Anasayfa > Birikim Arşiv > 130 - Şubat 2000 > Türkili Hicazkâr Bir Beste Denemesi: “Avrupa, Avrupa, Duy Sesimizi“

Türkili Hicazkâr Bir Beste Denemesi: “Avrupa, Avrupa, Duy Sesimizi“

Kaan Durukan | (Sayı : 130 - Şubat 2000)

Türkiye’de tarihçiler, tarih denildiğinde genellikle “geçmişin bilimi” tanımına sıkı sıkıya sadık kalırlar: bugünle geçmiş arasında bir bağlantı olmadığına göre, tarihin nesnesi zaman içinde çok çok 20. yüzyıl başına kadar getirilebilir; gerisi, konusuna göre farklılık göstermekle birlikte, siyaset bilimcinin, sosyologun ya da yeni yeni antropologun işidir. Aynı zamanda ideolojik bir kopma fikrini yansıtan bu anlayış, Osmanlı Tarihi’nin Tarih Bölümleri’nde, Cumhuriyet Tarihi’nin ise İnkılap Tarihi Enstitüleri’nde öğretilmesinin önemli sebeplerinden biridir.[1] Burada bir parantez açalım ve Marc Bloch’un aktardığı bir anektodu paylaşalım. Henri Pirenne’le birlikte çıktıkları bir seyahatte, ziyaret ettikleri şehrin sokaklarında dolaşırlarken Pirenne Bloch’a döner ve şöyle der: “Eğer bir antikacı olsaydım, müzeleri gezerdim, ama tarihçi olduğuma göre, daha farklı şekilde hareket edeceğim.” Bu kısa yazı çerçevesinde, böyle “kökü dışarıda” akımlardan etkilendiğim için ve çoğunlukla bu tarz fikirlerin “yerli işbirlikçilerinin” öğrencisi olma hasebiyle, zanaat[2] erbabının fazla hoşlanmayacağı bir şey yapacağım: Mete Tunçay’ın tabiriyle “gazeteciliğe”[3] heveslenerek, gündemde olan bir konuya, yani Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne adaylığına ilişkin yazacağım. Baştan belirteyim ki, ifade edeceğim görüşler konunun bir uzmanının analizleri değildir; ancak, izleyebildiğim kadarıyla tartışma, millî hasletimiz olduğu üzre, ifrat, tefrit arasında salınan bir sarkaca dönme eğiliminde: bir yanda, ülkenin iç dinamiklerini dikkate almaksızın, Avrupa’nın “sihirli dokunuşuyla” çok boyutlu sorunların bir anda çözülüşünü bayram havasında kutlayanlar;[4] diğer yanda, Kıbrıs’ın, Ege’nin, ülkenin “satıldığı” inancına dayanan beraber ve solo kaygılar (ifratın nereye, tefritin nereye düştüğü tamamıyla telakkiye bağlı). Bu ortamda, aklıma takılan birkaç noktaya dair fikir serdetmek istedim. Yine belirteyim ki, yazının üslubu klasik anlamıyla “akademik” değildir, ancak ben ciddi konuların da güleryüzle tartışılabileceğine inanıyorum. Tabiî tersi de geçerli: örneklerine sıkça rastladığımız gibi, gayet ağırbaşlı bir ifadeyle konuşarak ya da yazarak, gülünesi işler yapmak da mümkün.

İlk ve en fazla önem verdiğim nokta, Avrupa’ya “girme” mevzusu. Belki, şu ayrımı koymak faydalı: coğrafi/toplumsal/politik/iktisadî/kültürel bir alan olarak Avrupa’ya girmek ayrı bir şey, bir kurumsal yapı olarak Avrupa Birliği’ne girmek çok ayrı. Eğer ikincisinden söz ediyorsak, haklılık payı olabilir; ama eğer sözkonusu olan birincisiyse, yüzyıllardır Avrupa’da olduğumuzu söylemek büyük bir abartı olmasa gerek. Şu günlerde, büyük ölçüde Karl Marx’ın “kapital” teriminden hareketle, “toplumsal kapitalden” veya “insanî kapitalden” bahsediliyor; benzeri şekilde, toplumların kollektif hafızasına yerleşen, kuşaktan kuşağa taşınan bir “tarihsel kapital” tanımlamak mümkünse, Türkiye için o kapitalin, son birkaç yüzyılı iyice vurgulu olmak üzere,[5] Avrupa olduğunu düşünüyorum. Altını çizerek söyleyeyim ki, bu yazı başka uygarlık kaynaklarını reddetmek anlamına gelmiyor: biraz eskimiş ama halen kullanılabilir haldeki bir ikileme başvurursak, mecazi bir anlatımla, Türkiye “Doğu” ile “Batı” arasında, Yunan parteonunun Aile Ocağı Tanrısı Janus durumunda.[6] Bu konum, şüphesiz büyük zenginlik, ama örneklerine şahit olduğumuz, muhtemelen daha da olacağımız gibi, pekçok çekişmenin, gerilimin de kökeninde. “İki yüzyıllık bocalamanın”[7] da, belli coğrafyalardaki -örneğin İslâm dünyası ve Sovyetler Birliği merkezli Doğu bloku- “yüzyıllık yalnızlığın”[8] da sebebi esas olarak bu olmasına rağmen, Batı’ya yönelim değişmemiş. Kendini “Doğu” olarak tanımlayanların üzerindeki Batı etkisi de işin ironik yönü: İran şiirinden fazla Fransız şiirine vukfu olan şairler; bugünlerde neredeyse istisnasız herkesi içine alan demokrasi, İnsan Hakları söylemi; Kemalizm’in eleştirisinde Antonio Gramsci’ye, hegemonya fikrine başvurulması gibi.

Türkiye’nin, onun da öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’ya dahil olduğunu iddia ederken, sayısı çoğaltılabilecek örneklere başvurmayacağım: sözgelimi, ne Kanuni Sultan Süleyman’ın Protestan Alman prenslerini Habsburglar’a karşı kışkırtan mektuplarına, ne Toulon’da kışlayan Osmanlı donanmasına, ne de düşerken bile, Osmanlı’nın Düvel-i Muazzama’ya üye olabilme becerisine. Anafikir çok daha basit: Osmanlı hâkimiyet alanının güney Avrupa’nın çoğunu kapsadığını ve Orta Avrupa’ya da ciddi açılımları olduğunu biliyoruz; üstelik, Pax Ottomanica gittiği yerlere, tabir yerindeyse “ateş almaya” gitmemiş, en azından on yıllarla ölçülebilecek zaman dilimlerinde, bugün bölgesel kimlik olarak Avrupa biçiminde tanımladığımız coğrafyada, varlığını sürdürmüş. Başka bir deyişle, “Avrupa” (aşağıda tartışacağım üzere, tam olarak neyi işaret ettiğini bilemediğim için bu şekilde kullandım) cenin aşamasından daha ileri safhalara doğru evrilirken, Osmanlı bu işleyişin aktif bir parçası olarak orada. Ayrıca, dünyanın her zaman bugün gördüğümüz gibi olduğu fikri[9] ve “geçmişi bir gözümüz bugünde olarak” inceleme eğilimi[10] bizi yanıltmasın: 20. yüzyılın siyasal birimi ulus-devlettir, bu açıdan bakıldığında Türkiye “coğrafi”Avrupa’nın kıyısında, ona yalnızca Trakya ile bağlı bir ülkedir; ancak unutmayalım ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun “merkezi” Batı Anadolu ve Balkanlar idi. Buna mukabil, bugün Misak-ı Millî’nin doğal bir parçası olarak gördüğümüz Doğu Anadolu Osmanlılar’la Safeviler arasında sık sık gidip gelen bir tampon bölge idi. Büyük ölçüde Balkan Savaşları’nın yarattığı travma yüzünden, yukarıda sözünü ettiğim Balkan bağıntısı, bugün Halil Berktay’ın ifadesiyle, bir nev’i “hafıza kaybı.”

Devam etmeden, önceki paragraflarda Türkiye ve Osmanlı ifadelerini kullanımımın kafa karıştırıcı olabileceği bir noktaya açıklık getirmenin önemli olduğunu düşünüyorum: Türkiye Cumhuriyeti’nin tümüyle Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olduğu fikrinde değilim; böylesi bir yaklaşım, modern Türkiye ile Osmanlı arasında hiçbir bağlantı olmadığını savunmak, neredeyse Fransız Devrimi’nin jacobin safhasında gözlemlendiği gibi “yıl 1” diye milat belirlemek kadar, uç bir konum olurdu.[11] Yine de, tarih araştırmalarında kesintilere olduğu kadar, belki de biraz daha fazla, devamlılıklara yer var ve bence, coğrafi Türkiye ile Avrupa arasındaki diyalektiğe ilişkin olarak da bu tarz bir devamlılık sözkonusu.

Sıkça seslendirilen tezlerden biri de, Osmanlı’nın Avrupa’da varsa bile “düşman” olarak, moda tabiriyle “öteki” kimliğiyle sahne aldığı. Yani, bir anlamda, Avrupa Osmanlı’ya karşı birleşmek durumunda kalmış, “oluşmuş.” Doğrusu ben “öteki”, “beriki” şekilli tariflerin tarih boyunca, “ebedi-yy-üd-devam” sürdüğü konusunda kuşkuluyum. Örneklerimizi hemen tartışmamızın içinden verelim: I. ve II. Dünya Savaşları’nın hatırası düşünüldüğünde ve hele de Nazi geçmişi gözönüne alındığında, Avrupa’nın gözünde herhalde Almanya’dan âlâ bir “öteki” düşünülemez; gelin görün ki, Almanya bugün Yeni Avrupa’nın omurgası durumunda. Derek Sayer, 1989 öncesi döneme atfen, Prag’ın Viyana’dan çok daha batıda olmasına rağmen, Çekoslavakya’nın nasıl “Doğu” olarak tanımlandığının altını çizmişti; bugün Çek Cumhuriyeti (ayrıma dikkat, Çekler ciddi şekilde bozuluyorlar!) “Avrupa’da” ve Avrupa Birliği’nin de eşiğinde. Demek ki, stereotipler süreklilik arz etmiyor ve haritalar da sanıldığı kadar masum olmayabiliyor.[12] Tabiî, kabul etmek gerek ki, mesafeler arttıkça değişim güçleşiyor: belki de, diyelim onaltıncı yüzyılda Osmanlı’yla doğrudan ilişkisi olan Avrupa köylüsünün kimliğe dair yargısı, postmodern, bir rivayete göre geç-modern[13] zamanların algılamasından daha sağlıklı.

Bu son noktaya bağlı olarak, Osmanlı’yla Avrupa’nın arasındaki ilişkinin savaş-merkezli, tek boyutlu olmadığına inanıyorum. Şüphesiz savaşa hazırlık ve savaş faaliyeti, kapitalizm-öncesi devletin en önemli fonksiyonlarından biri idi ve bu, yalnızca “cihangir” Osmanlı’ya da özgü değildi.[14] Yine de, bu herkesin “tam-zamanlı” savaşçı olduğuna delalet etmiyor. Yakın tarihli, devasa bir eserde Profesör Halil İnalcık Açe Sultanlığı’ndan İtalyan şehir devletlerine, Portekiz’e; Kuzey Afrika’dan Polonya’ya kadar uzanan bir Osmanlı ticaret ağının varlığını kanıtlıyor ve diyelim, İran’daki “mızıkçı” bir Şah’ın, Şah Abbas’ın, girişimlerinin doğudan batıya ipek akışını, onaltıncı yüzyıl Osmanlı ekonomisiyle birlikte, çöken Akdeniz dünyası karşısında yükselen Atlantik devletlerini nasıl etkilediğini gösteriyor.[15] Tarihçiler birinci el kaynakları severler, kendi küçük deneyimimi de aktarayım: İngiltere arşivlerindeki Calendar of State Papers serisi incelendiğinde, hiç de düşmanca bir tablo ortaya çıkmıyor.[16] Örneğin, Osmanlı’nın “klasik” döneminde, genişlemenin had safhada olduğu 16. yüzyılın sonlarında, İngiltere tahtında I. Elizabeth, Osmanlı tahtında III. Murad otururken, Osmanlı daha ziyade büyük bir pazarı kontrol eden, birlikte iş yapılabilecek, hatırı hoş tutulması gereken bir potansiyel ortak konumunda.

Bu kısmı, Avrupa’yla Avrupa Birliği’nin aynı şey olmadığının altını bir kez daha çizerek kapatalım. Elimizde en azından iki tane Avrupa Birliği üyesi olmayan, ama Avrupalılıkları da tartışılmayan örnek var: Avrupa’nın kalbinde olan, ama “tarafsız” statüsünün meyvelerini çok uzun yıllardır toplayan İsviçre ve düşük yoğunluklu nüfusuna refah sağlayabildiği için Avrupa Birliği’ne soğuk bakan Norveç. Belki İsviçre’nin Ortaçağ’a kadar giden şehir devletleri geleneği farklılık olarak öne sürülebilir, ama başka yerlerde de, mesela Kuzey İtalya’da da benzer yapı vardı.[17] Bir de, Avrupa’nın coğrafi sınırları dışından örnek gösterelim: İsrail. İlgisiz gibi gözükecek ama İsrail’in nasıl Eurovision gibi niteliği doğrudan isminden belli organizasyonlarda yer alabildiğini düşündünüz mü, ya da neden İsrail ekiplerinin bazı sportif karşılaşmalarda, millî takımlar veya kulüp takımları düzeyinde Avrupa şampiyonalarında yer aldığını? Belki bir soru daha: objektif kriterlere göre, İsrail’in kaynaklarını, teknik kapasitesini, yetişmiş insan gücünü, benzeri başka verileri değerlendirelim ve Avrupa Topluluğu’na üyelik için başvurduğunu varsayalım. Acaba sizce sonuç ne olur? Geçerken belirtelim: dünya futbolunun grupları oluşturulurken, FİFA Türkiye’ye topraklarının kıtalararası dağılımından dolayı Asya ya da Avrupa’yı seçme imkânı tanımıştı ve Türk Futbol Federasyonu, büyük ölçüde aidiyet duygusundan dolayı, Avrupa grubunda yer almayı tercih etmişti.

Kafama takılan ikinci temel soru, daha çok Yeni Avrupa’nın geleceğinden pek ümitli olmayan ve bu yüzden eurosceptic olarak isimlendirilen kişi veya gruplara özgü. Ama bence başka “geç gelenlerin” ya da Türkiye gibi “iyiden iyiye geç gelenlerin” kendilerine mutlaka sorması gereken bir soru: Avrupa kimliği nedir? Zaten çoktandır bilinen bir gerçek ki, yekpare bir Avrupa tarif edemiyoruz: Yunanlıyla İrlandalının, Portekizliyle Finlinin pek de fazla benzer yönlerinin bulunmadığı açık. Hattâ, ironik bir biçimde bazı “Avrupalılar” diğer bazı “Avrupalılar’a” oranla Avrupalı-olmayanlara benziyorlar: Yunanlıların başka Akdenizlilere, özellikle Türklere; güney İtalyalılar’ın Kuzey Afrikalılara; İspanyolların, Portekizlilerin Latin Amerikalılara benzemesi gibi. Peki, bütün bu farklılıkları uzlaştıracak şemsiye kimlik nasıl bulunacak? Bence, anlamlı soru şu: Avrupalılık derken bir ideal mi, oluşum sürecindeki dinamik bir kimlik mi anlaşılıyor, yoksa bir yerlerde prototip Avrupalılar var ve diğerlerini bu modele göre biçimlemek mi sözkonusu? Gerçekten tüm eşit üyelerin katılımı mı düşünülüyor -George Orwell’in Hayvanlar Çiftliği’nde tarif ettiği “eşitliği” kastetmiyorum-, Kiplingvari bir “Beyaz Adam’ın Sorumluluğu” ile mi karşı karşıyayız? Başka türlü söylersek, Konstantin Kavafis’in William Shakespeare’a, La Sagrada Familia’nın Notre Dame de Paris’e, Johan Sibelius’un Ludwig van Beethoven’a karşı şansı ne olacak? Michel Foucault’dan esinlenerek sorarsak “kim konuşuyor?” ve tabiî, “ne söylüyor?”

Daha önce “öteki”, “beriki” gibi kavramların ne kadar değişken, ne kadar güvenilmez olduğuna değinmiştim. Sürekli bir düşmanlık, cepheleşme hali sözkonusu olmuyor; diğer yandan, yazık ki, sürekli bir dostluk hali de. Bazen, en umulmadık anda, en beklenmedik yerde tarihin derinliklerinden bir nefret süzülüp geliyor, bazen de, ihtiyaca göre imal ediliyor. Sanırım Balkanlar’a bir gözatmak yeterli. İkili, üçlü veya daha çok aktörlü tarihsel düşmanlıklar ortak Avrupa kimliğine ciddi bir potansiyel tehdit. Mesnevi’den nakletmeye çalışayım: “Bir köylü, bir yılanla dost olmuş. O kadar anlaşıyorlarmış ki, yılan aynı evde köylünün ailesiyle yaşamaya başlamış. Bir gün, adamın küçük çocuğu oynarken yılanın canını kötü şekilde yakmış, yılan da öfkesine kapılıp çocuğu zehirleyerek öldürmüş. Olayı öğrenen köylü, hemen bir balta kapıp yılana saldırmış, ancak atik davranıp kaçan yılanın kuyruğunu kopartabilmiş. Gel zaman git zaman, adamın acısı küllenmiş, dostunu da özlemiş. Yılanı kaçtığı yerde bulup olanları unutmaya hazır olduğunu söylemiş, eve dönmesini rica etmiş. Yeniden biraraya geldiklerinde ‘yok arkadaş’ demiş yılan, ‘ben düşündüm taşındım, sende evlat acısı, bende de bu kuyruk acısı olduğu sürece bizim birlikte yaşamamızın mümkünü yok.’” Bilmem, duyguyu verebildim mi?

Gelelim üçüncü takıntıma: ilk defa Müslüman bir devletin Avrupa Birliği’ne buyur edilmesi konusu. Acaba İslâm, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne götürdüğü tek kimlik mi? Son onbeş yılda mutad olduğu üzere, “Tabiî, bir de Türklük var” demeyeceğim. Şüphesiz, İslâm Türk kimliğinin önemli bir parçası;[18] “modernizasyonun üç atlısı” sekülerleşme, şehirleşme ve endüstrileşmeyle beraber ciddi düzeyde nitelik değiştirse de, özellikle din teolojik değil, sosyolojik anlamıyla, belki de hâlâ Şerif Mardin’in dikkat çektiği gibi, “geleneksel sosyal felsefenin özü.”[19] Benzeri şekilde, “icat edilmiş”, “muhayyel olma” ya da “ezelden beri olma” tartışmasını şimdilik kaydıyla bir kenara bırakarak,[20] Türklüğü de belirleyici görüyorum. Ama, kültürel haznemizin hepsi bu mu dersiniz? Birkaç örnek üzerinden düşünmeye çalışalım: Anadolu’nun Türk ve İslâm olmasından önce bu coğrafyada yaşayan köklü uygarlıkların izleri tamamen silindi mi? Türkiye’de yaşamış/ yaşamakta olan Orta Asya, Ortadoğu, Kafkasya, Balkan kökenli insanların acaba Avrupa’ya söyleyecek hiç mi sözü yok? Sünnisi, Alevisiyle “Müslüman” Türkiye Ortadoğu’ya özgü Hıristiyanlık renklerini, örneğin Ermeniliği, Süryaniliği, Keldaniliği taşımayacak mı ya da Avrupa’nın daha aşina olduğu Eskenazi Yahudiliğin yanına, Sefardim Yahudiliğinden birşeyler götürmeyecek mi?[21] Özü itibarıyla “Batılı”, içeriği itibarıyla hayli “Doğulu” Levanten kültürüne ne olacak? Yunanistan’ın yakın zamanlardaki tavrı, gündelik politik çıkarların dışında, giderek yalnızlaştığı Avrupa Birliği’ne bir “Akdenizli”, ama bir “Doğu Akdenizli” katma çabası olarak yorumlanamaz mı?

Soruları çoğaltmak mümkün. Anafikri özetlersek, Türkiye’nin, kendisini Yahudi-Hıristiyan mirası, ondan da baskın olarak Antik Yunan ve Roma üzerine temellendirme eğilimindeki Avrupa uygarlığına katabileceği çok şey var.[22] Belki de, bir “eksik halkanın” tamamlanması sözkonusu. Ama, Avrupa’nın daveti böyle bir boyuta haiz mi ya da Türkiye yalnızca ekonomik pastanın başına oturma eğiliminde mi, bence büyük ölçekli sorun burada.

SONSÖZ

Nereye gittiğimizi serinkanlılıkla değerlendirelim, bu arada ne götürdüğümüzün muhasebesini de iyi yapalım. Hattâ, eğer bilmiyorsak, bir zahmet öğrenelim. Bir de lütfen, daha ilişkinin başında, Avrupa Birliği’yle Türkiye arasında “öğreten-öğrenen” ikilemini çağrıştıran, eşitsizlik temelli “ev ödevi” söylemini bir kenara bırakalım.

[1] Yakından bildiğim bir istisnaya dikkat çekeyim: Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nün birbirine geçişli yapısı, sözünü ettiğim yaygın eğilimin dışındadır.

[2] “Zanaat” terimini Bloch’un Le métier d’historien’inden ve özellikle eserin İngilizce çevirisi olan, Historian’s craft’tan aldım. Zaman zaman “şeyh-mürid” düzeyine varan “usta-çırak” ilişkileri ve “lonca” benzeri yapılanmalar, terimi Türkiye tarihyazımı kontekstinde anlamlı kıldı.

[3] Kendisi de yakın dönemler üzerine çalışan Tunçay, değindiğim tavrı eleştirirken bu terimi kullanır: M. Tunçay. Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931). Ankara: Yurt, 1981, önsöz.

[4] Yeni bir “Dünya Sistemi” yaklaşımı mı acaba?

[5] Konu, henüz ulema beyninde itilaflı olduğu için, modernizasyon kronolojisini biraz geniş bıraktım.

[6] Kapı eşiğinde duran Janus, bir yüzüyle içeri, bir yöne, diğer yüzüyle dışarı, diğer yöne bakar şekilde tasvir edilir.

[7] İfade, Niyazi Berkes’indir.

[8] Esin kaynağı , Gabriel Garcia Marquez’dir.

[9] Bu algılayışı eleştiren Giambattista Vico’dur: G. Vico. New Science. Ithaca: Cornell University Press, 1968, s.127-28.

[10] İfade, İngiliz tarihyazımında “Whig Yorum” olarak bilinen yaklaşımı eleştiren Sir Herbert Butterfield’indir: John Derry “Whig Interpretation of History”; John Cannon “Herbert Butterfield” ve “George Macaulay Trevelyan”, J. Cannon, R.H.C. Davis, William Doyle ve Jack P. Greene (derleyenler), The Blackwell Dictionary of Historians. Oxford: Blackwell, 1988 içinde.

[11] İkinci uç pozisyon için, birincil kaynaklar: Birinci Türk Tarih Kongresi. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1933 ve İkinci Türk Tarih Kongresi. İstanbul: Türk Tarih Kurumu, 1943. Üçüncü kongrede, yaklaşım sivriliklerini törpülemeye başlar: Üçüncü Türk Tarih Kongresi. İstanbul: Türk Tarih Kurumu, 1948. Türk Tarih Tezi için, Büşra Ersanlı Behar. İktidar ve Tarih: Türkiye’de Resmi Tarih Tezinin Oluşumu (1929-1939). İstanbul: AFA, 1992 ; bir muhalifin ilgi çekici biyografisi için, Halil Berktay. Cumhuriyet İdeolojisi ve Fuat Köprülü. İstanbul: Kaynak, 1983. İlk uç pozisyon için, şöyle bir ortalığa bakmak yeterli.

[12] Haritaların masumiyetini Craig Calhoun tartışır: C. Calhoun. Nationalism. Minneapolis: University of Minnesota Press, 1997. Örneğin, eldeki haritaların ezici çoğunluğunda niye Avrupa merkezdedir? Bu haritalarda, Afrika gerçek büyüklüğünden oransal olarak daha küçük resmedilirken, Avrupa ve Kuzey Amerika niye daha büyük gösterilir?

[13] Anthony Giddens modernitenin henüz bitmediği kanısındadır.

[14] Olguyu tüm Avrupa ölçeğinde, tarihsel sosyoloji penceresinden inceleyen iki çalışma için: Charles Tilly. Coercion, Capital and European States, AD 990-1992. Oxford: Blackwell, 1990 ve Thomas Ertman. Birth of the Leviathan: Building States and Regimes in Medieval and Early Modern Europe. New York: Cambridge University Press, 1997.

[15] Halil İnalcık & Donald Quataert (der.) An Economic and Social History of the Ottoman Empire, 1300-1916. Cambridge: Cambridge University Press, 1994. Kitaptaki diğer değerli katkıların yanında, özellikle İnalcık tarafından kaleme alınan kısmı kastediyorum.

[16] Meraklısına not: Bu müthiş belge koleksiyonu, Oxford’taki Bodleian Kütüphanesi’nde ve Londra’daki British Library’de, Venedik, Dubrovnik ya da Prag arşivleri gibi araştırmacıları beklemektedir. Tamamen bağlantısız bir çalışma için İngiltere’ye giderken bu koleksiyona dikkatimi çeken ve mutlaka göz atmam konusunda ısrarcı olan Halil İnalcık’a teşekkür ederim.

[17] Konuyu, Kuzey ve Güney İtalya’nın farklılıklarını tarihsel perspektifte değerlendiren Robert Putnam gündeme getirdi ve Putnam Debate olarak bilinen tartışma başladı: R. Putnam. Making Democracy Work: Civic Traditions in Modern Italy. Princeton: Princeton University Press, 1993.

[18] Ama, ilginç şekilde, laik karakterinden dolayı Batı yarımkürede pek böyle algılanmıyor. Yakın tarihli örnekler için, James Piscatori (der.) Islam in the Political Process. Cambridge: Cambridge University Press, 1983 ve Islam in a World of Nation-States. Cambridge: Cambridge University Press, 1986 ; Dale Eickelman and J. Piscatori (der.), Muslim Politics. Princeton: Princeton University Press, 1996 ; John Esposito. The Islamic Threat: Myth or Reality? New York: Oxford University Press, 1992 ve Islam: the Straight Path. New York: Oxford University Press, 1998. İstisnai olan, Osmanlı’yı ve Türkiye’yi dengeli biçimde tartışan John Voll’ün mükemmel kitabıdır: J. Voll. Islam: Continuity and Change in the Modern World. Syracuse: Syracuse University Press, 1994

[19] Mardin, “Religion and Politics in Modern Turkey”, Piscatori (der.) Political Process içinde, s.156.

[20] Milliyetçilik literatürü için, bir yana Ernest Gellner’i, Eric Hobsbawm’ı, Benedict Anderson’ı koyalım; diğer yana ise Anthony Smith ve John Armstrong’u: E. Gellner. Nations and Nationalism. Ithaca: Cornell University Press, 1983; E. Hobsbawm. Nations and Nationalism since 1780: Programme, Myth, Reality. Cambridge: Cambridge University Press, 1990 ve E. Hobsbawm & Terence Ranger (der.), The Invention of Tradition. Cambridge: Cambridge University Press, 1992 ; Benedict Anderson. Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism. Londra: Verso, 1991 ; A. Smith. Ethnic Origins of Nationalism. Oxford: Blackwell, 1986 ; J. Armstrong. Nations before Nationalism. Chapel Hill: University of North Carolina Press, 1983. İlk gruba Elie Kedourie ve Partha Chatterjee eklenebilir, ikinciyeyse Clifford Geertz.

[21] Çok öğrencisini olduğu gibi, beni de Ortadoğu’yla tanıştıran Kemal Karpat’a teşekkür ederim. Profesör Karpat’ın Ortadoğu üzerine verdiği tarz ders ya da seminerler, bilebildiğim kadarıyla, Türk üniversitelerinde yok.

[22] Kurgunun böyle olamayabileceğine dair, kışkırtıcı bir görüş için Martin Bernal. Black Athena: The Afroasiatic Roots of Classical Civilization, vol.1: Fabrication of Ancient Greece, 1785-1985. New Brunswick: Rutgers University Press, 1987.