Anasayfa > Birikim Arşiv > 85 - Mayıs 1996 > Güney Kafkasya ve Mergel-Lazlar'ın Kültürel Hakları

Güney Kafkasya ve Mergel-Lazlar'ın Kültürel Hakları

George Hewitt , Çeviren : Ali İhsan Aksamaz | (Sayı : 85 - Mayıs 1996)

Sinte muoti goko, utole rek da?

(Eğer körsen, neden ışığa ihtiyaç duyuyorsun) Megrel Atasözü

Geçtiğimiz günlerde, Gürcüstan Cumhuriyeti’ndeki Megrel ve Svan dillerinin geleceklerine ilişkin olarak Mitteilungsblatt der Berliner Georgischen Gesellschaft (No. 22, 1993; No. 24, 1994)1 sayfalarında iki Alman Kartvelog olan Feurstein ve Böder arasında ortaya çıkan fikir ayrılığına, bir başkasının da karışması acaba uygun olur mu?

Bu makalede, Gürcüstan’ın, Rusya İmparatorluğu yönetiminde gubernialara ayrıldığı, 19. yüzyılın son çeyreğinden başlamak üzere; Bağımsız Menşevik Gürcüstan (1918-1921) dönemi; 1920-30’ların Sovyet Gürcüstan’ı dönemi; son-öncesi ve Sovyet Gürcüstan’ı sonranın cinnet atmosferinde Megrelce ve Svanca’ya yönelik politikalar üzerinde durulacaktır.

Elimdeki yazılı kaynaklar yalnızca İakop Gogebaşvili’nin yazıları (An Evil Desire in connection with Mingrelia of 1902; On the Question of Mingrelian Primary Schools of 1903; Secular Schools in Mingrelia of 1903; Nature’s Door of 1912. Bu yayınlar Gürcüce’dir) ve Tedo Jordania’nın iki denemesi (The Fight for the Georgian Language in the Years 1882-1910; Who defended the Georgian Language in Mingrelia’s Church Schools? İkisi bir arada, Kutaisi’de, 1913’te yayımlandı) olduğundan yukarıda belirtilen dört dönem öncesine ilişkin tartışmaların kapsamı açık değildir. Yukarıda belirtilen polemik yazılarından da anlaşılacağı gibi, Megrelya’da 1880’lerde ve tekrar 1890’larda, o zamana kadar Gürcüce olarak yürütülen kilise hizmetlerini değiştirmek için başarısız bir girişim olmuş, bu nedenle İncil, Megrelce’ye çevrilmiştir.2 1902’de, Megrelya’daki okullarda Gürcüce yerine Megrelce’yi eğitim dili olarak yaygınlaştırmaya yönelik bir de çalışma olmuştur.

Gogebaşvili’nin ilk makalesi, Megrelya ve Svanetya’daki dil öğretiminin “bazı yerel diyalektlerde” değil “anadille” olması yönündedir. Buradan anlıyoruz ki, Gogebaşvili’ye göre; Megrelce ve Svanca diyalekttir, buna göre de; Megrel ve Svanlar’ın anadili Gürcüce olmalıdır. Bu yaklaşımı Gogebaşvili’nin kendi yazdıklarından aktaralım: “Çok iyi bilindiği gibi, Yerel olarak kullanılan kabilesel diyalektlerin yanı sıra, her ırk, bu ırkın her parçası için ortak bir hazineyi ifade eden ve anadil olarak adlandırılan esas bir dile sahiptir. Bütün okullarda eğitim anadille verilir ve “yerel çocukların” iyi anlamadıkları yaygın kelimeleri ifade etmek ve tanımlamak için yerel diyalektleri kullanırlar. Böylesi zekice bir uygulama, ırkımızın Hıristiyanlığı kabul ettiği ve kendisi için okullar açtığı zamandan beri Gürcüstan’ımızda mevcut oldu. 4. yüzyıldan başlayarak günümüze kadar bütün okullarımızda, Karadeniz’den Dağıstan sınırlarına kadar, sadece yaygın anadilde yazılmış olan kitaplar kullanıldı. Yerel olarak anlaşılmayan kelime ve deyimleri açıklamak amacıyla, öğretmenler açıklamalarda yerel terim ve deyimleri kullanacaklardı. Örneğin, Megrelya ve Svanetya’da, öğrenmeyle birlikte, ‘anadili’ tamamıyla anlamayı da yaygınlaştıracaklardır... (...) Ama şeytan uyumuyor. Karadeniz’in sahillerini bölmek, parçalamak ve Batı Gürcüstanlıların gerçek anavatanını zayıflatmak için bir özlem besliyor. Ve araçları da çok geçmeden buldu: Megrelya ve Svanetya’nın ortak topraklardan, ortak vatanlarından ayrılması.” (C. II, s. 358-359)

Gogebaşvili’nin ikinci makalesinden de şu görüşlerini alıyoruz: “Hıristiyanlığı, Doğulu Gürcülerden üç yüz yıl daha önce kabul eden Megreller, İsa Mesih’i yücelttiler ve ibadetlerini esas dilleri Gürcüce’yle yerine getirdiler, bunu tamamiyle kendi iradeleri ve sosyal içgüdülerinin gereği olarak yaptılar... Kendi “yerel diyalektlerini evde konuşurken, başlangıcından beri Gürcü alfabesinin kendi alfabeleri olduğunu kabul ettiler ve Gürcüce’yi de kendilerinin edebiyat dili addettiler.” (s. 460-461)

Bu görüşler inandırıcı mı? Olmadıklarını düşünüyorum.

Gürcüler, Megreller ve biraz daha uzaktan Svanlar arasındaki genetik bağ konusunda herhangi bir tartışma bulunmamaktadır. Eğer Gogebaşvili’nin mantığı, eleştirilmeksizin kabul edilirse “anadilleri” olarak Gürcüce varken, Megreller ve Svanlar’ın kendilerine has başka diller geliştirdikleri sonucuna varılacaktır. Böylesi bir durum, açıkça bir anlamsızlıktır. Eğitim hakkında, Gürcüstan coğrafyasındaki her çocuğun, Hıristiyanlığın kabulünden bu yana, son 17 yüzyıldır, Gürcü alfabesiyle, Gürcüce eğitim gördüğünü ciddi olarak kabul etmemiz gerektiği mi kastediliyor; Gürcü, Megrel ve Svan çocuklarına bu süre boyunca kesintisiz Gürcüce bir eğitim mi verildi? Geçmişi 17 yüzyıla dayanan, böyle bir eğitime sahip bir ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü? 1913’te bile, bütün Gürcüstan’da sadece 733 ilkokul ve 34 ortaokul bulunuyordu ki, bu okullar da okul yaşındaki çocukların sadece üçte birine cevap verebiliyordu. Ancak Sovyetler’in uygulamasıyla (1920’lerden itibaren) okul yaşındaki bütün çocuklar ilkokul eğitimi imkânına kavuşabildiler. Sovyet sistemine geçildiğinde, okul yaşını geçmiş olan bir Megrel bayan tanıdım, 1980’lerde öldüğünde hâlâ okur-yazar değildi. Sıradan Megrel ve Svanlara Gürcü dilini 4. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar öğreten(!) okullar acaba neredeydi?

Megrelya ve Svanetya’daki Ortodoks Kiliselerde, ibadet dili olarak (eski!) Gürcüce’nin kullanıldığına karar verebilir miyiz? Gürcüce’nin Megrellerin ve Svanların “anadili” olduğuna ilişkin iddia Abhazlarla ilgili olarak da ileri sürüldü. Yalnızca bu halkların Gürcüce’yi bildikleri değil, kendilerini Gürcü olarak tanımladıkları da iddia edildi. Böylesi bir iddia, herkesin kolayca görebileceği bir saçmalıktır.

17. yüzyılda yazan Don Giusuppe Giudice, açıkça şu doğru karşılaştırmayı yapmıştı: “Megreller Ortodoks Hıristiyandırlar ve Grek ibadet tarzını korumaktadırlar. Megrel dili ayrı bir dil özelliği taşımasına ve diğerlerinden farklı olmasına rağmen hâlâ kutsal ve sekular kitapları Gürcüce’dir ve ibadetlerini de, aynen Avrupalıların Latince’yi Kilise dili olarak kullandıkları örneğinde olduğu gibi, Gürcüce olarak yürütmektedirler...” (Letters about Georgia, 17. yüzyıl, 1964’te yayımlanan Gürcüce text, s. 92-93)

Doğal olarak, Ortaçağ Avrupa’sı Latince’yi kilisede kullandığından, Latince yazılar kiliselerin renkli camlarını süsledi ve önde gelen rahipler Latince konuştu. Bu durum, ilgili devletlerin Roma devletleri olduklarını veya Latince’nin din adamlarının anadili olduğu anlamına gelir mi? Aynı şekilde, o dönemde eğitim görmemiş geniş köylü yığınlarının Latince’yi bildikleri iddia edilebilir mi? Benzer paralel bir durum da, Megrelya ve Svanetya’daki geniş yığınların Gürcüce’yi bilmedikleri şeklindeydi.

Gogebaşvili, 18. yüzyılda Gürcüce’nin Megreller arasında yaygınlaştığına dair deliller bulunduğunu iddia ediyordu. Şunları yazmış: “Örneğin; 18. yüzyılın başında Megrelya’yı gezen Fransız seyyah Chardin’e göre; Megrelya’da yaşayan ve vaaz veren Katolik misyonerler, Megrelce diyalektini öğrendikten sonra, kolayca Gürcüce’yi de anlamaya başlamıştır. Aynı Chardin, misyonerlerin bilgilerine dayanarak, bütün Megreller’in Gürcüce’yi iyi anladıklarını ve özgürce kullandıklarnı yazmaktadır.” (s. 463)

Gogebaşvili’nin aktardığı iddiaları bulmaya muvaffak olmadım(!) Bununla beraber, Chardin’in günümüzün tespitlerine çok benzer gözlemleriyle karşılaştım. Chardin şöyle yazmış: “... (Megrelya’da) papaz olarak atanmak için eğitim görmeye gerek yoktur, bütün hayatınız boyunca tekrar ettiğiniz ibadetle ilgili nasıl okuyacağınızı ve öğreneceğinizi bilmeniz yeterlidir.” (s. 143) En önemli olan nokta ise: “Kilise hizmetleri, bizim köylü yığınları için Latince’nin anlaşılmasındaki zorluk gibi, Megrel din adamlarının anlamakta zorluk çektiği Gürcü dilinde yürütülür.” (s. 159)

Megrelya’daki din adamları bile Gürcüce’yi anlamakta zorlanıyorsa, geniş Megrel köylü yığınlarının Gürcüce’yi bilmeleri beklenebilir miydi? Megrel köylüleri, gittikleri kiliselerde Gürcüce yürütülen hizmetleri anlamıyorsa, ismen mevcut olan dinlerinin kavramlarını anlamada başarılı olmadıkları beklenmeyen bir durum değildir. Diğer kaynaklar da, bu konuda aynı durumu gözler önüne sermektedir. Johanne de Galonifontibus’un 1404 yılındaki seyahat günlüğünü okuyalım: “Gürcüstan yönünde, Abhazlar’ın doğusunda Megrelya isimli bir ülke bulunur... Kendi dilleri vardır.” (L. Tardy ‘The Caucasian Peoples and their Neighbours in 1404’in Acta Orientalia Academiae Scientiarum Hung. Tomus XXXII,(1), 83-111). Kraliyet coğrafya ve tarihçisi Prens Vakhusht (1696-1756), Megrelya (Odişi)’nin linguistik durumundan bahsederek şöyle diyor (aktaran: Besarion Jorbenadze, The Kartvelian Languages and Dialects, 1991): “Asiller Gürcüce konuşur, ancak onların ev dili (Megrelce kastediliyor) vardır.” (s. 11-12) Eğer Vakhusht, Megrel asillerin Gürcüce konuştuğunu belirtmenin gerekli olduğunu düşündüyse, bu ifade geniş Megrel yığınlarının Gürcüce bilmediği anlamına gelir.

Rusya’nın Transkafkasya’da ayak basabileceği ilk toprağı (yarı) gönüllü olarak vermiş olan Hıristiyan ülkeye (Gürcüstan’a) cömert davrandığını söylemek zordur. 19. yüzyılın tamamına yakın bir süre Gürcü dil ve kültürü baskı altına alındı, Rusça resmî dil oldu ve Gürcü Kilisesi’nin bağımsızlığı 1811’de gayrıresmî olarak ortadan kaldırıldı. Ülke birbirinden ayrı gubernialarla yönetildiği için bütün Rusya İmparatorluğu içinde birleşik bir Gürcü devleti bulunmuyordu.

Eğitimci Gogebaşvili, 1879’da ‘Gürcüler Arasında Okur-yazarlığı Yaygınlaştırma Cemiyeti’ni kurdu. Megreller ve Svanlar bir tarafa, Gürcüler’in büyük çoğunluğu okur-yazar olmadığından böyle bir cemiyete ihtiyaç duyulmuştu.

1920’lerde Sovyetler, yazılı olmayan bir çok dilin alfabesini oluşturduklarında, kişinin okuma-yazmayı kendi anadili yoluyla en iyi öğrenebileceği noktasından hareket etmişlerdi. Megrel dilinin de yazılı hale getirilmesine yönelik çalışmalar; geniş Megrel kitlesinin Gürcüce bilmediği gözleminin muhtemel sonucuydu.

Ancak büyük bir çabayla halk hikâyeleri ve şarkılarını derleyerek, yayımlayarak ve bilinmeyen dilleri araştıran ve onların gramer kitaplarını yazarak Kafkasya kültürlerini etkili olarak çalışmaya başlayan, genellikle Rus, akademisyenleri Divide et impera devlet politikasından bir şekilde motive oldukları savıyla suçlayacak geçerli bir neden görmüyorum.

1899’da yayımlanan 100 sayfalık Mingrel’skaja Azbuka3 bile, Megreller’i Gürcüler’den ayırmanın bir sonucu değildir. Megreller’in, Gürcüce’den oldukça farklı bir dilleri vardır; açıklama olmaksızın (okulda veya günlük hayatta) Gürcüce’yi anlamazlar. Kiril alfabesi, Megreller’in hem Megrelce’yi öğrenmelerini, hem de Rusça’yı öğrenme yolunu açacaktı. 1899’daki bu Megrel alfabesi Kiril alfabesine dayanıyordu. Bu Megrel alfabesinin editörü şunları yazıyordu: “Mingrel’skaja Azbuka, Megrel çocuklarının Rus diliyle okuyup yazmalarını özümsemelerini kolaylaştırmak amacıyla yayımlanmaktadır.”

Burada, Gogebaşvili ve Jordania’nın neden Megrelce’nin Gürcüce’nin bir diyalekti olduğu açık yalanına başvurduklarına ilişkin ipucu bulabileceğimizden, 1902’de böyle bir yakıcı reaksiyona neden olan eğitim reformu fiili önerilerini gözden geçirmek gerekiyor. Gogebaşvili, 1912 yılında Nature’’s Door’da, Megreller’in hepsinin iyi Gürcüce bildikleri konusunda israr etmesine rağmen, Megrelce’nin Gürcüce’nin diyalekti olduğu saçmalığını tekrar etmez. Gogebaşvili şunları yazıyor: “Megreller, sadece dil bakımından bir dereceye kadar ayrıdırlar, ancak Megrelce de, Gürcüce’nin kan kardeşidir. Bundan başka, hemen hemen bütün Megreller Gürcüce konuşmayı iyi bilirler ve Gürcüce’yi çok severler.” (s. 497)

Kiril alfabesine dayalı Megrel alfabesi Mingrel’skaja Azbuka’ya karşı çıkan Gogebaşvili, bu konuda şunları yazıyordu: “Her alfabe, dinî ve sekular edebiyata bir anahtar işlevi gördüğü zaman bir mantığı ve anlamı vardır. Diğer durumda bir alfabenin yaratılması ve öğrenilmesi sonuçsuz zaman kaybıdır. Yaşamda yazarak ve edebiyat oluşturmada kullanılmayan veya kütüphanelerde destek bulamayacak bu çeşit bir alfabeyi okullarda öğrenmek bir veya iki yıl sonra bellekten uçup gider. Bir başka deyişle, alfabe anahtardır, ama edebiyat kilittir. Eğer kilit yoksa, anahtarın işlevi nedir?” (s. 465)

Aşağıdaki yorumla ortaya çıkan durumu dikkate alalım: “Sadece materyal ve materyal ilişkilerini ifade etmenin mümkün olduğu gelişmemiş Megrel diliyle kutsal akideyi öğretme, Megrelya halkı tarafından dinlerine hürmetsizlik ve dinî duyguların suistimali olduğu düşünülür.” (s. 68)

Megrelce’nin, kavramların ifade edilmesine uygun bir araç olmayan gelişmemiş bir diyalekt olarak sunuluyor Gogebaşvili tarafından. Şüphesiz, Gogebaşvili’nin bu yazdıklarının çoğunu okuyan Gürcü Stalin’in şekillenme yıllarında nasıl etkilendiğini ileride göreceğiz: yazılı bir edebiyata sahip olmak bir kültürü ifade eder, yazılı edebiyat yoksa kültürden de söz edilemez! Sözlü bir edebiyatın ciddiye alınmadığı görülüyor ve bir etnik grubun alfabesi olmadan nasıl yazılı bir edebiyata geçeceği konusu ise geçiştiriliyor.

Gürcüstan, Rusya İmparatorluğu’nun yönetsel bölgelerine ayrıldığında Tiflis’teki yetkililer (belki Kutaisi’dekileri de eklemeliyiz) Megrelce ve Svanca’nın yazılı hale gelmesini engelleyici bir yetkide olmasalardı Tiflis, 1918’de Menşevik Gürcüstan Hükümeti’ni kontrolü altına aldığında elbette Megrelce ve Svanca’nın yazılı hale gelmesi konusunda adımlar atılmak zorunda kalınacaktı. 1914’te, St. Petersburg’da, yarı İskoç, yarı Gürcü Nikolai Marr tarafından planlanan filoloji araştırma programının bir sonucu olarak Megrelce’nin zamanının en mükemmel Kafkas dili olarak tanımlandığı İ. Kipşidze’nin etkileyici Grammatika Mingrel’skogo (İverskogo) Jazyka s Xrestomateju i Slovarem adlı kitabını dikkate almalıyız. Diğer bir Gürcü bilimadamı olan Sn. Beridze, Marr’ın isteğiyle alan çalışması yapmak üzere 1919’da Megrelya’ya gönderildi, Megruli Ena (Megrel Dili) kitabı bu çalışmasının bir sonucudur. 1920’de, kitabının ilk bölümünün ilk kısmı, elyazması(?) hakkıyla Tiflis’te yayımlandı. Kitabın önsözü, günümüz konusuyla da oldukça ilgili bazı gözlemleri içerir.

“Poti ve Yeni Senaki’de kurulan ve Megrelce Mapalu4 adını alan kültürel grup, atasözleri, şarkılar derleyerek; Gürcüstan’ın bu köşesinde etnografik çalışmalar; bu dille ilgili yayınlar yaparak, dilbilimciler için linguistik ve etnografik materyalleri kullanılır hale getirerek Megrelya ve Megrelce’yle ilgili çalışmaları amaçladı.

“Okuyucu, o tarihte basından ve toplumdan çıkan gürültüyü gazetelerde görecektir. (Bkz.: saxelme’ipo sakme No. 540; ertoba 27. VII. 1919; salik’lde 30. VII, No. 54, No. 55; pi’it’alo k’lde No. 1, 1. VI; sakartvelo No. 133,188 2.IX; No. 193, 7.IX, vb.)

“Bazıları, bu kültürel grubun çalışmalarında “bölücülük” keşfetti ve onları “ihanetlerinden” dolayı itham etti, diğerleri çocukların ve gençlerin” çürümesini.

“Gerçekte kızgınlık için bir neden yoktu. Bu kültürel grubun kesinlikle ne politik amacı vardı, ne de olmuştur, üyelerin (öğretmenler ve öğrenciler) kültürel amaçla biraraya geldiklerine bölgedeki seyahatim sırasında ikna oldum.” (s. 7-8)

9. sayfanın sonlarında Beridze şöyle devam ediyor: “Aklıma gelmişken, basındaki büyük öfkenin nedeni, M.K.’va adlı öğrencinin İ. Meunargia’nın 18 Mayıs’ta Tsaişi’deki cenaze töreninde Megrelce yaptığı konuşmaydı. (saxelme’ipo gazete No. 540; cevap: sakartvelo No. 134)

“Konuşmacının suçu, belki de, gerçekte konuşmasının oldukça duru bir Megrelce’yle yapılmasıydı.”

Megrelce kültürel çalışmaların, “bölücülük” anlamına geldiğine ilişkin bazılarının nasıl mantıksız sonuçlara yol açan saldırılarda bulunduklarını vurgulayan Beridze şöyle devam ediyor: “Bazıları, bu bilimsel çalışmaları “bölücülük vaazı” olarak niteledi. Samurzaqone’dakinin yanısıra Senaki ve Zugdidi bölgelerinde de durum böyleydi.”

1926’daki Sovyet nüfus sayımında 242.990 kişi Megrel, 13.218 kişi de Svan olarak kayıtlara geçmişti (Wixman, Language Aspects of Ethnic Patterns and Processes in the North Caucasus, University of Chicago Press, 1980). Günümüzde ise, Megreller’in ve Svanlar’ın veya onların dillerini birinci veya ikinci dil olarak konuşanların sayıları ile ilgili veri bulunmamaktadır. Megreller ve Svanlar 1930’lardan başlamak üzere nüfus kayıtlarına “Gürcü” olarak geçirildiler.

1920’li yılların başlarında, Megrelce’nin Sovyetler Birliği’nde yeni yazıya geçecek diller arasında yer alıp almayacağı konusunda bir tartışma olmuştur. Daha önce yazılı olmayan diller için alfabeler oluşturulmuş ve böylece yazılı edebiyatları olan diller statüsüne geçiş süreci başlamıştır. Bildiğimiz gibi, Gürcüstan içinde konuşulan Abhazca, Kafkasya’da ve ötesindeki diğer diller o yıllarda yazılı hale getirildi. Megrelya ve Megrelce’yle ilgili çalışmalar da Megrel Bolşevik lider İsak Zhvania tarafından desteklendi. Bu konuda ağır bir itham (Gürcüce) Literary Georgia’da, 3 Kasım 1989’da yayımlandı. Bu makaleyi yazan kişi, o zamanın önde gelen radikali, Abaşalı Megrel Zviad Gamsaxurdia’dan başkası değildi.

1902-1903 yıllarında Megrelya’daki okullarda Megrelce’nin eğitim dili haline getirilmesi çalışmalarına ilişkin Z. Gamsaxurdia şu satırları yazıyor: “Yukarıda belirtilen Gürcü milliyetçilerinden gelen böyle bir yaklaşımı, İ. Zhvania, Leninist Komünist Parti’ye uygun olmayan, feodal bir yaklaşım olarak adlandırıyor.

Megrel duyusu, en düşük köylü katmanı anlamına geldiğinden Megrelya’daki aristokrasi kendilerini Megrel saymazlardı: “Bütün ayrıcalıklı tabaka (aristokrasi, din adamları, aydınlar) kendilerini Gürcü olarak gördüler. “Bu nedenle, Zhvania’nın sözleriyle, Transkafkasya Sovyet Yönetsel Komitesi’ne göre; kültürel olarak üst sınıfı Gürcüleşmiş, çoğunluğuna rağmen kültürsüz kesim, kültürlü kesimi izlemek zorundaydı ve Gürcüler’e asimile edilmeleri gerekiyordu. Bu durum, Zhvania’nın söylemesine rağmen, Lenin ve Stalin’in görüşü değildi. İ. Zhvania şöyle devam ediyor: “Dzhavakhişvili, Akhvlediani, Beridze ve diğer profların kişiliklerinde Gürcüstan’ın medeni dünyası Megrelya, Gürcü kültürü daha ileri bir kültür olduğundan tarihin perspektifine bırakılmalıydı.”

“Kültürden nefret eden, kaba Marksist İ. Zhvania, bu görüşle hemfikir değildir. Onun için kültür, bir çeşit gelişme, kırsal kesimin sosyalist transformasyonunda bir engeldir, bu nedenle o, Megrelya’nın kültürsüz karanlık bataklığında kalmasını tercih eder, Gürcüleşmemesini ister; köylülerin sazdan yerleşimlerinin karanlığını, Dadyan’ların saray kültürünü tercih eder, çünkü bu durum kendisinin, Megreller’i ayrı bir ulus olarak deklere etmesine yönelik karanlık projelerine yardımcı olur.

“Daha sonra, burjuva-şovenist profların etkisi altında, Eğitim Bakanlığı’nın, 1921’de okullardan Megrelce eğitimi kaldırdığını, böylece Lenin ve Stalin’in doktrininden sapıldığı düşüncesiyle feryat eder.

“Ağustos 1925’te ‘Megrel Sorunu’ tekrar ortaya çıktı. Gürcüstan Komünist Partisi Merkez Komitesi Presidyumu’nda yapılan özel bir toplantı sonucunda özel bir komisyon atandı. Ancak, İ. Zhvania’nın anlatımıyla aynı yıl, yıllardır Tiflis’te oturan, uzunca bir süredir Megrelya ve Megrel köylüsüyle hiçbir bağlantısı olmayan, diğer yandan yüzlerce yıldır Megrel köylüsünün kanını emen, reaksiyoner, aristokrat, sözde Megrel aydınlarından gelen bir isyan vardı. İ. Zhvania’nın deyişiyle, Gürcü faşistleri Kotsia (Konstantin Gamsaxurdia), Jordania, Tedo Saxokia ve diğerleri, Merkez Komitesi Megrelce’yle ilgili karar almadan önce, Tiflis’teki Rustaveli Tiyatrosu’nda toplandı. Bu kara aristokrat koro, Megrelce sorununu bölünmenin ve Gürcüstan’dan kopuşun habercisi olarak niteler. Tiflis’teki yurttaşların huzurunda, Megrelya’nın özerkliğiyle ilgili olarak seslerini yükseltmeye cesaret edenlere karşı siyasal ve moral bir terör alenen ilan edildi.

“Daha sonra, İ. Zhvanin şöyle devam eder: “Yukarıda adları anılan faşistler, okullar, adalet sarayları, gazeteler ve Sovyet köylerindeki işlerini kendi anadilinde yürütmek isteyen Megrel işçi sınıfını şimdiye kadar gerici ilân ettiler ve bu öneriyi destekleyen parti üyesi köylülerin partiden ihraç edilmeleri yönünde tavır koydular. Bu görüş, Gürcü Bolşevik tefsirciler tarafından desteklendi. Bunlar’dan biri, Zhvania’ya göre; Megrel ayrılıkçılığına büyük zarar veren A. Ghambaraşvili’ydi.”

1920’lerde açıkça sıcak bir tartışma vardı. Eğer Gamsaxurdia, İ. Zhvania’nın söylediklerini doğru aktarıyorsa (Gamsaxurdia, bu iddianın geçerliliğine itiraz etmiyor) Megrelya’da alt sınıflar arasında Megrelce’nin işlevinin genişletilmesine ilişkin hâlâ genel bir hareket vardı.

Megrelya özerkliğinin konuşulmasının, aynı şekilde yayılıp yayılmadığı veya bunun yalnızca İ. Zhvania ve diğer Megrel sözcüleri tarafından politik ihtiraslarının pekiştirilmesine yönelik bir araç olarak mı önerildiği bilinmiyor. Ancak Zhvania’nın Marksist terminolojiyle yaptığı konuşmaları inceleyerek mantığa uygun bir önermenin ortaya atıldığı konusundaki fikrimiz doğrulanmaktadır. Yani; Megrel köylü kitlesinin en iyi çıkarının ne olduğunu kim biliyordu? Megrel köylülerinin kendileri mi, büyük ölçüde Tiflis’te yaşayan ve 1902 ve 1919’daki gibi “bölücülük hayaletini” hemen icat eden, Gürcüce eğitim görmüş, Gürcüleşmiş Megrel eliti mi? Çoğunun 20. yüzyılın en büyük Gürcü yazarı olarak nitelendiği, Zviad’ın babası Konstantin Gamsaxurdia bile, 1920’lerde Megrelce olarak yayımlanan “Red Ray” isimli broşüre karşı aşağıdaki hiperbolik satırları yazdı: “Gürcü diline yönelik böyle bir anti-Gürcü olay, Gürcüstan’da uzun yıllardır ortaya çıkmamıştır... Romanov Rusya’sının karanlık eli, Gürcü dili ve ulusunun sınırlarını daraltmak ve Gürcü kültürünü ebedi geriliğe göndermeye koyuldu.”

Tiflis ve Moskova’daki Parti en yüksek kademesinde tam olarak hangi tartışmanın olduğunu, bu Megrel sorunuyla bağlantılı kimin ne söylediğini keşfetmek hayret verici olurdu. Özellikle de, Stalin’in bu konudaki görüşlerini keşfetmek hayret verici olurdu. Stalin’in, 1913 Marksizm ve Ulusal Sorun adlı kitabından, yazılı edebiyatları olmayan ilkel kültürlü olarak olarak adlandırılan halkların, yazıları olan ve kültürlüler tarafından asimile edilmeleri gerektiğine ilişkin bir eğilimde olduğunu öğreniyoruz. (İngilizce çeviri s. 48-49, Martin Lawrence Ltd.)

Sonuç gayet açıktır. Ne Megrelya’nın özerkliği gerçekleşti, ne de Megrelce eğitim statüsü verildi. Ancak ilginç bir şekilde, yazı diline ilişkin bazı adımlar atıldı. 1 Mart 1930’da, 1932’den itibaren Megrelce günlük olarak yayımlanacak olan Kazakişi Gazeti (Köylü’nün Gazetesi) yayın hayatına başladı. Kazakişi Gazeti, hiç Gürcüce bilmeyen veya çok az Gürcüce bilen Megrelya köylüsüne yeni ideoloji ve sosyal gelişmeler hakkında bilgi vermek amacıyla yayıma başlamıştı.

Geçen yüzyılın sonlarında, iddia edildiği gibi, bütün Megreller Gürcüce bilmiş olsalardı, 1930’larda Parti Yerel Komitesi’nin yayın organı olan böyle bir gazeteye gerek kalmayacaktı. Kazakişi Gazeti, 1 Ocak 1936 tarihine kadar tamamı Megrelce olarak yayımlandı. Ancak bu tarihten sonra adı değiştirildi, Komunari oldu ve yarı-Megrelce, yarı-Gürcüce olarak yayın hayatına devam etti. Komunari, 22 Temmuz 1938 tarihine kadar yayın hayatına devam etti. Bu tarihte Komunari adı da değiştirildi ve tamamen Gürcüce olarak yayımlanmaya başladı, Mebrjoli (Gürcüce Savaşçı) adını aldı. Bu dönemde birtakım Megrelce kitaplar da yayımlandı. Unutulmamalıdır ki, yayımlanan bu kitaplar sıradan Megreller için hazırlanmıştı.

1931’den başlamak üzere, önde gelen Megrel politikacı İ. Zhvania değil, Abhazya/Soxumi, Merxeuli doğumlu bir diğer Megrel olan Lavrenti Beria idi. Beria, Megrel dili, kültürü ve politik hakları için çok çaba harcayan İ. Zhvania’nın yolundan gitmedi. Beria döneminde, daha önce Megrel diliyle ilgili elde edilen başarılar tamamen kaybolup gitti. 1941’de Megrel etnograf Sergi Makalatia, “Megrelya’nın Tarih ve Etnografyası” adlı eserini yayımladı. Etnografya bölümünün 180-181. sayfalarında şunlar yazıyordu: “Çok iyi bilindiği gibi Megrelce, Kartveleli dil ailesine ait bir dildir ve Megreller’in ana ve edebiyat dilleri, Megrelya’nın sosyo-kültürel ilerlemesini kolaylaştırmış olan Gürcüce’dir. “Dilsiz” metodun meşhur yazarı olan Levitski’nin de aralarında bulunduğu otokrat Rusya’nın ajanları, Megrelya’da Gürcüce’ye karşı savaş açtılar ve Megrelya’daki okullardan Gürcüce’nin kaldırılması çabasına giriştiler. Megreller’in Gürcü olmadıklarını ve Megreller’in kendilerine ait dilleri olduğunu iddia ediyorlardı. Levitski ve grubu, Megrelleri Ruslaştırmak amacıyla, Megrellerin alfabelerini oluşturmaya ve kitleleri Megrelce’den Rusça’ya yöneltmeye çalıştı. Bu Ruslaştırma politikaları, açıkça Megrelya’daki Gürcüce öğretim ve eğitimi büyük ölçüde engelledi. Megreller Gürcüce’yi unutmaya başladı. Megrel aydınların, Gürcü kültürüyle bağları koptu ve dejenere olmaya yöneldiler. Ama Büyük Ekim Devrimi, Çarlık ajanlarının şeytanî niyetlerini engelledi ve bugün Megrellere “ana dilleri olan Gürcüce” öğrenme ve eğitim hakkı tamamıyla serbest bir biçimde verilir.”

Açık bir şekilde Makalatia da, Jordania, Saxokia, Konstantin Gamsaxurdia ve Zviad Gamsaxurdia ile birlikte, Megrelya’da sadece Gürcü dil ve kültürünü savunmak amacıyla yetiştirilen bir Megrel olarak sayılmalıdır. Ne yazık ki, Makalatia, oldukça yanlış bir durum ortaya koymaktadır. Yukarıdaki bu aktarma bir mantıksızlıkla başlıyor. Eğer Megrelce bir dilse, (Makalatia en azından bunu kabul ediyor), kimin dili olabilir? Megrellerin anadili Gürcüce’yse!

1930’lu yılların sonlarında, Megrel çocuklarının okula başlamadan önce Gürcüce’yi anlayabildiklerine gerçekten inanmamız mı isteniyor? Günümüzde bile, Megrel çocuklarının Gürcüce’yi bilmediklerine ilişkin delilleri aşağıda ispatlayacağız. Komünizm, Megrelce’nin yazılı hale gelmesini engellediği için bir kurtarıcı olarak ilân ediliyor. Halbuki aynı komünist rejim yönetimi altında yayımlanan Megrelce yayınlardan hiç bahsedilmiyor.

Enwall,* 1992’deki çalışmasının 283-284. sayfalarında can alıcı bir gözlemi ortaya koyuyor: 1930’lu yılların başında yayımlanan Megrelce kitapların amacı, bu kitapların Megreller arasında kullanımını sağlamaktı. 1930’lardan sonra yayımlanan Megrelce yayınlar ise, Megreller’in kullanımından çok, akademik olarak dilbilimci veya etnografların kullanımı için hazırlanmıştır.

Bütün Gürcüstan’ın, Şota Rustaveli’nin doğumunun 800. yıldönümü ile ilgili uluslararası bir kutlamaya evsahipliği yapmaya hazırlandığı 1966 yılında, ulusal epik olan, Şato Rustaveli’nin Kaplan Postlu Şövalye’sinin Kaka Zhvania tarafından yapılan Megrelce çevirisinin resmî yayımının neden reddedildiği konusuna Böder açıklama getiremiyor. Normal şartlar altında, bu kitabın yeni çevrisinin büyük bir övgüyle tüm Gürcü basınında duyurulması gerekirdi. Yıllarını bu kitabın çevirisine vermiş olan Zhvania’ya masraflarını kendisinin karşılayarak teksirle çoğaltma yapmaktan başka bir alternatif kalmamıştı (bendeki kopya 1983 tarihlidir).

Bu çevirinin yeni bir versiyonu (Zhvania’nın ölümünden sonra), artık resmî sansür memurunun onayı gerekmediğinden, Tiflis’te özel bir kooperatif tarafından ustalıkla yayımlandı. Gedevan Şanava’nın diğer Megrelce çevirisi 1991’de, Soxumi’de ancak Abhaz yetkililerin izniyle yayımlandı.

1987’de, Tiflis’te Şerozia ve Çukhua ile beraber Megrelce tekstleri okurken, Dilbilimler Enstitüsü’nde kullanılmayan bir odada oturuyordum. Odada masa ve sandalyelerden başka tek göze çarpan şeyin, Megrelce sözlük çalışmasına ait verileri içeren kartlar koleksiyonu olduğunu görünce dehşete düştüm. Birbirine bağlanmış kartlar, hiçbir koruma önlemi alınmaksızın yerlerde sürünüyordu.

Sanırım, hiç kimse bu çok değerli kolleksiyon üzerinde çalışmamıştı (çalışmıyor?). Tiflis’teki dilbilimciler açıkça, Megrelce sözlüğün hazırlanmasına önem vermediklerinden Martvili yerel müzesi müdürü Givi Eliava’nın bu yöndeki kişisel gayretlerine sağlam bir desteğin verileceği beklenirdi. 1975’te, Givi Elieva, Megrelce-Gürcüce sözlük çalışmasına başladığında amacı, bu sözlüğün, sıradan Megreller tarafından kullanımı sağlamaktı. Megrelce sözlük hem Martvili, hem de Zugdidi diyalektleriyle hazırlanacaktı. Ancak Akaki Şanidze ve Korneli Danelia buna itiraz ettiler. Böylece sözlük Zugdidi diyalektiyle sınırlandı ve yalnızca dilbilimcilerin kullanımı amaçlandı. Bu girişim 1975’te başladı ve hâlâ gün ışığına çıkacağı zamanı bekliyor.

Pan-Gürcü doktrinin Batılı destekçileri, Megreller’in (ve Svanların) kendilerini “Gürcü” olarak tanımlamaktan oldukça mutlu olduklarını söylediklerinde, bu “Gürcü kimliğinin” Kartveleli halklarına 1930’lardan sonra empoze edildiği şartları tamamıyla gözardı ediyorlar. Bu münasebetle, Türkiye’de yaşayan dördüncü Kartveleli halk olan Lazların, yapay olarak Gürcüstan’da 1930’lardan itibaren empoze eden etnik sınıflandırmanın etkisinden uzak kalabildiği vurgunlanmalıdır. Kendilerine Laz,* Gürcüce konuşan komşularına, doğru olduğu şekilde, Gürcü derler.

Yukarıda, 1926 Sovyet nüfus sayımlarında Megreller’in ve Svanlar’ın tamamen özgür bir biçimde kendileri Megrel veya Svan olarak kaydettirdiklerini gördük. 1926’dan sonraki Sovyet nüfus sayımlarında bu hakları ellerinden alındı. Bir süre benim de bilgisine başvurduğum, bir Megrel 1930’da doğmuş ve o yıl nüfus kayıtlarına “Gürcü” olarak kaydedilmişti. Halbuki 1920’lerin sonunda doğan ağabeyi nüfus kayıtlarına Megrel olarak geçirilmişti.

Megreller ve Svanlar 1900’lerden beri Gürcüce eğitim almışlar ve o zamandan beri “Gürcü” oldukları beyinlerine kazınmıştır. Stalin’in gaddar yönetimi (1930-1953) ve Stalinist sistem (1953-1991) altında kendinizi “Gürcü” olarak kabullenmekten başka bir alternatifiniz olmadığında, size Gürcüce olarak: Tkven romeli brjandebit-Kartveli tu Megreli? (Hangisinin Gürcü mü, Megrel mi?) diye sorulduğunda, altmış yıldır cevap, telkin edildiği şekildedir: “Kartveli var” (Gürcü’yüm). Megrelce konuşan birisi tarafından, aynı soruyu aynı kişiye Megrelce sormam önerildi. Tkva namu zojun-Kortu vari Margali? Cevap bu kez, kesinlikle farklı geliyor: Margali vorek (Ben bir Megrelim).

1989-1990 yıllarında, Megrel dili ve kültürünün tanınması için genel bir çağrı yaparak, açıklamalarını yüksek sesle konuşmayı seçen üç Megrel aydının mücadelesini gördük: Bayan T. Bokuchava-Gagulia (haftalık Literary Georgia’da, 28 Nisan 1989); Vano Dgebuadze (haftada iki kez yayımlanan Bzep’da, 16 Eylül 1989) ve Nugzar Dzhodzhua (Bzep’da, 4 Temmuz 1989 ve aylık Edinenie’de Temmuz 1990). Bay Dgebuadze, çalışkan bir öğrenciydi. Dgebua olan soyadının nasıl Gürcüce söylem şekli olan Dgebuadze’ye çevrildiğini anlattı. Pek de başarılı olmayan kardeşi Dgebua olarak kalabilmişti! Kendisine, yine Literary Georgia’da savaş kayıtlarını tahrif suçuyla saldırıldı.

Nugzar Dzhodzhua, görüşlerini sadece basında yayımlamadı, Megrelce’nin ve Megreller’in haklarını savunmak için Abhaz Televizyonu’na da çıktı. (Son Abhaz-Gürcü savaşından önce, Abhazya’da resmî kayıtlarda “Gürcü” olarak geçenlerin büyük çoğunluğu Megrel’di). O’na karşı yapılan sadece sözlü saldırı değildi. TV’ye çıkmasından sonra dövüldü, işinden atıldı, annesi bir Gürcü gazetesinde öz oğlunu reddeden bir makale için “ikna” eden bazı kişiler tarafından “ziyaret” edildi. Dzhodzhua, arkadaşlarının 1991’deki Abhazya Parlamentosu’na milletvekili olması için seçimlere katılma ısrarları sonucu aday olduğunda bu durum KGB mensuplarının ilgisini çekti. Bu örgütün silahlı mensupları, Dzhodzhua’yı adaylıktan çekilmesi için boşuna “ikna” etmeye çalıştı.

1992’de Soxumi’de, Dzhodzhua bana, bir makalesini gösterdi.* O’nun bu makalesi hem Megrelya ve hem de Abhazya’daki editörler tarafından, yerel bir gazete için çok patlayıcı bir etkisi olduğu gerekçesiyle reddedilerek yayımlanmadı. Dzhodzhua’nın bu makalesini İngiltere’ye getirdim, çevirerek yayımladım. Eğer Megreller, dilleriyle ilgili sorunu ortaya koymakta özgür olabilselerdi, böyle bir oto-sansüre gerek kalacak mıydı?

Bugün Megrellerin çoğu Megrelce konuşmakta ve Gürcüce’yi yalnızca, Gürcü olduklarının telkin edildiği okula başladıklarında öğrenmektedirler.

Birçok hayvan ve bitki türünün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunun farkında olan birçok kişi 20. yüzyılın sonlarında insanlığın ortak değeri olan doğal çevreyi korumak amacıyla çalışmalar yapmaktadır. Ancak insanî bir özellik olan dile ve onun şekillendirdiği kültürün yok olmasına yeterli duyarlılığın gösterilmemesi hayret verici bir durumdur. Yazılı bir edebiyatın bulunmamasını, yalnızca “ilkel” kültür olarak öngören Stalinist bakış açısını hâlâ savunacak birilerinin bulunabileceğine inanmıyorum. Yok olma tehlikesiyle yüz yüze kalan dillerin uzmanları, bu dillerin olası yok olmalarına karşı böyle duyarsız bir tutum sergilerlerse, sokaktaki adam bu tehlikeyi nasıl görecektir? Bir kişi, bir dilin son konuşanıyla karşılaştığında, soruna daha farklı bakacaktır. Böyle bir durumda sorun artık tamamen akademik bir ilgi değildir.

1974’te, Tevfik Esenç’le** tanışmış ve çalışmış olmaktan dolayı kendimi oldukça ayrıcalıklı olarak değerlendiriyorum ve o zamandan beri, hepimizin diğer Kafkas dillerinin Ubıhça’yla aynı kaderi paylaşmaması için elimizden gerekeni yapmamız gerektiği düşüncesinden asla vazgeçmedim.

Önerim, tarihsel emsal hareket noktası olmak üzere, Megrelce, Svanca ve hâlâ yalnızca tek köyde (Kakheti’deki Zemo Alvani) konuşulan, Kuzey Kafkas Dil ailesine mensup Bats (Tuş) dilinin öğretimi ve bu dillerde eğitime geçilmesi şeklindedir. Megrelce, Svanca ve Bats dilini öğretecek personel, materyal ve deneyim, Gürcüstan’daki Ermenice, Azerice ve Rusça eğitimine nazaran biraz zor olacaktır. Ancak ayrı bölgelerdeki anaokullarında ve ilkokullarda bir başlangıça engel bulunmamaktadır. Eğitim materyallerinin hazırlanması ve personel eğitimi için Unesco ve Soros Vakfı gibi kaynaklardan bu alanda gerekli olan muhtemel yardım için girişimlerde bulunulabilir.

Şüphesiz bunların hiçbiri, hem Tiflis’teki merkezi otorite ve hem de Megreller’e, Svanlar’a ve Batslar’a açıkça cazip gelmeden gerçekleştirilemeyecektir. Bu nokta, Gürcüstan’ın dostlarının olumlu bir rol oynayabilecekleri bir zemindir. Gürcüler, yerel bir dili teşvik etmenin ayrılmaya götürmeyeceğine inandırılmalıdırlar.

Ülkenin etnik azınlıklarına gösterilen saygı, muhtemelen daha büyük uzun vadeli bir bağlılığa dönüşecektir. Herkesin göreceği gibi, eğer Megrelce ve Svanca’ya bölgelerinde Gürcüce’ye eşit bir statü verilirse, zaman içinde, şimdiden büyüleyiciliği tahmin bile edilemeyecek bir edebiyat oluşacaktır. Bu tür bir gelişme, Megreller (Lazlar), Svanlar, Gürcüler ve Batılı Kartveloglar için bile bir zenginleşme olacaktır. Ama bir kez bu diller öldü mü asla yeniden yaratılamazlar. Böylesi bir durum ise bütün insanlığın büyük bir kaybı olacaktır.

[1]Bkz.: Feurstein, Mingrelisch, Lazisch, Swanisch: alte Sprachen und Kulturen der Kolchis vor dem baldigen Untergang, Caucasian Perspectives (1992, ed. George Hewitt, s. 285-328).

[2]Megrelce İncil’den pasajlar için bkz.: A. Tsagareli, Mingrel’skie etjudy, pervyj vypusk, mingrel’skie teksty (St. Petersburg, 1880).

[3]Svanca için, 1864 Lushnu Anban-Svanetskaja Azbuka’nın Kafkas filolojisinin babası Baron Peter Von Uslar tarafından derlendiğine inanılır.

[4]Esas olarak Megrel öğrenci ve genç insanlardan oluşan bu grup Poti ve Senaki’de Nisan 1919’un ortalarında kuruldu.

(*) Bkz.: Joakim Enwall, Ali İhsan Aksamaz (çev.), Kazakişi Gazeti, Ogni Kültür Dergisi, Sayı 5, Temmuz-Ağustos 1994. (ç.n.)

(*) Muhammed Vanilişi-Ali Tandilava, Hayri Hayrioğlu (çev.) Lazların Tarihi, Ant Yayınları, İstanbul 1992; Megrel-Lazlar hakkında bkz.: Hayri Ersoy, Aysun Kamacı, Çerkes Tarihi, Tümzamanlar Yayıncılık, İstanbul, 1992; Hayri Ersoy, Çerkesler (Lazlar), Nart Yayıncılık, İstanbul, 1993; Gerg Amıcba, Hayri Ersoy (çev.), Ortaçağ’da Abhazlar, Lazlar, Nart Yayıncılık, İstanbul, 1993; Bedri Habiçoğlu, Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, Nart Yayıncılık, İstanbul, 1993; İrfan Unutmaz/Hüseyin Keçe, Lazların Hıristiyan Akrabaları: Megreller, Aylık Gezi Dergisi Atlas, Sayı 10, Ocak 1994; Ali İhsan Aksamaz, Kafkasya Kültür Kökenli Bir Topluluk: Lazlar, Birikim, Sayı 71/72, Mart/Nisan 1995; Tirebolulu H. Alparslan, İ. Gündağ Kayaoğlu (çevrimyazı), Trabzon İli Lâz mı, Türk mü? Tarih ve Toplum, Sayı 138, Haziran 1995; Peacock, Ali İhsan Aksamaz (hz.), Kafkas Dilleri Sözlüğü (Gürcüce-Megrelce-Lazca-Svanca-Abhazca), Alaşara, Sayı 4, Temmuz 1995; Tedo Saxokia, Ali İhsan Aksamaz (çev.), Megrel-Laz Kültüründe Akrabalık, Evlenme ve Cenaze, Tarih ve Toplum, Sayı 140, Ağustos 1995; Cemal Gülas, Bir Masalın Peşinde, Ali İhsan Aksamaz, Efsanevi Yolculuk, Aylık Gezi Dergisi Atlas, Sayı 30, Eylül 1995; Ali İhsan Aksamaz, Asabi Olmak İçin Mazeret Çok, Birikim, Sayı 77 Eylül 1995; Nugzar Dzhodzhua, Ali İhsan Aksamaz (çev.), Ben Bir Megrelim, Alaşara, Sayı 5/6, Ağustos/Eylül 1995; George Hewitt, Ali İhsan Aksamaz (çev.), Kafkasya ve Kafkasyalılar/Çeçenler ve Komşuları, Birikim, Sayı 78, Ekim 1995; Ali İhsan Aksamaz, Türkiye’de Bir Kafkasya Dili: Lazca, Alaşara, Sayı 7/8, Ekim/Kasım 1995; W.E.D. Allen, Ali İhsan Aksamaz (çev.) Eski Lazistan, Tarih ve Toplum, Sayı 143, Kasım 1995; Nodar Lomouri, Ali İhsan Aksamaz (çev.), Lazika Krallığı’nın Tarihi, Tarih ve Toplum, Sayı 147, Mart 1996. (ç.n.)

(*) Bkz.: Nugzar Dzhodzhua, Ali İhsan Aksamaz (çev.), Ben Bir Megrelim, Alaşara, Sayı 5/6, Ağustos/Eylül 1995. (ç.n.)

(**) Son Ubıh. (ç.n.)