Anasayfa > Birikim Arşiv > 229 - Mayıs 2008 > Küresel Isınma ve Ekonomizm

Küresel Isınma ve Ekonomizm

Serhan Mersin | (Sayı : 229 - Mayıs 2008)

Elinizde nereden geldiği önemli olmayan ama sadece önümüzdeki dört yılda dünyanın en önemli sorunlarının çözümünde kullanabileceğiniz fazladan 50 milyar dolarınız olsaydı hangisine öncelik verirdiniz: AIDS mi, küresel ısınma mı? Bu soruyu Sceptical Environmentalist (Şüpheci Çevreci) kitabıyla tanınan ve küresel ısınma başta olmak üzere çevre kirliliği, canlı türlerinin yok oluşu, kaynakların tükenmesi gibi çeşitli ekolojik sorunların gereğinden fazla abartıldığını, bilimsel kanıtlardaki belirsizliklerin çevre konusunda yanlış yönlendirmelere neden olduğunu, dünyanın var olan sorunlarının çözümünün maliyet-fayda analizi yapılarak önceliklerin belirlenmesi ve kaynakların bu sorunların çözümüne harcanması ile gerçekleştirilebileceğini iddia eden Bjørn Lomborg soruyor.

Geçmiş yıllar boyunca iklim değişikliğinin varlığını, küresel ısınmanın etkilerini bilimsel olarak reddetmeye, sonuçlarını boşa çıkarmaya çalışan bir kesim, son yıllarda artan aksi yöndeki kesin kanıtlar sonucunda strateji değiştirerek gerçek derdini daha açık ifade etmeye başladı. Küresel ısınma inkarcısı bu kesim iklim değişikliğinin var olduğunu ve bu değişikliğin insan kaynaklı etkilerle şiddetlendiğini artık kabul etti ama elindeki bir kozu hâla kullanmaya devam ediyor. ABD Başkanı Bush’un da en başından beri sığındığı liman olan bu koz Kyoto Protokolü’nün uygulanmasının ekonomiye getireceği yük. Bu ekonomik boyut Stern gibi küresel ısınma konusunda zaman geçirmeden adım atılmasını isteyen ekonomistlerin de raporlarında yer alıyor. Hatırlanacağı üzere Stern Raporu’nda, eğer hızla harekete geçilmezse küresel ısınmanın maliyetinin ve potansiyel risklerinin küresel gayrı safi milli hasıla’nın %5’ine karşılık gelecek miktarlara yükseleceği ve diğer yan etkilerle beraber bu oranın %20’lere kadar çıkabileceği belirtiliyordu.[1] Zaman kaybetmeden harekete geçirilmesini öneren Stern’in tam tersine Lomborg, küresel ısınma sorunu konusunda hiçbir şey yapılmamasını savunuyor.

Aslen bir istatistikçi olan Bjørn Lomborg herhangi biri Kyoto karşıtı değil. Zira, Time dergisi tarafında 2004 yılında dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçilmiş, Dünya Ekonomik Forumu tarafından 2005 yılında Genç Küresel Lider olarak ilan edilmiş ve yine 2005 yılında Foreign Policy and Prospect dergisi tarafından da 14. en etkili akademik üye kabul edilmişti. Lomborg son kitabı Cool It: The Sceptical Environmentalist Guide to Global Warming (Sakin Olun: Şüpheci Çevrecinin Küresel Isınma Rehberi)(2007)’de yine küresel ısınma sorununu ekonomik açıdan sorguluyor.[2] Ekonomik analizlerini ise genellikle pek çok ekonomistin kullandığı maliyet-fayda analizi yöntemiyle yapıyor. Lomborg aynı zamanda Kopenhag Konsensusu adlı bir kuruluşun başında.

KOPENHAG KONSENSUSU

Lomborg’un kuruculuğunu ve yürütücülüğünü yaptığı bir düşünce platformu olan Kopenhag Konsensusu, dünyanın sorunlarını çözmeyi geleceğe yapılan bir yatırım olarak gören, bu yatırımları ekonomik açıdan değerlendirerek öncelikler belirleyen ve bu öncelikleri maliyet-fayda analiziyle kararlaştıran bir merkez. Kopenhag Konsensusu ve kurucusu Lomborg’a göre ilk cümledeki sorunun cevabı net: Küresel ısınma sorunu için atılacak adımlar diğer sorunlara nazaran kötü bir tercihten başka bir şey değil. Kopenhag Konsensusu’yla ilk olarak 2004 yılında biraraya gelen ve aralarında Nobel ödülü almış ekonomistlerin de bulunduğu uzmanlardan oluşan bir ekibin yaptığı maliyet-fayda analizleriyle dünyanın en öncelikli sorunu AIDS olarak nitelendirilmiş ve küresel ısınma sorunu, bu sorun için önerilen çözümlerin, böyle bir sorunun gerçekliği ve insan kaynaklı olduğu yadsınmamasına rağmen, verimsizliği ve yüksek maliyeti (ki küresel ısınmayla mücadelenin tüm dünya ülkelerine 180 milyar dolara malolacağı iddia ediliyor) öne sürülerek belirlenen sorunlar arasında öncelik açısından en son sırada yer almıştı.

Kopenhag Konsensusu’nun 2004 yılındaki forum için belirlediği 10 konu başlığı eğitim, çatışmalar, iklim değişikliği, bulaşıcı hastalıklar, sübvansiyon ve serbest ticaret bariyerleri, kötü beslenme ve açlık, nüfus ve göçmen sorunları, mali istikrarsızlık, yolsuzluk, temiz su ve sağlık önlemleri konularını içeriyordu ve çözüm önerilerinin sunulduğu projeler arasından yapılan değerlendirmeler sonucunda seçilenler için öncelik talep ediliyordu.[3] Sorunlara değil çözümlere odaklanma gerekliliğinin ardında yatan neden ise, Lomborg’a göre, her uzmanın ya da bilim adamının kendi çalışma alanındaki konunun daha ciddi olduğunu ve önem arzettiğini iddia edecek olmasıydı. Örneğin, sıtma veya küresel ısınma konusunda çalışan uzmanların çözüm için önceliğin kendilerine verilmesini isteyecekleri öngörülüyordu. Bu çatışmadan yola çıkan Lomborg hangi konuya öncelik tanınacağına karar verme işinin ekonomistlere bırakılması gerektiğini öne sürüyordu. Temel aldığı her şeyiyle ekonomik indirgemeci olarak nitelendirebileceğimiz maliyet-fayda analizi neticesinde ise 2004 yılında önerilen başarı potansiyeli en yüksek ve öncelik tanınması gereken projeler arasında AIDS’in kontrolünün yanısıra, kötü beslenmeyi engellemek için mikrogıdaların kullanılması ve ticari bariyerlerin kaldırılarak ticaret liberizasyonun sağlanması yer alıyordu. En şaşırtıcı sonuç ise küresel ısınma sorunu çözümü için önerilen Kyoto Protokolü’nün uygulanması veyahut karbon vergileri uygulamasını yaygınlaştırmak gibi çözümlerin listede verimsiz olduğu için elenerek son sıralara yerleşmesiydi.

2008’in Mayıs ayında Kopenhag’da aynı minvalde tekrar toplanacak olan neo-liberal grup çoğunlukla aynı konularda yine ekonomistlerin oluşturduğu uzmanlarla öncelikleri belirleyecek. 2004 yılındaki forumdan farklı olarak bu yıl hava kirliliği, terörizm, kadın ve kalkınma konuları geçen forumda tartışılan finansal istikrarsızlık, yönetim bozuklukları ve nüfus ve göçmen sorunları yerine başa çıkılması gereken 10 sorun arasında yer alacak.

İlk bakışta Lomborg’un kendi içerisinde tutarlı olduğu ileri sürülebilir çünkü Lomborg, Kopenhag Konsensusu’yla devam eden süreçte ve kitaplarında Kyoto Protokolü’nü uygulayıp dünya kaynaklarını harcamak yerine, gelişmekte olan ülkelerin sorunlarına yatırım yapıp, ancak onların sorunlarına çözüm bulduktan ve ekonomik gelişmişliklerini sağladıktan sonra küresel ısınma üzerine eğilebiliriz diyor. 100 yıl içerisinde Protokol’ün uygulanmasıyla ortaya çıkacak sadece birkaç derecelik azalma yerine, gelişmişlik düzeyi artmış bir dünyada sorunların daha kolay çözülebileceği düşüncesiyle hareket edilmesi gerektiğini iddia ediyor. Zira, Lomborg’un hesabıyla 2100 yılında hiçbir adımın atılmadığı takdirde sıcaklıkta meydana gelecek ortalama 2.1 derece yükselme, Protokol’ün yükümlülüklerinin yerine getirilmesiyle ortalama 1.9 derece yükselme olarak ortaya çıkacak.[4] Lomborg’a göre, 100 yıl sonra fakir bir Bangladeşli’den değil, en az şu anki seviyemiz kadar zenginleşmiş bir Bangladeşli’den söz edeceğiz ve bu gelişmişlik düzeyi çözümlerin sağlanması konusunda oldukça yardımcı olacak.[5] Bu yüzden Kyoto Protokolü’nün ekonomik büyümeyi cesaretlendirecek stratejilerle değiştirilmesi ve daha akılcı stratejilerle önceliklere odaklanılması gerekliliği açığa çıkıyor. Lomborg’un bahsettiği daha akılcı stratejilerin maliyeti ise 52 milyar doları buluyor. Kısacası, bir tarafta küresel ısınmayla mücadele için harcanacağı iddia edilen 180 milyar dolar ve diğer tarafta da Lomborg’un önerdiği stratejiler ile önceliklerin belirlenmesine harcanacak 52 milyar dolar var. Toplam dolar tutarlarıyla baktığımızda bize her şeyin ne kadar da kolay olduğunu düşündürten bir tablo. İyi ama bu rakamlara ulaşırken yapılan hesaplamalar ve analizler ne kadar doğru, ne kadar gerçekçi, bunu göz önüne almamız gerekmez mi?

Çevre koruma konularında yapılan maliyet-fayda analizlerinin pek çok eksikliği bulunuyor.* Ne var ki, sadece küresel düzeyde iklim değişikliği söz konusuyken değil, yerel düzeyde pek çok çevresel çatışmayı çözmek için de karşımıza çıkarılıyor: Asbest yüklü gemilerin Türkiye’ye girişine izin verilip verilmeyeceği tartışması, talan yasalarıyla ormanlık alanların katledilmesi, Acaristanbul’daki ruhsatsız villalara verilen imar izinleri, Kaz Dağları’nda, Bergama Ovacık’ta siyanürle altın aranmasına, Turgutlu Çal Dağı’nda sülfürik asit liçi yöntemiyle nikel çıkartılmasına olur verilmesi ve bu madenler için kesilecek ağaçların, kirlenecek yeraltı sularının gözardı edilmesi, Tuzla’da zehirli atık dolu varillerin toprağa gömülmesini engelleyecek, zehirli atıkları denetleyebilecek bir sistemin olmaması, vb. gibi çevresel sorunların varlığı, düşündüğümüzden çok daha farklı şekillerde, dikkatle hesaplanmamış ve pek de göz önünde olmayan içselleştirilmiş bir maliyet-fayda analizinin yapılışına işaret ediyor.

Aynı konuda hem Stern’in hem de Lomborg’un farklı sonuçlara ulaşması bu yöntemin, gerek işleyişinde her şeyden önce objektif değerlendirme ve saydamlıktan yoksun oluşunun ve gerekse bilimsellikten uzak olmasının bir sonucu olarak değerlendirmeli. Zira, faydaların ve maliyetlerin oluşturulması sırasında aynı değerlendirmeler iki taraf için de eşit şekilde yapılamıyor. Bu da analizlerin varsayımlarla dolmasına, belirsizliklere, bunun sonucunda da yanlış hesaplamalara ve manipülasyona kolaylıkla maruz kalmasına neden olmakta. Ekosistem üzerindeki etkiler, hastalığa yakalananların/yakalanacakların sayısı ve eşitlik gibi konular ya fayda analizlerine dahil edilmiyor ya da hak ettikleri oranlarda bu analizlerde yer alamıyor. Aynı şekilde, engellenen ölümcül durumlar ve geri dönülemez noktaların engellenmesi konuları genellikle fayda analizleri içerisine dahil edilmiyor. Tam tersine, analizler sırasında gelecekte kurtarılabilecek her canlıya sağlanan potansiyel yarar için her yıl belirli bir iskonto oranı uygulanıyor. Zira, sağlanan yararların doğrusal olarak değerlendirilemeyeceği ve her yıl aynı miktarda yararın insan hayatına atfedilemeyeceği, ölümcül hastalıkların belirli bir bekleme döneminden sonra ortaya çıktığı iddia ediliyor.[6] Öte yandan maliyet analizleri sırasında fiyatlandırma konusu nispeten daha kolay bir şekilde hazırlanmakta çünkü endüstrilerin sunduğu malî değerlere genellikle bağlı kalınıyor. Elde edilecek kâr piyasa üzerinden hesaplanmakla kalmıyor, endüstriler de mevzuatın getireceği potansiyel yüklerden kaçabilmek için maliyetleri gösterebildiği kadar fazla gösterebiliyor.

Bu mantık temelinde, örneğin, şantiye alanına dönen Kaz Dağları’nda yok olma tehlikesi altındaki türlerin varlığı, ekosistemdeki yaşam dokularının zarar görmesi, siyanürün yeraltı suları vasıtasıyla içme sularına karışacak olması, sel baskınlarının meydana gelecek olması ve gelecek nesillerin göreceği zararı karşılayacak bir analizin maliyeti nasıl parasallaştıracağı meçhul hale geliyor. Fayda hanesinde ise Kaz Dağları’ndan elde edilecek altının ve işçilere sağlanacak dönemlik istihdamın ülke ekonomisine getireceği kârın maliyetle nasıl birebir karşılaştırılabileceği ise başka bir sorun. İstanbul’un hala bakir kalabilmiş son ormanlarının bulunduğu Şile’de, kil ve silis çıkartmak için bitirilen batı kesiminden sonra, bu sefer kalker çıkartmak için bölgenin doğu kesiminin, madenciliğe açılması için yapılan çalışmalar bir başka ve güncel örnek olarak karşımıza çıkıyor.[7] İstanbul’un akciğeri denilen bu ormanların yok edilmesi, bölgenin çölleştirilmesi, buradaki ekolojik yapının tümüyle mahvedilmesine karşılık Seramik Federasyonu Başkanı, seramik sektörünün 2 milyar avroluk bir sektör olduğunu ve kil çıkarılmazsa, 220 bin insanın işsiz kalacağından dem vuruyor. Şaşırtıcı olmayan, Şile ormanları örneğinin ne İstanbul’da ne Türkiye’nin herhangi bir yerinde son olmaması, çevreye karşı yine ve yeniden ekonominin çıkartılmasında beis görülmemesi. Tüm hayatı dolar/avro toplamı olarak ifade etmek ve analiz sonucunda yapay pazarlar yaratıp bu pazarlarda hayata dair değerler atfetmek yaşadığımız sistemin bize bir armağanı olsa gerek. Tekrar Lomborg’a dönersek, onun savları sistem içerisinde bu metalaştırma sürecine destek olmakla kalmıyor, tüm değerlerin kâr marjına indirgenmesine kapı açıyor. Cool It işte bu metalaştırma sürecinin ve ekonomici indirgemenin bir ürünü olarak göze çarpıyor.

KÜRESEL ISINMA SORUNUNUN MALİYET-FAYDA ANALİZİ

2004’teki Forum sonrası aldığı ciddi tepkiler Lomborg’u, hem öncelik tanınma konusuna açıklık getirmek hem de Kyoto Protokolü temelinde küresel ısınma sorununun neden düşünüldüğünün aksine aciliyet taşımadığını ve sorunun öneminin abartıldığını tartışmak amacıyla küresel ısınmaya odaklandığı yeni bir kitap yazmaya itti. Lomborg Cool It’te insan ihtiyaçlarının ve çevresel kaygıların beraber göz önüne alınacağı bir sistem kurmayı önerirken iklim değişikliği sorununda bilimsel kanıtlarla değil duygularla hareket edildiğini iddia ediyor. Sceptical Environmentalist kitabında yer verdiği sorunu çözmek için atılacak adımların yüzyıllar boyunca çok az etkisi olacak tezinde ısrar ederek eyleme geçmek yerine beklemenin daha iyi olacağını ileri sürüyor, çünkü Lomborg’a göre Kyoto tarzı anlaşmalar hem zaman hem de para kaybından başka bir şey değil. Lomborg’un küresel ısınma sorunu için önerdiği çözümler ise, forumda belirlenen öncelikler ve sonuçlar temelinde Kyoto Protokolü’nün tümüyle terk edilmesi ve küresel ısınma sorununu önleyebilecek teknolojilere yatırım yapılması. Karbondioksitin azaltılmasını sağlayan temiz teknolojiler halihazırda var ve düşük-karbon enerji teknolojilerine geçiş için pazarın hazırlanması gerekliliği kaçınılmaz bir gerçek. Lomborg’un bir diğer önerisi ise kirleten öder ilkesinin temele alınarak halizhazırda bazı ülkelerde uygulanmakta olan karbon vergilerinin daha da yüksek değerlere çıkartılarak uygulamalarının yaygınlaştırılmasının sağlanması. İlginç olan ise, başını çektiği 2004’teki Forum sonunda en verimsiz ve başarısız çözümlerden gösterilen karbon vergisi uygulamasını kitabındaki çözüm önerileri arasında göstermesi. Kyoto tarzı anlaşmalarla iklim değişikliğine neden olan gazların azaltılması çalışmalarının terk edilmesi iddiasıyla Lomborg, bizatihi mevcut sistemin yattığı sorunları çözmenin her şeyden önce etik bir mevzu olmadığını, sorunlara yaklaşımıyla böyle bir durumdan nasıl daha fazla kâr edinilebileceği üzerine temellendirdiğini gösteriyor.

Sorunlara Lomborg’un kitabında kullandığı ekonomici mantıkla yaklaştığınızda asıl sorunun küresel ısınma değil soğuma olduğunu, Avrupa’da her yıl 200.000 insanın sıcaktan ama çok daha fazlası, 1.5 milyon insanın soğuktan öldüğünü, bu yüzden de sıcaklığın ortalama olarak birkaç derece artmasının dünya için pek de kötü olmayacağını ileri sürebilirsiniz. Aynı şekilde, buzulların erimesiyle beraber, taşıdıkları su miktarları artan ırmakların, bu sayede fakir halklara daha çok su getireceğini, su taşkınları ve sonrasındaki kuraklığı göz ardı ederek, savunabilirsiniz. Deniz suyu seviyesinin artacak olması sorunu ise, Lomborg’a göre, setlerle halledilebilecek kadar basit bir mevzudur. Hatta su seviyesinin artması neticesinde yapılacak setler sayesinde kullanılabilir toprak miktarı da arttırılabilecektir. Aynı mantıkla devam edersek, su seviyesinin yükselmesi eğer Hollanda’da sorun olmuyor ama bilakis Bangladeş’te ölümlere neden oluyorsa yapılacak olan Bangladeş’in de Hollanda’daki zenginlik seviyesine çıkarılmasıdır diyebilirsiniz. Bunun yöntemi de Kyoto için harcanacak paranın Bangladeş’in sorunlarına harcanmasıdır. Ne var ki, Lomborg’un yanıldığı nokta bu sürecin sürdülebilir hale getirilip getirilemeyeceğinde açığa çıkıyor: Tüm dünyanın zenginliğini sağlamanın yolu pek tabii ki Bangladeş’in de zenginleştirilmesinden geçiyor ama öte yandan bu durum, dünya kaynaklarının sınırlı olduğu aşikârken, gelişmiş ülkelerin gelişmişliklerinin de uzun bir süre aynı seviyede tutulmasını gerektiriyor. Ne ki, bu çözümü gelişmiş ülke halklarının kabul edeceğini ileri sürmek safdillik değilse eğer, sorunlara at gözlüğüyle bakmaktan başka bir şey değildir, çünkü reel dünyada böyle bir çözümün uygulanabilir olmadığına ve üstelik sadece yardımlarla ikame ettirilen sürdülebilir bir gelişmenin elde edilemeyeceğine dair geçmişten gelen bunca örnek varken. Aslında varılan bu nokta gelişme kavramını sonsuz kabul ettiğimizde karşımıza çıkan noktadır. Kafaları karıştıran bol istatistiki bilgi ve en büyük hatanın temelinde Kyoto Protolü’nün bu şekliyle 100 yıl boyunca aynen devam edeceği yanılgısı ve bazı eşik noktalarından geçildikten sonra geri dönülemez noktalara girilebileceğinin göz ardı edilmesi vardır.

Öncelikli olarak fakir ülkelerin sorunlarını çözmek yerine, Lomborg gibi, pek işe yaramayacağı iddia edilen Kyoto’yu ve mekanizmalarını uygulamak için ülkelere malî yük bindirmek yanlış denebilir. Tamam, ama eğer savaşa bu kadar bütçe ayırılırken, fakir halkların üzerine bombalar yağdırılırken kimsenin aklına bu paraların bir kısmını Bangladeş’in sıtma sorunun çözmek için harcayalım demek gelmiyor. Demek ki ortadaki sorun Kyoto’yu, veya sonrasındaki anlaşmaları uygulamak değil, askere, savaşa, bombalara giden bu kadar parayı daha gerekli yerlerde kullanmak. İki yüzyıl sonra torunlarımız bize, Lomborg’un iddia ettiği şekilde neden fakir halkların öncelikli sorunlarını çözüp onları daha da zenginleştirmek yerine Kyoto gibi işe yaramaz bir anlaşmaya para döktünüz diye sormayacak, tam tersine iki yüzyıl sonra torunlarımız bize neden savaşa bu kadar para harcarken Kyoto veya sonraki anlaşmalara, soruna dikkat çekmeye çalışanlara kulak vermediniz, iklim değişikliği sorununu daha ciddiye almadınız diye soracak.

YALNIZCA BEYAZLARA!

Lomborg’un kitaplarıyla ve Kopenhag Konsensusü’yle vardığı sonuç her şeye sermayenin merceğinde bakmasının bir tezahürü. Bu bakış açısına derin bir açıklama için Terry Eagleton’un İdeoloji kitabında anlattığı ideolojinin bir biçimde durumun içine işleyişini anlattığı meramı kullanabiliriz:

Bir parkta üzerinde “Yalnızca beyazlara!” yazılı bir bankta otururken, kendi kendime ırkçılığa karşı olduğumu anımsatmanın bir faydası yoktur; bu bankın üstünde oturma edimimle ırkçı ideolojiyi desteklemiş ve yaşatmış oluyorum. İdeoloji deyim yerindeyse kafamda değil, oturduğum banktadır.[8]

Aynı şekilde ideoloji Lomborg’un küresel ısınma için önerdiği eylemsizlikte değil, daha çok ikiyüzlülükle daha fazla kâr etmenin sözcülüğüne soyunmasında ve bunu kabul ettirme gayretindedir. Nasıl ki ideoloji, Althuser’in söylediği gibi, hiçbir zaman ben ideolojiyim demezse, Lomborg’da pek tabii ki “küresel ısınma sorunu umurumda değil, küresel ısınmayı engelleyeceğiz diye sermayenin daha fazla kâr etmesi engelleniyor, bu yüzden sorunu gözardı edebileceğimiz stratejiler geliştirelim, dikkatleri başka yönlere çekelim” demez, ama “önce fakir halkların karnını doyuralım, sonra bu sorun çözeriz” der, böylelikle kâr etmenin önündeki engelleri kaldırmaya çalışır, fakir halkların neden aç olduğunun altında yatan nedenleri ise es geçmekte beis görmez. Küresel ısınmayla mücadelenin sermayenin kısa ve orta vadeli kârlarında sorun yaratacağı için çekince koyduğunu gizlemeye çalışır. Lomborg’un düşünce biçimiyle hareket eden Fransız Sigorta Şirketleri Federasyonu başkanı Denis Kessler gibileri ise sonraki adım olarak ekolojik felaketlerin GSMH’ye ve küresel ekonomiye olumlu etkide bulunduğunu için “oldukça iyi bir şey” olduğunu bile savunabilir.[9] Zira bu sayede onarım, yenileştirme ve modernizasyon çalışmaları için para harcanacak ve böylece ekonomik büyümenin devamı sağlanacaktır. Dolayısıyla, gelişmiş ülkeler için maliyeti karşılanabilir olduğu sürece, iklim değişikliği sorunu için hiçbir şey yapmamak yeğdir. Öte yandan seller, kasırgalar vs. ile boğuşan gelişmekte olan ülkelerde kurbanlar, ekonomik açıdan örneğin ülkenin petrol çıkarılmasının önüne geçmedikleri sürece önemsizdirler. Küresel ısınmadan en çok muzdarip olacaklar olanlar onlar olsa da.

Küresel ısınma sorununa, alışageldik, büyüme tüm sosyal sorunlara, teknoloji de tüm ekolojik sorunlara vakıftır algısıyla yaklaşıp tüm insanlığı refaha erdirme düşüncesi kapitalist sistemin kendisini yeniden ve yeniden üretmesine neden oluyor. Lomborg ve dayandığı ekonomizm mantığı aslında gelip her türlü sorunu çözecek piyasacı bir deus ex machina hayalinden başka bir şeye tekabül etmiyor.

Temiz su kaynaklarına erişim, HIV/AIDS ve diğer bulaşıcı hastalıklar, yetersiz beslenme, sıtma, nüfus fazlalığı, kuraklık tüm dünyanın karşılaştığı ve çözüm beklediği sorunlardan bazıları. Sadece gelişmekte olan ülkelerde değil, gelişmiş ülkelerde de hiç kuşkusuz önem arz ediyorlar. Bu sorunların her biri daha yaşanabilir bir dünya için seferber olmamız gereken sorunlar. Sıtma bile tek başına dünyada her yıl onbinlerce insanın ölümüne neden olmakta. Öte yandan küresel ısınma tüm ekosistemi ve dünya halklarını ilgilendiren bir sorun ve sorunu çözebilmek demek neredeyse tüm üretim/tüketim ilişkilerinin gözden geçirilmesine, uğruna savaşların çıktığı enerji kaynaklarının değiştirilmesine ya da bu kaynaklardan tümüyle vazgeçilmesine, özellikle gelişmiş ülkelerdeki yaşam tarzlarında önemli bir değişikliğe gidilmesine, kısacası yeryüzündeki tüm hayatı kökten değiştirecek bir yenilenmeye ihtiyaç duymak demektir. Tüm bu önemli sorunlar arasında öncelik sırası yapmak ise abesle iştigaldir. Zira, tek başına küresel ısınma sorunu bile tüm bu sorunları tetikleyecek bir mekanizmadır. Temiz su kaynaklarına ulaşmak dürtüsü, eğer ortada içilecek su kalmamışsa, ne kadar önceliklidir? Eğer küresel ısınma sonucunda ekili arazi sayısı azalacaksa kötü beslenme sorununun çözümüne yönelmek nasıl mümkün olacaktır?

Keza, Haiti’deki yağmalama ve ölümlerle sonuçlanan ayaklanma ve ayaklanma sonucunda hükümetin istifasıyla tüm dünyanın dikkatini çeken ve Haiti’nin yanı sıra dünyanın diğer yoksul ülkelerinde de protestolara neden olan gıda krizinin altında yatan nedenlerden hiç kuşkusuz en önemlileri arasında küresel ısınmanın sonuçları da yer almaktadır. Petrol fiyatlarının yükselmesi, gerek bu yükselmenin olumsuz etkilerini azaltmak, gerekse de hükümetlerin küresel ısınmayla savaş adı altında plansız programsız bir şekilde her geçen gün daha fazla verimli toprağı biyoyakıt için tahıl üretiminde kullanılmasını teşvik etmesi, yine iklim değişikliğinin sonucunda meydana gelen olumsuz hava koşullarıyla tarımsal üretimdeki azalma, ekonomizmin temeli olan ve ekonomik gelişmenin sağlandığı ülkelerde gıdaya olan talebin artması bu gıda krizinin nedeni olarak gösterilirken, burada küresel ısınmayı önemli bir aktör olarak es geçmemiz hiç te mümkün değil.

Kyoto Protokolü’nü kötü hazırlanmış, haliyle yaptırımları güçlü olmayan ve önerdiği çözüm önerilerinin sorunu çözmede tümüyle başarı getirebileceği konusunda ciddi soru işaretleri barındıran bir protokol olduğu için eleştirebiliriz. Ama bir ilk ve hoşumuza gitmese de, Lomborg’vari eleştirilere karşı savunulması gerekiyor, en azından böyle bir sorunun varlığına dikkat çektiği için. Mayıs ayında Kopenhag’da düzenlenecek forumda şimdiden tahmin ettiğimiz şekilde küresel ısınma sorunu yine acil sorunlar arasında yer almayacak. Ama bu tercih güneşin balçıkla sıvanmayacağı gerçeğini değiştirmez. Artık önümüzde Kyoto sonrası dönem var ve zaman bu

sorunun ciddiliğine gereken önemi verenleri haklı çıkarıyor.

Bize ise banka hep beraber oturup üzerindeki yazıyı silmek kalıyor.

[1] Nicholas Stern, Stern Review on the Economics of Climate Change, 30 Ekim 2006, (http://www.hm-treasury.gov.uk/independent_reviews/stern_review_economics_climate_change/ sternreview_index.cfm).

[2] Bjørn Lomborg, Cool It: The Sceptical Environmentalist Guide to Global Warming (Sakin Olun: Şüpheci Çevrecinin Küresel Isınma Rehberi), Cyan and Marshall Cavendish, 2007.

[3] Kopenhag Konsensusu 2004, (http://www.copenhagenconsensus.com/Default.aspx?ID=158).

[4] Bjørn Lomborg, Sceptical Environmentalist (Şüpheci Çevreci), Cambridge University Press, 2001.

[5] Bjørn Lomborg, “Our Priorities For Saving the World”, TED Konuşması, 2005, (http://www.ted.com/index.php/talks/view/id/62).

[*] Bu eksikliklerden bahsetmeden önce bir konuya açıklık getirmekte fayda var. Pek tabii ki, herhangi bir düşünce kuruluşu üyelerinin dünya görüşlerine ve kuruluşun perspektifine göre dünya sorunlarını ve çözümleri için öncelik belirleme hakkı vardır. Abbas Güçlü’nün yıllar önce bir televizyon programında üniversitelerin en aciliyet gerektiren sorunu olarak otopark sorununu göstermesi gibi kişiler veyahut kuruluşlar kendi bakış açılarıyla kendilerine göre öncelikler belirleyebilir. Bu yazıda da amaç, ilk öncelik olarak belirlenen AIDS’in çözümü için yapılan çalışmaların değerini azaltmak değildir. Gerek AIDS, gerek seçilmiş diğer konular önem arzeden konular, hiç kuşkusuz. Keza, Kopenhag Konsensusu’nun belirlediği başlıkların çoğunun makul olarak değerlendirilebileceği gibi, örneğin, küreselleşme karşıtı bir grubun oluşturacağı bir listenin farklılıklar taşıyacağı da aşikârdır. Burada değinilen mevzu, küresel ısınma için kullanılan maliyet-fayda yönteminin manipülasyona oldukça açık ve öznel olduğu için çıkacak sonuçların yanlış ve eksik olacağı üzerinedir. Bu sonuçlar ise aralarında Nobel ödülü alan ekonomistlerin de bulunduğu bir ekibin sonuçları net ve kesindir dayatmasına ve ve ekonomici bakış açısına karşı olmayı gerektirecektir.

[6] Lisa Heinzerling ve Frank Ackerman, “Pricing the Priceless: Cost-Benefit Anlaysis of Environmental Protection”, Gerorgetown University, 2002.

[7] Serkan Ocak, “Şile’de Maden Testi: Vahşi mi Çevreci mi?”, Radikal, 20 Nisan 2008. (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=253517).

[8] Terry Eagleton, İdeoloji, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, Nisan 2005.

[9] Herve Kémpf, “Every Catastrophe Has a Silver Lining”, Guardian Weekly, 20 Ocak 2000. http://www.math.metu.edu.tr/~dpierce/texts/catastrophe.html.