Anasayfa > Birikim Arşiv > 188 - Aralık 2004 > Irak: Katliam, Direniş ve Anti-Amerikanizm

Irak: Katliam, Direniş ve Anti-Amerikanizm

Ömer Laçiner | (Sayı : 188 - Aralık 2004)

Amerikan işgâl ordusunun Felluce operasyonunda, ölüm ve yıkım bilançosu, daha önce saldırdığı Telafer ve Necef’ten çok daha ağırdı ama bu vahşet görüntüleri yine de savaş denen şeyin Amerikan zorbalığının uzun listesinin içinde sıradanlaşabilir.

Fakat, öyle görünüyor ki, Felluce adı tıpkı El Gureyb gibi, onunla birlikte, onunla örtüşerek, hafızamızda ve idrakimizde silinmez bir iz bırakacak; 21. yüzyıl ABD’nin, “Amerikalı” denen yaratığın ne memen bir şey olduğunun alamet-i farikası olarak, umarız tüm dünyada ama özellikle bu coğrafyada asla unutulmayacaktır.

Gerçekten de El Gureyb hapishanesi sahneleri üzerine düşünmemiz gereken bu Felluce görüntülerinde Nazileri hatırlatmanın da ötesine geçen kan dondurucu bir küstahlık, karşısındaki insana nefreti bile çok gören, bir duyarsızlık, gerçek aşağılıklara özgü bir aşağılama tavrı, havası kol gezmekteydi.

Uygarlığımızın en fazla övülen yanının bilimin ve teknolojinin şiddete, fiziki güç ve savaş araç gereçlerine dönüştürülmüş en son ve en etkin ürünleriyle tırnağına kadar donanmış ve tarihin gördüğü en kaçınılmaz imha gücüne sahip bir ordu, tamamen yalan olduğunu bizzat kabûllendiği gerekçelerle topraklarını işgâl ettiği, yoksul, yaralı, hırpalanmış bir halka kan, ateş ve ölüm kusarken, karşısındakinin çırpına çırpına öldürüleceğinden emin, acımasız bir seri katilin o kan dondurucu rahatlığı, duyarsızlığı içindeydi.

Resmen bini aşkın, çoğu silahsız, savunmasız insanın öldürüldüğü, cesetlerin yollarda, enkaz haline gelmiş ev ve ibadet hanelerde, sokaklarda köpeklerin insafına terk edildiği, hastane ve ambulansların çalışmasına izin verilmeyip yaralıların ölüme terk edildiği ve beyinlerine birer kurşun sıkıldığı Felluce katliamı karşısında “dünyanın susması” da bu yüzden. Çünkü eğer bu tür bir katliam karşısında feryat etmenin bir amacı da bu cinayeti işleyenin “etkilenmesi”, sürdürmemesi ise, daha Felluce’nin arefesinde anlaşılmıştır ki, ABD denen fenomen artık kendisini “etkilenmez” hale getirmiş, bu uyarılara, bunların dile getirdiği ahlâki, hukuki ve vicdani duyarlılıklara karşı tamamen yalan ve düzmece bahanelerle savaş açmış bir Bush’u, daha yüksek bir oy oranıyla yeniden başkan seçmiş bir ABD’ye, bu topluma hukukun ve vicdanın sesini duyurtmak boşuna bir çaba gibi görünmüştür insanlara. El Gureyb’in ölüm ve işkence yüklü izbe hücrelerinde sırıtkan suratlarıyla porno sahneleri düzenleyen kadın-erkek Amerikan gardiyanları ile bir camide can çekişen yaralıya tüm “cool”luğuyla şarjör boşaltabilen gönüllü-paralı ABD askeri, bu toplumun hamurundan mamûldür. Ve o yüzden de “başkaları”ndan gelen her tür insanî uyarıya kapalıdır. Cehaletini gururla taşıyabilen bir Bush’u, değil politikasının yalana dayandığı, insan kimliğinin bile yalan olduğunu söyleyeceklere “boşver bunları” diyen küstah edasıyla bir Rumsfeld’i geldi, o kuyruğu havada, gergin akrep bakışlarıyla bir Condoloeezza Rice’i tepesine oturtup tüketim spotlarının yanıp söndüğü örtüsü içinde kendi kovboy şarkıları ile ağzı köpüklü evanjelik papazların kıyamet ilahilerinin birbirine karıştığı gürültüden başkasını duyamaz hale gelmiş bu Amerika ile “insanlık”ın arasında nefretin bile ulaşamayacağı bir boşluk, bir uçurum günden güne büyümektedir artık.

ZORUNLU BİR PARANTEZ

Eğer böyleyse, ABD’nin Irak politikasının yalana dayalı olduğunu ifşa edenin, El Gureyb alçaklığını açığa çıkaranın ve Felluce vicdansızlığını teşhir edenin, o Amerikanın diğer boyutu, bu gidişata karşı koymaya çalışan yanı olduğunu ileri sürmek de güçleşiyor, kuşkulu hale geliyor. Geçmişte bu pekâlâ iddia edilebilir, “çirkin Amerikalı” ile sadece ABD toplumu içinde değil, bu ülkenin dış ilişkilerinde, politikalarında da sürekli mücadele eden, insanlığın ortak sorun ve değerlerine içtenlikle duyarlı bir Amerika(lı)nın da var olduğu sayısız örnekle gösterilebilirdi. Ku Klux Klanlarla, McCarthyzm’le, o meşum “askerî-sınai kompleks”in çevirdiği dolaplarla mücadele edip, yer yer bunları gerilettiği gibi, ABD’nin dünya ölçeğinde yürüttüğü kirli savaşların, darbe tezgahlarının, rüşvet ve komplo ağlarının pek çoğunu teşhir eden, bunların sorumlularını mahkûm ettiren de onlardı. Amerikan toplumunun her kesiminden onbinlerce aktif, milyonlarca duyarlı insanı içeren örgütler, inisyatifler toplamı olmanın da ötesinde Amerikan toplumsal siyasal düzeninin birçok köklü kurum ve kuruluşlarında belirgin biçimde temsil edilen bir yan idi bu. Örneğin ABD’nin Vietnam Savaşında yoğun işkencenin yanısıra kimyasal silahlar da kullandığını, MayLai köyünde olduğu gibi sivil halkı katletmekten de geri durmadığını kanıtlarıyla ifşa ederek ABD yönetiminin kamuoyu baskısıyla Vietnam’dan çekilme kararı almasında bunların, özel olarak saygın, dürüst Amerikan gazeteciler geleneğinin payı büyüktü.

Bu insanlar, bu kurumlar yine var ve etkin elbette. Ama eskisi kadar etkili dinamik değil. Ve asıl önemlisi Amerikanın bu iki yanı arasındaki denge mi diyelim zımni işlevsel zemin mi, o bozulmuş, çarpılmış görünüyor. Ya da belki Amerikan sistemini döndüren bu iki çarkın dişlileri birbirinden ayrılıp ayrı ayrı dönmeye başladı. Son başkanlık seçimi sürecini ve sonucunu analiz eden birçok gözlemci-yorumcunun “ABD toplumunun iç savaştan bu yana hiçbir zaman olmadığı kadar ikiye bölünmüş göründüğü” tespitinde birleşmeleri bu olguyu anlatıyor demektir.

ABD toplumunda siyasal düzeyin terimleri, örneğin Avrupa’da kullanılan aynı terimlerle aynı anlama gelmedikleri için, bu tespitlerde geçen “bölünme” terimi bir kutuplaşmanın şekillenmekte olduğunu ifade etmekte ama bunun gerilimli bir zıtlaşma-çatışma iklimi içinde olduğunu söylememektedir. Birbirine söyleyecek sözleri bitmiş, “tüketilmiş,” tercihleri katılaşmış aralarında etkilenmeye, tavrını yeniden düzenlemeye açık bir diyalog-çatışma ilişkisi olmayan iki tarafın birbirlerine duyarsız hale gelmiş olmaları durumunu özetliyor o terim.

Bu durumun “pratik” karşılığı şu: Örneğin Vietnam savaşı sırasında MayLai katliamı ifşa edildiğinde veya 1980’lerde ünlü (Nikaragua) Kontra -İran skandalı teşhir edildiğinde, bu olguları içeren politikaların -sağ- savunucuları geri adım atar, sorumlular cezalandırılır, böylece bir uzlaşma formülü teşekkül etmiş olur ve Amerika, böylelikle iki yanının ayrı ayrı taşıdığı hakikat payları ile, bunların karşılıklı birbirlerini etkilemesi/denetlemesi ile doğru yolu, sapmaları düzelterek bulduğuna inanabilirdi.

Oysa -nedenleri konusuna girmeyelim- Bush yönetiminin işbaşına gelişinden, özellikle mahut 11 Eylül’den sonra bu Amerikan diyalektiğinin giderek işlemez hale geldiği görülmektedir. Bir taraf -Amerikan sağı- “hakikat”ın tamamının kendinde toplandığını, öbür yanın pay ve katkısının söz konusu olmadığı gibi “hakikat-dışı”/karşıtı hale geldiğini varsayan bir dil ve tavır içine girmiştir. Amerikan solunu ifade eden “liberal” deyiminin pejoratifleştirilmesi, bir itham sıfatı oluvermesi bu yaklaşımın ürünü, anlamlı bir göstergesidir. 1950’lerde benzer bir durumla, McCarthyzm’in kabarışı dolayımında karşılaşan ama sonuçta atlatan ABD, bu kez atlatacakmış gibi görünmüyor. Çünkü şu son yıllarda, o McCarthyzm fırtınası sırasında bile olmadığı halde, bir dizi ciddi “yapısal” düzenleme -11 Eylül vesilesiyle- yapılarak, Amerika’nın düzeni, düşünce ve tavır sisteminin çarkları “güvenlik” levyesinin ile burkulmuş hale getirildi.

Bu burkulmanın sonucunda dişlileri birbirinden ayrılan çarklardan biri “güvenlik” beslemesi ile büyümesinin yanısıra öteki çarkın durduruculuğundan sıyrıldığı gibi, onu dönüşünü ve sonuçlarını kendi dişlilerinin takviye malzemesi veya gerekçesi yapabilecek bir eksene de oturmuş oldu. Bir örnekle somutça ifade edecek olursak, artık Amerikan “liberal” muhalefeti, Amerikan sisteminin “çirkinlikleri”ni törpüleyen bir faktör gibi değil, o çirkinlikleri türeten “mekanizma”nın yakıtını besleyen, körükleyen bir işlevin kapanına kısılmış gibidir. O nedenle de örneğin onun Irak politikasının yalan, manipülasyon üzerine inşâ edilmiş olduğunu teşhir etmesi, eskisi gibi o politikanın ciddi bir revizyondan geçirilmesine, hattâ terkine yol açmıyor; aksine Felluce örneğinde görüldüğü üzre daha pervasız ve saldırgan bir hale dönüşmesine, hattâ İran’a yayma hazırlıklarına tahvil edilebiliyor. El Gureyb alçaklığının teşhiri ile tutuklu-esirlere biraz daha insanca davranmak yerine, “yargısız infaz” anlamına gelen uygulamalar, her “şüpheli” şahsın, evin, aracın yaylım ateşine tutulması kural haline geliyor.

***

Amerikan sisteminin genel görünümü ve işleyişi düzeyinde işaret ettiğimiz bu, “çark”ların ayrılması “kutuplaşma”, “bölünme” ve arada büyüyen boşluk ile egemen çarkın temastan ve çarkların kenetlenmesinden değil, bu boşluktan kendi “enerji”sini sağlar hali gelişi, bu şema, bu benzetme, ABD’nin hegemonik güç olarak dünyanın kalanı ile ilişkisinde de geniş ölçekte geçerlidir. “İçeride” nasıl hegemonik “sağ” Amerika, diğerini -onun iradesi dışında- bir kendini pekiştirme “malzemesi gibi işlev görme kapanına sokabilmiş, aralarındaki “boşluk” bunu sağlamış ise; dünya ile ilişkilerinde de gitgide nefretle doluyor gözüken ama onun da dolduramadığı “boşluk” benzer bir sonuç ortaya çıkarıyor.

Çünkü, ne “içeride” ne de “dış”ta söz konusu o “boşluk” bir kopuş halini ifade ediyor. Tam aksine “birleşme zemini”nin gücünden, güçlenmesinden doğduğu için “içeride” Amerikan liberal muhalefeti, “dış”ta tüm biçimleriyle anti-Amerikanizm, Amerikan hegemonyasının temellerini pekiştirici bir işleve -iradeleri dışında- kanalize olabiliyor.

Örneğin, iliklerine kadar bir nefret söyleminin sindiği şu anti-Amerikanizme bakalım. O yoğunluğuyla bunun mutlak, “homojen” bir nefret olduğu iddiası kesinlikle doğru değildir ve çekirdeğinde bir biçimde bir hayranlık türünü, çekiciliğine kapılma halini içerir ve içerdiği ölçüde de yüzeye daha kabarık bir nefret görünümü, jestleri ve söylemi -hamaseti- ile yansır. Son yıllarda öne çıkan “İslâmî anti-Amerikanizm” bunun en açık örneğidir.

Bütün Müslüman dünyasında “İslâmcı” akımların ABD’nin ülkelerine yönelik politikaları ile işbirliğinin uzun tarihini bilmeyen herhalde yoktur. Bu her ne kadar bütün ülkelerde ortak komünizm düşmanına karşı “politik” bir ittifak olarak sunulduysa da, bunun o dönemde bile, özellikle Arap dünyasında “İslâmcı” akım ve rejimlerin, ülkelerindeki Avrupa esinli modernist/milliyetçi akım ve rejimlere karşı oluşlarını da içeren bir ittifak olduğu belirtilmelidir. Modernleşmeye külliyen karşı çıkmayan, zorunluluğunu teslim eden bütün bu İslâmcı akım ve rejimlerin pek çoğu “Avrupa modeli”ni reddederlerken “dinle barışık” Amerikan modeline gıptayla bakmaktaydılar. İttifakın, işbirliğinin temel bir noktasıydı bu.

Reel sosyalist rejimlerin sarsılmaya başlayıp nihayet çöktüğü, modernist-milliyetçi akım ve rejimlerin yıldızının söndüğü, dinî akımlara, dinselliğe yönelişin kabardığı 1980’li yıllar ve sonrasında, söz konusu İslâmi akım ve rejimler, iddialarını gerçekleştirmek için girdikleri sınavdan, başarısızlıkla, aşılmaz bir tıkanma durumuna gelerek çıktılar. Bir tür nihilizmi besleyen bu ciddi başarısızlık, “dışsal” nedenlere bağlanabildiği ölçüde, 1990’ların ortalarından itibaren ortaya çıkan, başatlaşan El Kaide türü “radikal” akımların doğuş ve yükseliş kaynağıdır. Bu konjonktürde ABD’nin o “dışsal neden” olarak öne çıkarılmasını kolaylaştıran başta Filistin sorunu olmak üzere birçok olgu gösterilebilir. Ama ABD’nin İslâmcı akım ve rejimlerle ittifak ve işbirliği sürecinde de Filistin-İsrail sorununda aynı politikayı sürdüre gelmiş olduğu dikkate alınırsa, on yıllarca sözü bile pek az edilmiş o konunun şimdilerde bu denli bir öfke ve nefret patlamasına yol açmasının izahı da yapılamaz. Veya yapıldığında İslâmcı akımların bilinç dışına inmek gerekir ve orada da kaçınılmaz olarak rastlayacağımız şey, nefretin örttüğü bir “hayranlık”, bir “onun gibi olabilme” özlemidir. Onun gibi olmayı yani ABD gibi dünyanın kalanı, “ötekiler” üzerinde aynı hegemonik konumda, ekonomik- askerî üstünlük ve belirleyicilik mevkinde olmayı istemek ama bunu gerçekleştirememek... Bu umut uzaklaştıkça, onun imkânının kendinde olmadığı şüphesi büyüdükçe ya teslim olan ya da kendini nihilizmden beslenen bir “radikal”liğe teslim eden yolun kökeninde bu vardır.

BİR PARANTEZ

Irak’taki direnişin -hangi ad altında yapılıyor olursa olsun- meşrûiyetini tartışma konusu etmek kimsenin haddi değil. Bu direnişin silâhlı bir biçim almasını, ona Irak pasaportu taşımayan gönüllülerin katılmasını da en azından meşrûiyet açısından tartışmak bu durumda söz konusu edilemez ve değildir de. Başta Suudiler, Haşimi hanedanı ve Körfez emirliklerinin, Mısır rejiminin kölece başeğmesiyle Irak’a saldıran bir ABD’ye karşı direnen her Arap, her Irak yurttaşı, halklarının, uluslarının, yönetimleri tarafından çiğnenmiş, ABD tarafından aşağılanmış onurunu kurtaran, hakkı olan düzeye yükselten kutsal bir uğraş vermektedir.

Ama, her yol mübah mantığına ardına kadar açık olan savaş, bizzat bu fiilin kendisi, “kir”le yüklüdür. Ve öncelikle savaşa mecbur bırakılanlar, ya da meşrû direnişlerini bu biçimi tercih ederek sürdürenler, amaçlarının kutsallığı ve anlam yükü ölçüsünde, bu gerçeğin bilincinde olmak, bu bilinci davranışlarına sindirmek zorundadırlar. O nedenle de eğer birileri bu direnişçilere “kafa kesmek” ve bunu televizyonlarla teşhir ettirmekle uyandırdıkları, körükledikleri dehşet duygusunun amaçlarına nasıl hizmet ediyor olduğunu sorduklarında, bu “yöntemi” eleştirdiklerinde, başka birileri de kalkıp bu tür eleştirilerin “ABD işgâline arka çıkmak” olduğunu iddia ederse; biliniz ki bunlar ya aklını hamaset rüzgarına kaptırmış gafillerdir ya da vicdanı nefretiyle kararmış çapsızlardır.

Karşıt konumdakileri birbirlerine en fazla benzeten, benzer hale getiren şeydir, “ilişki”dir savaş. Elinde bin yıllar öncesini, silâhın ilk “icadedildiği” zamanları hatırlatan bir kılıçla kafa kesen direnişçi ile 21. yüzyılın en ileri icatlarının türevi silâhlarla donanmış ordusunun sınırsız ve sınır tanımaz imha ve şiddet gücünün aynı dehşet ürpertisini duyurtması, her ikisinin de bu duyguyu yarattığı ve çoğalttığı ölçüde “zafer” kazanacağını sanması, bu benzerlik düşündürücü olmalıdır.

Irak’ta ve bu belaya -askerî işgâl biçiminde olsun veya olmasın- marûz kalmış her ülkede direniş, kendiliğinden meşrûdur ve insanlık ödevidir. Bu meşrûiyet ve ödevin yegâne anlamlı ve sonuç alıcı gereği silâhlı direniştir demek ve hele bu önyargıyı her tür araç ve yöntem mübahtır noktasına götürmek zihin daralmasından başka bir şey değildir. Günümüze değin bu ve benzeri belalara silâhlı direnişe odaklanarak karşı koymuş, “zafer”de kazanmış olanların bir süre sonra yine “emperyalizm”in çekim alanına girdiklerini, bundan kaçınamadıklarını artık asla gözardı etmemek, bu olgu üzerinde derinliğine düşünmek zorundayız. Yeni, yaratıcı bir düşünüş ve direniş/alternatif perspektifine ihtiyacımız ilk ve hayatı değerdedir.

Şüphesiz anti-Amerikanizmin
-özetle- bu güç, güçlülük boyutunda şekillenen nefret-hayranlık sarmalı, İslâmcılığa özgü değildir. Milliyetçi, “solcu”, “sosyalist” anti-Amerikanizmlerin başlıca beslenme ve tutunma noktaları da buradadır. O nedenle de bütün bu akımların anti-Amerikanizmi ve bunu içine yerleştirdikleri anti-emperyalizmleri, ABD’nin bir “güç” olarak tezahür biçimleri, uygulamaları üzerine odaklanır.

Oysa, dikkati bu güç tezahürleri, uygulama araç ve “mekanizma”ları üzerine teksif etmek, mücadele hedeflerini ve biçimlerini bunlara yöneltmek ve bunlara göre ayarlamak yanılgının ve yenilginin tuzağına kendiliğinden hapsolmak demektir.

Bir kez daha belirtilmelidir ki; anti-Amerikanizm ve genelde anti-emperyalizm, bir insanî-toplumsal varoluş/hayat tasavvuru-alternatifi temeline oturtulmadıkça, bu yeniden kuruluşun çok boyutlu perspektifi gereken azim ve kararlılıkla inşâ edilmedikçe “kurtuluş” mümkün değildir. Bunun ancak böyle olabileceğinin başlangıç kanıtı, bizzat emperyalizmin, özel olarak ABD emperyalizminin bir hayat tarzının, o “Homo Amerikanus”un özgül varoluş tarzının üzerinden yükseliyor oluşu gerçeğinden devşirilebilir. “Emperyalizmin nüfuzu”ndan söz ederken işgâl ve istilalardan söz edenler, bir hayat tarzı olarak emperyalizmin o parmak ısırtan, kendiliğinden nüfuzunun giderek her yanı kaplayan yayılışını bir yan sonuç/etki olarak görmek eğilimindedirler. Oysa sadece tüketim alışkanlıklarında değil, dilde, kültürde toplumsal rollerin, “iş”in ve her tür üretimin düzenleniş mantığında hızlanarak işleyen o Amerikanlaşma -ki Avrupalılar için bile bir “sorun”dur- önümüze emperyalizmin basit bir güç aritmetiği olmayıp, bu hesap mantığını terk etmemizi gerektiren bir yüksek matematik problemi olduğunu göstermeye yetebilmelidir.

Gelinen nokta şudur: “Emperyalizm”, onu kuvvet, istila ve işgâl gibi askerî/güç mantığına özgü terimlerle tanımlayabilenlerin kendisine karşı büyük insanî fedakarlıklarla yürüttükleri mücadeleler karşısında zaman zaman sarsılmış gözükse de, nihai analizde güçlenerek, temellerini sağlamlaştırarak bugünkü haline geldi. Ve daha da önemlisi bu tür mücadelelerin ya gerekçelerinden ya da sonuçlarından kendini en azından “ana vatan”(lar)ında besleyecek, pekiştirecek bir dinamik üretebilen bir “yapı”ya da dönüştü. Birçok insanın 11 Eylül’ün El Kaide’nin bir ABD manipülasyonu olup olmadığı sorusuyla uğraşmasının nedeni de bu. Aynı ABD’nin, Irak Vietnam’a benzedikçe çekilmeyi düşünecek yerde orada daha kapsamlı harekâtlara yönelmenin yanısıra gözünü daha kapsamlı bir “hedef”e İran’a dikmesi de bu “yapısal” başkalaşımın bir göstergesi. Ve önemle tekrar belirtilmelidir ki, bu “kendi karşıtından beslenme”, ABD yönetici kadrolarını değil, sadece Amerikan toplumunu da kapsayan bir olgu.

En son Irak’ta, Felluce’de yanan yüreklerimizin öfkesini, kadim anti-emperyalizm/Amerikanizm lûgatinin nefret yüklü sözlerini, hamasi üslûbunu seferber ederek boşaltmak yerine, insanlığımızın tüm boyutlarında uyanması gereken o öfkenin kuvvetini kurucu bir enerjiye dönüştürmenin yolları üzerinde düşünmek zorundayız. Sadece Irak’ın ve bölgemizin değil, 21. yüzyılın kaderi de bu düşünüşün varlığı, çapı ve sonuçları ölçüsünde belirlenecektir.

ÖMER LAÇİNER