Anasayfa > Birikim Arşiv > 145 - Mayıs 2001 > Türkiye'de Yöneten-Yönetilen İlişkisine Bakış

Türkiye'de Yöneten-Yönetilen İlişkisine Bakış

Alper Kaliber | (Sayı : 145 - Mayıs 2001)

BİR GERÇEĞİN YENİDEN İFŞASI

Gerek F-tipi cezaevlerinin gerekse onlarca kişinin yaşamına malolan cezaevleri operasyonunun hükümet tarafından her türlü tartışmaya kapalı bir tutumla devletin âli çıkarları açısından seçeneği olmayan zorunluluklarmış gibi gündeme getiriliş ve kamuoyu önünde savunuluşu, olayların yalnızca kendilerine atfedilen değerlendirmelerle anlaşılamayacak bir nitelik göstermektedir. Cezaevleri operasyonu öncesinde hükümetin bir ara konuyu kamuoyunda tartışmaya açmaya niyetli göründüğü; ancak sonraki gelişmelerin de gösterdiği üzere gerçekte değiştirmeyi asla düşünmediği bu tutumu, Türkiye’de devlet toplum (yöneten-yönetilen) ilişkisinin düzenleniş biçiminin yeni bir tezâhüründen başka bir şey değildir. Dolayısıyla devletin toplum karşısında kullandığı ve hemen her icraatından aşina olduğumuz bu tartışma kabul etmeyen ve daima zorunluluk kipleriyle örülü dili yerli yerine koyabilmek için Osmanlı modernleşmesiyle başlayan ve Cumhuriyet’in ilânıyla katılaşarak siyasî hayatımızın yadırganmayan bir unsuru olması anlamında normalleşen bir süreçte yöneten-yönetilen ilişkilerinin nasıl inşâ edildiğini gözden geçirmek gerekiyor. Söz konusu ilişkinin, taraflardan yalnızca birinin inisyatifine açık olacak biçimde düzenlenişinin, devletin toplum karşısında sahip olduğunu duyurduğu özerkliğin ve önceliğin Türkiye’de devlet kimliği ve söylemlerinin vazgeçilmez bir parçası olarak her vesileyle nasıl yeniden ve yeniden üretildiğinin tartışılması, açığa çıkarılması bir mecburiyet halini almıştır.

F-TİPİ GELİŞMELERİ VE DEVLETİN ZORUNLULUK SÖYLEMİ

F-tipi cezaevleri, ilk kez 1991 yılında dönemin ANAP hükümetince gündeme taşındığında kamuoyundan gelen yoğun tepki ve eleştiriler üzerine hükümet tavrını yumuşatmak zorunda kalmış ve konuya ilişkin tasarılarını geri çekmişti. Ne ki, terörle mücadele yasasının kapsamındaki suçlardan mahkûm olanların (düşünce suçluları ve çıkar amaçlı çete kuranlar gibi) girecekleri cezaevlerini düzenleyen 16. madde aynı yıl kabul edilmişti. Mahkûmların kalacakları F-tiplerinin mimari özelliklerini dahi tarif eden “cezaların infazı ve tutukluların muhafazası” başlıklı bu maddeye göre tek ve üç kişilik “odalarda” kalmaları öngörülen tutuklu ve hükümlülerin hiçbir koşulda birbirleriyle görüştürülmemeleri ve birbirlerinden haberdar olmamaları hükme bağlanıyordu.Aradan geçen süreçte siyasî ve bürokratik iradenin dosyayı tümüyle kapattığı sanılırken F-tipi cezaevlerinin inşâsının ve konuya ilişkin hukuksal ve idari düzenlemelerin alttan alta devam ettiği geçtiğimiz yılın ortalarına doğru su yüzüne çıkmaya başlıyordu. Nitekim kısa bir süre içinde başta Adalet Bakanı olmak üzere çeşitli yetkililerin ağzından devletin cezaevlerinde otoritesini kurabilmesi için var olan koğuş sisteminin değişmesinin bir zorunluluk olduğunu, bu nedenle yurdun dört bir yanında F-tiplerinin yapımına hız verildiğini öğreniyorduk. Bunlar, sorunları yalnızca devlet otoritesinin tesisi açısından çözülmesi elzem teknik meseleler olarak değerlendiren, icraatlarının toplum katındaki etki ve yankılarına kulaklarını tıkamakta bir beis görmeyen, devletin toplumu aşan bir düzeyde belirlenmiş çıkarlarını her şeyin ve herkesin üstünde tutan bir yönetim zihniyetinin ilk tezahürleriydi.

Aslına bakılırsa bizler zorunluluk kipleriyle örülü bir yapı içinde savunduğu doğruları asla tartışmaya yanaşmayan bu dile devletçi şahinlerin tutum ve söylemlerinden çoktandır aşinaydık. Örneğin geçtiğimiz Ağustos ayında memurların işten çıkarılmalarını oldukça kolaylaştıran kanun hükmündeki kararnamenin köşke sunuluşu sırasında Başbakan, söz konusu kararnamenin onaylanması ve uygulanmasının devletin âli çıkarları açısından bir zorunluluk olduğunu söylüyordu. Cumhurbaşkanı Sezer’in tavrı beklediği biçimde gerçekleşmeyince onu “istemeden de olsa devlet düşmanlarını yüreklendirmekle” bile suçlayabiliyordu. Yani devletçi şahinler için seçeneği yokmuş gibi sundukları herhangi bir politikanın uygulanmaması, devlet düşmanlığı yapmakla, onu zaafa düşürmeye çalışmakla eşanlama geliyordu. Türkiye’nin Kıbrıs’ta izlediği, sorunları sürüncemede bırakan ve oradaki halkın beklentilerini değil devlet merkezli bir çıkar ve güvenlik anlayışını esas alan çözümsüzlük politikası da resmî yetkililerin ifadelerinde aynı zorunluluk söylemiyle vücut buluyordu. Kendisinden özerk hiçbir toplumsal tavrın gelişmesine müsade etmeyen devlet, Kıbrıs sorunuyla ilgili dört tarafın sol kuruluşlarının temsil edileceği bir toplantıda bulunacak Türkiyeli katılımcılara vize vermiyordu.[1]

Birazdan vereceğim örnekler de ulusal çıkarların ve sorunlara dair doğru çözümlerin ne olduğunu herkesten daha iyi bildiğini bu nedenle toplumun işlerine yerli yersiz burnunu sokmaması gerektiğini ön gören ve yöneten-yönetilen ilişkilerini buna dayanarak kuran resmî anlayışın ürettiği bu tartışma kabul etmez zorunluluklar söyleminin nadide incileri olarak kabul edilebilir. Buradaki amacım hepimizin az çok malûmu olduğu olayları kronolojik bir düzenleme içinde ayrıntılarıyla aktarmak değil. Yalnızca devletin acze uğratılmaması noktasında düğümlenen, onun bekâsını ve otoritesinin tesisini her şeyin ve herkesin üstünde gören bir yönetim geleneğinin devletçi şahinlerin tutum ve söylemleriyle bu olaylar sırasında adeta toplumun kafasına vurulurcasına nasıl hayata geçirildiğine ilişkin birkaç örnek verebilmek.

30 Kasım’da yapılan ve ölüm oruçlarının da ele alındığı oturumda Bakanlar Kuruluna bilgi veren Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, “Direnişi doğru bulmadığını, devletin cezaevlerinde denetimi sağlayabilmesi için tek çözümün F-tipi olduğunu” kaydediyordu. Aynı toplantı sonrasında Bakanlar Kurulunun kamuoyuna dönük mesajı da gerekirse müdahale edilecek olan eylemcilere hiçbir tavizin verilmeyeceği ve F-tiplerinin inşâsına devam edileceği yolundaydı. Devlet bakanı ve hükümet sözcüsü Tunca Toskay ise yaptığı açıklamada “Müdahale için her türlü önlem alındı. Bütün bu iyi niyete rağmen eylemler sürerse yetkililerin gereğini yerine getireceğinden şüphe edilmemesini”[2] istiyordu. Böylelikle tek ve kesin çözümün ve onun gereklerinin ne olduğunu tekbaşına saptayan başka çözüm önerilerini eylemcilere verilecek tavizler olarak algılayan siyasî irade, konuyu kamuoyu huzurunda tartışmayacağını gerekirse zor kullanarak meseleyi kendi bildiğince halledeceğinin ilk işaretlerini veriyordu.

Ne ki, ölüm oruçları kamuoyunda yavaş yavaş yankı bulmaya, F-tipi cezaevlerinin insanı tecrit eden ve kişiliksizleştiren yapısı açığa çıkmaya başladıkça devletin bu ödünsüz tutumu bir meşrûiyet sıkıntısına giriyordu. Bunun üzerine sonradan günü kurtarmak için takınıldığı iyice anlaşılan bir tavırla demokratik bir yönetimin sorun olmaktan çoktan çıkarması gerekenler Adalet Bakanının ağzından kamuoyuna birer iyi niyet gösterisi olarak sunulmaya başlandı. Adalet Bakanı Türk, 5 Aralık 2000 tarihinde yaptığı basın açıklamasında F-tipi cezaevlerine yönelik hücre ve tecrit eleştirilerini ortadan kaldırmak amacıyla ortak yaşam alanlarından yararlanmak, yargı denetimi, cezaevi izleme kurullarının kurulması ve açık görüş olanağı sağlanması konularıyla ilgili tasarılar yasalaşmadıkça F-tiplerine nakillerin gerçekleşmeyeceğini belirtiyordu. “Başta barolar olmak üzere sivil toplum örgütlerinin eleştirilerinden yararlanacaklarını, hizmete açılmaları aşamasında da bu cezaevleriyle ilgili aksayan yönlerin ortaya çıkması halinde bunları da gözden geçireceklerini“ söylüyordu. Bakan, aynı basın toplantısında

“Önceki cezaevleri olaylarında ağır yaralanan ve tedavi edilmediklerinden yakınılan tutuklu ve hükümlüler için de CMUK‘un 399. maddesinin işletileceğini, adli tıp raporları dikkate alınarak hastanede tedavi gerektirenlerin buralara nakledilirken tedavisi dışarıda yapılabilenlerin infazlarının ertelenmesinin gündeme geleceğini söylüyordu.”[3]

Tüm bu açıklamalar bir anlamda tutuklu ve hükümlülerin en temel haklarından biri olan tedavi görme haklarının geçmişte devletçe nasıl hiçe sayıldığının örtük bir anlatımıydı. Gerek 1996’daki ölüm oruçları gerekse izleyen süreçte türlü cezaevlerine yapılan ve toplamda onlarca kişinin ölümüyle sonuçlanan kanlı baskınlarda sakat kalanların, ağır bellek kayıplarına uğrayanların ve hareketlerini denetleyemez ya da yarı felçli bir halde yaşamını sürdürenlerin tedavi hakları şimdi akıl almaz bir riyakârlıkla bir iyi niyet gösterisinin malzemesi haline getiriliyordu. Öte yandan kimi kalemlerin üzerinde çok durduğu MHP milletvekili Mehmet Aslan’ın “Bırakın geberip gitsinler. Daha ne yapacağız? Altlarına mı yatacağız?” gibi sözleri aslında devletçi şahinlerin bilinçaltlarında zaten var olan bir düşünme sistematiğinin biraz daha vulgarize edilmiş ifadelerinden başka bir şey değildi. Nitekim devletin yumuşamacı politikalarla zaafa uğratıldığı,mahkûmlara gücün kimde olduğunun derhal gösterilmesi gerektiği yolundaki açıklamalar art arda gelmeye başladı.

Bir yandan da Adalet Bakanı, basın mensupları için F-tiplerinde tertiplediği turistik gezilerde tertemiz çarşafların ve vazolardaki çiçeklerin oluşturduğu dekorun ardındaki tecriti ve yalnızlaştırmayı örtmeye çabalıyordu. Ne ki, gene de mahkûmlara tanındığı savlanan sıcak su, ısınma ve havalandırma gibi “olanakların” kullanım inisyatifinin sadece cezaevi yönetiminde olduğu, bunlardan yoksun bırakmanın idarenin keyfi tasarruflarıyla birer cezalandırma mekanizmasına dönüşebileceği gözlerden kaçmıyordu. Ancak terörle mücadele yasasının 16. maddesinde yapılacak değişikliklerle kullanıma açılabileceği söylenen ortak yaşam alanlarıysa (kütüphane, işlik ve spor salonu) tutuklu ve hükümlülerin birbirleriyle konuşabilecekleri, tepki alışverişiyle kendilerini gerçekleştirebilecekleri yerler olmaktan çok ortak iş ya da spor sahaları olarak tasarlanmıştı. Kaldı ki buralara bile gitmeleri cezaevi yönetimince uygulanacak ve içeriğinin de bilinmediği bir “ıslah programıyla” uyumluluk göstermeleri halinde bir gardiyan nezaretinde ve kısıtlı bir süre için mümkün olabiliyordu.Tek kişilik odaların gerektiğinde hücre gibi kullanılabileceği zaten Ceza ve Tevkif Evleri genel müdürü Ali Suat Ertosun tarafından daha önce açıklanmıştı.

Bu arada basının da büyük ölçüde destek verdiği tüm tek yanlı propaganda faaliyetlerine karşın kamuoyunda F-tiplerine karşı yükselen duyarlılık hükümeti daha net adımlar atmaya zorluyor, ve Adalet Bakanı 9 Aralık cumartesi akşamı düzenlediği basın toplantısında F-tipine nakillerin süresiz ertelendiğini duyuruyordu. F-tipi cezaevleri, “kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının katılımıyla mimari, hukuki ve tıbbi açıdan değerlendirilecekti.” Konuya ilişkin kamuoyunda oluşan duyarlılığı hatırlayan bakan, aynı toplantıda zorunluluk söyleminin ilk ve son kez olumlu bir örneğini de veriyordu:

“Demokratik bir toplumda bu eleştirilerin dikkate alınması zorunludur. Tartışma konusu olan cezaevlerini bu halde hizmete açmak doğru değil. F-tipine nakiller yani F-tipinin açılması ertelenmiştir.”[4]

Öte yandan altı ay önce tüm bu olayların çıkacağını gördüklerini ve Adalet Bakanı nezdinde girişimde bulunduklarını belirten İstanbul Barosu başkanı Yücel Sayman’ın aynı gün gelen şu uyarısı son derece çarpıcıydı: “Bize o zaman kulak verilseydi ve Adalet Bakanı bugün söylediğini altı ay önce söyleseydi ölümün böylesine kıyısına gelinmez, direniş ve ölüm oruçları olmazdı.” Adalet Bakanının neden bu kadar beklediğine ilişkin soruya Sayman’ın verdiği yanıtsa devletin zorunda kalmadıkça eylemlerini kamusal düzlemde tartışmaya niyetli olmadığının ipuçlarını verir nitelikteydi. “F-tipi cezaevlerini tartışacak bir kamuoyunun oluşmadığı düşünüldü ve böylece nakillerin kolayca yapılabileceğiöngörüldü herhalde.”[5] Nitekim devlet, halkın olaylara ilişkin ilgisinden oldukça rahatsız olacak ki başbakan Ecevit 11 Aralık günü yaptığı bir açıklamada “Eylemcilerin kamuoyunun ilgisinin devam ettiği sürece eylemlerine devam edeceklerini” söylüyordu.[6] Hükümetin konuyu halkın gündeminden uzaklaştırma çabaları 14 Aralık günü İstanbul 4 nolu DGM ‘nin verdiği bir sansür kararıyla da taçlanıyordu. Buna göre yazılı, sesli ve görsel basın yayın organlarında ölüm oruçları ve F-tipi cezaevlerini protesto eylemlerine ilişkin haberlerin yayınlanması yasaklanıyordu. Mahkemenin verdiği gerekçeli kararda söz konusu haberlerde “amacı ve hedefi kamu otoritesini yok etmeye, cezaevlerindeki yönetimin kamu görevlilerinde değil kendi militanlarında olduğunu göstermeye yönelik olan ve yasa dışı terör örgütlerince planlanıp uygulamaya konulan eylemlerin gereğinden fazla yer aldığı” belirtiliyordu. Böylelikle gereğini, gerektiğinde, gerektiği kadar yapmasını herkesten iyi bilen ve kadim otoritesinin zaafa uğrayabileceği şüphesine bile dayanamayan Türkiye Cumhuriyeti devleti, teknik bir sorundan ibaret saydığı eylemleri zor kullanarak sona erdirme stratejisinin ilk ayağını (kamuoyunun konuya olan ilgisinin yok edilip susturulması ve işin devlete bırakılması gereğinin vurgulanması) gerçekleştirmiş oluyordu. Sadece bir gün sonra Adalet Bakanınca verilen şu demeçler siyasî otoritenin çoktan verdiği zor kullanma kararını duyurur ve meşrûlaştırır nitelikteydi. “Zaten bu eylemler düzeni bozmaya yönelik bir eylem niteliği kazanmaktadır. O nedenle hoş karşılanamaz, bir an önce sona erdirilmeli. Eylemin sona erdirilmesi için her türlü tıbbi önlemler alınmıştır.” “Tek bir insanın ölümü ya da sakat kalması bile hepimizi üzecektir. Ancak eylemin devam ettirilmesinden doğacakların sorumlusu eylemi başlatan ve devam ettirenlerdir.” Aynı toplantıda bakan Türk, İstanbul DGM ‘nin basına koyduğu sansürün “devletin acz içinde gösterilmemesi biçiminde bir yasak olduğu”nu söylüyordu.

19 Aralık salı sabahı devletin “şefkatli” kollarının yirmi cezaevine uzanmasıyla başlayan “hayata dönüş operasyonu”nda “çoğu kendini yakmak suretiyle” -ki bu ifade operasyon günlerinin en gözde resmî klişelerindendi- otuzdan fazla kişi ölmüş, yüzlercesiyse yaralanmıştı. Bizzat Hikmet Sami Türk’ün ağzından altı aydan önce açılmayacağı söylenen F-tiplerine ve diğer cezaevlerine operasyonun yalnızca ilk gününde 490 siyasî tutuklu ve hükümlü yerleştiriliyordu. Bakan aynı gün yaptığı açıklamada operasyonların gerekçesini gene bir zorunluluk söylemi içinde açıklıyordu. “Cinayet noktasına gelmiş olan bir eyleme artık kesinlikle son verilmesi zorunluluğunun getirdiği bir operasyondur.” “Evlatları cezaevlerinde bulunan anne babalardan devlete güvenmelerini istiyorum. Terör örgütlerine değil ama çocuklarını onların ellerinden kurtarmak isteyen, onun için bu operasyonu yapmak zorunda kalan devlete destek olmalarını istıyorum.”[7] Operasyon yapılan cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin F-tiplerine nakilleri de aynı söylemin çerçevesinde tanımlanıyordu: “Şunu da söyleyeyim, F-tipine nakil bir zorunluluk ifadesidir. Çünkü şu anda cezaevleri dolu durumdadır, kapasitelerinin üzerinde dolu durumdadır.” Basın mensuplarının “F-tipi cezaevlerine ilişkin erteleme kararınız geçerli mi?” şeklindeki sorusuna da bakan Türk’ün yanıtı “Şimdi zorunluluk karşısında kullanıma girmiştir”[8] biçiminde oluyordu. F-tipi cezaevlerinin hizmete açılmasının ertelendiğini açıkladıklarını anımsatan Türk, “ancak olayların gelişmesi bir zorunluluk olarak bizim F-tipi cezaevlerinin bazılarına geçici olarak nakil yapmamızı zorunlu kılmıştır.” diye konuşuyordu.Operasyonun ilk saatlerinde kameralar karşısına geçen Başbakan Ecevit’in de kabine arkadaşının kullandığı söylemin dışına çıkmadığı görülüyordu: “Somut yapılanmalar gerçekleştiği zaman F-tipi cezaevlerine geçilecektir. F-tipinin zorunlu olduğunu artık toplumumuzun hemen her kesimi algılar duruma gelmiştir.”[9]

Bugünlerin hemen hemen tek muhalif sesi FP milletvekili Mehmet Bekaroğlu’nun “hükümetin kendilerini kullanıp aldattığı, son anda bir uzlaşma umudu belirmesi üzerine Başbakan Ecevit’e, DSP genel başkan yardımcısı Rahşan Ecevit’e ve Başbakan yardımcısı Hüsamettin Özkan’a ilettiği randevu taleplerinin reddedildiğine” yönelik açıklamaları da aynı zorunluluk kipiyle kurulmuş dilin kısırlığıyla yanıtlanıyordu. Müdahalenin daha fazla geciktirilemeyecek, ertelenemeyecek bir anda yapıldığını belirten Adalet Bakanı, “Bu bir zorunluluktur. Hiç kimse kullanılmış, aldatılmış değildir” diyordu.

Bu arada 21 Aralık günü yayımlanan haberlerde sansür kararını yürürlüğe koyan DGM’nin Radikal ve Sabah gazeteleri hakkında inceleme başlattığı ve Star gazetesi hakkında suç duyurusunda bulunduğu yazıyordu. Anlaşılan yayın yasağı kararına pek de ses çıkarmayan ve operasyon boyunca resmî yetkililerin aktardığı bilgi ve yorumları taraflardan birinin değerlendirmeleri olarak değil bizatihi gerçeğin kendisi gibi göstermekte bir sakınca görmeyen medya, ne olur ne olmaz refleksiyle gene de mercek altında tutuluyordu. Eylemcilerin, Adalet Bakanının F-tiplerinin açıldığının ertelendiğine dair 9 Aralık açıklamasını muğlak ve yetersiz bularak eylemlerine devam etmeleri üzerine resmî görüşe biraz daha yaklaşan kamuoyu da olayların çoğunlukla tek yanlı yorumlarla yansıtılışına kafasını takmıyordu. Bu arada basın mensuplarının Bayrampaşa ve Bartın cezaevleri arasında yapıldığı ileri sürülen ve kayıtları televizyonlarda yayımlanan lakin çok da inandırıcı bulunmayan telefon görüşmesi hakkında yönelttiği sorular Bakan Türk’ü kızdırıyor, söz konusu görüşmeye ait numaraların Emniyet Müdürlüğü’nce açıklanıp açıklanmayacağının sorulması üzerine de Bakan, “Devlete karşı böyle şüpheci ifadeler taşıyan sorular sormayınız” diyerek karşısındakini azarlıyordu. Öyle ya söyledikleri mutlak doğrular olarak kabül görmesi gereken, “zorunlu olan” devletin eylemlerinin şüpheci bir tavırla sorgulanması söz konusu olamazdı. Devletten şüphe etmek, söylediklerine inanmamak, ona karşı gelmek demekti.

Ne var ki,mahkûmların F-tiplerine sevkleri sonrasında tutuklu aileleri, avukatlar ve kimi gezete haberleriyle gündeme gelen işkence iddiaları ve bu iddiaları yalanlayan resmî yetkililerin söylemleri arasındaki uçurum şüpheden öte insanı dehşete düşürecek düzeydeydi. Tutuklu ve hükümlü yakınları ve mahkûmlarla görüşen avukatlar, F-tipi cezaevlerinde işkencenin günlük yaşamın bir parçası haline getirildiğini söylüyorlardı. Ercan Kanar ve Eren Keskin gibi avukatlarca hazırlanan raporlarda yer verilen işkence iddialarının bazıları şunlardı:operasyon sonrasında ve sevk edildikleri cezaevlerindemahkûmlara kaba dayak, kelepçe sıkma, haya burkma, cinsel taciz, kafaya dışkı yapma, postal öptürtme, kalaslarla dövme, çırılçıplak soyma, zorla “En büyük asker bizim asker!” sloganları attırma. Raporlarda ayrıca Kocaeli F-tipinde Cemal Keser isimli tutukluya copla tecavüz edildiği, Keser’in bu uygulamanın birçok kişiye yapıldığını söylediği, birçoğunun saç ve sakalı kazınan tutuklulara ailelerinin götürdüğü giysilerin verilmediği ve açlık grevi ve ölüm orucuna devam eden, sayımda ayağa kalkmayan tutukluların dövüldüğü bilgileri de aktarılıyordu.[10]

Hayata döndürmek amacıyla yapıldığı ilân edilen operasyon; onlarca kişinin ölümüne, yüzlercesinin yaralanıp sakat kalmasına, ölüm orucu ve açlık grevindekilere yenilerinin eklenmesine, dünyanın gözlerine kapatılmış F-tiplerinin karanlık hücrelerinde siyasî tutuklu ve hükümlülerin soğuğa, tecrite ve hınç alma azmiyle işlerini yapanların işkence ve aşağılamalarına terk edildikleri ölüm, kan ve kin dolu bir sürecin devamına yol açıyordu. Seçeneği olmayan zorunluluklar olarak duyurduğu eylemlerinin toplum nezdinde tartışılmasını, sorgulanmasını engelleme yolunda her türlü yasakçılığa ve gözdağına başvurmaktan çekinmeyen siyasî otorite; baştan beri istediği üzere mahkûmları hiçbir “ödün vermediği” koşullar içinde teker teker F-tiplerine tıkıyor, izinde yürümeye her zaman teşne olan medyanın desteğini de sağlama bağlıyordu. F-tipleri ve protesto eylemlerine dair haberler gazete ve televizyonların gündeminden tamamen kalkıyor, topluma da nüfuz eden bir vurdumduymazlık ve tepkisizlik haliyle görmezden gelinip yok sayılanlar ölüme ve yalnızlığa terk ediliyorlardı. Halkı dahil kimse önünde baş eğmez, ödün vermez devlet otoritesi, siyasî varlıklarını ve etkinliklerini fetişleştirdikleri devlet icapları uyarınca davranmaya borçlu olan özgüven ve iktidar yoksunu yabancılaşmışların ölü sevici tutumlarıyla insan hayatıyla girdiği sınavdan bir kez daha galip çıkıyordu. Her yerde hazır ve nazır olan bu otorite, muhalif olanın katında topluma verilmiş yeni bir dersin çıkışında zafer nidalarıyla bir kez daha kutsanıyordu.(“F-tipinin zorulu olduğunu artık toplumumuzun her kesimi algılar duruma gelmiştir”, “Sonuç milletimize hayırlı olsun.”)

Böylelikle F-tipleri ve onlara girmemek için yaşamlarını ortaya koyanlar, ülkenin üç beş günde geçiştirilen ve bir daha da dönüp bakılmayan gündemler tarihinde yerlerini alıyorlar, devletin, medyanın ve “ekonomiye kilitlenmiş münevver bozuntularının”[11] ördüğü sessizlik duvarları içinde bir kez daha hapsediliyorlardı. Lakin ölümün unutuluşu, bellekten silinişi, görmezden gelinişi kaldıracağı yoktu. Hemen hiç kimsenin F-tipi protestocularını aklına bile getirmediği bir anda 22 Mart günü ilk ölüm gerçekleşiyordu. Ne ki, ne bu ölüm ne de ardından gelenler dolarla yatıp borsayla kalkan, toplumsal, politik olgu ve sorunları ancak her şeyin üzerinde gördükleri ekonomiye etkileriyle tartışmaya gerek duyan ekonomi şurekasının ve onların “liberal” medyasının iktisadiyat söylemi içinde bir yer bulabiliyordu. Çözümsüzlüğü hemen tüm iç ve dış politik sorunlarda siyaset üretme tarzlarının temel düsturu olarak benimseyenler; eylemcilerle görüşmeyi bile bir taviz meselesi addediyor, her gün gelen yeni ölümlere karşın iletişim kanallarını tümüyle tıkayan tavırlarını soğukkanlılıkla sürdürebiliyorlardı. (Adalet Bakanı: “Talepler, F-tipi cezaevlerinin kaldırılması, koğuş sistemine geri dönülmesi ve DGM ‘lerin kaldırılması gibi baştan beri öne sürülen istemleri içermektedir. Bunlar üzerinde hiçbir zaman görüşme yapılmadı ve yapılmayacaktır da…”)[12]

Bakan Türk’ün ölüm orucundaki tutuklu yakınlarından Gülsüman Ada Dönmez’in 7 Nisanda ölümünden sonra sarf ettiği şu sözlerse Türkiye’de devlet toplum ilişkilerinin düzenleniş biçiminin ifşâsı bakımından son derece kayda değerdi: “Benim yapabileceğim bir şey yok, bu devlet işi.”[13] Bu tahayyül dünyası uyarınca her türlü toplumsal istek ve beklentiden azade, kendine özgü ilkelerle işleyen bir bürokratik aygıt, bir büyük makina olarak devlet, kamusal yaşamın tek ve rakipsiz düzenleyicisi ve hikmetinden sual olunmaz eyleyenidir. Üzerinde her şeyin eyleneceği, istenilen her yere sürüklenecek bir nesneler yığını olarak toplumun akıl erdiremeyeceği devlet işlerine karışması beklenmez ve hoş görülmez. Yönetilenler, bir Nizam-ı Alem düzeni içinde yönetenlerin orada oluşlarını ve gerekliliklerini meşrûlaştıran bir durağanlığa hapsedilirler. Bu durağanlığı aşmaya dönük her çaba, düzene ve devlete kasteden eylemler olarak damgalanır ve öyle muamele görür. Bu arada yönetenlerle yönetilenler arasındaki hiyerarşik ayrılık söylemsel olarak her an yeniden üretilir ve topluma haddini aşmaması gerektiği sürekli hatırlatılır.

Onbinlerce bürokrat, memur ve siyasetçinin kılcallaşmış bir işbölümü içinde üstlerine düşeni yaptıkları, eylemlerinin sonuçları ve daha da önemlisi toplumsal yaşamdaki tezahürleri ile yüz yüze gelemedikleri, halkına yabancılaşmış Türkiye siyaseti ve yönetim zihniyetinin yeni bir gösterisine seyirci kılındık F-tipi gelişmelerinde.Bu yazının son satırlarını kaleme aldığım, eylemlerin de 182. gününe girdiği bugünün sabahında televizyonlar ölüm orucunda yitirilen on dördüncü kişinin ismini duyururken anlıyorum ki bu kanlı ve çok perdeli gösteri hâlâ sürmektedir. Büyük bir olasılıkla bu yazının yayımlandığı günlerde de yeni ölüm haberleriyle sürüyor olacak. Bugün Türkiye’de devlet ya da toplum merkezli düşünme ve siyaset üretme yanlıları arasında rejimin gelecekte ne yöne doğru evrileceğini de belirleyecek olan bir kutuplaşma gittikçe su yüzüne çıkmaktadır. ‘70’li yıllarda sağ ve sol, ‘90’lardaysa laik ve İslâmcı kesimler arasında yaşandığı var sayılan çatışmadan çok daha farklı olan bu gerilim, Türkiye siyasasının bel kemiği olan yöneten-yönetilen ilişkilerinin kuruluş biçimini de tümden değiştirebilir niteliktedir. Yalnız unutulmamalı ki devletin kendisini toplumundan bağımsızlaştırarak ayrıcalıklı bir konumda gördüğü karar alma, siyaset üretme mekanizmalarını türlü kanun ve anayasa maddeleriyle halkına kapalı tuttuğu tam bir temsiliyet ve meşrûiyet krizi içindeki bu siyasal yapı terk edilmedikçe devletin toplum için var olduğu düşüncesiyle ona olan önceliği ve üstünlüğü zihinlerde ve politik yaşamda ortadan kaldırılmadıkça yöneten-yönetilen ilişkileri demokratik ve özgürlükçü bir düzlemde yeniden kurulmadıkça bu uğursuz gösterinin yeni versiyonlarıyla bilincimizi, yaşam sevincimizi ve insan olma onurumuzu dumura uğratmaya devam edeceğine hiç şüphe yoktur.

(*) Bu yazı Osmanlıdan Cumhuriyet’e uzanan bir süreçte Türkiye’de devlet kimliği ve yöneten-yönetilen ilişkilerinde görülen süreklilikleri ve bu sürekliliğin F-tipi gelişmelerindeki yeniden üretimini analiz eder nitelikteydi, ancak derginin yazı yoğunluğundan ötürü makalenin F-tipi gelişmeleri sırasındaki devlet söylem ve tutumunu irdeleyen son bölümü yayımlanmaktadır. Makalenin bütününe [email protected] edu.tr adresine başvurularak ulaşılabilir

[1] Ahmet İnsel, “Devletçi Şahinliğin Toplumsal Bedeli”, Radikal İki, 10 Aralık 2000.

[2] Radikal, 1 Aralık 2000, Ölümle Restleşme.

[3] Radikal, 6 Aralık 2000.

[4] Radikal, 10 Aralık 2000.

[5] Radikal, 10 Aralık 2000.

[6] Cumhuriyet, 12 Aralık 2000.

[7] Yeni Binyıl, 20 Aralık 2000.

[8] Yeni Binyıl, 20 Aralık 2000.

[9] Radikal, 20 Aralık 2000.

[10] Radikal, 30 Aralık 2000.

[11] Perihan Mağden, Radikal, 15 Nisan 2001.

[12] Cumhuriyet, 13 Nisan 2001.

[13] Radikal İki, 15 Nisan 2001.