Bir parti olarak Ordu

Ömer Laçiner | (Sayı : 230-231 - Haziran-Temmuz 2008)

Daha 1990’ların ilk yıllarındaki Birikim yazılarında Silahlı Kuvvetler’in bazı tutum ve girişimleri dolayısıyla, ama mecazi anlamda, Ordunun bir parti gibi davrandığından söz edildiğini “eski” okurlarımız hatırlayacaklardır. Elbette ki bu teşbihi kolaylaştıran olgu, Türkiye siyasal düzeninin o “gizli” kuralı idi.

Parlamentoda çoğunluğa sahip olduğundan yasama erkine de dolaylı olarak egemen olan yürütme organı-hükümet (hangi partilerden oluşursa oluşsun) böylece sahip olduğu iktidarı, fiiliyatta asker-sivil yüksek bürokrasi adına Ordu ile paylaşmış -hatta onun izni çerçevesinde kalmayı kabullenmiş olarak- kullanabilirdi bu kurala göre. Dolayısıyla Ordu bu bağlam ve anlamda -sivil hükümet tek partiden olsa dahi- daima bir koalisyon olan iktidarın öteki ayağı, partisi sayılabilirdi.

Ama o sıralarda bu benzetmeyi yaparken -az sonra açıklamaya çalışacağımız mahiyette- bir partileşme eğilimine kapıldığına işaret etmekten çok, hatta bunu ima bile etmeksizin; onun bazı tutum ve girişimleri ile bir devlet organı görüntüsünden çıkıp, toplum ve devlet aygıtı içinde bir “taraf”a karşı kendine özgü, özel amaç, çıkar ve konum hesapları içinde davranmasını kasdediyor idik. Çünkü o tutumu, -konuya ilişkin- devlet politikasının mantığı içinde değil, temsil ettiği zümre ve kurumların özel konum ve çıkar hesapları ile gerekçelendirilebiliyor, açıklanabiliyordu ancak.

Fakat yine de bu “parti” tavrı hem tekil durum ve olaylara ilişkin olarak görülebiliyor hem de “yüksek siyaset” düzeyinin dışına taşmıyordu.

28 Şubat -postmodern- darbe sürecinde dahi o ünlü “Batı Çalışma Grubu” tarafından Refah Partisi’nin sosyo-ekonomik desteklerine, bu operasyona demokrasi adına karşı çıkabilecek medya mensuplarına karşı “partizan”ca planlar-“andıç”lar hazırlanmış, yürürlüğe konulmuş ise de, bunlar o sırada RP’nin hükümetten uzaklaştırılması operasyonuna özgü ve bu amaç gerçekleştiğinde durdurulacak “önlemler” gibi görünüyordu. Ordu bu süreçte “parti gibi” davranma benzetmesinin ötesine geçmiş gibi olmuş; ama istifa eden RP-DYP hükümetinin yerine, bu partilerin yer almadığı bir hükümet kurulduğunda ve ardından yapılan 1999 seçimlerinde RP büyük oy kaybıyla üçüncü parti düzeyine gerileyip sonra da ikiye bölününce, yeniden eski konumuna müdahalelerini “yüksek siyaset”in kapalı kapılar ardında olup biten kısmına münhasır düzeye çekmiş gibiydi.

Ancak, öyle anlaşılıyor ki; AKP’nin 2002 seçimlerindeki umulmadık başarısı, Ordunun devlet/iktidar yapısı içinde bir parti gibi davranma -geleneksel- kalıbının epeydir zaten çatlamış çerçevesini dağıtan bir darbe etkisi yaratmıştır. Bu tarihten itibaren Ordu, o zamana kadar -darbe/dikta dönemleri hariç- dolaylı biçimde, ilgili devlet kurumları vasıtasıyla denetlemeye çalıştığı kamusal-toplumsal alana giderek daha da doğrudanlaşan müdahale teknik ve araçları kullanan, buralarda onun özel amaç ve stratejileri doğrultusunda çalışan yasal/sivil, illegal/paramiliter örgütlenmeler üzerinden “politika yapan” adeta bir “parti” konumuna koymuştur. Yasal/sivil örgütlenmeler faslında, daha önce kurulmuş ADD ve ÇYDD vb. oluşumları bu “politika”ya yönlendirme çabalarına ağırlık verilirken milliyetçi akımların gençlik, şehit aileleri gibi örgütlenmeleri içinde de etkili olma girişimleri ihmal edilmemiş; illegal/paramiliter örgütlenmeler bahsinde ise, başta ünlü “Ergenekon”un yanısıra çoğunlukla emekli subayların yönetim ve inisyatifinde ajitatif faaliyetlerde ve kitle hareketi organizasyonlarında kullanılabilecek kadrolar oluşturmaya hız verilmişir.

Bu “yapılanma”nın kararı nasıl ve ne zaman kesin olarak verilmiştir, elbette bilmiyoruz. Hatta ortada böylesi bir “resmî” karar da olmayabilir. Ama AKP hükümetinin son yılına girilirken, özellikle gündem Cumhurbaşkanlığı seçimine kilitlenmeye yüz tutarken, AKP’ye karşı tertiplenen caydırıcı gösterilerle, suikast, bombalama girişimleri ile kendini gösteren “yapılanma”ya dair kamuoyuna yansıyan sınırlı bilgi ve karineler AKP hükümetinin başlangıcından itibaren, böyle bir örgütlenmeye gitme kararının resmen değilse bile zımnen yürürlüğe konulduğu kanatine vardırtan niteliktedir. Ayrıca, gerçekliği kanıtlanan “Ayışığı” ve “Sarıkız” kod adlı 2004 tarihli darbe planları ile ilgili belgeler, hem “darbe ortamı hazırlamak, bunun için kamuoyu oluşturmak” için benzer bir örgütlenme ve faaliyet modelinden söz ediyor hem de bu yöndeki halen yürütülen çalışmalardan tüm komuta kademesinin haberdar olduğunu açığa vuruyordu. Anlaşıldığı kadarıyla komuta kadrosunun hemen tamamı, Ordunun bu “sivil” yarı legal bir partiyi anımsatan örgütlenmelerle yarı örtük bağlantılar temelinde AKP iktidarı ile “mücadele etme”sinin gereğini öngörüyor; ancak bazı “şahinler”, bu örgütsel faaliyetleri hızlandırıp sertleştirerek kısa sürede bir darbe ortamı yaratmalarını ve AKP hükümetini zorla devirmeyi savunurken; daha ağır basan kesim “zorla devirme”ye şimdilik gerek görmeyip, söz konusu örgütlenmenin daha bir süre “caydırma” ve AKP’yi yıpratma amacı doğrultusunda çalışmasından yana tavır koyuyorlar.

Bütün bu kanıt ve karinelerden çıkan sonuç şudur ki, halen, bir süreden beri, Ordu yüksek komuta kademesinin yazılı bir kararı ile herhalde başlatılmış olmayan, ama özellikle şu son iki yılın “laiklik” veya “cumhuriyetçilik” parolası altında yürütülen örgütlenme, eylem ve ilişkilerinin mantığında kolayca doğrulanabilecek bir “partiye dönüşmüş olma” pozisyonundadır. Yani fiilen bir “parti”dir, artık. Ve halen Türkiye siyasetinde, AKP hükümetinin karşısında asıl muhalefet partisi rolünü oynamakta ve bu rol/işlev, diğer muhalefet partileri -CHP, MHP- tarafından itirazsız kabullenildiği gibi, AKP tarafından da bilinip “muhalefete karşı” politika bu bilgi esas alınarak saptanmakta, yürütülmektedir.

Bunu söylemekle ülke çoğunluğunun bilmediği sürpriz bir gerçekliği ifşa etmiş olmuyoruz elbette. “Bir parti gibi” olduğu noktasına pek, hatta hiç takılmaksızın halen bu ülkede herkes siyasal-toplumsal alandaki mücadelenin, kutuplaşmanın bir ucunda AKP’nin diğerinde Ordunun yer aldığı tesbitini malumu ilan gibi görüyor, normal bir bilgi sayıyor.

Anormal olan da budur; bu “Türkiye’ye özgü” gerçekliğe bu denli alışmış olmamızdır. Şüphesiz eğer bu ülkede, yüzyılı aşkındır var olmuş siyasal akım ve hareketlerin çoğunluğundan geçtik, adı hatırlanabilen birkaçı bile, cumhuriyet/demokrasinin insanlığın/toplumların genel gelişiminde ne anlama geldiğinin, nasıl bir aşamaya tekabül ettiğinin bilincinde olmuş ve verdiği siyasal mücadelede gayretinin belli bir kısmını bu bilinci aşılama, tutarlı bir cumhuriyet ve demokrasi kavramı, inancı oluşturmaya tahsis edebilmiş; geleneksel siyasal kültürümüzü böylece sarsabilmiş olsaydı herhalde bu denli yaygın bir alışkanlık hali içinde olmazdık. Elbette ki, genel olarak Ordunun siyasetteki ağırlığının fazlalığından, askerî darbelerin kabul edilemezliğinden ve halen de Ordunun bu denli ön planda, bir parti gibi tavır alabiliyor olmasından şikâyet edilegelmiştir. Ama bu şikâyetler söylenmenin ötesine geçmemiş, ciddi, sürekli ve cepheden bir itirazın hele bir “siyasal seferberlik”in asla konusu olmamıştır.

Ama, her ne kadar burada Ordunun siyasal ağırlığının “aşırı”lığından darbe “geleneği”nden söz ediliyorsa da, esasında bunlar asla sebep değil, sonuçturlar. Siyasal düzen ve kültür içinde/üzerinde ayrıca başlıbaşına bir etken, biçimlendirici özellik kazanmış olsalar da; sorunun aslî kaynağı değildirler. Ve eğer bir “aslî kaynak”tan, en köklü sebepten söz edeceksek bu; modernleşme tarihimizin belirli bir noktasından sonra ayrışmaya ve rakip akım/hareketler olarak şekillenmeye başlamış otoriter/devletçi ve sosyo-kültürel muhafazakârlıkların, içinden doğup, kopmayı asla istemedikleri ve beslendikleri kadim siyaset kültürümüzdür. Bu kültürün temel ögeleri olan arkaik -toplum üstü- devlet algısı, modern yurttaş kavramını “sözde”leştirecek denli kök salmış tebaa zihniyeti ve bunlarla birinci dereceden bağlantılı -çoğunlukla milli/dini önyargılarla takviyeli- siyasal önkabul ve kriterler, her iki ana mecra tarafından bilhassa koruna gelmiş; en modern görünümlü siyasal slogan ve öneriler bu baştan çarpıtıcı ve güdükleştirici temel üzerinden içeriklendirilegelmiştir. Bu temel üzerinden her iki rakip akım da, aralarında paylaştıkları cumhuriyet ve demokrasi kavramlarını, dokunulmaz hak ve özgürlüklere sahip, kendini ortak egemenliğin, aslî yetki ve sorumluluk sahibi yurttaş kavramını, bilincini silikleştiren bir içerikte kabullendirmeyi “başarmış”lardır. Bu nedenle de büyük çoğunluk, oylarını cumhuriyetçi veya demokratlara verirken, birinde egemenliğin aslî sahibinin, toplumun kaderini belirleyecek temel kararların kooptasyon yöntemiyle çalışan kurum ve kadrolara ait olmasını; diğerinde ise seçtiklerinde -daha doğrusu seçtiklerini seçenlerde- olmasını tercih ettiğini göstermiş; egemenlik, toplumun kaderi ile ilgili yetki ve sorumluluğunun da bu tercihi yapmaktan ibaret ve bunu yapmakla sona erdiğini kabullenmiş oluyordu.

Yurttaşlığı neredeyse sadece bu “seçme” etkinliğine indirgeme noktasında birleşen bu iki akımın gerçek bir cumhuriyet ve demokrasi bilinç ve inancını geliştirmek diye bir kaygısı zaten olamazdı. Onları buna zorlayacak, daha doğrusu zorladığı ölçüde onların bu ülkenin siyasal hayatı üzerindeki hegemonyasını dağıtacak etken, modernleşmenin doğrudan türettiği, onun “gelenek”lerden kopuş özelliğini, “yenileşme” ve gelişme gibi aslî değerlerini temsil eden liberal ve sosyalist akım/hareketler olabilirdi. Liberal akımların Türkiye’deki ölçüde olmasa bile, hemen tüm toplumlarda daha başından itibaren, yenileşme ve gelişmenin eşitlikçi amaçlarla, radikal akımlar tarafından sahiplenilmesi karşısında muhafazakârlığın kanatları altına sığınarak güdükleştiği, sözünü ettiğimiz “zorlayıcı” işlevden uzaklaştığı bilinir.

Sosyalist -eşitlikçi- akımlar ise; siyaseti, siyasal bilinç ve varoluşu, ekonominin, iktisadî çıkar ve varoluşun bir türevine indirgeyen ekonomist yaklaşıma sürüklendikleri ölçüde bu işlevi önemsemez oldular. Yurttaşlık ve demokrasi bilincinin başlıbaşına özel ve hayatî bir önem taşıdığı fikrinden uzaklaştıran, en azından bu yaklaşımı törpüleyen bu bakış açısı, onları siyaset yapma ve siyasal mücadele bahsinde diğerlerinden hiç de farklı olmayan kalıplar içinde düşünmeye sürükledi. Sosyalist akımların ana mecrası, siyasetin/“siyaset yapma”nın bizatihi varoluşsal bir değeri ve içeriği olduğunu ıskalayarak; onu -ekonomik- çıkar/amaçlara tabi, bunun için veya buna tahvil edilebilecek “kazanım”lar için girişilen bir faaliyet, mücadele olarak kabul etmekte pek bir beis görmedi. O nedenle de tıpkı diğer siyasi akımlar gibi, siyasal alanın özgül sorunları, örneğin yurttaş hak ve özgürlüklerinin kısıtlılığı veya apolitiklik, cumhuriyet/demokrasinin kurumsal çarpıklıkları ve yapısal arızaları, başlıbaşına bir sorun, derinliğine üzerine gidildikçe doğrudan doğruya radikal bir dönüşüm potansiyelini harekete geçirebilecek temalar olarak asla görülmedi. Söz konusu sorunların üstyapısal sayılarak talileştirilmesi o noktaya vardırılabildi ki; bu sosyalist ana mecra yurttaşlığın değil bilincinin adının bile pek duyulmadığı Afganistan ve Habeşistan gibi ülkelerde, cumhuriyet ve demokrasiyi kralın tasfiyesinden ibaret sayabilecek bir siyaset algısının egemen olabildiği düzeydeki toplumlarda, kraliyet ordularının subay kadrolarıyla bir “sosyalist devrim”i pekâlâ mümkün görebildi.

Bugün de Türkiye’de, sosyalist sıfatlı hareketlerin çoğunluğu, siyasal alanda sürüp giden, -laik- Cumhuriyet ile -muhafazakâr- demokrasi kavramları ardında mevzilenmiş taraflar arasındaki mücadelede özgün bir taraf olarak yer alma konusunda zorlanıyor ise, bunun ana nedeni yukarıda gayet özetle anlatılan yaklaşımdan hâlâ kurtulamamış oluşudur. Sosyalist çoğunluk, bu zorlanmayı teğet geçmek için ya tartışılan konuların “asıl -ekonomik/sosyal- sorun”la pek ilgisi olmadığı argümanına yaslanıp “yesinler birbirlerini” diyerek kenarda durmayı yeğliyor; ya da tartışılan konulardaki görüşlerinin taraflardan biri veya ötekisininki ile niteliksel farklılığını yeterince gösteremeyeceğini bilerek; amalı fakatlı bir peltekliğe sığındığı için kaale alınmazlığı da sineye çekmek zorunda kalıyor.

Bu tutumun ve türetildiği yaklaşımın temel bir özelliğinin de siyaseti, siyasal olgu, olay ve gelişme kavramını, yönetim -iktidar düzeyinde- burada aktör olarak yer alan kurum, kuruluş ve kadroların karar mercileri çerçevesinde tanımlıyor, algılıyor oluşudur. Kısaca siyasete yönetenler açısından bakmak demektir bu. Oysa, sosyalist hareketin mutlak sahip olması, önem ve içeriğinin bilincinde olması gereken “devrimci siyasal yaklaşım”, her şeyden önce siyaseti halihazır “yönetilenler” düzeyinden ele alması ile, siyasal olgu ve olay tanımını öncelikle buradan yapması ile, siyasal gelişme, olgunlaşma imkân ve dinamiklerini de burada araması ve “işleme”si ile ayırdedilir. O nedenledir ki devrimci/sosyalist siyaset, sadece o yönetenler katında olup bitenleri değil, toplumsal alanın tamamındaki her tür olgu ve olayı özel olarak sıradan bireyin, yurttaşın bilgi, sorumluluk ve deneyim kapasitesini geliştirebilecek, bunu teşvik edecek yönleri ile öne çıkaran sürekli bir siyasal bilinç yükseltme “kampanyası” diye özetlenebilir pekâlâ. Sıradan bireyi, yurttaşı sadece kâğıt üzerinde “özne” sayan ve onun özne olmaktan fiilen uzaklaşmasını hiç de dert etmeyen, hatta fiilen teşvik eden geleneksel/modern ideolojilere nisbetle sosyalist akımın çok daha “siyasi” olmasının aslî temeli budur ve bu olmalıdır. Demokrasiyi “temsilî” niteliğinin ötesine geçirecek onu giderek “doğrudan”laştıracak ve böylece “nihai hedefi”nin en önemli boyutlarından birini yöneten-yönetilen ayrımını, eşitsizliklerin bu en köklüsünü “tarih dışı” kılacak dinamik ancak ve sadece bu doğrultuda geliştirilebilir çünkü.

Bu bakımdan, halen Türkiye’de, “yönetenler katında” hüküm süren AKP ve Ordu odaklı mücadele/kutuplaşmada, sosyalist sıfatını ciddiye alan herkes, hiçbir komplekse kapılmaksızın ve kendi ilke ve değerleri adına hareket ettiğinin bilinç ve donanımı ile “demokrasi” vurgusuyla tavır alırken; AKP ile olan mesafesini sadece onun muhafazakâr demokrat olarak kısıtlılık ve çelişkilerini göstererek değil, asıl olarak kendi, doğrudanlık perspektifli demokrasi anlayışının nitel farkını ve ufuk zenginliğini açımlayarak sunabilmelidir.

Şu koşullarda bunu yapmak, aynı zamanda mevcut siyasal düzenin içine düştüğü dekadansın kapsamlı bir teşhiri ile birlikte olacaktır. “Cumhuriyetin kurucusu ve kollayıcısı” sıfatını taşıyagelmiş kurum ve kadroların, halen geldikleri noktada, Cumhuriyet kavramının “özü”nü çürüten ve zıddına “dönüştüren” bir konum ve duruma sürüklenmiş olmaları bu dekadansın merkezî olgusudur. Cumhuriyetin işlevlerini tüm topluma eşit ve ayrım gözetmeksizin sunmakla yükümlü kıldığı, bu nedenle de “devlet organı” saydığı kurumlardan Ordu, eğer aslî görevi olan “dış”a karşı savunmadan ziyade -toplamı neredeyse toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan- bir “iç düşman-muhalif”le mücadele işlevine yoğunlaşmış bir tutuma sürüklenmiş, daha da ileri giderek, bu tutumunu kendi içinde ve etrafında bir parti kozası örerek pekiştirmiş ise artık bir Cumhuriyet ordusu olmaktan çıkmış, silâhlı kuvvet çekirdekli herhangi bir partiye “dönüşmüş” sayılmaz mı? Ve yine örneğin yüksek yargı kurumları, Cumhuriyetin başlangıcında, modern yasa ve hukuk anlayışını egemen kılma işlevi ile yükümlülük noktasından yola çıkıp, özellikle şu son yıllarda ardarda verdiği kararlar ve sergilediği yaklaşımla modern yasa ve hukuk açısından ürpertici bir düzeye savrulmuş ise, temelinde -modern- hukuk yazılı Cumhuriyeti de kendi düzeyine indirmiş, inşa edebildiğinin yıkıntıları altında kalmış değil midir?

AKP’nin parti ve hükümet olarak bu dekadans karşısında hiçbir şey söylememesi; onun bu dekadansın başat aktörleri ile arasındaki iktidar kavgasını sertleştirmeme, itidalini koruma tavrıyla ilişkili olmaktan çok; onun zaten kısıtlı demokrasi ve Cumhuriyet kavramı içinden ortada bir dekadans göremeyişi, göremeyecek derecede sığ bir pragmatizmle malul oluşuyla ilgilidir. AKP, o dekadans durumunun sadece kendine dokunan/acıtan dışa vurumlarını görebiliyor, bunlar hafiflese veya telafi edilebilirse o kurumlarla pekâlâ ortaklaşa iş görebileceğini ve hatta bu halleriyle kendi safına çekebilmeyi hayal ediyor bile olabilir.

Muhafazakâr demokratlığın, özellikle bu zihniyeti yönetenler katındaki versiyonu ile benimsemiş olanların pekâlâ içlerine sindirebilecekleri, uzlaşıp kaynaşabilecekleri bu dekadans, bu yıkılmış Cumhuriyet manzarası, her şeyden önce gerçek bir yurttaşlık bilincinin bir kurucu irade olarak kendiliğinden görev ve sorumluluk üstlenmesini gerektiren hayati önemde bir durumun varlığı demektir. Şüphesiz bunu kavrayabilecek kapasite ve azim olduğunda söz konusudur bu. Türkiye toplumunun ve özel olarak -hâlâ sıfatlarının bilincinde iseler- Türkiyeli sosyalistlerin kendi varlıkları/ergenlikleri, özgüven ve donanımları bu sınavla karşı karşıyadır bugün.