün olduğu kadar net bir imaj bırakmaya çalışan cesur ve ağır bir insan gibi davranıyor.”64 Fransız Le Temps gazetesi ise, “Buharin iyi bir müdafaa sergiledi ve adım adım direndi, sürekli tartıştı, parlaktı, hatta bazen espriliydi, Vişinski’yi kızdırıp salondakileri kahkahalara boğdu”65 diyerek, duruşmaların “Partisine son kez hizmet eden” bir Buharin’le “yoldaşı” Vişinski arasında bir danışıklı dövüş değil, iki düşman arasında ölümüne bir savaş şeklinde geçtiğini sergiler.



1 Örneğin André Gide ve İgnazio Silone gibi benzer deneyler yaşayan aydınlarla 1950’de ortaklaşa olarak kaleme aldığı Karanlıklar Tanrısı ve 1955’te kaleme aldığı Hiyeroglifler.
2 Arthur Koestler, Hiéroglyphes, Paris, 1955, s.15. Ne var ki, Koestler’in komünist saflara katıldığı tarihte, “temiz su kaynağına” Stalinizm bulaşalı epey zaman olmuştu!
3 A.g.e. s. 470.
4 A.g.e. s. 470.
5 A.g.e. s. 471.
6 Arthur Koestler, Gün Ortasında Karanlık, İstanbul, 1999, s.155.
7 Great Soviet Encyclopedia, Moscow, 1973, Vº Koestler.
8 “ — Hugo : Ama tüm yöntemler uygun değildir ki. — Hoederer : İşe yaradıklarında tüm yöntemler uygundur. (…) Siz, aydınlar, burjuva anarşistleri, hiçbir halt etmemek için bunu bahane olarak kullanıyorsunuz. (…) Eldiven takıyorsunuz. Benim ellerim ise kirli, dirseklerime kadar. Onları boka ve kana buladım. (…) Sen Hugo, insanları sevmiyorsun, sadece ilkeleri seviyorsun.” Jean-Paul Sartre, Les Mains sales, Paris, 1948, s.193-195.
9 Roy Medvedev, Le Stalinisme, Paris, 1972.
10 Aktaran L. Troçki, Stalin, Cilt II, Paris, 1979, s.71-72. Ekim devriminden birkaç ay önce Lenin, Troçki ve diğer Bolşevik önderlere karşı Kerenski hükümeti tarafından girişilen iftira kampanyası konusunda Stalin’in yapmış olduğu bu analiz, yirmi yıl sonra Moskova Duruşmaları aracılığıyla kendi yaptıklarını gayet güzel açıklamıyor mu?
11 Hitler’in “önlenebilir yükselişi” sırasında AKP, tüm gücünü “sosyal-faşist” olarak nitelediği Alman Sosyal-Demokrat Partisine karşı mücadeleye yoğunlaştırmış ve hatta bazı eyaletlerde, iktidardaki Sosyal-Demokrat Partiyi devirmek için parlamentoda Nazilerle işbirliği yapmaktan bile çekinmemiştir. Hitler’in iktidara gelişinden sonra bile durumu kavramaktan aciz olan AKP, Nazilerin zaferini “devrimin habercisi geçici bir durum” olarak değerlendirmiştir. 1935’te, yani iş işten geçtikten sonra, “sınıfa karşı sınıf” adıyla anılan bu politikaları terk eden Komintern, VII. ve son Kongresinde bu kez tam zıt yönde bir politika tespit edecek ve sadece dünün “sosyal-faşistleri” olan Sosyal-Demokratları değil, radikal burjuva partilerini de içine alan “Halk Cephelerinin” oluşturulmasını savunacaktır. Bu politika da esas olarak Fransa ve İspanya’da uygulanacak ve bu kez de Franko’nun iç savaşı kazanmasıyla sonuçlanacaktır.
12 Roy Medvedev, op.cit., s.204-205.
13 Aslına bakılırsa, Stalin’in devrilmesini ilk gündeme getiren Lenin olmuştur. Ölümünden kısa süre önce kaleme aldığı ve “vasiyetnamesi” olarak bilinen bu metinde Lenin, Stalin’in görevden alınmasını teklif etmiş ve sonra da Troçki’ye Stalin’e karşı bir ittifak kurmayı önermişti (Moshe Lewin, Le Dernier Combat de Lénine, Paris 1978). Ancak buna Lenin’in ömrü vefa etmedi. Troçki kongrede azınlıkta kaldı, ardından da tasfiye edildi. “Lenin’in vasiyetnamesi” ise yasaklandı ve SSCB’de ancak 1956’da yayımlanabildi (V.I. Lenin, Kongreye Mektup, 24.12.1922, in Œuvres cilt 36, Paris 1976, s.605-608).
14 Le Procès du centre terroriste Trotskyste-Zinoviéviste, compte-rendu des débats [Troçkist ve Zinovyevist Terörist Merkezin Davası Tutanakları], SSCB Adalet Halk Komiserliği [bakanlığı], Moskova, 1936, s.167.
15 Kızıl Ordu’nun komuta kademesinin bu şekilde toptan yok edilmesi, 4 yıl sonraki savaşta Sovyet ordusunun Naziler karşısında ilk başlarda neden bu kadar kolay dağıldığını açıklayan nedenlerden biridir.
16 O tarihte Koestler henüz AKP’den istifa etmemişti!
17 Sanıklar arasında Yagoda’nın da bulunması (ve özellikle de Kirov’un öldürülmesi olayında suçlanması) işe ilginç bir boyut katıyordu: çünkü sanık Yagoda, tüm bu suçları işlediği söylenen tarihlerde, sürgün ve lanetli Troçki’nin değil, Parti Genel Sekreteri “Stalin yoldaşın” emirlerindeydi ve gizli servisin başındaydı!
18 Stephen Cohen, Nicolas Boukharine, Paris, 1979, s.449. [Buharin, Kavram Yay., 2 cilt]
19 Koestler, Hiéroglyphes, s.475.
20 Aktaran Anna Larina, Boukharine ma passion, Paris, 1990, s.103.
21 Anılarını derlediği Hiéroglyphes adlı yapıtının 225. sayfasında Koestler, ölüm hücresinde bekleyen bir mahkumun “hidayete ermesinin” neredeyse kaçınılmaz olduğunu iddia eder. Oysa bunun o kadar da kaçınılmaz olmadığını kanıtlayan ve hiç de “pişmanlık” ya da “hidayete erme” belirtisi göstermeden ölüme giden bizzat Koestler’in yakın dostu olan Weissberg’den tutun da Deniz Gezmiş’e kadar birçok örnek bulunabilir.
22 M. Merleau-Ponty, Humanisme et terreur, Paris, 2. Baskı, 1980, s.107.
23 Marx-Engels, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i: Œuvres Choisies, Cilt I, Moskova, 1976, s.414. [çeviren Sevim Belli, Sol Yayınları, 1976]
24 Borgius’a Mektup: Karl Marks/Friedrich Engels, Œuvres Choisies, Cilt III, Moskova, 1976, s.526.
25 Koestler’in Marksizm’i toplumsal yapıyı eleştiren bir yöntem olarak değil de, tüm soruların yanıtlarının önceden belli olduğu bir dogma olarak algıladığını gösteren bir diğer örnek de, anılarındaki şu cümledir: “Komünistin görevi dünyayı incelemek değil, onu değiştirmektir. (…) Onun bakışı geçmişe değil, bugüne ve yarına kenetlenmelidir” (Hiéroglyphes, s.74). Oysa Marks tam tersine şöyle der: “Yapmak istediğimiz şey, geleceği dogmatik bir biçimde öncelemeye yeltenmek değil, aksine yeni dünyayı eskisinin eleştirisi yoluyla keşfetmektir. Yapılması gereken iş şudur: Mevcut düzenin acımasızca eleştirilmesi. Bu eleştiri, kendi varacağı sonuçlardan da, yerleşik güçlerle çatışmaktan da korkmamalıdır” (Les Utopistes, s.86).
26 Leon Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, İstanbul, 1991, Yazın Yayıncılık, s. 78.
27 Aktaran Roy Medvedev, op.cit., s.230-232.
28 Bakınız Marcel Liebman, Le Léninisme sous Lénine, Paris, 1973.
29 Mao’nun “Kızıl Kitabı” bu anlayışın karikatüre dönüşen en uç örneğidir.
30 Moskova duruşmalarının mucidi ve senaristi Stalin’in, bu akıl almaz senaryoları yazarken, gençliğinde öğrenim gördüğü papaz okulunda aldığı din derslerinden esinlenmiş olması kuvvetle muhtemeldir…
31 Aktaran Y. Blanc ve D. Kaisergruber, L’Affaire Boukharine, Paris, 1979, s.164-168.
32 Aktaran Anna Larina, op.cit., s.330.
33 A.g.e., s. 311.
34 A. Weissberg, L’Accusé, Paris, 1968, s. 509.
35 A.g.e., s. 507-508.
36 A.g.e., s. 506.
37 Pierre Broué, Le Parti bolchevique, Paris, 1963-71, s. 365-366.
38 A.g.e., s. 383.
39 W. Krivitsky, In Stalin’s Secret Service, New York, 1939, s. 198-203.
40 Pierre Broué, Les Procès de Moscou, Paris, 1973, s. 282.
41 Aktaran Robert Conquest, The Great Terror, Londra, 1968, s. 179.
42 M. Merleau-Ponty, op.cit., s. 115.
43 A.g.e., s. 138.
44 A.g.e., s. 160.
45 Procès du Bloc des Droitiers et des Trotskyste, compte-rendu des débats [Sağcılarla Troçkistlerin İttifakı Davası Tutanakları], SSCB Adalet Halk Komiserliği [bakanlığı], 1938, s. 677-683.
46 Anna Larina, op.cit., s.362-363 ve Roy Medvedev, op.cit., s. 230-232.
47 Aynı duruşmada, Çekoslovakya Komünist Partisi Genel Sekreteri Slansky ve Dışişleri Bakanı Clementis ölüm cezasına çarptırılıp idam edilirler. London, Stalin’in ölümünden ve Kruçev Raporunun yayımlanmasından sonra 1956’da serbest bırakılır ve itibarı iade edilir. Hattâ 1 Mayıs 1968’de, yani “Prag Baharının” Rus tanklarının paletlerinin altında ezilmesinden üç buçuk ay önce, Devlet başkanı Svoboda tarafından Çekoslovakya Cumhuriyeti Yüksek Nişanıyla taltif edilir.
48 A. London, L’Aveu, Paris, 1968. Bu öykü daha sonra, başrollerini Yves Montand ve Simone Signoret’nin oynadıkları aynı adlı ünlü filmle Costa Gavras tarafından beyazperdeye aktarılır.
49 A. London, op.cit., s.170-171.
50 A.g.e., s. 271.
51 Troçki’nin girişimleri sonucunda, ünlü Amerikalı filozof ve eğitimci, aynı zamanda da Sovyet dostu olarak tanınan John Dewey’in başkanlığında kurulan bir Komisyon, tüm dava dosyasını inceleyip, Troçki’yi de sorguya çekerek bir “karşı-yargılama” gerçekleştirir ve sonunda Moskova Duruşmaları’nın düzmece olduğu yargısına varır. Komisyon üyeleri arasında Otto Rühle ve Wendelin Thomas gibi eski Alman komünist milletvekillerinin ya da Carlo Tresca gibi ünlü bir anarşist sendikacının yanı sıra, Suzanne La Folette gibi anti-komünist bir yazar, ya da Sacco ve Vanzetti’nin avukatlığını üstlenmiş olan John Finerty gibi hukukçular ve üniversite hocaları da yeralmıştır.
52 Leon Troçki, E.Poretski’nin Les Nôtres adlı yapıtına Önsöz (Paris, 1969, s.10.).
53 Çünkü dava sırasında kendisini de itham ettikleri için başına gelenlerden bu ikiliyi sorumlu tutmaktadır. 1 Eylül 1936’da Voroşilov’a yazdığı bir mektupta Buharin, Kamenev ve Zinovyev’i kastederek “bu köpeklerin kurşuna dizilmelerine çok sevindim” dahi diyebilmiştir! Aktaran Gefter, Anna Larina, a.g.y., s.386.
54 Buharin bu konudaki tek örnek değildir: kurbanların bir çoğu, örneğin Yakir, aynı “saflıkla” kurtuluşunu celladına yalvarmakta arar (tabii şu da var ki, kaderlerini değiştirebilecek olan tek kişi Stalin’di). Rıkov ise, daha farklı bir yanılsamayla, Stalin’den değilse bile Parti Merkez Komitesinden medet umar. Kaldı ki Stalin’in ne olduğunu ve bu işlerdeki sorumluluğunu anlamış olsalardı dahi, ona karşı ciddi bir siyasi muhalefet örgütleyip mücadele edecek güçleri ya da takatleri kalmamıştı.
55 Buharin, 10 Aralık 1937’de, yani tutukluyken, Stalin’e yazdığı iddia edilen bir mektupta (Bkz. Yeni Yol, İstanbul, Kasım 1999, s.78), bir yandan celladını “suçsuz olduğuna” hâlâ ikna etmeye çalışırken, öte yandan davaya çıkarılmadan ölme hakkını talep etmekte, öte yandan eğer idam edilecekse de bunun ensesine kurşunla değil, morfin içirtilerek yapılması konusunda yalvarmaktadır. Mucize olur ve hayatı bağışlanırsa da , ya Troçki’ye karşı mücadele etmek üzere Amerika’ya yollanmayı (güvence olsun diye peşine “sağlam” bir ajan takarak ve gerekirse karısı altı ay rehin tutulmak suretiyle) ya da ailesiyle birlikte bir toplama kampına yollanıp bölgesel bir birimde, zoolojik bir müzede ya da sanat galerisinde “kültürel çalışma” yapmayı talep etmektedir! Bu trajik mektup, Buharin’in siyasi teslimiyeti kadar -hattâ bundan daha çok- çaresizliğini, çelişkilerini, gerçekle yüzleşmekte çektiği güçlüğü, ölüm korkusunu ve her şeyin ötesinde, gerçekten de akli dengesinin ciddi biçimde sarsılmış olduğunun ipuçlarını verir (Stalin’e -bir tür “baba imgesi” olarak- hitap eden monologu, psikanalitik açıdan epey ilginç malzemeler içermektedir).
56 Anna Larina’nın aktardığına göre, Zinovyev/Kamenev duruşmasının başladığı Ağustos 1936’dan tutuklanacağı Şubat 1937’ye kadar evlerine tek bir misafir bile gelmez!
57 Anna Larina, op. cit. s.335. Ordjonikidze, bu mektubu aldıktan üç ay sonra ve Buharin’in tutuklanmasından bir gün önce intihar eder.
58 Buharin, bu mektubun yok edilmesinden korktuğu için de Anna Larina’dan bu metni satır satır ezberlemesini ister. Gerçekten de NVKD daha sonra evdeki her tür yazılı kağıt parçasına el koyar. Anna Larina, ezberinde sakladığı mektubu ancak 20 yıl sonra kağıda dökmeye cesaret eder.
59 Bakınız R. Conquest, op.cit., s.423. ve S. Cohen, op.cit., s.451-452.
60 Leon Troçki, L’Appareil policier du stalinisme, Paris, 1976, s.221-222. Karakollarda insanlara olmayacak şeylerin itiraf ettirilmesi pek de ender rastlanan bir şey değil zaten!
61 Aktaran R. Conquest, op.cit., s.136. Rus tarihçi Medvedev, ağır işkencelerin yanı sıra daha radikal yöntemlerin, örneğin Krestinski vakasında, gerçek kişinin yerini alan benzerlerinin kullanılmış olabileceğinden söz etmektedir. 1938 Duruşmalarını izleyen İlya Ehrenburg ise, sanıkların donuk ifadelerine ve mekanik ses tonlarına bakarak uyuşturucu ilaçların kullanılmış olduğundan söz etmektedir.
62 1920’lerdeki muhalif hareketlerin tümü, parti içi mücadelede yenilgiye uğradıktan sonra, partiden atılmamak için “hata yapmış olduklarını” kabul eden “özeleştiri” belgelerine imza atmak zorunda kalmışlardır. 1920’lerin başındaki “sol muhalefet” yenilgiyi kabullenmekle yetinen bir belgeye imza atarken, daha sonra ortaya çıkan muhalif gruplar, her yenilgiden sonra daha ağır, aşağılayıcı ve kişiselleştirilmiş bir “özeleştiri” ve teslimiyet belgesini imzalamaya ve kitle önünde Stalin’e övgüler düzmeye zorlanmışlardır.
63 Procès du Bloc des Droitiers et des Trotskyste, compte-rendu des débats [Sağcılarla Troçkistlerin İttifakı Davası Tutanakları], SSCB Adalet Halk Komiserliği [bakanlığı], 1938.
64 Aktaran S. Cohen, op.cit., s.456.
65 Aktaran, Y. Blanc/D. Kaisergruber, op.cit, s.82.