Anasayfa > Birikim Arşiv > 207 - Temmuz 2006 > Anti-Militarizm Sorumluluktur...

Anti-Militarizm Sorumluluktur...

Nilgün Toker | (Sayı : 207 - Temmuz 2006)

Kapitalizmin askerî güç eşliğinde hegemonik bir sistemin yönetimi altında ve bir savaş formunda yayılmasının en yıkıcı sonuçlarına tanık olunan bir zamanın çocukları, bu yıkıma karşı durmanın zeminini ararken genellikle anti-militarizmi merkezî ekseni yapan alternatif hareketler arayışındalar. Anti-militarist tavrın, neo-liberal yayılmaya karşı politik bir direnme alanı yaratma çabasının anlamı ve içeriğini sorgulamak, doğrudan anti-militarizmin salt bir karşı tavır/duruştan fazla bir şey, bizzat bir politika olup olamayacağını da sorgulamak olacaktır.

Bugün daha çok uluslar-üstü bir savaş politikasına karşı çıkışta ve “savaşa hayır” sloganında cisimleşen, bu savaşın ya da tüm savaşların elemanı olmayı reddedenlerin ortaya koydukları “vicdani red” ve “sivil itaatsizlik” eylemleriyle kamusal alanda görünür kılınmaya çalışılan anti-militarizmin politik hedefi, militarizmin politik hedefinin ilgasında saklı olsa gerek. O halde anti-militarizmin bir politika olup olamayacağını tartışmak, öncelikle militarizmin ne türden bir politika olduğunun anlaşılmasını gerektirir. Çünkü anti-militarizm esasta kapitalizm ve emperyalizme karşı güçlü bir eleştiri aracılığıyla ortaya konulmuş olan ve güce dayalı egemenlik sisteminin reddi anlamına gelen bir harekettir. Başka deyişle anti-militarizmin anlamı, salt bir savaş ve şiddet karşıtlığında değil bir tahakküm biçiminin eleştirilmesi ve reddedilmesinde bulunmalıdır. Bu tahakküm biçiminin militarist devlet formunda cisimleştiği göz önüne alınırsa, anti-militarizm kapitalizmin yarattığı güç tekeli olarak devlet ve egemenlik formunun reddidir. Çünkü militarizm yalnızca ordulara ait bir nitelik değil, tersine bu orduları egemenliğinin temel taşıyıcısı ve devam ettiricisi olarak tesis eden bir sistem ve düzenin niteliğidir.

Teknik ve araçsal akıl temelinde tesis edilen modern devletin temel niteliğidir militarizm ve modern devlet, kapitalizmin düzen ilkesine göre kurumsallaştırılmıştır. Bu düzen, içinde yer alacak tüm ögelerin yerinin ve işlevinin belirlendiği, dolayısıyla toplumun üyelerinin her birinin düzenin bir parçası olarak işlemesinin sağlandığı bir kontrol düzenidir. İnsanlar arası bağıntının, insanlara ait bir nitelikten değil, onları bir düzen içinde birarada tutan kontrol sisteminden kaynaklandığı bu modern devlet yapısının esası, niteliği bakımından aynılaştırılmış, işlevleri bakımından farklılaştırılmış insan topluluğunu güç ve zor altında birarada tutmak ve zoru, güvenlik ve barış adına meşrulaştırmaktır. Böylece devlet, bir yandan düzene uygun insanı biçimlendirme araçlarını, diğer yandan da bu düzeni muhafaza edecek aygıtları içinde taşıyan örgütlü bir güç olarak kurumsallaşır.

Modern devletin nesnesi olarak yapılandırılmış olan toplumsallığın niteliği, devletin varlık nedeniyle biçimlenmiştir. Toplumsallığı işlevsel bir biraradalık olarak tanımlayan modern devletin toplumsal üyeleri, bir düzen içinde yaşayabilmelerinin koşulu olarak, devletçe taşınan düzen ilkesine uymak, itaat etmek zorundadırlar. Bu toplumsallık, bir itaat ilişkisinin gerektirdiği ödev ve sorumluluk ağıdır; düzenin gerektirdiği normatif yapı altında herkesin ödev ve sorumluluklarının belirlenmiş olan bir yapıdır. Hak ve yetkilerin yerine getirilecek işleve uygun olarak dağıtıldığı bu hiyerarşik disiplin toplumunun temel niteliği, o halde, militarizmin temel niteliğiyle örtüşmekte, daha doğrusu modern toplumsal düzen askerî bir düzene referansla kurulmuş görülmektedir. Bu durumda, modern güç devleti, bizzat militarizmdir.

Militarizmin mantığına göre düzenlenmiş bu devlet ve toplumsallık yapısının, toplumsal güçlerin karşı çıkış ve direnişleriyle önemli kırılmalara uğratıldığı aşikar. Ancak bu devlet mantığını talep eden kapitalizmin varlığını giderek daha şiddetli bir yayılmacılıkla sürdürdüğü de aşikar. Bugün militarizm, hem emperyalizmin yayılma kipinde hem de devletler arası ilişkide içkindir. Çünkü hem emperyalizmin mevcut yayılma politikasına hem de devletler arası politikaya egemen olan iki kavram var: Korku ve kontrol. Militarizmi var eden şey, modern devletin kurucu idesi, korku kavramında temellenen güvenlik talebiydi. Bu nedenle militarizm, korkunun içselleştirilmesi demektir; ancak korku sürekli kılındığında militarizm varlığını sürdürebilir. Bu nedenle sistemin bekası için korkuyu canlı tutmak ve sürekli yeni bir düşman tanımlanmak zorundadır. Mevcut dünya hali, tam da bu korkunun sürekliliği ve hatta korkunun yükseltilmesi halidir.

Tekrar söyleyelim, yalnızca savaşlarda açığa çıkan bir nitelik, orduların egemen olduğu hallerde açığa çıkan bir nitelik değil militarizm. Militarizm tekniğin egemen olduğu, aklın araçsallaştırıldığı, insanların tek biçimli bir aynılaştırılmaya uğratıldığı, dolayısıyla insanların eylemlerinin kendi yargılama/düşünme yetileriyle değil, bir düzen mantığının kural koyuculuğuyla belirlendiği bir yaşam biçimini düzenlemedir. Bu düzenleme şiddet, zor, baskı, manipülasyon ve tahakküm aracılığıyla gerçekleşir. Böyle bir düzen içinde hiçbir şey, otonom, bağımsız bir varlığa sahip olamaz; çünkü sistemin parçası olmak dışında bir anlamı ya da niteliği olmadığı, her bir varlık anlamını sistemin mantığından aldığı için, herkesin iradesi bu iradeleri düzenleyen ilkenin belirlenimindedir.

Militarizmin neye işaret ettiği ve niteliklerinin ne olduğuna ilişkin ortaya konulan bu tanımlamaların ilk sonucu, militarizme karşı olmanın yukarıda betimlenmeye çalışılan insanlık halinin devamına karşı olmak anlamına geldiğidir. Gerçekten de, eğer insanlık halini, korku, tahakküm ve baskı altında yaşamak olarak değil de, dayanışma, özgürlük hali olarak değiştirmek için, militarizme topyekun bir karşı çıkış gerekir. Başka deyişle insan olmayı, boyun eğme, itaat etme, bir sistemin salt bir ögesi olma nitelikleriyle tanımlamıyor, kendi özgürlüğünü nesnelleştirme akıl ve iradesine sahip bir varoluş olarak tanımlıyorsak, militarizme karşı çıkmak özgürlük adına bir sorumluluktur. Çünkü, korkunun egemen olduğu, ortak yaşamı belirleyenin güç ve kontrol olduğu, bu nedenle şiddetin tüm formlarıyla insanlar arası ilişkiye yayıldığı bir toplumsallıktan farklı türde bir biraradalık için militarizme karşı çıkmak zorundayız. Bu zorunluluktan dolayı anti-militarizm sorumluluktur.

Anti-militarizm bir tahakküm sisteminin reddi ve değiştirilme talebi anlamına gelmesi bakımından politik bir sorumluluktur. Aynı zamanda bir insan olma halinin savunulması ve korunması talebi olarak anti-militarizm ahlaksal bir sorumluluktur. Başka deyişle, düzenleme, idare etme anlamındaki bir politika olarak militarizme karşı çıkmak, politikanın anlamını değiştirmeyi gerektireceğinden politik bir bakış açısıdır; bu karşı çıkışta dayanak olacak olan insan olma tanımından kaynaklanacak insanlık değerini eylemin ilkesi yapmak bakımından ise ahlaksal bir bakış açısıdır. Bu ahlakın, anti-militarizmin bir politika olarak içinde taşıması gereken bir ahlak olduğunu, bir direnme ahlakı olduğunu da hemen belirtelim.

Militarizm, bir korku rejimi olduğu için, insanlar arası ilişkiyi dost-düşman kavramlarıyla kategorize ederek insanların bir grubunun başka insan topluluklarının yok edilmesini onaylamasını, meşrulaştırılmasını sağlayacak, hatta bu yok etmeye bizzat katılmasını, değilse de bu yok edişi seyretmesini sağlayacak biçimlendirilmiş bir zihin durumunu yarattığından, anti-militarizm bu insanlık dışı insanlık haline karşı çıkmak anlamına geldiğinden politik bir sorumluluktur. Bu sorumluluk, militarizmin egemen olmadığı bir dünya kurma iradesini yaratma sorumluluğudur. Dost-düşman kategorileriyle biçimlendirilen homojen bir toplum yaratma ve bu toplumu her türlü başka olana karşı bir korku ile besleme işleminin ideolojik çerçevesi milliyetçilikle sağlanır. Milliyetçilik, militarist bir devlet örgütlenmesi altında “bütünleştirilen”, karakterini ve kimliğini devletin taşıdığı ve vazettiği hakikatten alan toplumların başka olana, aynılaşmamış olana, farklılık taleplerine karşı dışlama, reddetme ve giderek yok etme tavrını içselleştirmesini sağlayan bir ideolojik çerçeve olması bakımından, militarizmin ideolojisidir. Ulusal, ırksal, kültürel öz tanımlarına dayalı milliyetçiliklere, dünya ölçeğinde bir refah milliyetçiliğinin de eklendiği göz önüne alınırsa, neo-liberal yayılmacı politikanın özü gereği milliyetçi olduğu ve her türlü milliyetçiliği militarist bir dünya düzeni için destekleyeceği açık olur. O halde anti-militarizm zorunlu olarak anti-milliyetçiliktir ve hatta milliyetçi ideolojiyi var kılan her türlü özcü politikanın reddidir.

Militarizm, tekniğin egemen olduğu, şiddet ve zor aracılığıyla sağlanan bir kontrol/güç düzeni olduğuna, eleştirel aklı yok eden teknik, araçsal, hesaplayıcı bir aklın hegemonyası olduğuna, bu teknik karşısında insansal iradeyi hiçleştiren bir yapı olduğuna göre, aslında iradesizleştirilmiş insanların üstünde bir egemenlik, tahakkümdür. İradesizleşmiş insanın, eylemlerini buyruk ve görevlerin belirlediği insanın, düşünme yeteneği de ortadan kaldırılmıştır. Kitle toplumu adı verilen bu bir modele göre biçimlendirilmiş ve eylem ilkesini kendi düşünme etkinliğiyle tesis edemeyen, böylece temel niteliği, uyma ve itaat olan insana özgürlüğünü, iradesini geri verme, militarizmin temsil ettiği politik “kötü”yü ortadan kaldırmakla mümkündür. Bunun için aslında insanın iradesini geri kazanma mücadelesine girmesi, politik alanı söz, konuşma ve kendi özgürlüğünü gerçekleştirecek eylem alanı olarak yeniden kurmasıyla mümkündür. Anti-militarizm, bu türden bir politik alanın kurulma iradesi olarak kendisini ortaya koyduğunda kendisini bir politika olarak sunabilir. Bu anlamda, politikaya gerçek içeriğini kazandırma yönelimini içermesi bakımından, anti-militarizm özgürlük alanı olarak politika için bir sorumluluktur.

Şiddet tekeli olarak modern devletin özü gereği militarist olduğunu hatırlayalım. Öyleyse, devlet devlet olmak bakımından militarizmin taşıyıcısıdır ve devletin var olduğu her yerde militarizm egemendir. Bunu kapitalizmin ilgasına dayalı devlet projelerinde de açıkça gördük. Sosyalist devlet de aynılaştırma, “bir” yapma modeliyle kurumsallaştığında, sosyalist iktidarın sembolü “Kızıl Ordu” oldu, sosyalist gücün gösterisi, meydanlarda ordunun tüm teknik donanımı ve gücüyle boy göstermesi oldu. Sosyalist devlet de sosyalist toplumu mevcut ve mümkün düşmanlara karşı farklı türden bir ideolojik milliyetçilikle biçimlendirdi ve devletin yok edici, yıkıcı etkinlikleri bu milliyetçilikle meşrulaştırıldı. O halde sorun, güç kavramından kaynaklanıyor. Gücü egemen yapmak, gücün tahakkümüne yol açıyor; teknik gücün insansal eylemler karşısındaki güçlülüğü, insansal eylem alanını yıkıyor. Böylece devlet, her türünde, gücün sahibi olarak, kontrol eden, tahakküm eden, militarist bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Anti militarizm, bu tür bir güç odağının reddidir; gücün egemenliğinin reddidir; devletlerin ve onların güç sembollerinin reddidir. Anti-militarizm özü gereği enternasyonalisttir ya da başka türlü söylersek anti-militarizm için vatan dünyadır. Bu nedenle anti-militarizm, dünyayı devletler arası bir güç, strateji ve denge oyunu alanı olmaktan çıkarmaya, dünyayı insansal özgürlüğün nesnelleşme alanı olarak kurmaya yönelik bir sorumluluktur.

“Başka bir dünya mümkündür!” sloganında cisimleşen ve gerçekte dünyaya karşı sorumluluk ilkesiyle temellenen anti-militarist politik sorumluluğun, doğrudan farklı bir politika arayışının taşıması gereken sorumluluk olduğu açıktır. Sorumluluk kavramı her zaman aynı zamanda ahlaksal bir içerik de taşır. Çünkü eleştirel aklın kılavuzluğunda ortaya konulan bu politik sorumluluk yalnızca bir bilinç edimiyle değil, vicdan edimleriyle de görünür kılınmalıdır. Aslında vicdan, bir yandan kişinin tek başınalığı içinde kalmasına yol açabilecek, dünyaya karşı hiçbir sorumluluk taşımadan kendi vicdanının temizliğiyle yetinilmesine yol açabilecek a-politik bir ahlaksal dayanak da olabilir. Ancak, anti-militarist bir bakış açısının dünyaya ilişkin sahip olduğu değer, vicdanların da değeri olduğunda, vicdan farkındalıkla, bilinçle beraber yürür; bu durumda vicdan kişinin kendisine kapanmasına değil, tersine tüm kötülüklere karşı durmasına sevk eden bir ahlaksal güç haline gelir. Bugün vicdani reddin, militarizmin üyesi olmayı reddetmenin anlamı buradadır. Vicdani red eylemleri, militarizmin çıplak şiddet ve zorunun teşhir edildiği eylemler olarak okunabilir ve bu eylemler aracılığıyla militarizme ilişkin kamusal bir tartışmanın ortaya konulma çabaları da bunun bir göstergesidir. Vicdani reddin bir hak olarak kabulü konusunda ortaya konulan mücadeleler, gerçekte militarizmin zayıflatılması, ortadan kaldırılması mücadeleleri değil midir? Çünkü asker olmayı reddetme, yanlıca savaşmayı, şiddeti reddetme değil, hiçleştirilmeyi, itaat eri yapılmayı, iradesizleştirilmeyi ve bağımsız düşünme yeteneğinin elinden alınmasını reddetmedir. Ayrıca, vicdani red eylemleri, militarizme karşı, güç tekeline karşı direnme alanlarının yaratılması ve çoğaltılması için önemli dayanışma ağları yaratmak bakımından da önemlidir. O halde, vicdani red eylemleriyle dayanışmak, anti-militarizm gereği bir ahlaksal sorumluluktur.

Militarizm, bir itaat düzeni olduğundan, itaat etmeme doğrudan militarist düzenin reddi anlamına gelir. Vicdani reddin içerdiği bu itaat etmeme tavrı, sivil itaatsizlik olarak adlandırılan bu tavır, bireyin vicdanı gereği otoriteye boyun eğmeme tavrı, otoritenin kontrol gücünün dışında kalan alanlar yaratması bakımından değerlidir. Gücün kontrol edemediğini, boyun eğmemeyi, itaati sağlayamadığını göstermek, gücün kontrolünden çıkılabileceğini göstermek anlamına da gelebilecek olan bu sivil itaatsizlik tavrının, ahlaksal bir tavır olmakla kalmayıp politik bir eylem olarak tanımlanabilmesi için Etienne Balibar, “yurttaş itaatsizliği”ni -civic itaatsizlik- öneriyor.[2]

Sivil itaatsizlikten farklı olarak, vicdanın değil toplumsal ve politik sorumluluğun harekete geçirdiği bu itaatsizlik, Balibar tarafından “devlete boyun eğmeme konusunda kamusal bir inisyatifle kendi yurttaşlıklarını yeniden yaratan yurttaşlar”ın[3] itaatsizliği olarak tanımlanıyor. Adil olmayan, dolayısıyla meşru olmayan her türlü yasa, devlet eylemine karşı kamusal bir direniş olarak tanımlanabilecek olan bu itaatsizlik, bu yasa ya da eylemin kamusal reddiyle ve bu reddin ilanıyla mümkündür. Devletin her türlü yok edici, yıkıcı eylemine karşı kamusal bir direnç oluşması, kamunun direnme hakkını kullanması, yok edici, yıkıcı devlet eyleminin yöneldiği insanlara karşı bir sorumluluktur; adil olmayan bir yasanın zor yoluyla tahakkümünün engellenmesi için kamusal bir inisyatif geliştirmek demokrasi için bir sorumluluktur. O halde, yurttaş itaatsizliği, yurttaş olmanın olmazsa olmaz koşulu olan politik sorumluluğun gereğidir. Politik sorumluluk, kişinin kendisini kollektif bir varoluş içinde tanımladığı yurttaş olma halinin içeriğidir; çünkü kolektif varoluş tüm diğerlerini hesaba katma, diğerleriyle karşılıklı bir bağ içinde olma hali olduğundan, yurttaş olmak müşterek yaşam kipine, dolayısıyla adalet için sorumlu olmak anlamına gelir. Adalet, zor, baskı, tahakkümün ortadan kaldırılması ve özgürlüğün kabul edilmesi talebidir. Yurttaş olmanın yeniden yaratılmasının anlamı buradadır: Yurttaşların devletin zor, baskı ve tahakkümüne direnmeleri, bir yurttaş itaatsizliği inisyatifi ortaya koymaları, kötülüğün sıradanlaştırılmasını engellemek içindir ve bu politik sorumluluktur.

Görülüyor ki, anti-militarizmin talep ettiği sorumluluk ahlaksal bir sorumluluğun ötesine geçmeli ve dünyaya karşı sorumluluk idesinde temellenen politik bir sorumluluk olarak tanımlanmalıdır. Çünkü “Bu dünyadan gitmek zorunda kalacağımız gün, arkamızda daha iyi bir dünya bırakmak, iyi bir insan olmuş olmaktan daha önemli olacaktır.”[4]

[1] Bu ifadeyi militarizme karşı yazı ve konuşmalarında sıkça kullanan Taha Parla’dan ödünç aldım. Ayrıca bunun niye ve ne türden bir sorumluluk olduğunu düşünme ihtiyacını da kendisine borçluyum.

[2] Bkz. Balibar E., Droit de cité, Ed. de Aubé, 1997, ss.17-23

[3] A.g.e., s.17.

[4] Arendt H., Vies politiques, Gallimard, Paris, 1974, s.227-228.