Anasayfa > Birikim Arşiv > 146 - Haziran 2001 > Kadınlar, Gençler ve “bobstil“

Kadınlar, Gençler ve “bobstil“

Levent Cantek | (Sayı : 146 - Haziran 2001)

Lefebvre’e göre, toplumun amacı tatmindir. Yaşadığımız dünyada bilinen, tasarlanan tüm ihtiyaçlarımız tatmin edilsin istenir. Ona göre ihtiyaç, bir boşluğa benzemektedir ve tüketim/tüketici tarafından -doyma arzusuyla- doldurulmaktadır. Tatminin elde edilir edilmez aynı düzenek tarafından tahrik edilmesi de işin doğasından kaynaklanmaktadır. İhtiyaç, verimli hale gelmesi için, her defasında bir öncekinden farklı bir biçimde yeniden uyarılmaktadır. Böylelikle ihtiyaçlar, tüketimin manipülasyonlarının belirlediği bir düzenekte, tatmin ve tatminsizlik arasında salınıp durmaktadır (1998: 83). İhtiyaçların eskime sürecinin kısalması, yerlerini yeni ihtiyaçlara bırakması gerekmektedir. Buradaki geçicilik ve buna bağlı olarak “yenilenme” kültü, modernliğin özünü vurgulamaktadır.

TÜKETİM VE MAGAZİN

“Modern” mantığın ilk elden yayıcıları o dünyanın dilini taşıyan basılı yayınlardır. Siyasal dilin taşıyıcıları oldukları kadar, arz-talep dengesi içindeki konumlarıyla tüketime yönelik olarak magazinelleşmenin de aracıdırlar. Türkiye’de de farklı bir gelişme göstermemişlerdir. Bu yayınlar incelendiğinde, Cumhuriyet döneminde ’30’lu yıllardan itibaren modernleşme eğilimlerinin yaygınlaştığı ve bunun tüketim alışkanlıklarıyla örtüştüğü gözlenir. Gündelik hayata ilişkin ayrıntılar, dergilerde, gazetelerde devrin entellektüelleri arasında, rejimin hedefleriyle eşgüdümlü olarak tartışıldığı kadar, iç sayfalardaki tefrika ve fotoğraflarda, özellikle karikatürlerde yansıtılmaktadır. Bir sosyal görev olarak, kontrolden çıktığı/ifrata kaçtığı düşünülerek Batılılaşma ve tüketim taleplerine karşı çıkıldığı, direnildiği de görülmektedir. Gündelik hayatın sürekli tanzim edilmesi çabası, kontrolden çıkacağı endişesinin hâkim olduğuna işarettir.

Öte yandan aynı yayınlarda eleştiri ve tanzim çabalarının yanı sıra, kabaca tüketim toplumu ve magazinleşmeyle bir arada düşünülecek bölümlerin ağırlıklı bir yeri vardır. Aşk ve his romanı adı altında yayımlanan tefrikalarla, sinema ve özellikle gençlikle özdeşleştirilerek aktarılan “cemiyet haberleri” benzeşmektedir. Batıdaki örneklerinden kopyalanarak aktarılan karikatür ve illüstrasyonlar, matbaa/baskı imkânlarının yeterince gelişmemesi nedeniyle fotoğrafın yerine reklamlarda da kullanılmaktadır. Söylemi, göstergeleri ve göndermeleri Hollywood etkisiyle tanımlanabilecek bu çerçeve, gündelik hayatı, entellektüellerin beklentilerinin dışında bir biçimde ritüelleştiren uygulanabilir “kodlarla” düzenlemektedir. Okuyucunun gördüğü şeyi düşleyeceği, düşlediği şeyi göreceği bir düzenektir bu. Hem yaşanabilir hem mümkün olmayan ilişkiler, kıyafetler, evler, mekânlar resmedilir bu anlatılarda. Coşku, parlaklık ve bambaşkalık içermektedir “öyküler”. Bu sebeple tanzim taleplerine dair “kavgacı” görüşlerin kolaylıkla tepkisini çekebilecek bir dünyadır. Öte yandan ne çok tanzim talebiyle ve zorlamayla karşılaşırsa o kadar az uyum sağlayabilecek bir düzendir de. Gündelik hayata dair çatışmalar, insanları sorunları için çözüm bulamadıklarında hayalî çözümlere yöneltmektedir. Böylelikle sorunlar ve çözüm arayışları imgesel bir düzeye geçmektedir. Entellektüellerin rejime yönelik ihyacı görüş ve müdahaleleri, estetizm arayışları ve edebiyatla harmanlanmış “gerçekçiliklerin” husumetini çeken “kaçış çerçevesine” eklenmektedir. Çünkü tüketim talepleri dolayımıyla başka nesnelere, yaşamlara, “anlara”, mekânlara ve arzulara bağlanan, özlem duyulan bir dünyadır bu aynı zamanda. Bu özlem(ler) “gerçeklerden ve ülkenin geleceğinin garantisi sayılan amaçlardan sapma olarak değerlendirilmektedir.

Refik Halid Karay’ın, bir roman hakkında yazdığı eleştiri, söz konusu kitaptan çok bu kaçış dünyasıyla çatışmaktadır:

“...eseri, frenk tarifile Dikişçi Kız ve Kapıcı Kadın romanlarına alışmış okuyuculara tavsiye edemeyeceğim. İçinde aradıklarını bulamayacaklarından dolayı öfkelenecekleri muhakkaktır; zira dekorlar ve tipler o sınıfın haz alacağı cinsten değil; vaka Suadiye’de geçmiyor; Taksim gazinosunda düğün yapılmıyor, kotra gezintileri sırasında Çam Limanında denize girilmiyor ve köşk bahçelerinde tenis oynanmıyor. Miras bırakan hâlâ, zengin kocaya varan öksüz kız, milyonere damat olan meteliksiz genç gibi hayal okşayıp ümit verici talih cilvelerine rastlamıyorsunuz. İş berbat .. Hep dünkü Anadolu, eski Ankara, memur ve halk tabakası” (1945:1).

Bu görüşe karşılık Sabri Esat Siyavuşgil bu “kaçış”a daha ılımlı yaklaşmaktadır:

“Herkes (bu hikâyelerde) kendi hayat bilmecesinin hallini, kendi duyuş ve görüşüne uygun bir hayatın nizamını sezer. Aşkı uğrunda dünyaya aldırış etmeyen, türlü mihnetlere göğüs geren ve sonunda ya sevgilisine kavuşan, yahut bu yolda can vererek evliya mertebesine eren kahramanın misali içinde yaşadığı cemiyetin kargaşalığı ve yaman baskısı altında bunalan dinleyiciye bir inşirah vesilesi ya da bir ümit kaynağı olur. Şayet hayat (...) zaten yaşamağa değer bir şey olmaktan çıkmışsa, sevda romanının macera ve akıbeti kadar, huzursuz bir ruhu sükuna kavuşturan ne olabilir ki?” (1944:1).

Siyavuşgil’in sözleri yukarıda aktarılan argümanlara denk düşmekte, huzursuzluğu sona erdiren bir tatminden söz etmektedir. Karay’ın çatıştığı dünyanın ayrıntıları ise imgeseldir. Duygusallık ve düşle bezenmiştir, toplumsal bir statüye dönüşecek kadar sıklıkla bahis konusu edilmişlerdir. Köşkler, kotra gezintileri, Taksim gazinosu... her biri kendi imgesel bağlamı içerisinde ele alınmaktadır ve bu biçimiyle gündelik hayatın bir parçasıdırlar. Zorlamaların sıkıcılığını ve verimsiz uyumlulaştırma çabalarının gerilimini yumuşatmaktadırlar. Duygu ve düşle bezenen imgeleri reklamı andırmaktadır. Reklam, yalnızca bir tüketim ideolojisi sunmakla kalmaz çünkü, tüketicinin tasarımına da sahiptir, bir başka deyişle kendi idealiyle örtüşen bir tüketici “ben”i de sunmaktadır. Bu anlamda Karay’ın çatışarak aktardığı bir başka hayatın ayrıntıları, Siyavuşgil’in tatmin için araç olarak gördüğü metalardır. Bütün anlatılanlar, tüketime açılmıştır; anlatılmakla tüketime açılmaktadır. İmgesel tüketim ile gerçek tüketim arasında sınırların muğlaklığı, tüketimin hayal kırıklıkları yaratan niteliklerini beslemektedir.

KADIN VE AHLÂKİ BUHRAN

Tek parti döneminde rejime yönelik şeriat ve komünizm gibi bütünlüklü düşmanları bir yana bırakırsak, gündeliklik içerisinde entellektüel eleştirilerinin en önemli nesnesi gençler ve kadınlardır. Belirli bir tüketim pazarı içinde düşünüldüğünde, en önemli tüketiciler de onlardır. Modernizme, tüketim arzu ve eğilimlerine yönelik eleştiri de onlara yönelmektedir. Avni Refik Bekman, “Ahlâki Buhran” başlıklı yazısında kadınları ele almaktadır. Ona göre yaşanan ahlâki buhranın nedenlerinden birisi anormal yaşayış tarzlarıyla sosyete kadınlarıdır:

“Öyle bir Türk kadını görmek isteriz ki, lüks hayattan nefret etsin, sefahat alemlerinden sakınsın, kocasının getirdiği meşrû kazançla kanaat ederek mütevazı bir hayata razı olsun, lüks ve sefahat temayülleri yüzünden eşi ile geçinemeyerek mahkemelere düşmesin” (1946:2).

Bekman, yazı boyunca “eğlenme ihtiyacı ile sefahati birbirinden ayırdetmenin gerekli” olduğunu belirtmektedir. “Sinema, tiyatro ve konser gibi medeni ve nezih eğlencelerin şüphesiz çalışan bütün insanlar için kesin bir ihtiyaç olduğunu işaretlemek lazımdır. (Ancak) ifrat derecesine varan bu sefahat temayüllerinin aile üzerindeki menfi tesirlerini uzun uzadıya izah ve tahlile bilmem lüzum var mıdır?” Bekman, kadının toplum içerisindeki sınırlarını belirlemek istemektedir. Pejoratif bir içerikle tanımladığı, “neredeyse” sınıfsal bir ayrıma tâbi tuttuğu “sosyete kadını”nı anlatmaktadır. Yapılmaması gerekenleri yaparak bir model oluşturmaktadır sosyete kadını:

“Kadınların esas meziyetlerini teşkil eden faziletleri unutarak umumi yerlerde bile kendilerine yakışmayan bir tarzı çizmeye, sabahlara kadar içki ve poker masaları başında sinirlerini yıpratan alemlerde yaşamaya başladılar”.

Falih Rıfkı, aynı konuya değindiği bir yazısında kadının tüketim taleplerinin yuva yıktığını belirtmekte, onun mutlak görevlerini işaretlemektedir:

“ .. kadın kocasını çorap için sıkıştırır, borca sokar, zayıfsa hırsız bile eder. Fakat çorap olmazsa, manto ister, yeni deyimle ‘çangırtı’ ister. Erkekte verecek para veya kadında erkeği imkânsızca bile itaat ettirecek kuvvet bulundukça, iştah camekan değiştirir durur. Kadına yuvasını korumak, yuvasının şeref ve bahtiyarlığını kıskanmak, koca namusunu kendinin ve çocuklarının namusunu edinmek, sonra, bu faziletlerini yuvasından vatana doğru yaymak terbiyesini vermeğe bakalım”.

Server Bedi (Peyami Safa) ise o dönem yeni çıkan çok satar Hürriyet gazetesiyle özdeşleştirdiği bir kadın portresi çizecektir. Hollywood özlemi, moda tutkusu, apolitizm yaptığı olumsuzlamanın içeriğini oluşturmaktadır:

“Geçen gün bir davette salondan içeriye, moda mecmualarından birinin renkli kapağından fırlamış, genç, güzel ve süslü bir kadın girdi. Tavus kuşu kadar süslü ve kibirliydi. Fikir bahislerine karışmıyor, karışmak zorunda kalırsa yavan şeyler söylüyordu. Fakat sinema, Hollywood, moda, Amerika ve sevişme bahisleri açılınca, şirin bir mahalle kadını gibi bülbül kesiliyordu. Çiklet çiğnediği için Türkçe’yi ağzında yuvarlayarak Amerikan şivesiyle konuşuyordu. Onun süslerini, bütün vücudunu kaplayan cici bici donanmasını, fikir seviyesinin düşkünlüğünü ve amiyane sevimliliğini görünce hatırıma ‘Hürriyet’ gazetesi geldi. Bu kadın onun canlı sembolü gibiydi” (1948:2).

Basında baskı teknikleri ve özellikle görselliğiyle öne çıkarak çığır açan, Amerikanlaşma eleştirilerinde ilk akla gelen isimlerden biriydi Hürriyet gazetesi. Ancak yapılan olumsuzlamanın bir kadın üzerinden yapılması, sosyete ve yuva yıkıcı talepkâr kadın tiplemeleriyle bir arada düşünülmelidir.

Bu olumsuzlamalara karşın, rejimin kurucu söyleminde kadınların toplumsal hayat vitrininde bulunmaları istenmektedir. Modernizm, medeniyet ve kentleşmenin simgesidir kadınlar. Rejimin dayanaklarından biridirler aynı zamanda. Devrimciliğin ve içeriden milliyetçiliğin anlatısal olarak karşılığıdır Türk Anası. Bekman’ı rahatsız eden rejimin kadınlar için belirlediği sınırların tahrif olmasıdır. Atay’ın beklediği, tüketim arzuları karşısında direnecek bir kadındır. Oysa Bedi’nin karikatürize ettiği gibi kadın reklamların, melodramların ve magazinin nesnesi ve öznesi olmak gibi bir konumdadır. Moda, erotizm, güzellik hususunda hem tüketicidir, hem de o tüketimin/metanın simgesidir. Gündelik hayatı tanzim etme-örgütleme çabası karşısında böyle bir kadın kaçınılmaz olarak rahatsızlık yaratacaktır. Çünkü, kadınlar tanzim edenin beklentisi dışında ve örtük-sessiz bir biçimde tüketimin ikâmesine dönüşecektir.

GENÇLER VE BOBSTİL

Gençler, kadınlardan gündelik hayat içinde daha ataktırlar. Ama konumlarını otoriteye “göre” sınamamışlardır. Katılmak konusunda kadınlardan daha istekli olmakla birlikte, gündelik hayatla ilgili bildikleri örgütleyici iradenin öğrettikleriyle sınırlıdır. Ve o öğreti etnosentriktir, yeni deneyimlere açık değildir. Her farklılık ifrat, dejenere ya da hain olarak tanımlanabilecek, marjinalleştirilecektir. Otorite karşısında her yenilik arayışı/isteği daha en baştan endişe ve cezalandırma arzusuyla harmanlanan bir hissiyat yaratmaktadır. Gençler için düzenlenen gündelik hayat bilgisi, Babalığı ve Anneliği, kültürü, sadakati ve dayanışmayı besleyen bir olgunluk ideolojisidir. Kurucu cumhuriyet kadrolarının gençlere yüklediği misyon, aynı sadakati öne çıkartan bir oğul söylemidir. Atatürk’ün/Babanın emanetidir, cumhuriyet. Gençler de bu emanetin muhafızları. Oysa gündelik hayatın örgütlenmesi içinde “Gençler”, bu emaneti taşıyamayacağı baştan bilinen ya da şüpheyle karşılanan, kendi dünyasını yaşayan, Lefebvre’nin deyişiyle marjinal bir kesimdir. Kurucu kadroyu oluşturan entellektüellerin husumetini çekmeleri de bu marjinalliklerinden kaynaklanmaktadır. Gençler için “Sosyete Kadını”nda olduğu gibi yine pejoratif bir içerikle “Bobstil” tanımlaması yapılacaktır. Yüzyıl başlarında ülke gerçeklerinden, sorunlarından bihaber yaşayan “aslını inkâr eden haramzade”nin kimi zaman ironik kimi zaman da öfkeyle anlatılan, çoğunlukla “Bihruz Bey” tiplemesiyle isimlendirilen eleştirinin yeni bir yorumudur, Bobstil. Deyim, ’30’ların ikinci yarısından itibaren ülkeye giren Swing müziğinin gençler arasında yürüme , dansetme, konuşma biçimlerindeki etkilerinden yola çıkarak uydurulmuştur. Omuzları sarkık uzun ceketler, altından beyaz ya da parlak renkli çorapların gözüktüğü kısa paçalı boru pantolonlar, yüksek yakalı gömlekler, ince kravatlar, alına düşürülmüş bir perçem, ince bıyıklar, güneş gözlükleri ve kalın tabanlı ayakkabıları ile cumhuriyetin ilk büyük modası sayılabilir (Ormanlar, 1999:58). Bobstil tanımlaması yapılırken sosyete kadınında olduğu gibi lüks düşkünlüğü, Bihruz Bey’de olduğu gibi Batı özentisine vurgu yapılmaktadır. Osman Şevki Uludağ, Bobstillerin kıyafetlerine gülüp geçileceğini, ancak asıl önemli olanın ahlâk anlayışları, konuşma biçimleri ve Türklükten uzaklaşmaları olduğunu söyleyecektir:

“Ne milliyet farkı, ne eşin ayrılarak başkasına gitmesi, yüzlerde bir kırgınlık hasıl etmiyordu. Konuştukları dil karmakarışıktı. Temiz Türkçe, onların lisanında garip bir eda ile söyleniyordu (..) İşte sinemanın yetiştirdiği Bobstil. Bunlar memleket ve millet için kaybolmuş elemanlardır” (1943:83).

Her toplum “yabancılarını” yaratır, ama bu yabancılar her toplumun kendine özgü koşulları ve gelişmeleriyle doğrudan ilgilidir. Varsın “yerli” içeriklerle dolsun, züppelik, Bihruz Bey ya da Bobstil olmak, kültürünü inkâr etmek demektir ki, bu vatana ihanettir ve “felaketi” getirir. Bunu gören, uyaran ve toplumsal ahlâkı temsil eden entellektüeller bir üst-ben gibi hareket etmektedirler. Sinema ya da moda, “kumar ve fuhuş” gibi Türk toplumuna dışarıdan gelen kötülüklerdir. Özenti içerisindeki gençler dışında itibar görmemektedir. Sinema, toplumun maneviyatında yeri olmayan ilişki biçimleri, maddiyat ve cinsellikle dolu öyküler anlatmaktadır.

Mithad Cemal Kuntay’ın hicvi Hollywood hayranı gençlere yöneliktir:

“Sen aşk ara, hâlâ Holivutlarda dolaş da/Hamitlere aşıkdı, benim neslim o yaş da (..)/zira o nesildik ki, fikir yıldızımızdı/Yıldızlarımız, çünkü ne oğlandı ne kızdı/Zira o zamanlar Holivutsuzdu şu dünya/Yıldızlarımız hepsi sakallıydı evet ya!” (1945:1).

Marcuse’nin deyişiyle geleneksel kültür, özellikle de edebiyat, gündelik hayatın vulgerliğinin üstünde ve ona karşı ideal bir dünyayı koruyarak ideolojik ve tutucu bir rol oynar; ruh güzelliği, maddi dünyanın sefaletini telafi ettiği için övülür; ruhun özgürlüğü, bedenin sefaletini ve köleleşmesini mazur göstermek için kullanılır. Ruh yatıştırıcı bir etkiye sahiptir; ruhun hazları gövdeninkilerden daha ucuz ve daha tehlikesizdir (Löwy, 1999:183). Kuntay’ın şiiri Hollywood hayranlığı besleyen Bobstil gençler içindir; güzelleme kendine ve kuşağına yöneliktir. İslamcı-muhafazakar çizginin önemli dergisi Büyük Doğu, bu eleştiriyi yinelemektedir. Dergi, döneminin 75 entellektüeli ile yaptığı ünlü anketlerinde bu eleştiriyi teyit ettirecek sorular sormaktadır:

“Yetişen nesiller, irfan, ahlâk, iman ve terbiye bakımlarından kazanılmış bir dava manzarası arz ediyor mu?” veya “Fikir, sanat, ilim ve edebiyat pilanında otuzundan aşağı gençler yüzde yüz sönüklük ve hiçlik göstermekte mi?” (Büyük Doğu, 2.11.1945).

Bu sorular bir iki istisna dışında onaylanarak cevaplanmıştır.

Lefebvre’e göre gündelik hayatın içinde gençler, ailelerinin yaşamlarına benzememekle birlikte ona paralel, kendilerine özgü ve “bambaşka” olacak bir gündelik hayat istemektedirler. Varlıklarıyla ve yeni değerleriyle de mevcut olanı etkilerler. Ama her zaman için marjinal kalacaklardır. Değer oluşturamadıkları gibi, başarısız da olacaklardır bu girişimlerinde. Ona göre her iki taraf açısından bir hayal kırıklığı yaşansa da, otoriteye kıyasla gençler üzerinde kolaylıkla telafi edilemeyecek kadar sayısız tatminsizlikler doğmaktadır (1998:94). Bobstil tanımlaması, “Bihruz Bey”i izlediğini düşünürsek, otoritenin “farklı” bir durum ve tehdit karşısında kendini yenilediğini göstermektedir. Ancak bunun gençler tarafından yinelenen, topluma karşı sürekli bir reddedişle biçimlenen bir karşılığı da vardır. İlginç olan “dünün” her karşı çıkışının, “bugün” bizzat gençler tarafından tüketilen “kaliteli” bir ürüne dönüşmesidir. Bobstil tanımı, ideolojik bir savaşımın sonucu olarak üretilmiş, otorite tarafından çeşitli biçimlerde yaygınlaştırılmış olmasına rağmen, onun kontrolünden ve müdahalelerinden kurtularak yeniden açığa çıkacaktır.

Ellili yıllarda büyüyen Türk Sineması pazarı ve sonraları Yeşilçam, kendi mantığı içerisinde biri iyi diğeri kötü adamı oynayan iki Bobstil tiplemesi çıkaracaktır: Ayhan Işık ve Önder Somer. Tüketim toplumunun mantığına denk düşen bir değişimdir bu. Hollywood, Yeşilçam ve onun yıldızlarıyla yerli kültüre dahil olmuştur. Bobstil tiplemeleri, direniş meselesi olmayacak kadar yerelleştirilmiş bir içeriğe sahiptir artık. Özellikle Ayhan Işık, -Hollywood/Clark Gable örneğini izleyerek- magazin basınında “Kral” namıyla anılacak, buna karşın Önder Somer “kötü adam” rolleriyle kolektif hafızada yer etmiş olabilecek Bobstillikle ilgili husumetlerin taşıyıcısı olarak tüketilecektir. Buna karşın Işık ve Somer’in yıldız olarak öne çıktıkları hiçbir dönemde, Bobstil’in pejoratif mirası konuşulmamıştır. Gençler arasında konuşma biçimleri, giyimleri ve tavırları taklit edilen yerli yıldızlardır onlar. Hollywood’un tüketimi sonucunda üretildikleri ve bu üretim sonrası iç pazarda tüketildikleri üstünde pek durulmayacaktır.

GÜNDELİĞİN ANLAMSIZLIĞI

Gündelik olanın “anlamsızlığı”, ancak mevcut durumdan başka bir biçime taşındığında anlam kazanacaktır. Bobstillik otorite nezdinde tepki çekmese yazılı kültüre taşınmayacak, tek biçimli olmayan fragmente özellikleri anlamlı bir bütün olarak yorumlanmayacaktır. Bobstil ötekileştirerek oluşturulurken, dağınık ve değişken biçimi sabitlenmektedir. Oysa Bobstillik, tüketim mantığının ve pazarın kurallarının yarattığı bir modadır. Ve üreticilerinin beklemediği bir içerikle, yere ve zamana göre farklılaşarak yaygınlaşmıştır. Moda, onların da elinden kaçmıştır aslında. Tüketicisini zenginlik, mutluluk, aşk gibi çeşitli göstergelerle besleyen bir içeriğe sahiptir, ona imgesel bir yaşam da sunmaktadır. Ahlâkçı tepkilerin yoğunluğu, Bobstil’in cinselliğe olan göndermelerinden kaynaklanmaktadır. Rejim -ya da entellektüeller - tarafından sabitlenen Bobstil kişiliği, gece hayatına düşkündür, bol para harcamakta, karşı cinsle çok sayıda ilişkiye girmektedir. Hakkında çizilmiş karikatürler bir eleştirellik taşımakla birlikte, tüketim ve magazin mantığının parçası olarak erotik sayılabilecek özelliklere sahiptir. Kadınlar oldukça güzeldir ve kıyafetleri bir “seksapel” çekicilik içermektedir. Bir başka deyişle, iktidar tarafından tanzim edilen Bobstil tiplemesinin imgeselliği bastırılanı geri çağırmaktadır: çok eşlilik ve kolay seks. Büyük Doğu’da çıkan bir yazı bu durumdan “acıyla” bahsetmektedir:

“Seneler ilerledikçe insanlık hayvanlaşıyor ve tıpkı köpekler gibi erkekler dişilerin arkasından koşuyor, her şeyi yapıyor içinde hiçbir mürakebe hissi duymuyor” (Ertüz,1948:15).

Dönemin çok-satan mizah dergilerinden biri olan Şaka’da çıkan bir karikatür de aynı mantığı çağrıştırmaktadır. Bir tiyatro oyunu -yüksek kültür- izleyen Bobstil, yanındaki genç ve güzel kadına sarılarak “Burada iş yok Darling.. Gel biz yine bir sinema locasına yahut plaja gidelim!” (Şaka, 17.6.1947). Sinema locası ve plajın cinsellikle ilgili yan anlamları vardır, öte yandan Bobstil’in ceket cebinden Keklik adlı bir dergi de gözükmektedir. Keklik ismi, dönemin mizahçılarının “yoz, ahlâksız ve Bobstil” buldukları erotik Bıldırcın dergisine gönderme yapmaktadır.

Yazı ve karikatürün imâ ettikleri bir parantezi hak etmektedir çünkü Freud’un uygar toplumların insan doğasındaki cinsel ve saldırgan dürtülerle çatışarak kurulduğuna dair görüşlerine oldukça yakındır. Freud’a göre uygarlık, içgüdülerimizin bastırılması üzerine kurulmuştur. İnsanların doğumundan itibaren marûz kaldıkları toplumsal baskı, arzuların bilinçdışına bastırılmasına neden olmakta, bu bilinçdışı arzular da kendini dil sürçmesi, hatalı hareketler, rüyalar, şakalar ve nevrozlarla simgesel bir tarzda biçim değiştirerek göstermekte ve tatmin yolları aramaktadır (Tura, 1996:40). Freud, her bireyi toplumun muhtemel bir düşmanı olarak görmektedir; çünkü insanlar, yıkıcı arzular taşımakta, ayrıca toplumda tembel, mantıksız ve ortak yaşama ayak uyduramamış kişiler çoğunlukta bulunmaktadır. Ona göre toplum sürekli olarak kitlelerin direncini ve uyuşukluğunu yenmek zorundadır. Kabaca iki tür tedavi yöntemi önermektedir. İlki, toplum hangi yoldan olursa olsun, bireylerinden beklediği talepleri azaltmak zorundadır. Ancak ve ancak böylelikle insan, içgüdülerinin ve dürtülerinin güçlü baskısından bir derece kurtulabilir. İkincisi, insanın içgüdüleri ve dürtüleriyle olan mücadelesinin bilincine varması ve geliştirilmiş akılcı denetim mekanizmaları yardımıyla dürtüsünü kültürel etkinliğe dönüştürme yeteneğini artırmasıdır (Dobrenkov, 1999:19-20). Freud’un yaklaşımları, gündelik hayatı tanzim çabalarıyla koşuttur. Bir makro anlatıdır, içgüdülerin biyolojik gerçekliği, tarihsel materyalizmdeki üretimin ekonomik gerçekliğine benzer bir rol oynamaktadır. Buna göre psikanaliz, Marksist tarih felsefesi gibi bir doktrindir, onun ekonomiye dayanması gibi biyolojiye dayanır. Oysa gündelik hayatın bu denli özgül bir içeriği yoktur, tanzim çabaları ve bu anlamda geliştirilmiş stratejilerin dışında kalan yaşam alanı olduğu söylenebilir. Bir marjinallik taşımaktadır, ama bu çoğunluğun marjinalliğidir. Tanzim çabaları ve uyumlulaştırma stratejileri tarafından kontrol edilmek isteyen bir alandır, gündelik hayat. Kuramsal düşüncelerden çok deneyimlerle tanımlanmalıdır (Maffesoli, 1989: v). Düşüncenin gündelik hayatı yakalamak istediği andan itibaren, gündelik hayat Freudyen bir tabirle bilinçaltına kaçmaz, ama yakalanamaz. Aynı zamanda her yerde karşımıza çıkabilir: reklamlar, turizm, spor, vs. tatmin olanakları.

De Certau, tanzim çabalarının ta kendisi olan bilim ve yazının hayatı “işgâl” ettiğini belirtirken geriye kalanın deneyimler alanı olduğunu belirtmektedir. Onu anlamanın yolu deneyimler alanından geçmektedir. Buna göre herhangi bir dili, o dili anadili olarak gündelik yaşamda konuşanlardan daha iyi bilmek, onlardan daha iyi konuşabileceğini göstermez. De Certau’nun yaklaşımı pozitivizm karşıtı metodolojilerin sıklıkla kullandığı bir noktayı işaretlemektedir: Araştırmacının ilgilendiği nesnenin parçası olması. Lefebvre de benzer bir argümana sahiptir. Ona göre gündelik hayatı anlamak için öncelikle orada bulunmak, lâkin onu anlayarak onu kabul etmemek ve ona karşı eleştirel bir mesafeyle durmak gerekmektedir. Bu çerçevede öncelik, orada bulunmak kadar onu anlamak ve ona karşı bir eleştirellik taşımaktan geçmektedir. Bunlardan herhangi birisinin olmaması anlamayı imkânsızlaştırmaktadır. De Certau’nun hayat, bilim ve yazı aracılığıyla gündelik hayatı işgâl ettiklerini söylediği entellektüeller gündelik hayatın dışında değildirler, ama sürekli bir kaçma arzusu taşımaktadırlar. Bunu sağlayacak gelişkin ve örgütlenmiş, kendilerine özgü egosentrik kaçış yöntemlerine sahiptirler; düşler, sanat, yüksek kültür, imgeler vs. onların en iyi yardımcılarıdır. Ancak kaçma arzuları, gündelik hayatın kıyılarında ikamet etmelerine neden olmaktadır. Ve bu kıyılar/marjlar, gündelik hayattan kopmayı -orada olmadan ya da onu anlamadan- oradan uzaklaşmayı kolaylaştırabilmektedir. Gündelik hayatın üzerinde vasilik hissiyatıyla hareket etmeleri de hesaba katılırsa; tanzim, sadakat ve dayanışma isteyen, var olanın savunuculuğunu yaparak bağnazlaşan bir örgütlenmenin parçası olmalarına imkân vermektedir. Toplumu sürekli uyarmak, tedavi yöntemlerini önermek hayatı işgâl/kolonize eden dilin parçasıdır. Gündelik hayatın içerisindeki eylemlerin hepsi mantıklı değildir oysa. Bütün davranış ve eylemleri mantığa büründürmek mümkündür ama akıl kadar, yaşanan deneyimler, hissiyatlar, arzular da bu davranış ve eylemlerin bir parçasıdır. Bobstilliğin içgüdüsel/cinsel çağrışımlarla tanımlamaya çalışıldığında biçim değiştirme imkânı vardır, örneğin bir bütünlük göstererek kapalı bir devreye dönüşen (üretim-tüketim-üretim) tüketim pazarının argümanlarıyla tarif edilebilir. Ya da Bobstilliğin yaygınlaşmasını güç ve gizli akıl olarak -şiddeti ve çılgınlığı çağrıştırarak- otoriteye karşı direniş mevzisi biçiminde görebiliriz. Gündelik hayatın alanı hem arzunun mekânıdır hem de değildir; bilinçaltını çağrıştırdığı kadar ekonomi-politiğin çizdiği sınırlara da dahildir. Argonun yazılı kültüre geçtiği anda argo olmaktan çıkmasına benzemektedir. Gündelik hayatın içinde imgeselliğin işlevi kaçışı sağlamaktır. İş ile tatil, ev ile iş karşı karşıya getirilir. Dinlenme çalışmanın, çalışma dinlenmenin ikamesidir. Bir bütün halinde, gündelik olan ve gündelik olmayan diye ele alındığında maddi (pratik-duyumsal-tüketilebilir) ve idealdir (veya ideolojiktir; tüketilen şey tasarım, imge, gösteren, dil ve üstdildir). Bir yanıyla bütünleşmiştir, gündelik hayatın akılcı örgütlenmesi çerçevesinde bir tüketim sistemine doğru gider; bir yanıyla parçalıdır, hiçbir zaman sistemleşemez, tamamlanamaz, hep dışlanır, tehdit altında kalır. Bir yanıyla tatmindir, ihtiyacın kısa ya da uzun vadede karşılanmasıdır, doygunluktur; diğer yanıyla tatminsizliktir, arzu her defasında yeniden ortaya çıkar. Bir yanıyla belli bir kişilik atfeder, nesnelerin seçimi, tasnifi ve sıralamasında bir özgürlük vardır; diğer yanıyla gerçekliği ortadan kaldırır, şeylerin ve onlara dair imgeselliklerin yığını içindedir. Gündelik hayat karşılıklı olarak birbirinin güvencesi ve ikamesi olan şeylerin sistemidir, tutarsızlıkların birlikteliğidir (Lefebvre, 1998:141-2). Gündelik hayat, farklı, olağanüstü, tanımlanmış, yapılanmış ve ayrı ayrı çözümlemeye tâbi tutulan etkinliklerin ardında kalan şeydir. O, tüm etkinliklerle derinden bağlantılıdır ve tüm farklılıklar ve çatışmayla sarmalanmıştır; onların buluşma yeri, onları bir arada tutan şey, ortak alandır. Gündelik hayat insanları biçimlendiren bütüncül ilişkilerin özetidir. Her zaman parçalı ve tamamlanmamış bir yapısı olsa da, bu ilişkileri -arkadaşlık, aşk, iletişim ihtiyacı, oyun vs.- kuran ve tanımlayan bir tarafı vardır (Lefebvre, 1992:97).

Simmel, yaşamın devamlılığı için form dediği biçimlendirmelere ihtiyacı olduğunu belirtmektedir. Bu ihtiyaç tipiktir, ama kritik olan, bu formların bir kez oluştuktan sonra sabitleşerek çelişki yaratmasıdır. Yaşam dur durak bilmeyen sürekli bir akıştır ve bu akışı herhangi bir form belirleyemez. Yaşam, yaşam olması nedeniyle forma muhtaçtır ama yaşam, yaşam olması dolayısıyla formdan daha fazlasına muhtaçtır. Yaşam bu çelişkiye tutukludur (Simmel, 1999:25). Formlar statik ve direngen bir hâl alarak sabitlendiklerinde, her defasında yenilenmeye zorlanırlar. Yaşamın ötesinde ve üzerinde bir içeriğe ihtiyaç duyarlar; değişen dinamikleri ve geçici kaderleriyle yaşamın özüne, onun parçalarının her birinin karşıtlarla ve çelişkili formlarla işbirliği halindedir. Bununla birlikte formlar, bu karşıtlığı inkâr ederler ve kendilerini cesaretle yaşama karşı sunarlar (Simmel, 1971:393). Yaşam, kaçınılmaz olarak kendisini besleyen ve tüketen kuvvetlerin, savaşların, zaferlerin, kısaca gücün üstüste yığılmasıdır. Bobstil’in reddedilmesi ve massedilmesi, uyumlulaştırılması ya da direnmesi böyle bir yığından çıkmaktadır. Bastırma ve kaçma, zorlama ve uyarlama gündelik hayatın tarihini oluşturmaktadır. De Certau’ya göre gündelik hayat kültürü, kapitalizmin/tüketimin sağladığı kaynakların/kültürel endüstrinin ürünlerinin yaratıcı, beğeniye dayalı kullanımında yatmaktadır. Bu çerçevede alt sınıfların bu kaynaklara karşı yaptıklarını, strateji ve taktikler bağlamında bir dizi çatışma eğretilemesiyle anlatmaktadır. Zayıflar; hantal, yaratıcılıktan yoksun ve aşırı örgütlenmiş güçlülerin dayatmaları karşısında hileye başvurmaktadır. Ona göre gündelik hayat kültürü de, bu dayatmaya karşı kullanılan aldatıcı uyarlamalar içinde aranmalıdır. Kendi mekânlarından/alanlarından yoksun olmaları, önceden teşkil edilmiş güçler ve temsiller ağında hareket etmek zorunda kalan alt sınıfları kurnaz, inatçı direniş etkinliklerine yönlendirmektedir (De Certau, 1984:18). Rasyonelleşmiş, yayılmacı, merkezileşmiş, gösterişli üretime; saldırılarıyla, fragmente yapısıyla, kaçak avlanışıyla, yorulmak bilmeyen sessizliğiyle, kendisine dayatılanları kullanma sanatında gösterdiği sözde görünmezliğiyle tanımlanan ve tüketim diye adlandırılan bambaşka bir üretimle karşılık verilmektedir (De Certau, 1984:31).

Gençler, Bobstil’e anlam olarak karşı çıksa da, kültürel alanda ve bir önceki kuşakla konuşurken yadsısa da, dış görünümünü ondan hareketle yeniden yorumlamaktadır. Kırklı yılların sonundan itibaren açılan “Artist Yarışmaları”na katılan gençler, bu yorumlamayı çeşitli biçimlerde kullanmışlardır. Ayhan Işık, böyle bir yarışmayla sinemaya girmiş, belirli bir özlem ve paylaşımın karşılığı olarak popülerleşmiştir. Bir Bobstil yorumu olarak yeniden üretilmiştir. Bobstil, bir modadır ve modanın geçiciliği nedeniyle unutulmuştur. Pejoratif içeriği başka biçimlere, moda ve eğilimlere yüklenmiştir. Onun komikleştirilerek tanımlanması ideolojik bir tercihtir ki bir moda olarak Bobstil için de kendisini alay konusu eden insanların/geçmişin “modası” komiktir. Komik olan dünün modasıdır, yarının modasının ne olacağı spekülatiftir ve tahayyüle dayanmaktadır. Modanın bugün için varoluşu ve kendini yarına kalacakmış gibi farklılaştırması ideolojik tözünden kaynaklanmaktadır. Gündelik hayata yön verenlerden biridir, Moda. Gündelik hayatta kendine “yer bulamayanlar” için paralel bir “hayat” sunmaktadır. Ayrıcalıklı olma imgesiyle mevcut anlamları zaptetme imkânı sağlamaktadır. Gençler, modanın ve tüketimin başatlarıdırlar. Neşenin, üstünlüğün, şehvetin ve ayrıcalıklı olmanın göstergeleridirler, tüketime açılan. Gençlik durumu zevkin ve tamamlanmamışlığın eşanlamlısı haline gelir, çünkü bu durumlara ait göstergelerle tüketilmektedir. Gençlik genç olmaktan kaynaklanan bir neşeyi, genç olanın gereklerini - gençlik duygusunu dışa vurur; gençlik, genç olma imgesine ve toplumsal bir konuma dönüşmüştür. Bu çerçevenin/yörüngenin dışında kalanlara bu imgeyi taklit etmek/benzemeye çalışmak kalmaktadır.

Bobstil, bu çerçevenin bir ürünüdür; moda olması, taklit edilmesi, imgesinin gençlik üzerindeki etkisinden kaynaklanmaktadır. Kurucu kadronun ve entellektüellerin rahatsızlık duyması ise, temelde tüketim toplumuyla girilen bir çatışmadır. Kapitalizmin uyumluluk yeteneği ve yaygınlaşma hızı, gündelik hayatı tanzim etme çabasını tahrif edecek ve geride bırakacak raddede süratlidir. Onun imgeselliği ve çağrıştırdıklarıyla savaşmak, geleneksel kültürün donanımlarıyla mümkün değildir. Daha doğrusu aslolan gündelik hayat karşısında kesinliğin olamamasıdır (Maffesoli, 1996:145). Bu örgütleyici iradenin stratejik hatası değildir; bunun nedeni üstesinden gelinemez bir şeyin ona karşı koymasıdır. Bu şey, belki de, zorlama karşısında imgesel olana kaçan, kendi göstergelerini kendisi ortaya çıkarken -ya da çıkmadan- yaratan Arzudur. Bobstil, nasıl tanımlanırsa tanımlansın devamlılık gösterecek, farklı isim ve tanımlamalarla arzunun sonuçlarından biri olacaktır.

Atay, Falih Rıfkı (1965). Pazar Konuşmaları 1941 -1950. İstanbul: Dünya Matbaası.

Bedi, Server (1948). “Bazı Gazetelerimiz ve Benzerleri...”, Ulus, 14 Kasım.

Bekman, Avni Refik (1946). “Ahlâki buhran”, Ulus, 17 Ekim.

De Certau, M. (1984).The Practice of Everyday Life. Berkeley:

Dobrenkov, V.İ. (1999). Marksizm ve Psikoanaliz. Çev., Ali Özdoğu, İstanbul:Sorun Yayınları.

Ertüz, H.N. (1948). “Nereye Gidiyoruz?”, Büyük Doğu, 19 Mart.

Karay, Refik Halid (1945). “Böylesi de Var”, Akşam, 1 Ekim.

Kuntay, Mithat Cemal (1945). “Holivuta Koşan Gence”, Son Posta, 3 Ekim.

Lefebvre, Henri (1992). Critique of Everyday Life. Londra: Verso.

Lefebvre, Henri (1998). Modern Dünyada Gündelik Hayat. çev. Işın Gürbüz, İstanbul: Metis.

Löwy, Micheal (1999). Dünyayı Değiştirmek Üzerine. Çev., Yavuz Alogan, İstanbul: Ayrıntı.

Maffesoli, Micheal (1989). “The Everyday Perspective”, Current Sociology, c. 37, s. 1, Bahar.

Maffesoli, Micheal (1996). Ordinary Knowledge. Cambridge.

Ormanlar, Çağla (1999). “İkinci Dünya Savaşı’yla Gelen Modalar”, Cumhuriyet Modaları, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları.

Simmel, Georg (1971). On Indviduality and Social Forms. Ed. D.N. Levine. Chicago and Londra.

Simmel, Georg (1999). Çatışma Fikri ve Modern Kültürde Çatışma. Çev., Ahmet Aydoğan. İstanbul: İz Yayıncılık.

Siyavuşgil, Sabri Esat (1944). “Bizde İlk Kahramanlık ve Sevda Romanları”, Ulus Güzel Sanatlar İlavesi, 1 Ağustos.

Tarcan, Selim Sırrı (1940). “Bob Stil”, Ulus, 24 Kasım.

Tura, Saffet Murat (1996). Freud’dan Lacan’a Psikanaliz. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Uludağ, Osman Şevki (1943). Filmler Gençler ve Çocuklar. İstanbul: Kader Basımevi.

Büyük Doğu 2.11.1945 ve Şaka, 17.6.1947 sayıları.