Anasayfa > Birikim Arşiv > 195 - Temmuz 2005 > Hayvan Özgürleşmesinin 30. Yılı

Hayvan Özgürleşmesinin 30. Yılı

Peter Singer , Çeviren : Hayrullah Doğan | (Sayı : 195 - Temmuz 2005)

1

“Hayvan özgürleşmesi” ifadesi, basında ilk kez 5 Nisan 1973 tarihinde, The New York Review of Books dergisinin kapağında yer aldı. Bu başlığı taşıyan yazıda, Stanley ve Roslind Godlovitch ve John Harris’in derlediği, hayvanlara nasıl davrandığımıza ilişkin makalelerden oluşan Animals, Men and Morals adlı kitabı incelemiştim.[1] Yazım şu cümlelerle başlıyordu:

Siyah Özgürleşmesi, Eşcinsel Özgürleşmesi vb. hareketlere aşinayız. Kadın Özgürleşmesi hareketinin de doğmasının ardından bazı kişiler bu yolun sonuna gelindiğini düşündüler. Cinsiyet temeline dayalı ayrımcılık, evrensel olarak kabul edilen, gizlemeye gerek duyulmadan uygulanan, eskiden beri ırksal azınlıklara karşı hiçbir önyargıları olmamasıyla övünen liberal çevrelerde bile geçerli olan son ayrımcılık biçimidir, dendi. Ama “son ayrımcılık biçimi” ifadesini kullanırken daima dikkatli olmalıyız.

Daha sonra, insanlar ve insan dışı hayvanlar arasındaki bariz farklılıklara rağmen, acı çekme yetisi açısından onlarla aramızda bir fark olmadığını ve bu durumun onların da tıpkı bizim gibi çıkarları olduğu anlamına geldiğini belirtmiştim. Sırf bizimle aynı türe mensup olmadıkları gerekçesiyle onların çıkarlarını göz ardı eder ya da önemsiz görürsek, kaba ırkçıların ve cinsiyetçilerin mantığını benimsemiş oluruz. Irkçılar ve cinsiyetçiler de, kendi ırklarına ve cinsiyetlerine mensup kişilerin, diğer tüm özelliklerinden ve niteliklerinden bağımsız olarak, sırf bu özelliklerinden dolayı daha üstün bir ahlaksal statüye sahip olduklarını düşünürler. Çoğu insan akıl yürütme yetisi ve diğer zihinsel yetiler açısından insan dışı hayvanlardan daha üstün olabilir; ama bu, insanlarla hayvanlar arasında çizdiğimiz çizgiyi haklı çıkarmaya yetmez. Bazı insanların -bebeklerin ve ileri düzeyde zihinsel engellilerin- zihinsel yetileri bazı hayvanlarınkinden de daha geridir; ama biri çıkıp da temizlik malzemelerinin güvenliğinin test edilmesi için zihinsel yetileri gelişmemiş insanlara uzun süreler boyunca büyük acılar çektirecek testler uygulanmasını önerse doğal olarak dehşete düşeriz. Onları küçük kafeslere tıkmayı ve sonra kesip yemeyi de elbette kabul edemeyiz. İnsan dışı hayvanlara bunları yapmakta sakınca görmememiz “türcülük”ün sonucudur. Türcülük de egemen grubun -bu kez sadece beyazların ya da erkeklerin değil, tüm insanların- işine geldiği için devam edip giden bir diğer önyargıdır.

Bu makale ve makaledeki fikirleri geliştirerek yazdığım ve yine The New York Review tarafından yayımlanan kitap[2] çoğu kişi tarafından “hayvan hakları hareketi”nin başlangıcı olarak kabul ediliyor (gerçi harekete dayanak oluşturan etik yaklaşımda “hak” kavramına atıfta bulunulması gerekmiyor). Dolayısıyla, makalenin otuzuncu yıldönümü, hem hayvanların ahlaksal statüsü üzerine halen sürmekte olan tartışmanın şu anki durumunu, hem de hareketin pratikte getirmeye çalıştığı değişiklikler açısından ne kadar etkili olduğunu değerlendirmek için uygun bir fırsat sunuyor.

2

Hayvanların ahlaksal statüleri üzerine şu anda sürmekte olan tartışma ile otuz yıl önceki tartışma arasındaki en büyük fark, -şu anda inanmak ne kadar güç olsa da- hayvanların gördüğü muamelenin herhangi bir etik sorun doğurduğunu o dönemde neredeyse hiç kimsenin düşünmüyor olmasıydı. Hiç hayvan hakları ya da hayvan özgürleşmesi kuruluşu yoktu. Hayvan refahı, kedi ve köpek sevenlere özgü bir konuydu, yazacak daha önemli şeyleri olan insanlar bunu tamamen göz ardı ediyorlardı. (The New York Review’nun editörlerine, bir yıl önce Britanya’da yayımlanan, ama tam bir ölüm sessizliğiyle karşılanan Animals, Men and Morals kitabının eleştirisini yayımlamalarını önermemin nedeni de buydu.)

Bugün durum çok farklı. Hayvanlara gösterdiğimiz muameleler sık sık haber yapılıyor. Bütün sanayileşmiş ülkelerde aktif hayvan hakları kuruluşları var. ABD merkezli PETA (Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler) örgütünün 750.000 üyesi ve destekçisi var. Bu konuda çok canlı bir entellektüel tartışma yürütülüyor. (Hayvanların ahlaksal statülerine ilişkin kaynakların listelendiği en kapsamlı bibliyografide İsa’nın doğumundan 1970 yılına kadar kaleme alınmış sadece 94 eser yer alırken, 1970’le bibliyografinin yayımlandığı 1988 yılları arasında yayımlanan eser sayısı 240’ı buluyor.[3] Şu anda bu sayı binlerle ifade edilebilir.) Bu tartışma Batı ülkeleriyle sınırlı da değil. Hayvanlar ve etik konusunda yazılmış başlıca eserler Japonca, Çince, Korece gibi pek çok bellibaşlı dile çevrilmiş durumda.

Bu alanda yürütülen tartışmayı değerlendirebilmemiz için iki soru arasında ayrım yapmamız gerekiyor: 1) Türcülük -sırf Homo sapiens türünün üyeleri olmalarının bazı varlıkların ayrıcalıklı olduklarını öne sürmek için haklı bir gerekçe olduğu düşüncesi- savunulabilir bir düşünce midir? 2) Türcülük savunulabilir değilse, insanların, onlara yapılanları ahlaksal açıdan insan dışı hayvanlara yapılanlardan çok daha önemli kılacak başka özellikleri var mıdır?

Mensup oldukları türün bazı varlıkları ahlaksal açıdan daha önemli varlıklar olarak görmek için başlı başına bir neden oluşturduğu, çoğu zaman doğruluğu varsayılan, ama nadiren açıkça savunulan bir görüştür. Yazılarında türcülüğü savunuyor gibi görünenlerin bir kısmı aslında ikinci soruya olumlu yanıt vermek gerektiğini savunuyorlar, yani insanlarla diğer hayvanlar arasında, insanların çıkarlarına daha fazla ağırlık vermemizi haklı çıkaracak, ahlaksal açıdan önemli farklılıklar bulunduğunu öne sürüyorlar.[4] Bugüne kadar doğrudan türcülüğün savunusu gibi görünen tek bir argümanla karşılaştım, o da nasıl anne babaların kendi çocuklarını yabancıların çocuklarından daha fazla önemsemek şeklinde özel bir yükümlülükleri varsa, insanlar olarak hepimizin de kendi türümüzün üyelerini diğer türlerin üyelerinden daha fazla önemseme şeklinde özel bir yükümlülük altında olduğumuz iddiasıydı.[5]

Bu görüşü savunanlar, aile ve türün ortasında yer alan malum ayrım konusunda genellikle sessiz kalmayı yeğliyorlar. California Üniversitesi Riverside Kampüsü’nün emekli profesörlerinden kuşbilim ve evrim uzmanı Lewis Petrinovich, biyolojik yapımızın bazı sınırları ahlaksal zorunluluklara dönüştürdüğünü belirtiyor ve bunları “çocuklarımız, akrabalarımız, komşularımız ve türümüzün bireyleri” şeklinde sıralıyor.[6] Bu argüman hem aile ve arkadaşlardan oluşan en küçük grup, hem de türün bireylerinden oluşan en büyük grup için geçerliyse, bunların ortasında yer alan grup, yani ırk için de geçerli olmalı. Ama kendi ırkımızın üyelerinin çıkarlarını tercih etme görüşünü destekleyen bir argüman, sadece akrabalarımız, komşularımız ve türümüzün bireylerine öncelik veren bir argümandan daha az ikna edici olurdu. Tersten alırsak, ırkın ahlaksal açıdan önem taşıyan bir sınır olduğunu göstermeyen bir argüman, türün böyle olduğunu nasıl gösterebilir?

Artık aramızda olmayan Harvardlı felsefeci Robert Nozick, henüz elimizde tür mensubiyetinin ahlaksal önemine ilişkin bir teori bulunmamasından yola çıkarak iddialı sonuçlara varmamızın yanlış olacağını ileri sürmüştü. “Hiç kimse,” demişti, böyle bir teori “geliştirmek için yeterince çaba sarf etmedi, çünkü kimse bunu öncelikli bir mesele olarak görmedi.”[7] Ama Nozick’in bu sözleri yazmasının üzerinden artık yaklaşık yirmi sene geçtiğini ve bu dönem zarfında birçok kişinin tür mensubiyetinin önemini savunmak için büyük bir çaba sarf ettiğini düşünürsek, artık bu yorumun geçerliliği kalmadı. Felsefecilerin tür mensubiyetinin ahlaksal önemi konusunda hâlâ ikna edici bir teori geliştirememiş olmaları, böyle bir teori geliştirmenin mümkün olmadığı olasılığını giderek güçlendiriyor.

O halde ikinci soruya geçebiliriz: Tür ahlaksal açıdan başlı başına önemli değilse, insan türünün sınırlarıyla çakışan ve insan dışı hayvanları daha önemsiz görmemizi haklı çıkarabilecek başka bir özellik mevcut mudur?

Peter Carruthers, bu özelliğin hayvanların karşılık verme yetisine sahip olmamaları olduğunu ileri sürüyor. Ona göre etik, ben sana zarar vermeyeyim, sen de bana zarar verme, tarzı bir sözleşmeden kaynaklanıyor. Hayvanlar bu toplumsal sözleşmenin tarafı olamayacakları için onlara karşı doğrudan görevlerimiz yoktur.[8] Bu etik anlayışının yarattığı güçlük, küçük çocuklara ve henüz doğmamış gelecek nesillere karşı da doğrudan görevlerimiz olmadığı anlamına gelmesi. Binlerce yıl ölümcül olabilecek radyoaktif atıklarımızı 150 yıl dayanacak bir varile koyup bir göle atmamız etiğe aykırı bir davranış mıdır? Eğer öyleyse etik karşılıklılığa dayandırılamaz demektir.

İnsanların ahlaksal açıdan özel bir öneme sahip olduğunu göstermek için birçok başka özellik ortaya atıldı: akıl yürütme yeteneği, kendi varlığının farkında olma, adalet duygusuna sahip olma, dil, özerklik vb. Ama ayırt edici olduğu iddia edilen tüm bu özelliklerin yarattığı sorun, yukarıda belirtildiği gibi, bazı insanların bunlara hiçbir şekilde sahip olmamaları ve hemen hemen hiç kimsenin bu insanları insan dışı hayvanlarla aynı ahlaksal kategoriye sokmak istememesi.

Bu argümana “marjinal vakalar argümanı” gibi nahoş bir isim yakıştırıldı ve doğrudan bu argümana ilişkin kapsamlı bir literatür oluştu.[9] İngiliz felsefeci ve muhafazakâr köşe yazarı Roger Scruton’un Animal Rights and Wrongs adlı kitapta bu argümana yanıt verme girişimi, argümanın hem güçlü hem de zayıf yanlarını açıkça ortaya koyuyor. Scruton, zihinsel yetenek düzeylerinden bağımsız olarak tüm insanların aynı temel haklara sahip olduğunu öne süren hâkim ahlaksal retoriği kabul etmemiz halinde, bazı insan dışı hayvanların bazı insanlarla en azından aynı düzeyde rasyonel, kendinin farkında ve özerk olmalarının tüm hayvanların bu temel haklara sahip olduklarını öne sürmek için sağlam bir zemin oluşturuyor gibi göründüğünün farkında. Bu nedenle, bu hâkim ahlaksal retoriğin gerçek tutumlarımızla uyumlu olmadığına, “bitkisel hayattaki bir insanı öldürme”yi çoğu zaman normal karşıladığımıza dikkat çekiyor. Ona göre, ileri düzeyde zihinsel engelli insanlar normal insanlar kadar yaşama hakkına sahip değillerse, bu hakkı insan dışı hayvanlardan esirgemekle bir tutarsızlığa düşmüş olmayız.

Ne var ki, Scruton “bitkisel hayattaki insanlar”a atıfta bulunarak biraz işin kolayına kaçmış. Bu ifade, bilinci bile yerinde olmayan, dolayısıyla korunması gereken hiçbir çıkarından söz edilemeyecek insanlar için kullanılır. Scruton, avlamaya devam etmek istediği tilkilerle aynı düzeyde bilinç ve öğrenme yeteneğine sahip bir insanla ilgili olarak aynı yorumu yapmakta güçlük çekebilirdi. Her halükârda, marjinal vakalar argümanı, hangi canlıları öldürmeye hakkımız olduğu meselesiyle sınırlı değil. Hayvanları öldürmekle kalmıyor, onlara çok çeşitli şekillerde acı da çektiriyoruz. Dolayısıyla, hayvanlarla ilgili yaygın uygulamaları savunanlar, aynı zihinsel yetenek düzeyindeki insanlara çektirmeye razı olmadıkları acıları neden hayvanlara çektirmeye razı olduklarını bize açıklamak zorundalar. (Modern hayvancılıktaki çok dar yerlere hapsetme uygulamasına karşı olması noktasında Scruton’a hakkını vermemiz gerekiyor. Şöyle diyor Scruton: “Doğru bir hayvan refahı ahlakı, hayvanlara bu şekilde muamele etmenin yanlış olduğu öncülünden başlamalıdır.”)

Scruton aslında “bitkisel hayat”taki insanlara diğer insanlardan farklı bir muamele gösterilebileceğini kabul etmeye de tam yanaşmıyor. “İnsan hayatının kutsallığını kabul etmek, insani erdemin bir parçasıdır,” diyerek argümanını bulandırıyor. Ayrıca, insanlar normal koşullarda haklarla korunan ahlaksal bir topluluğun bireyleri oldukları için, çok ileri derecedeki anomalilerin bile bu topluluğun üyeliğini geçersiz kılmayacağını iddia ediyor. Dolayısıyla, ileri derecede zihinsel engelli insanlar aslında normal insanlarla aynı düzeyde haklara sahip olmasalar da, Scruton’a göre, onlara sanki öylelermiş gibi muamele etsek iyi olur. Peki ama bu görüşü savunmak için elimizde bir argüman var mı? Şüphesiz, insan olsun ya da olmasın, hissetme yetisine sahip bir varlık fiziksel ya da ruhsal acı hissedebiliyorsa ya da hayattan zevk alabiliyorsa, o varlığın çıkarlarına normal zihinsel yetilere sahip insanların benzer çıkarlarına verdiğimiz önemi vermeliyiz. Gelgelelim, tür mensubiyetinin başlı başına ahlaksal topluluğumuzun üyesi olmak ve bu topluluğun tüm üyelerine tanınan temel haklara sahip olmak için gerekli ve yeterli koşul olduğunu öne sürebilmek için bazı haklı gerekçeler göstermek gerekir. Temel sorumuza geri dönüyoruz: Bazı hayvanların bazı insanlardan daha gelişmiş zihinsel yetileri ve daha zengin duygusal yaşamları olduğu halde, bütün insanlar ve sadece insanlar mı haklarla korunmalı?

Öyle olması gerektiğini düşünenlerin çok sık kullandıkları argümanlardan biri de, ahlaksal topluluğumuzun etrafına çok net bir sınır çizmediğimiz takdirde olabilecekleri kontrol etmemizin çok güç olacağı iddiası.[10] Başka bir deyişle, bu kişilere göre, Scruton’un “bitkisel hayattaki hasta”sının, yani bilincini yeniden kazanmasının mümkün olmadığı ispatlanan bir kişinin hakları olmadığını iddia ederek başlayabiliriz, sonra bu kategoriyi yavaş yavaş başkalarını da, örneğin zihinsel engellileri, demanslıları, giderek bakımı aileye ve topluma yük oluşturan tüm insanları da içine alacak şekilde genişletebiliriz, ve nihayet başlangıçta buraya varacağını bilseydik hiçbirimizin kabul etmeyeceği bir noktaya ulaşabiliriz. İtalyan hayvan aktivisti Paola Cavalieri, büyük ölçüde İngilizce konuşulan ülkelerde yürütülen bu tartışmaya kıta Avrupa’sından yapılan nadir katkılardan biri olan The Animal Question: Why Nonhuman Animals Deserve Human Rights adlı kitabında pek çok başka argümanın yanı sıra bu argümanı da ayrıntılı bir biçimde ele alıyor. Bunu yaparken köleliğin yaygın olduğu toplumların, hakları olan insanlar ile hakları olmayan insanlar arasındaki sınırı ne kadar kolaylıkla çizdiklerine işaret ediyor.

Antik Yunan’da da, ABD’nin köle emeği kullanan eyaletlerinde de kölelerin insan olduğu inkâr edilmiyordu. Aristoteles, barbarları daha rasyonel varlıklar olan Yunanlılara hizmet etmek için varolan insanlar olarak gördüğünü açıkça söyler.[11] Güney ABD’li beyazlar da köleleştirdikleri Afrikalıları Hıristiyan yaparak onların ruhlarını kurtarmak istemişlerdi. Yine de köleler ile özgür insanlar arasındaki sınır, bazı barbarlar ve Afrikalılar özgürleştikten ya da kölelerin melez çocukları olduktan sonra bile önemli ölçüde geçerliliğini korudu. Cavalieri, bu nedenle, bazı insanların hakları olmadığını söylerken, diğer insanların haklarını eskisi kadar güçlü bir biçimde savunabileceğimizden şüphe etmek için bir neden olmadığını savunuyor. Tabii Cavalieri bunu yapmamızı savunmuyor kesinlikle. Onun amacı, haklar alanının sınırlarının tüm insanları ve sadece insanları içine alacak şekilde çizilmesi gerektiği argümanını çürütmek.

Cavalieri, bilincini yeniden kazanması mümkün olmayan kişiler dahil tüm insanların, fiilen sahip oldukları özelliklere değil, “normalde” sahip olacakları özelliklere dayanarak diğer hayvanlardan üstün bir konuma yükseltilmeleri gerektiği argümanına da cevap veriyor. Bu argüman, “kaderin cilvesi” olarak belirli özelliklere sahip olmayanları dışlamanın bir tür haksızlık olduğu düşüncesine dayanıyor olsa gerek. Cavalieri, bu argümana, “kader” sadece istatistiksel bir durumsa ahlaksal açıdan önemli olamayacağını, amaç ciddi zihinsel engelleri olan kişilerin belirli özelliklere sahip olmamalarının kendi suçları olmadığını vurgulamaksa da, bunun onları insan dışı hayvanlardan ayırmak için bir dayanak oluşturmayacağını belirterek cevap veriyor.

Cavalieri, kendi konumunu haklar, daha doğrusu Ronald Dworkin’in “eşitlik alanı” adını verdiği kavramı oluşturan temel haklar çerçevesinde tanımlıyor. Cavalieri’ye göre, “paradigmaya uygun olmayan” (“marjinal vakalar” yerine bu terimi kullanıyor) insanlar da dahil olmak üzere tüm insanlar için temel bir eşitlik düzeyi yaratmak istiyoruz. Eşitlik alanının tüm insanları bu alanın dışına itilmekten koruyacak, keyfi olmayan ve savunulabilir sınırları olmasını istiyorsak, bu sınırın ölçütü olarak seçeceğimiz standardın çok sayıda insan dışı hayvanı da sınırların içinde bırakmasından kaçınamayız. Dolayısıyla, zekâ ve duyguları hiç değilse tüm kuşların ve memelilerin sahip olduğu düzeyde olan tüm varlıkları eşitlik alanına kabul etmek zorundayız.

Cavalieri, kuşların ve memelilerin haklarının açıkça doğru olan ahlaksal öncüllerden türetilebileceğini öne sürmüyor. Başlangıç noktası, yaygın olarak insan haklarına duyulan inanç. Bu inancı kabul eden herkesin benzer hakların diğer hayvanlar için de geçerli olduğunu kabul etmek zorunda olduklarını göstermek istiyor. Dworkin gibi o da insan haklarını düzgün bir toplumun temel siyasi çerçevesinin bir parçası olarak görüyor. Bunlar, devletin başkalarına meşru olarak yapabileceklerinin sınırlarını belirleyen haklardır. Tikel olarak, kölelik gibi kurumlar ya da devletin yönetimi altındaki bazı kişilerin insan haklarını ihlal etmesi anlamına gelen diğer aşırı ırk ayrımcılığı biçimleri, sırf bu nedenden ötürü meşru değildir. Bu nedenle, insan hakları fikrini kabul etmemiz, hak sahiplerinin temel çıkarlarını sistemli olarak göz ardı eden tüm uygulamalara son verilmesini gerektirir. Dolayısıyla, Cavalieri’nin argümanı geçerliyse, haklara inanmamız bu hakları insanlarla sınırlamamamızı, bu da insan dışı hak sahiplerinin temel çıkarlarını sistemli olarak göz ardı eden sınai hayvancılık ve hayvanların acı çektiği ya da öldürüldüğü deneyler gibi uygulamaların tamamına son verilmesini gerektirir.

Diğer taraftan, Cavalieri’nin savunduğu hakların, çıkar ya da hak çatışması olan her durumu çözmesi gerekmiyor. Cavalieri’nin düzgün bir toplumun temel siyasi çerçevesinin bir parçası olarak ortaya attığı haklar anlayışı, “Tifolu Mary”nin ölümcül bir hastalığı olduğu gerekçesiyle zorunlu olarak karantinaya alınması örneğinde olduğu gibi, haklara bazı özgül kısıtlamalar getirilmesine aykırı değildir. Devlet halk için tehlike teşkil eden insanların ve hayvanların hareketlerini kısıtlama yetkisine sahip olabilir; ama bu durumlarda da, temel haklara sahip varlıklar olarak onlara hak ettikleri ilgi ve saygıyı göstermek zorundadır.[12]

Yukarıda da değindiğim gibi, benim türcülüğe itirazım haklara değil, tür farkının, hissetme yetisine sahip bir varlığın çıkarlarına kendi türümüzün bir üyesinin benzer çıkarlarına verdiğimizden daha az önem vermek için etik açıdan savunulabilir bir temel oluşturmadığı düşüncesine dayanıyor. David DeGrazia, Taking Animals Seriously’de, hissetme yetisine sahip tüm canlıların eşit derecede önemsenmesi gerektiğini çok başarılı bir biçimde savunuyor. Böyle bir yaklaşımın şu anki insan hakları görüşümüzün önceden kabulüne dayandırılması da gerekmiyor. İnsan hakları görüşü, şu anda ne kadar yaygın da olsa, reddedilebilecek bir görüştür; hele de hayvanlara ilişkin içerimleri Cavalieri’nin ortaya koyduğu gibi ortaya konursa. Dolayısıyla, çıkarların eşit derecede önemsenmesi ilkesi, Cavalieri’nin argümanından daha sağlam bir temele oturuyor olmakla birlikte, haklar yerine çıkarlara odaklanmaktan doğan güçlüklere çözüm getirmek zorundadır. Çıkarlara odaklandığımızda, sonsuz derecede çeşitlilik gösteren her bir durumda çıkarların ne olduğunu tahmin etmek zorunda kalırız.

Etik açıdan özel bir önemi olan bir durumu ele alalım: Bir varlığın hayatını devam ettirmekteki çıkarı -ve dolayısıyla, çıkarlara dayanan yaklaşımda, o varlığın hayatını almanın yanlış olması- kısmen o varlığın zaman içinde varolduğunun farkında olup olmamasına ve hayatına devam etmesini özel bir çıkar haline getirecek, geleceğe yönelik isteklere sahip olma yetisine sahip olup olmamasına bağlıdır. Bu anlamda, Roger Scruton, türümüzün bu özelliklere sahip olmayan üyelerinin ölümlerine yaklaşımımız konusunda haklıdır. Bu kişilerin ölümlerini, geleceğe yönelik istekleri bulunan ve ölmesi halinde orta ya da uzun vadede yapmak istediklerini yapamayacak olan bir kişinin ölümü kadar büyük bir trajedi olarak görmüyoruz.[13] Ama bu, türcülüğü haklı çıkarmaz; çünkü şempanze gibi kendi varlığının farkında olan bir varlığı öldürmenin, gelecek için istek oluşturma yeteneğini engelleyecek kadar ciddi bir zihinsel engeli bulunan bir insanı öldürmeye göre, öldürülen varlık açısından daha büyük bir kayba yol açacağı anlamına gelir.

Bu durumda, başka hangi varlıkların geleceği yaşamakta bu tür bir çıkarı olabileceğini sormamız gerekiyor. DeGrazia, belli hayvan türleri hakkında bu tür soruları cevaplayabilmek için felsefi düşüncelerle bilimsel araştırmaları bir araya getiriyor; ama çoğu zaman kesin sonuçlara ulaşamıyor ve çıkarları eşit derecede önemsenmesi ilkesini uygulamak için gereken hesaplamalar kaba tahminlerden ibaret kalıyor, hatta bazen hiç yapılamıyor. Ama belki de etik durumumuzun doğası böyle ve haklara dayanan görüşler bu hesaplamalardan kaçınabilmek için ödevlerimizle ilişkili önemli bir şeyi göz ardı etme bedelini ödüyorlar.

Hayvan hareketi literatürüne son katkı, beklenmedik bir yerden, beyninde ne kadar ciddi bir hasar olsa da herhangi bir insanın öldürülmesinin meşru olabileceğine dair her türlü tartışmayı şiddetle kınayan bir kesimden geldi. National Review dergisinin eski edebiyat editörü olan ve şimdi Başkan George W. Bush’un konuşmalarını kaleme alan muhafazakâr Hıristiyan Matthew Scully, Dominion: The Power of Man, the Suffering of Animals, and the Call to Mercy adlı kitabında insanların hayvanları sömürmesini çok etkili bir biçimde eleştirdikten sonra sınai hayvancılığın çok çarpıcı bir anlatımına da yer veriyor.

Hayvan hareketi son otuz yıldır genellikle solla özdeşleştirildiği için, şimdi Scully’nin sağcı Hıristiyan bir perspektiften, sürekli Tanrı’ya atıfta bulunarak, kutsal metinlere yorum getirerek ve “ahlaksal rölativizme, egosantrik materyalizme, özgürlük diye geçinen başıboşluğa ve ölüm kültürüne” saldırarak -ama bu kez bunu eşcinsellik ve doktor yardımıyla intihar gibi kurbanı olmayan suçları değil, sınai hayvancılığın ve modern mezbahaların yol açtığı gereksiz acıyı kınamak için yaparak- hayvan hareketinin hedeflerinden birçoğunu savunduğunu görmek şaşırtıcı.[14] Scully, hepimize hayvanlara merhamet etmemiz ve onlara doğalarına saygısızlık anlamına gelecek şekillerde davranmaktan vazgeçmemiz çağrısında bulunuyor. Sonuçta ortaya, felsefi açıdan titiz bir çalışma sayılamasa da, genellikle hayvan savunucularını küçümseyen muhafazakâr basında ilgi gören ve büyük ölçüde olumlu karşılanan bir eser çıkmış.

3

Modern hayvan hareketinin tarihi, etik tartışmaların gerçek hayat üzerindeki etkisine ilişkin şüpheciliğe çok güzel bir karşı örnek oluşturuyor.[15] James Jasper ve Dorothy Nelkin’in The Animal Rights Crusade: The Growth of a Moral Protest adlı kitapta belirttikleri gibi “Felsefeciler, 1970’lerin sonlarında hayvan hakları hareketinin ebeliğini yaptılar.”[16] ABD’de hayvan deneylerine karşı ilk başarı, 1976-1977’de Amerika Doğal Tarih Müzesi’nde sakat bırakılan kedilerin cinsel davranışlarının incelendiği deneylere karşı başlatılan kampanyayla sağlandı. Bu kampanyayı tasarlayan ve yürüten Henry Spira daha sonra daha büyük hedeflere yöneldi ve kozmetik endüstrisinde ürünlerin hayvan kullanılmadan ya da daha az hayvana daha az acı vererek test edilmesini sağlamakta çok başarılı oldu.[17]

Kısmen Spira’nın çalışmaları sayesinde, araştırma alanında kullanılan hayvanların sayısında da önemli bir azalma oldu. Britanya’da resmi istatistikler, deneylerde 1970’lerdekinin yaklaşık yarısı kadar hayvan kullanıldığını gösteriyor. Bu konuda resmi istatistiğin mevcut olmadığı ABD’de de benzer bir durumun söz konusu olduğu tahmin ediliyor. Türcülük karşıtı etik açısından araştırma hayvanları konusunda daha yapılması gereken çok şey var, ama hayvan hareketinin faaliyetleri sayesinde her yıl milyonlarca hayvan deneylerde acı veren prosedürlerden geçmekten ve yavaş yavaş öldürülmekten kurtuluyor.

Hayvan hareketi başka başarılar da kazandı. Kürk endüstrisinin “Kürk geri döndü” iddiasına karşın satışlar hayvan hareketinin kürkü hedef almaya başladığı 1980’lerdeki düzeyine henüz ulaşmadı. 1973’ten bu yana evlerde beslenen köpek ve kedilerin sayısı neredeyse iki katına çıkmakla birlikte, ardiyelerde ve barınaklarda öldürülen sokak hayvanlarının ve istenmeyen hayvanların sayısı yarının altına düştü.[18]

Ne var ki, bu mütevazı kazanımlar, Amerika’nın sınai çiftliklerinde kanatlarını ya da bacaklarını bile geremeyecekleri ya da bir adım bile atamayacakları kadar dar yerlere hapsedilen hayvanların sayısındaki muazzam artışın yanında küçük kalıyor. Sınai hayvancılık, acı çeken hayvanların sayısının çok büyük olmasından dolayı, insanların hayvanlara çektirdikleri en büyük acı kaynağı. Her yıl on milyonlarca hayvan deneylerde kullanılıyor, ama geçen yıl sadece ABD’de gıda üretmek amacıyla yetiştirilen ve öldürülen kuş ve memelilerin sayısı on milyarı buldu. Bir önceki yıla göre artış 400 milyon hayvan civarındaydı, yani ABD’de ardiye ve barınaklarda, laboratuvarlarda ve kürk sanayiinde öldürülen hayvanların toplamından fazlaydı. Fabrikalarda yetiştirilen bu hayvanların ezici çoğunluğu artık hayatlarının tamamını kapalı yerlerde geçiriyor, kamyonlarla mezbahaya götürülecekleri zamana kadar temiz hava, güneş ışığı ya da taze çimen görmüyorlar.

Amerika’da hayvan hareketi, kısa bir süre önceye kadar çiftlik hayvanlarının hapsedilmesi ve kesilmesi konusunda tamamen etkisiz kaldı. Gail Eisnitz’in 1997 yılında çıkan Slaughterhouse adlı kitabında, büyük Amerikan mezbahalarında bayıltılmadan derisi yüzülen ve parçalanan hayvanların sarsıcı ve doğruluğu kanıtlanmış anlatımlarına yer veriliyor.[19] Bu tür olaylar Britanya’da belgeleriyle ortaya konmuş olsa basında çok geniş bir şekilde işlenir ve hükümet bu konuda bir şeyler yapmak zorunda kalırdı. Burada ise hayvan hareketi içindeki insanlar dışında kitabı duyan hemen hemen hiç kimse olmadı.

Avrupa’da durum çok farklı. Amerikalılar bugüne kadar bazı Avrupa, özellikle de Akdeniz ülkelerini hayvanlara eziyet etmeyi hoş görmekle suçluyorlardı. Bugün bu suçlamanın yönü değişti. Boğa güreşi kültürüyle tanınan İspanya’da bile çoğu hayvan Amerika’dakinden daha iyi muamele görüyor. Avrupalı yumurta üreticileri 2012 yılından itibaren tavuklarına tüneyebilecekleri yerler, yumurtlayabilecekleri kutular ve tavuk başına en az 750 santimetrekare alan sağlamak zorunda olacaklar; bunlar iki yüz milyondan fazla tavuğun yaşam koşullarını tamamen değiştirecek çok önemli değişimler. ABD’li yumurta üreticileri henüz tünekler ve yuva kutuları üzerine düşünmeye başlamadılar bile; ve çoğu üretici tam yetişkinliğe ulaşan tavuklarına sadece 300 santimetrekare, yani bir dosya kâğıdının yarısı kadar bir alan sağlıyor.[20]

ABD’de, süt buzağıları kasten anemik yapılıyor, üzerine yatabilecekleri samandan yoksun bırakılıyor ve yanlarına bile dönemeyecekleri kadar dar bölmelere kapatılıyorlar. Buzağıları bu şekilde tutmak Britanya’da yıllardır yasak ve 2007’de Avrupa Birliği’nin tamamında yasak olacak. Amerika’da yine standart bir yöntem olan, anaç domuzları gebelikleri boyunca ayrı bir bölmede tutma uygulaması Britanya’da 1998’de yasaklandı, Avrupa’da da kademeli olarak terk ediliyor. Bu değişimler Avrupa Birliği’nin bütün ülkelerinde geniş destek görüyor ve çiftlik hayvanlarının refahı konusunda uzmanlaşmış başlıca Avrupalı biliminsanları tarafından da destekleniyor. Bu gelişme hayvan savunucularının otuz yıldır söylediklerinin doğru olduğunu gösteriyor.

Amerikalılar, hayvanların acı çekmesi konusunda Avrupalılardan daha mı duyarsız? Belki öyledir, ama Robert Garner, Political Animals: Animal Protection Policies in Britain and the United States adlı kitabında ABD ve AB arasında hayvan refahı standartları konusunda giderek büyüyen uçurum için bazı başka açıklamalar getirmeye çalışıyor.[21] ABD’deki siyasi sistem, Britanya’dakinden daha yozlaşmış bir durumda. ABD’de seçim masrafları kat kat büyük. 2001’de Britanya’daki genel seçimlere harcanan toplam para, 2000’de sadece John Corzine’in Senato’ya seçilmek için harcadığı paradan daha azdı. Para bu kadar önemli bir rol oynayınca, Amerikalı adaylar kendilerine bağışta bulunanlara daha çok borçlu oluyor. Ayrıca, Avrupa’da bağış toplama işini genellikle tek tek adaylar değil, siyasi partiler yürütüyor; bu da bağışların daha şeffaf olmasını ve belli bir şirketin ya da sektörün sözcülüğünü yaptığı anlaşılan bir partinin seçimlerde bunun bedelini ödemesini sağlıyor. Ticari tarım endüstrisi bu farklılıkları kullanarak Kongre üzerinde, Avrupa’daki siyasi yapılar üzerinde kurabildiğinden çok daha büyük bir hâkimiyet kurabiliyor.

Amerika’daki en başarılı kampanyalar -örneğin Spira’nın hayvanların kozmetik testlerinde kullanılmasına karşı kampanyaları-, bu açıklamayı haklı çıkaracak şekilde, yasama organlarını ya da hükümeti değil, büyük şirketleri hedef alan kampanyalar oldu. Son zamanlarda hiç beklenmedik bir umut ışığı doğdu. McDonald’s, hayvan savunucularıyla -önce Henry Spira’yla, onun ölümünün ardından PETA (Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler) kuruluşuyla- yıllarca süren görüşmelerden sonra, kendisine et sağlayan mezbahalarda daha yüksek standartların belirlenmesine ve uygulamaya konmasına karar verdi, sonra da yumurta tedarikçileri için tavuklarına en az 465 santimetrekare alan sağlama şartı getirdiğini açıkladı. Böylece Amerika’daki çok sayıda tavuk için yüzde 50 oranında bir iyileşme sağlandı; ama bu da yumurta üreticilerini Avrupa’da geride bırakılmakta olan bir düzeye getirmekten öteye geçmiyor. Bu açıklamalardan sonra Burger King ve Wendy’s de benzer kararlar aldı. Bu gelişmeler, modern hayvan hareketinin başlangıcından beri Amerika’daki çiftlik hayvanları için ilk umut işaretleri oldu.

Geçtiğimiz kasım ayında siyasi sistemdeki tıkanma başka bir yöntemle, yurttaş girişimiyle düzenlenen bir referandumla aşılarak daha da önemli bir başarı elde edildi. Floridalı bir grup hayvan aktivisti, ülke çapındaki bazı hayvan kuruluşlarının da desteğini alarak, Florida Anayasası’nı değiştirmeye yönelik bir tasarıyı oya sunmak için 690.000 imza toplamayı başardılar. Yapılmak istenen değişiklik, gebe domuzların yana bile dönemeyecekleri kadar dar bölmelerde tutulmasının yasaklanmasıydı. Florida’da yurttaşların herhangi bir yasa tasarısı üzerine doğrudan oy kullanmalarının tek yolu, bunun bir anayasa değişikliği olması. Tasarıya karşı çıkanlar, herhalde domuzların etraflarında dönmeye ya da yürümeye ihtiyaçları olmadığını iddia etmekten çekindikleri için, Floridalı seçmenleri domuzların hapsedilmesinin eyalet anayasasında yer alması uygun olmayan bir konu olduğuna ikna etmeye çalıştılar. Ama seçmenler yüzde 45’e karşı yüzde 55 oyla anaç domuz bölmelerine hayır dediler ve Florida böylece ABD’de çiftlik hayvanlarını dar yerlere hapsetme uygulamalarının en önemlilerinden birini yasaklayan ilk eyalet oldu. Gerçi Florida’da çok sayıda yoğun domuz yetiştirme çiftliği yok, ama bu oylama Amerika’nın sınai hayvancılığın en kötü yanlarını yasaklamakta Avrupa’nın bu kadar gerisinde kalmasının asıl nedeninin acımasızlık ya da hayvanları önemsememe değil, demokrasinin işleyişindeki bir sorun olduğu görüşünü destekleyen bir olay oldu.

4

The New York Review’da otuz yıl önce yayımlanan yazım, hayvan hareketinin başarısının insan doğası için de bir test olacağı iddiasıyla bitiyordu:

Böyle tamamıyla ahlaksal bir talep başarılı olabilir mi? İnsana gerçekten de olabilirmiş gibi gelmiyor. Kitapta [Animals, Men and Morals] hiçbir özendirmeye yer verilmiyor. Hayvanları sömürmekten vazgeçersek daha sağlıklı olacağımız ya da daha güzel bir hayat yaşayacağımız söylenmiyor. Hayvan Özgürleşmesi, insanlardan, diğer tüm özgürleşme hareketlerinin beklediğinden daha fazla özgecillik bekliyor, çünkü hayvanların kendi özgürlüklerini talep etmeleri, oy kullanarak, gösteri yaparak, bir yerleri bombalayarak sömürüyü protesto etmeleri mümkün değil. İnsanlar böyle gerçek bir özgecillik yetisine sahip midir? Kim bilir? Ama bu kitap önemli bir etki yaratabilirse, insanın içinde zalimlik ve bencillik dışında da bir potansiyel bulunduğuna inanan herkesi destekleyen bir örnek olacak.

Peki sonuç nedir? İnsan doğası konusunda iyimser olanlar da, sinik olanlar da sonucun kendi görüşlerini doğruladığını iddia edebilirler. Hayvan deneylerinde ve diğer hayvan sömürülerinde önemli değişiklikler oldu. Avrupa’da, halkın çiftlik hayvanlarının refahını önemsemeye başlaması sayesinde hayvancılık sektörü bütünüyle dönüşüme uğramaya başladı. İyimserler için belki de en cesaret verici unsur, milyonlarca aktivistin hayvan hareketini desteklemek için zamanlarını ve paralarını seve seve feda etmeleri, çoğunun hayvan sömürüsünü desteklememek kaygısıyla beslenme ve yaşam tarzlarını değiştirmeleri. Vejetaryenlik ve veganlık (hiçbir hayvansal ürün kullanmamak) Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da otuz yıl öncesine göre çok daha yaygın. Bunun ne kadarının hayvanlarla ilgili olduğunu kestirmek zor, ama şüphesiz bir bölümü öyle.

Diğer taraftan, hayvanların ahlaksal statüsüne ilişkin felsefi tartışmalar genellikle olumlu bir gelişme göstermekle birlikte, halktan insanlar türlerinden bağımsız olarak tüm varlıkların çıkarlarının eşit derecede önemsenmesi ilkesini benimsemekten hâlâ çok uzak görünüyorlar. Çoğu insan et yemeye ve en ucuz et hangisiyse onu satın almaya devam ediyor; bu et için kesilen hayvanın ne kadar çok acı çektiğini bilmiyor. Tüketilen hayvanların sayısı otuz yıl önceye göre çok daha fazla ve Uzakdoğu’daki refah artışının getirdiği et talebi bu sayının çok daha büyümesi tehlikesini doğuruyor. Ayrıca, Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları, Avrupa’nın hayvan refahı standartları düşük ülkelerden et ithal etmeyi reddetmesini güçleştirerek bu alandaki gelişmeleri tehdit ediyor. Özetlersek, şu an gelinen nokta türümüzün diğer varlıklara karşı özgecil bir yaklaşım gösterme yetisine sahip olduğunu gösteriyor; ama yanlış bilgilenme, menfaat gruplarının gücü ve rahatsız edici gerçeklerden kaçma eğilimi gibi etkenler hayvan hareketinin kazanımlarının sınırlı olmasına yol açıyor.

New York Review of Books, cilt 50, sayı 8, 15.5.2003

[1] Taplinger, 1972.

[2] Peter Singer, Animal Liberation (New York Review/Random House, 1975; gözden geçirilmiş basım, New York Review/ Random House, 1990; yeni önsözle basımı, Ecco, 2001); Türkçesi: Hayvan Özgürleşmesi, (Ayrıntı Yay., 2005).

[3] Charles Magel, Keyguide to Information Sources in Animal Rights (McFarland, 1989).

[4] Örnek olarak bkz. Carl Cohen, “The Case for the Use of Animals in Biomedical Research,” New England Journal of Medicine, cilt 315 (1986), s. 865-870; ve Michael Leahy, Against Liberation: Putting Animals in Perspective (Londra: 1991).

[5] Bkz. Mary Midgley, Animals and Why They Matter (University of Georgia Press, 1984); Jeffrey Gray, “On the Morality of Speciesism,” Psychologist, cilt 4, No. 5 (Mayıs 1991), s. 196-198, ve “On Speciesism and Racism: Reply to Singer and Ryder,” Psychologist, cilt 4, No. 5 (Mayıs 1991), sayfa 202-203; ve Lewis Petrinovich, Darwinian Dominion: Animal Welfare and Human Interests (MIT Press, 1999).

[6] Petrinovich, Darwinian Dominion, s. 29.

[7] Robert Nozick, “About Mammals and People,” The New York Times Book Review, 27 Kasım 1983, s. 11; Burada şu kaynaktan yararlandım: Richard I. Arneson, “What, If Anything, Renders All Humans Morally Equal?” Singer and His Critics içinde, der. Dale Jamieson (Blackwell, 1999), s. 123.

[8] Peter Carruthers, The Animals Issue: Moral Theory in Practice (Cambridge University Press, 1992).

[9] Daniel Dombrowski, Babies and Beasts: The Argument from Marginal Cases (University of Illinois Press, 1997).

[10] Örnek olarak bkz. Peter Carruthers, The Animals Issue.

[11] Aristotle, Politics (Londra: J.M. Dent and Sons, 1916), s. 16.

[12] Dworkin de aynı konuda terörist zanlılarının tutuklanması örneğini veriyor; bkz. “The Threat to Patriotism,” The New York Review, 28 Şubat 2002.

[13] Bkz. Peter Singer, Practical Ethics (Cambridge University Press, 1993), özellikle 4. Bölüm.

[14] Alıntılayan: Kathryn Jean Lopez, “Exploring ‘Dominion’: Matthew Scully on Animals,” National Review Online, 3 Aralık 2002.

[15] Örnek olarak bkz. Richard A. Posner, The Problematics of Moral and Legal Theory (Belnap Press/Harvard University Press, 1999).

[16] Free Press, 1992, s. 90.

[17] Bkz. Peter Singer, Ethics into Action: Henry Spira and the Animal Rights Movement (Rowman and Littlefield, 1998).

[18] The State of the Animals 2001, der. Deborah Salem ve Andrew Rowan (Humane Society Press, 2001).

[19] Prometheus, 1997.

[20] Bkz. Karen Davis, Prisoned Chickens, Poisoned Eggs: An Inside Look at the Modern Poultry Industry (Book Publishing Company, 1996).

[21] St. Martin’s, 1998.