Anasayfa > Birikim Arşiv > 229 - Mayıs 2008 > Küresel İsyana Doğru mu?

Küresel İsyana Doğru mu?

Dilaver Demirağ | (Sayı : 229 - Mayıs 2008)

Kriz sözü son yıllarda en sık duyduğumuz söz olmaya başladı. Önce küresel çevre krizi sözü ortalıkta dolaştı, BM rapor üstüne rapor yayımlayıp dünyanın hali kötü önlem alın dedi. Birileri çevre mültecileri, bozulan doğal yaşam alanlarının yarattığı çevresel felaketlerden yola çıkarak bunun savaşlara neden olacağını söylerken, birileri de kaçınılmaz çöküşle yok olacak dünyadan söz ediyordu. Sonra iklim krizinden söz edildi, çevre mültecilerinin yerini iklim mültecileri almıştı, ekolojik çöküş teorisi ise sürüyordu. Savaş senaryosu da değişmemişti. Sadece gezegensel ekolojik destek sistemleri iklimle ilişkilendirilerek yan dallara ayrılmıştı. Sonra bu senaryo fazla değişmeden suya uyarlandı. Şimdiyse kriz besin krizine dönüştü. Senaryonun çıktıları da hiç değişmiyor. Krizin önüne geçilmezse olacak felaketlerden dem vuruluyor ki bunların arasında mutlaka savaş senaryoları yer alıyor.

Böylece belirli bir uygarlık biçimine içkin olan bir mesele bu sayede tüm insanlığın meselesi olarak ilan edilirken felaketleri kazanca dönüştürenler görünmezleşiyorlar. Bu korku senaryoları ve insanlığın krizi gibi lakırdıların arka planındaki felaket kapitalizmini ifşa etmenin yolu ise konuyu olanca açıklığı ile tartışmak.

Tarım ve kentin tarım üzerinde yarattığı baskı önemlidir, çünkü hâlihazırda yaşadığımız gıda krizi olgusunun ardında yatan nedenlerin tümünün kökleri bu iki olguyla atıldı. Tarım yabani buğdayla başlayan nüfus artışının artık belli bir eşiği aşması ile başlamış gibi görünüyor. Ancak tarımın kendisi de bir paradoks doğuruyor, çünkü besin olanakları artış gösterdikçe nüfus da artıyor. Bu da tarımsal ürün artışını sağlamaya götürüyor ve toprak üzerinde bir baskıya neden oluyor, tarımda verim düşmesi toprağın tarımla başlayan tahribatını azaltmayı amaçlayan tekniklere sırt çevrilmesine neden oluyor. Bu da verimi arttıracak yeni tarım tekniklerini mecburi kılıyor. Yani tarım bugün ilerleme dediğimiz paradoksun kökünde yatan neden. Tarım aynı zamanda karmaşık işbölümü ve ekonomi dediğimiz özerk sisteme yol açan bir gelişme. Ekonomi ve bugünkü kapitalizmin öncüsü ticaret, tarımın ürettiği fazlanın bir sonucu, bir anlamda tüketim toplumu denen sürecin kültürel temeli tarım ve kentleşme ile başladı. Kent olmasa ticaret bu kadar gelişmezdi, diğer yandan tarım da olmasa kent olmazdı.

15 bin yıllık alışkanlıklar, oluşan kültürel yapı yani bugün adına uygarlık dediğimiz süreç tarih boyunca krizler ile yoğrulmuş. Öte yandan her kriz ekonomide, teknikte bir yenilenmeye neden olmuş olan bir olgu. Krizin fırsat olma nedeni de bu. Ancak uygarlığın asıl örgütlü güçleri ve özneleri her zaman egemenler olduğu için de kaçınılmaz olarak krizleri fırsata dönüştürenler onlar. Ne yazık ki bu paradoksu aşmak çok da olası değil.

SU ETKİLEYİCİ KISITLAMA

Gıda krizinin etken nedenlerinden birisi kuraklık ve tarımda kullanılan su miktarının buna bağlı olarak düşmesi. Dünyadaki mevcut kullanılabilir su miktarının % 70 ya da % 73’i tarımda kullanılmakta. Dünyada tarıma açılan toprak miktarı hatta tarımsal ürünlere olan talep giderek artıyor artmasına ama endüstri ve kentler tarımın payına düşen su miktarını çalıyor. Dünyada kişi başına düşen su miktarındaki düşüşe paralel besin sıkıntısı da yaşanabilmekte.

Hâlihazırda 800 milyonun üzerinde insan besin sıkıntısı ile karşı karşıya. Dünyadaki mevcut suyun % 70 ile % 73 arasında değişen oranlarda tarımda kullanılması su kıtlığının besin arzını da etkileyeceğini açık ve net bir biçimde koymakta. Lakin nüfus artışına paralel olarak, artan kentleşme düzeyleri de, gıda talebini büyütmekte.

Dünyada toplam işlenebilir tarım arazisi: 3 milyar 200 milyon hektar. 1995 yılında dünyada sulanan tarım alanı miktarı 253 milyon hektarken, 2010 yılında bu miktarın 290 milyon hektara ulaşacağı hesaplanmıştı. 2025 yılında ise bu miktarın 330 milyon hektara ulaşması beklenmektedir. Tarım alanlarının halen sulanabilen kısmı tüm tarıma elverişli toprakların % 17’si.

Diğer yandan paradoksal bir biçimde kişi başına düşen tarım arazileri miktarı da azalmakta. Kişi başına düşen tarım arazisi gelişmiş ülkelerde % 14.3’lük bir azalma gösterirken, gelişmekte olan ülkelerde de % 40’lık bir azalma olmuştur. BM gıda ve tarım örgütü FAO’ya göre hâlihazırda kişi başına düşen tarım arazisi 0.23 hektarken, bu oranın 2050 yılında 0.13 hektara düşeceği beklenmekte. Bu düşüşün en büyük nedeniyse kentleşme. Özellikle azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde bir yandan ormanlar tarıma açılırken tarım arazileri de kentler tarafından yutulmaktadır.

Tarımsal sulama bu güne dek toprak nemini uzun süre koruyabildiğinden üretimi büyük oranda arttırırdı. Lakin mevcut sulama biçimi tarımda ürün kaybına yol açmakta, toprakları bir süre sonra kullanılamaz hale getirmekte. Sürekli tekrarlanan sulama yeraltındaki su tabakasının yüzeye çıkmasına yol açar, bu da bitki köklerinin su içinde kalarak çürümesine ve bitkilerin ölümüne neden oluyor, buna su basması denilmekte. Hindistan’daki Uttar Pradesh eyaletinde 400.000 hektarlık alan sulanarak ürün artışı sağlanırken, öte yandan aynı bölgede 500.000 hektar arazinin de su basması denilen olay yüzünden tarım yapılamaz hale gelmesi söz konusu.[1]

Sulamanın yol açtığı toprak kaybına neden olan şeylerden biri de tuzlanma. Sulama suyunun buharlaşması nedeniyle toprakta kalan tuz çözeltileri zamanla bitkilerin ölümüne yol açmakta. Eski Sovyetlerde yoğun tarım nedeniyle tuzlanan topraklar toplanır, yerine taze yaprak yayılarak üretim sürdürülürdü. Ama yine de Moskova’nın pamuk ambarları Aral gölünü kurumaktan ve topraklarının tuzlanma nedeni ile kuraklaşmasından kaçınamadılar.

Tuzlanma nedeniyle Suriye’nin Fırat havzasında yer alan 100 bin hektar tarım alanı tarım yapılamaz hale geldi. Bu toprakların bir bölümünde de çok büyük ürün kayıpları yaşandı. Hâlihazırda dünyada tarım yapılan arazilerin yüzde 10’u tuzlanma sorunu ile karşı karşıya. Bu yüzden uluslararası sulama yönetimi enstitüsü başkanı David Sacker, dünyada sulanan alan artışının artık eksiye düştüğünü belirtiyor. Sulamaya dayanan tarımla yalnızca toprağa verilen tatlı su tuzlanır ve bu da suyu içilemez, kullanılamaz hale sokar.

Dahası yeşil devrim sonrası hayli yoğunlaşan gübre ve tarım ilaçlarıyla zehirlenen topraklarda bu kimyasallar ile birleşen su kirlenir. Tarım kaynaklı kirlenmeye maruz kalan suyun %35’inin tekrar yerüstü ve yeraltı taze su kaynaklarına döndüğü tahmin edilmekte. Sonuç olarak taban suyu basması, tuzlanma ve aşırı sulama gibi olumsuz etkiler tarımsal verimi olumsuz etkilemekte.

Kısacası dünyayı küresel ısınma nedeniyle kurak günlerin beklediği sık sık dillendirilmekte, bu şartlar altında suyu yenilemeden, geri kazanma olanağı olmadan israfçı bir biçimde kullanmak bize pahalıya mal olacaktır. Kısacası sudaki daralma doğrudan tarımsal verimliliği kısıtlamakta.

ÇÖLLEŞME VE EROZYON

Ancak tarımsal verimliliği kısıtlayan ve toprağı zayıf düşüren başka ekolojik faktörler de var. Bunun da en başında çölleşme geliyor. Worldwatch Institute, her sene toprağın üst tabakasının 24 milyar tonunun kaybedildiğini ileri sürmektedir. Son yirmi sene içerisinde ABD’deki bütün ekili alanı kaplayacak kadar toprak kaybolup gitmiştir. Olay gittikçe vahimleşmektedir.

Çölleşme, özellikle dünya üzerindeki kararların üçte birinden fazlasını kaplayan kurak alanlarda ortaya çıkmaktadır. Toprak her yerde bozulabilir ama kuru iklimdeki bozulmaya çölleşme adı verilmektedir. Tarımda kullanılan 5.200 milyar hektarlık kurak alanların %70’i özelliklerini yitirmiştir. Dolayısıyla çölleşme, toplam kara alanının %30’una zarar vermektedir.

Afrika’da kurak alanların %73’ünü kapsayan bir milyon hektarın üzerinde arazi, orta derecede veya ciddi bir çölleşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Asya’da 1.4 milyon hektar aynı şeklide etkilenmektedir. Fakat bu problem sadece kalkınmakta olan ülkelere mahsus değil. Ciddi bir şekilde veya orta derecede çölleşmiş kurak alanların en fazla bulunduğu kıta %74 ile Kuzey Amerika. Avrupa Birliği’ndeki ülkelerin beş tanesinde çölleşme sorunları mevcut. Asya’da en fazla etkilenen bölgeler eski Sovyetler Birliği’nde yer almakta.

Genel olarak bakılırsa, çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya olan kurak alana sahip 110 ülke olduğu görülür. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), çölleşmenin genel maliyetinin senede 42 milyar dolar olduğunu hesapladı. Sadece Afrika’nın yıllık kaybı 9 milyar dolar.[2]

Diğer yandan verimli tarım arazileri şehirleşme ve otobanlar tarafından yutulmakta. Dünya ölçeğinde her yıl başta tarım arazileri olmak üzere 400 bin hektar alan otomobiller, yollar, otoyollar ve park yerleri yapılmak üzere kullanıma açılarak tarımdan çekiliyor.[3]

Endüstriyel hayvancılık bir başka sorun. Hayvancılık geniş arazilere gereksinme duyuyor, otlak açmak için Mc Donald’ın Amazon’un yağmur ormanlarını yok ettiği biliniyor. Ama hayvancılık sadece tarımdan arazi çalmıyor, ki dünyadaki ekilebilir alanların yaklaşık yarısı hayvan yemi ekimine tahsis edilmiş durumda. Ayrıca et endüstrisi tarımın gereksindiği suya da ondan daha fazla tüketerek ortak. ABD’de içme suyunun yarısı hayvancılıkta kullanılıyor. Bir kilo buğday için kullanılan 18 katı su kullanılıyor 1 kg et için.[4]

Diğer yandan meralar erozyonu şiddetlendiren bir olgu dünyadaki meralar yaklaşık 3.1 milyon hayvanı besliyor. Aşırı otlatma ise bitki örtüsünü yok ettiğinden o arazide erozyona neden oluyor. Oysa 25 metreküpten az yağmur alan yerlerde otların ekim ya da mera için temizlenmesi o araziyi erozyona açık kılıyor. Su ve rüzgâr erozyonu nedeni ile yitirilen arazi miktarı 900 milyon hektar.[5]

Bütün bu rakamlar endüstriyalizmin ve endüstriyel tarımın artık sürdürülemez olduğunu açık biçimde ortaya koymakta. Bu anlamda yaşadığımız krizin en büyük sorumlusu endüstriyel tarım ve onun anti-ekolojik metodları.

GIDA GÜVENLİĞİ KAYGI VERİCİ

Dünya Ekonomik Formu tarafından hazırlanan Küresel Riskler 2008 raporunda Gıda Güvenliği alt başlığı altında 2007’de birçok temel yiyecek maddesi fiyatının rekor yüksekliğe ulaştığı ve küresel gıda rezervleri açısından, dünya gıda arzını uluslararası bir kriz ya da doğal felaket karşısında kırılgan hale getirerek 25 yıldaki en düşük orana ulaştığı belirtilmekte:

“2007’deki kimi siyasi istikrarsızlıkların temelinde gıda sorunu vardır. Gelecek on yılda gıda güvenliğini tehlikeye sokan nüfus artışı, hayat tarzı değişiklikleri, bitkilerden biyoyakıt üretme ve iklim değişikliği gibi etkenlerin, dünyayı gıda fiyatlarında uzun dönemli bir ters yönlü harekette konumlandırma, küresel eşitlikte bir dizi karmaşık zorluğa yol açarak keskinleşme olasılığı vardır.”[6]

FAO ise dünya nüfusunun talebini karşılamak için son 35 yılda 2 katına çıkan gıda arzının gelecek 15 yılda da bir kez daha 2 kat artış göstereceği tahmin etmektedir. Bu artışla birlikte bitkisel üretime ve hayvancılığa ayrılan alanlar giderek azalacak ve niteliklerini kaybedecektir.

Küresel olarak tarımsal üretime bakıldığında yeterli gıdanın varlığından söz etmek mümkündür. Ancak, bu gıdalar bölgeler arasında dengeli dağılmamakta. Bu dengesiz dağılım özellikle yüksek nüfuslu Asya ve Afrika ülkelerini giderek artan tehlike altında bırakmaktadır. Gelir büyümesi, iklim değişikliği, yüksek enerji maliyetleri, küreselleşme, şehirleştirme ve artan yiyecek tüketimi, üretim stoklarındaki düşüşler, Dünya yiyecek sisteminde özel sektörün etkisi, özellikle yiyecek perakendecilerinin spekülatif hareketleri (hem de hızlı bir biçimde) artırıyor.

NEDENSELLİK ÇOK BOYUTLU

“Gıda krizinin” değişik nedenleri var. Bunlardan ilki iklim değişimi. Birçok bölgede yaşanan seller ve ciddi kuraklıklar nedeniyle hasatlarda önemli düşüş yaşanıyor. İkincisi ise büyük gıda ve tarım tekellerinin iklim değişimi nedeniyle hâsılatın düşeceği ve fiyatların artacağı üzerinden yaptıkları spekülasyonlar. Üçüncüsü değişik tarım bitkilerinin DNA belirlenmesiyle birlikte tohumlar üzerine yapılan patent başvuruları ve bunun üzerine dönen spekülasyonlar. Yüz milyonlarca orta ve küçük üretici ekecek tohum bile bulamaz hale getirildiler. Dördüncüsü ise mısır gibi temel gıda maddelerinden etanol ve biyodizel gibi akaryakıt elde edilmesi için yapılan planlar ve bunun üzerinden yapılan ek spekülasyonlar. Sadece ABD, bu yıl içinde 138 milyon ton mısırdan etanol üreteceğini ilan etti. 2017 yılına kadar bu miktarın 320 milyon tona çıkartılması hedefleniyor. Değişik Avrupa ülkelerinde ise mısırın yanı sıra buğdaydan da akaryakıt yapılması için çalışmalar devam ediyor. Bu ise her yıl yüz milyonlarca ton mısır ve buğday gibi temel gıda maddelerinin piyasalardan çekileceği anlamına geliyor. Şimdiden enerji tekellerinin baskıları sonucu dünyada İsviçre kadar tarım alanı etanol için yakıt olacak bitkilerin ekimine ayrıldı.[7]

Tüm bu verileri rakamlara dökersek karşılaştığımız manzara şu.:Uluslararası Hububat Konseyi’nin (IGC) Mart tarihli son raporundan alınan bilgiye göre, 2006/07 sezonunda 593 milyon ton düzeyinde gerçekleşen dünya buğday üretiminin, ekiliş alanlarının artması ve yağışların iyi olmasına paralel Temmuz 2007/Haziran 2008 döneminde, 604 milyon ton düzeyinde olacağı tahmin ediliyor. Dünya tüketiminin ise gıda, yem ve enerjiye bağlı talebin giderek artması nedeniyle, geçen yıla oranla artış göstererek 612 milyon ton düzeyinde gerçekleşeceği öngörülüyor. IGC, 2007-2008 dönemi dünya buğday stoklarının ise geçen yıldan 12 milyon ton düşük olarak 112 milyon tona gerileyeceğini belirtiyor.

Üretimin tüketimi karşılayamaması nedeniyle stoklar her geçen yıl azalıyor. 2004-2005 döneminde 141 milyon ton olan dünya buğday stoku, 2005-2006’da 138 milyon, 2006-2007’de 120 milyon tona düşerken, 2007-2008 sezonunda 3 yıl öncesine göre stokların yüzde 20 civarında azalacağı görülüyor. IGC’nin raporunda, 2006/07 sezonunda 1 milyar 573 milyon ton düzeyinde gerçekleşen dünya hububat üretiminin Temmuz 2007/Haziran 2008 sezonunda, geçen yıldan 89 milyon ton fazla 1 milyar 662 milyon ton düzeyinde olacağı belirtiliyor.

Dünya hububat tüketiminin ise giderek artan talep karşısında geçen yıldan 53 milyon ton fazla olarak 1 milyar 679 milyon ton düzeyinde gerçekleşeceği tahmin ediliyor. Buna göre dünya hububat stoklarının 2008 yılı sonunda, 248 milyon ton düzeyinde gerçekleşeceği öngörülüyor.

2004-2005 döneminde 330 milyon ton olan dünya hububat stokları, 2005-2006 sezonunda 318 milyon tona, 2006-2007 sezonunda ise 265 milyon tona geriledi. 2007-2008 döneminde oluşacak 248 milyon tonluk stoğun, 3 yıl öncesinin 82 milyon ton altında (yüzde 24.8 azalma) olacağı görülüyor.[8]

Bütün bu olgular fiyat artışlarını tetikliyor. Gerçekten de buğday, mısır, pirinç, süt ve diğer temel gıda ürünlerinde rekor düzeyde fiyat artışları yaşanıyor. Bu eğilim, 2007 yılında FAO tarafından uyarılara neden oldu. The Economist meta fiyatları indeksi, gıda fiyatlarının 2007 yılında % 49 artığını gösteriyor. Dünyanın 2008’e, tüketim kapasitesine oranla, “tarihsel olarak kaydedilmiş en düşük tahıl stoklarıyla” girdiğine dikkat çeken uzmanlar gıda fiyatlarının 2008’de de artmaya devam edeceğini söylüyorlardı.[9]

En büyük fiyat artışları yaşanan tarım ürünlerinde tahıllar kadar yağlı tohumlarda gerçekleşiyor. Ayçiçek, kanola, soya vb yağlı tohumların üretim ve tüketim farkı tahıl gibi. Son beş yılda Dünya yağlı tohumlar üretimi %17 artarken, tüketimi %21 oranında artış göstermiştir. 2007 yılında dünya yağlı tohumlar üretimi %4 oranında azalmış, tüketim ise %2 oranında artmıştır.

AB ülkelerinde son yıllarda biyodizel üretimi önemli oranda arttı. Bu ülkelerde 2005’te 2.8 milyon ton olan biyodizel üretimi %112 artırılarak 2007 yılında 6 milyon tona ulaştı. AB ülkeleri 2007 yılında biyodizel üretiminin % 80’ini kanoladan elde etti, ayrıca soya ve ayçiçeği de kullandı. ABD ise 2006 yılında 1.2 milyon ton olan biyodizel üretimini 2007 yılında % 40 artırarak 1.7 milyon tona çıkardı. Bu ülke 2007 yılında biyodizel üretiminin %83’ünü soyadan, % 11’ini kanoladan elde etmiş oldu. Gıda için üretilen yağlı tohumların özellikle son iki yılda biyodizel hammaddesi olarak önemli miktarlarda kullanılması, bunun yanında yem olarak da tüketiminin artması, yağlı tohumlarda fiyatların önemli oranda yükselmesine yol açtı.

2007’in son aylarında dünya yağlı tohum fiyatları önemli oranda artmaya devam etti Aralık ayındaki artış oranı bir önceki yılın aynı ayına göre soya fasulyesinde %73, kanolada %63, ayçiçeğinde ise %109 oranlarında gerçekleşmiştir.

Dünyada biyoetanol üretiminde söz sahibi olan ABD, Brezilya, Çin, AB ve Hindistan 2007 yılında 46,6 milyon ton biyoetanol üretti. ABD 2003 yılında 8.9 milyon ton olan biyoetanol üretimini 2007’e kadar %155 oranında artırarak 22,7 milyon tona çıkardı. ABD’de biyoetanol üretimine ayrılan mısır miktarının hızla artması, ayrıca hayvancılığın ve mısır sanayinin gelişmiş olması, tüketimin bu ülkede hızla artmasına sebep oldu. Üretim artmasına rağmen ABD’de 2007 yılında mısır fiyatı %37 oranında artış gösterdi.[10]

Dünya buğday piyasalarındaki fiyatlar da sürekli artış göstermektedir. Dünya buğday üretimi 2004 yılında 624 milyon ton olarak gerçekleşmiş, bu yıldan itibaren azalma eğilimi göstererek 2006 yılında 591 milyon tona gerilemiştir. 2007 yılında ise 603 milyon ton düzeyinde gerçekleşti. Dünya buğday üretiminde söz sahibi olan ülkeler, başta Çin olmak üzere Hindistan, ABD, Rusya ve Fransa.

Bu ülkeler dünya buğday üretiminin yaklaşık %50’sini gerçekleştirmekteler. Dünya buğday tüketiminde ise AB % 25’lik pay alarak ilk sırada yer almakta. Tüketimde ise AB’yi, Çin, Hindistan ve Rusya izlemekte. Dünya buğday tüketimi de son yıllarda artış göstermekte.

Dünya fiyatlarındaki artış, son yıllardaki üretim rakamlarının tüketim rakamlarını karşılamamasından kaynaklanmaktadır. Son yıllardaki üretim ve tüketim dengesizliği sonucu dünya buğday stoklarının son 23 yılın en düşük seviyesine inmesi, dünya buğday piyasalarının oldukça hareketli geçmesine ve fiyatların yükselmesine neden oldu. Üretim, tüketim dengesinin bozulması ile dünya piyasalarında buğday fiyatlarındaki bir yıllık artış yaklaşık % 85’e ulaşmıştır

2004-2007 arası dünya fiyatlarına bakıldığında, süt ürünleri fiyatlarında 2007 yılında son 4 yılın en büyük artışının gerçekleştiği görülmekte. Buna bağlı olarak. 2007 yılında Dünya tereyağı fiyatları % 67, yağsız süttozu fiyatları % 93, yağlı süttozu fiyatları ise % 91 oranında artış gösterdi.[11]

TEKELLER PİYASAYI DENETLİYOR

Bu tabloya gıda piyasasındaki tekelleşme de eklenmelidir. Dünyanın en büyük gıda şirketlerinin başında Cargill geliyor. Cargill ABD’de sığır kesimi ve et paketlemenin % 20’sini gerçekleştiriyor. Forbes Magazin’e göre dünya tahıl ticaretinin dörtte birini kontrol eden Cargill, dünyanın en büyük tahıl şirketi. Bu günlerde dev pazarlama şirketi Continental’in tahıl şirketini satın almak üzere olan Cargill, kendi alanında ABD ihracatının % 35’ini ele geçirmeyi planlıyor. Bu iki şirket şu anda dünya tahıl ticaretinin neredeyse yarısını kontrol ediyor. Cargill ayrıca geçen yıl, dünyanın en büyük tarımsal teknoloji şirketi Monsanto ile de işbirliğine gireceğini ve ortak bir şirket kuracaklarını duyurdu. Böylece tohumların geliştirilmesinden üretimine, ekiminden hasat sürecine, hasadın işlenmesinden gıda ürünü olarak tüketiciye sunulmasına, hayvan yeminden, et pazarlamasına kadar bütün safhalar üzerinde söz hakkına sahip olacak bir ittifak oluştu.[12]

Transgenetik olgusu da tarımdaki tekelleşmenin bir başka boyutu. Burada da borusu öten şirket yine bir ABD şirketi. Monsanto/AHP dünyanın en büyük tarım kimyasalları şirketi, en büyük ikinci tohum şirketi, en büyük dördüncü eczacılık ürünleri şirketi ve en büyük beş veterinerlik şirketinden biri haline gelmiş oldu. Monsanto artık ABD pamuk tohumu pazarının yaklaşık yüzde 90’ını, soya fasulyesi pazarının üçte birini ve mısır tohumu pazarının yüzde 15’ini elinde tutuyordu.

Diğer şirketlerle yaptığı işbirliği anlaşmaları sayesinde Monsanto bugün de kontrolünü kendi ticari imparatorluğunun sınırlarının çok ötesine taşımaya çalışıyor. Örneğin, merkezi Kaliforniya’da bulunan ve dünya genelindeki meyve ve sebze tohumu piyasasının yaklaşık yüzde 19’unu ve ABD sebze piyasasının yüzde 40’ını elinde tutan Seminis Vegetable Seeds şirketini, Roundup Ready marul ve domateslerini geliştirmeye ikna etti.

Transgenik ürünlerin şiddetle yayılması hemen hemen Kuzey Amerika ile sınırlı durumda. Küresel transgenik tarım alanlarının yüzde 99’u Arjantin’le birlikte ABD ve Kanada’da bulunuyor. Bu üç ülkedeki soya fasulyesi, mısır ve kanola gibi başlıca emtiaları içeren tarım alanlarının yarısından fazlasında transgenik tarım yapılıyor. Genetik olarak üretilmiş ürünlerin ekildiği toplam alan geçtiğimiz yıllarda son dört mevsimde yirmiden fazla artış gösterdi.[13]

İMPARATORLUĞUN TABAĞI YOKSULLARIN AÇLIĞI

Bu olguların her biri başlı başına ayrı olarak ele alınacak meseleler. Bütün bunların çıktısı ise açlık ve yoksulluk. Dünya tarımının kontrol eden Batılı ülkeler dünya tarım üretiminin en büyükleri değiller ama tarım üretiminde dünyanın belli başlıları arasında olmasa da dünya tarım ihracatının %80’ini neredeyse ABD’nin elinde.

İşte söz konusu durum akla ister istemez Negri ve Hardt’ın İmparatorluk tespitini getiriyor. Dünya kaynaklarının büyük bölümünü kontrol eden çok uluslu şirketler, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, İMF vb kurumlar aracılığı ile dünyayı kontrol eden emperyal bir iktidar biçimine dönüşmüş durumda. Günümüzde, altı şirket, dünya tahıl ticaretinin % 85’ini gerçekleştiriyor. Sekiz şirket dünya kahve satışlarının % 55-60’ını ele geçirmiş durumda. Batı ülkelerinde tüketilen çayın % 90’ı yine bu şirketlerden sağlanıyor. Kakao ticaretinin % 83’ü yine onların kontrolünde. Örneğin dört biyoteknoloji şirketi (Monsanto, DuPont, Syngenta ve Dow) dünyanın en önemli gıda ürünleri üzerindeki patentlerin % 65’ini; beş agrokimya şirketi (Syngenta, Bayer, Monsanto, BASF ve Dow) dünya pazarının % 64’ünü elinde tutmaktadır. Monsanto pamuk patentlerinin % 89’unun, buğday patentlerinin % 27’sinin; DuPont soya fasulyesi patentlerinin % 48’inin, buğday patentlerinin % 41’inin sahibidir. Örneğin dört biyoteknoloji şirketi (Monsanto, DuPont, Syngenta ve Dow) dünyanın en önemli gıda ürünleri üzerindeki patentlerin % 65’ini; beş agrokimya şirketi (Syngenta, Bayer, Monsanto, BASF ve Dow) dünya pazarının % 64’ünü elinde tutmaktadır. Monsanto pamuk patentlerinin % 89’unun, buğday patentlerinin % 27’sinin; DuPont soya fasulyesi patentlerinin % 48’inin, buğday patentlerinin % 41’inin sahibi.[14]

Gıdanın yalnızca üretimi değil dağıtımı ve nakliyesi de söz konusu şirketler tarafından kontrol ediliyor. Dünyada tahılı taşımak için gereken tahıl vinçleri, demiryolu bağlantıları, terminaller, mavnalar ve gemilerin idaresinin % 80’i çok uluslu şirket Cargill tarafından gerçekleştiriliyor.

Endüstriyel tarımsal üretimde, gerçekleşen harcamaların büyük bir kısmı sentetik gübre, tarım makineleri yakıtı, makinelerin bakımı, elektrik enerjisi, taşıma, dağıtım, hibrit tohum, yabani ot ilacı, böcek ilacı, sulama gibi alanlarda yapılıyor. Bu harcamaların içerisindeki en düşük kalem işçilik. Dünyada genetiği değiştirilmiş tohumların üretimi 8-10 çokuluslu şirketin elindedir.[15]

Bu korkunç sömürünün sonucu ise yoksulluk ve açlık dünya nüfusunun yüzde 10’u düzeyinde, yaklaşık 900 milyon insan aç yaşamaktadır. Yılda 11 milyon çocuk açlıktan ölüyor. 1 milyar insan temiz sudan yoksun. Afganistan’da günlük ortalama gelir 44 cent, Etiyopya ve Kongo’da ise 27 cent. Doğu Asya ve Pasifik ülkelerinde yaşayan 267.1 milyon kişi, Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkelerinde yaşayan 17.6 milyon kişi, Latin Amerika ve Karayipler’de yaşayan 60.7 milyon kişi, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşayan 6 milyon kişi, Güney Asya’da yaşayan 521.8 milyon kişi, Sahraaltı Afrika’da yaşayan 301.6 milyon kişi, günde 1 dolardan daha az gelirle yaşamını sürdürmektedirler. Açlık ve yoksulluk sadece en geri ülkelerde yaşayan insanların sorunu da değildir. Dünyanın en büyük sığır eti, tahıl ve soya fasulyesi üreticileri arasında bulunan Arjantin’de, açlık artık gündelik bir olgu haline gelmiştir. Ekonomik krizin tüm ağırlığıyla hissedildiği Arjantin’de, yoksul ailelerin çocukları gıdasızlık nedeniyle hayatını kaybediyor. 36 milyonluk ülkenin yarısı, fakirlik sınırının altında yaşıyor. Ekonomik krizin pençesindeki Arjantin’de her 10 çocuktan altısı sefalet içinde yaşıyor. Dünyada var olan oburluk ve alabildiğine tüketim israfı adeta açlığın aleyhine işlemekte. Üçüncü Dünya ülkelerinde her yıl binlerce insan açlıktan ölürken; Amerikalıların % 30’u, Avrupalıların % 25’i şişmanlık sorunu yaşamaktadırlar. Kısaca, geri kalmış ülkelerde gıda-ölüm; gelişmiş ülkelerde ise gıda-diyet ilişkisi vardır. Dengesizliği yansıtan en çarpıcı ölçütlerden birisi de, dünya nüfusunun en zengin kesiminin et ve balığın % 45’ni, en yoksulunun ise ancak % 5’ini tüketmesidir. Yetersiz ve dengesiz beslenme, dünyada her yıl meydana gelen 6 milyon çocuk ölümüyle doğrudan ya da dolaylı biçimde ilişkilidir.[16]

Gıda harcamaları yoksulların son derece kısıtlı bütçelerinde tüm harcamalarının yüzde 75’ini oluşturuyor. Gıda fiyatlarındaki her artışsa bu insanların kısıtlı bütçelerinde büyük daralmalara neden oluyor. Nitekim BM son otuz yıl içinde dünyadaki açlığın iki kat arttığını belirterek, Afrika ve Asya’da kişi başına günde bir dolardan daha az gelir düştüğünü belirtiyor Gelişmiş Batı ülkelerinde bir ailenin gıda harcamaları için ayırmak zorunda olduğu para, bütçesinin % 10-15’i kadarken; yoksul ülkelerde bu oran % 80-90’ı buluyor.[17]

Birileri açlıktan kıvranır, bütçesindeki gıda harcama miktarı çok yükseldiği için çocuklarını okula bile yollayamazken, yıkıcı etkisi tsunamiyi bile sollayan şirket denen yeni güç bu işten dolayı kasasını dolduruyor. Şimdiden bazı gıda ihracatçısı olan ülkelerdeki devasa gıda şirketleri için işler tıkırında. Ama adaletsizlik bununla da sınırlı değil. Dünya tarım alanlarının büyük bölümüne gelişmekte olan ülkelerin sahip olmasına karşın, tarımda çalışan nüfus başına tarımsal üretim alanında, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında 21 kat fark bulunuyor. Tarımda çalışan aktif nüfus başına tarımsal üretim değeri 672 dolar iken, bu değer gelişmiş ülkelerde yaklaşık 15 kat daha fazla, 10 bin 334 dolar olarak gerçekleşmiş durumda. Orta ve Güney Afrika’da tarımda çalışan aktif nüfus başına üretim 373 dolara kadar düşerken, Kuzey Amerika’da 51 bin 298 dolara ulaşıyor.[18]

Gıda fiyatlarının artış da yeni değil, FAO bu konuda yıllar öncesinden fiyatlar yükseliyor diye uyarıda bulundu. Aslında bu uyarılarda yine tarım devlerinin işine yaradı. Bol miktarda stok yapıp fiyatların yükseliş trendini daha da yukarı çektiler Son üç yıldır da fiyatlar ciddi biçimlerde artmaya başlamıştı. Bu artış yıllık gelirinin %73’ünü gıda tüketimine ayıran Nijerya; % 65’ini ayıran Vietnam ve gelirinin yarısını gıdaya ayırmak zorunda kalan Endonezyalılar, Hintliler, Haitililer, içinse ciddi tehlike sinyalleriydi. Ama onların durumu para kazanmaya odaklı devasa şirketleri ilgilendirmediğinden bu şirketlerin kontrolündeki zengin ülkeler de BM’ye gereken bütçeyi vermedi, zaten zenginlerin elinde rehin olan BM bu durumda rapor yayımlayıp durum vahim bir şeyler yapın demekten öteye geçemiyor. Onları ilgilendiren gıda tüketiminin özellikle de et tüketiminin artması olduğundan -ki George Monbiot gıda krizinde en büyük iki nedenin dörtte üçünden et üretimi, 4’te birinden ise biyoyakıtların sorumlu olduğu görüşünde- yapmaları gerekeni yapıp beslenmeleri büyük oranda bitkisel olan Çin ve Hindistan gibi ülkeleri de besin değeri yüksek gıdalar tüketmeye teşvik ettiler, zaten tarımsal teşvikler nedeni ile çökmüş bulunan gelişmekte olanlar bu “ucuz” ve besin değeri yüksek üstelik de yemeklerde yoğun bir tat veren gıdaları tüketmeye başladılar. Çin’de 1980’lerde kişi başına yılda 20 kg. et tüketilirken bu rakam 2007’de 50 kiloya çıktı. Gittikçe de artacak. Neden çünkü et satanlar para kazanıyorlar. ABD’de sadece bir şirketin (Tyson), sadece 2007’in ilk dokuz ayında sadece biftek satışı 10 milyar dolar dolaylarında. Buna domuz, tavuk gibi diğer et ürünlerini ekleyince şirketin toplam dokuz aylık satışı 20 milyar doları buluyor.[19]

Bu durumda küresel efendilerin en büyük korkusunun yoksulluk nedeni ile yoksulların zenginlere hücum etmesi. Yardım adı altında verilen sus paylarının da ardında bu var.

Kısacası gıda krizi derin bir biçimde eşitsizlik olgusuna, gözünü kâr bürümüş bir düzen olan kapitalizme işaret ediyor. Zenginlerin lüks tüketime harcadığı para ile yoksulların durumunu düzeltmek mümkün, ama bu yapılmıyor. Çünkü herkese yetecek kadar gıda üretmek kapitalizm için kârlı değil. Tarım topraklarının kahve, kakao, hayvancılık, yem, biyoyakıtlar gibi sadece kapitalistlere kazanç sağlayan alanlara ayrılması, zenginler dışındakilerin tarımdan elde ettiği düşük kâr nedeni ile giderek tarımdan düşmesi ve kırsal kesimdeki köylülerin kentlere akın ederek küresel yoksulluğu arttırması kapitalizm ve adalet sorunundan ayrı düşünülemez.

Bütün bu olgular akla Bauman’ın zenginler küreselleşirken yoksullar küreselleşemiyor tespitini getiriyor. Yani dünya kaynaklarının adil dağılımı için gereken önlemlerin alınabilmesi her geçen gün BM’de daha çok söz sahibi durumuna gelen zengin ülkelere karşı blok oluşturabilmekten geçiyor. Bu da zenginler kadar yoksulların da kürselleşebilmesinden geçiyor.

Ama siyasal açıdan kentsel yoksullukta görüldüğü gibi yoksullar siyaseten var olamıyorlar. Yoksulların yaşamlarının büyük bölümünü günlük medarı maişeti teminle geçirmesi ve buna çok ciddi biçimde zaman ayırması, dahası siyasetin gerektirdiği bilgilenme düzeyinden yoksun kalması onun siyasal bir özneye dönüşmesini engelliyor. Olayın belki de en vahim boyutu da burada. Yoksullar çoğunluk ama ne siyasal ne de teknik güce sahipler, iktidardan dışlanmış olmak yoksulluğun en büyük açmazı. Oysa yoksulların dünya siyasetine ağırlıklarını koyması ve zenginlerin her geçen daha bir bencilleşen dünyalarının değişebilmesi buna bağlı. Ama yoksullar bunu yapabilme güç ve kapasitesinden yoksunlar.

Tüm bunlar solun küresel isyanın öznesi olabilmesi ve yoksullar için dünya siyasetine ağırlığını koyabilmesini elzem kılıyor ama ne yazık ki sol kapitalizme karşı bir alternatif üretebilmiş değil. Ama durum çıkışsız da değil. Çıkış solun kurucu politika üretmesinden geçiyor. Bu ise Proudhondan Landauere ve günümüzdeki kurucu anarşist çizgiye, Marx’tan Hallovey’e ve günümüzde de Latin sosyalizmine uzanan “taş üstüne taş koyma” meselesini gündemimize koyuyor. Sol kapitalizme en güçlü gözüktüğü alanda yani ekonomi alanında meydan okuyabilirse o zaman alternatif de oluşmaya başlayacak. İşte o zaman yeryüzünün lanetlileri olan açların isyanından, o isyanın bir devrimci rüzgâra dönüşmesinden söz edebiliriz.

Kısacası önümüzde çok fazla seçenek yok. Ya taş üstüne taş koyan bir devrim, ya da kapitalizmin dünyayı felakete sürüklediği sonsuz yok oluş.

[1] Konuralp Pamukçu (2000), Su Politikası, Bağlam, İstanbul, s. 54.

[2] Dünya’da Erozyon, http://www.tema.org.tr/CevreKutuphanesi/Erozyon/DunyadaErozyon.htm (erişim tarihi 29.04.2008)

[3] Lester R. Brown (2006), Dünyayı Nasıl Tükettik, Çev: M. Fehmi İmre, Türkiye İş bankası Yayınları, İstanbul, s:74.

[4] James Rıdgeway (2005), Her Şey Satılık, Dünyanın Kaynaklarını Kimler Kontrol Ediyor, Çev:Bülent Doğan, Metis Yayınları, İstanbul s:136

[5] Brown a.g.e., s.75

[6] Dünyada Gıda Fiyatları Artarken. http://www.cev.org.tr/Default.aspx?pageID=18&nID=1056 (erişim 05.05.2008)

[7] Sessiz Tsunami Dünya Gıda Krizi, www.asam.org.tr/fpr/food.ppt (erişim 05.05.2008).

[8] Hububat Üretimi, Tüketimi Karşılamıyor, http://www.ntvmsnbc.com/news/443548.asp (05.05.2008)

[9] http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=14884

[10] Etanol Yakıtı, http://tr.wikipedia.org/wiki/Etanol_yak% C4%B1t%C4%B1 (erişim 05.05.2008)

[11] Gıda Enflasyonu Nedenleri Ve Alınabilecek Önlemler, http://www.ziraatcilerdernegi.org.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=104&Itemid=143 (erişim 03.05.2008)

[12] Genetik Emperyalizm ve Biyo-Serflik (çev: Çiğdem Aksoy. FROMM) http://www.ekolojistler.org/genetik-emperyalizm-ve-biyo-serflik-cev-cigdem-aksoy-fromm.html

[13] A.g.m.

[14] Toprağın üstündeki en öldürücü savaş, http://www.yuzde52.org/msayfalar.php?ms=34 (erişim 06-05-2008)

[15] A.g.m.

[16] Şaban Akpınar, Açlık, http://www.ordutarim.gov.tr/subeleler/kontrol/gidagunu/aclik.htm (erişim 04.05.2008)

[17] Mithat Sancar, Açlık Çoğunluktadır Tokluk Ayıptır, Birgün 21 Nisan 2008

[18] Tarımda yoksulluğun nedeni, http://www.ntvmsnbc.com/ news/292837.asp (erişim 07.05.2008)

[19] Ayzen Atalay, “Arpa suyu iyi bir yatırım mı?” http://dogalhayat.ntvmsnbc.com/news.aspx?newsID=202 8 (erişim 07.05.2008)