Anasayfa > Birikim Arşiv > 115 - Kasım 1998 > Cumhuriyet ve Demokrasi

Cumhuriyet ve Demokrasi

Ahmet İnsel | (Sayı : 115 - Kasım 1998)

Yakın zamana kadar, popüler düşünde, cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının birbirlerinden ayrılmaz bir bütün oldukları konusunda zimnî bir fikir birliği egemendi. Cumhuriyetsiz bir demokrasinin hep eksik kalan bir yanı olduğu, demokrasisiz bir cumhuriyetin ise, rejim olarak bir üstünlük arzetmediği kabul edilirdi. Bu zimnî görüş birliğinin arkasında yatan temel varsayım, her iki kavramın da, son tahlilde, yönetimde halk çoğunluğunun tercihlerini yansıtma ilkesine dayanmasıydı.

Demokrasi cephesi eksik cumhuriyet rejimleri veya dört dörtlük biçimde cumhuriyet özellikleri taşımayan rejimler, dünya üzerinde fiilen çoğunlukta olsalar da, her iki durumda da rejimlerin doğal gelişmelerinin demokrasi ve cumhuriyetin tamamlanması yönünde olduğuna olan inanç egemendi. 1980 ortalarından itibaren, cumhuriyet ve demokrasi arasında, her zaman ve her yerde geçerli bir tamamlayıcılık ilkesinin yürürlükte olması gerekmediği fikri dile getirilmeye başlandı. Bu sorgulama çerçevesinde, cumhuriyeti demokrasiden soyutlayarak, cumhuriyeti kendi başına yeterli ve anlamlı bir hedef olarak sunan görüşler Batı yazınında yer almaya başladı. Cumhuriyeti üstün ilke, kendi başına bir amaç, demokrasiyi ise bir araç olarak sunan bu yaklaşımlar, sadece totaliter kamplarda değil, demokratik gelenek içinde yer alan çevrelerde de yankı uyandırdı. Bunun önemli bir nedeni, postmodern düşünce akımının, “her şey doğrudur, hiçbir şey doğru değildir” iddiasına karşı gelişen tepkiydi. Cumhuriyeti demokrasiden soyutlayarak yüceltmenin arkasında yatan ikinci saik ise, topluluk kimliklerinin giderek parçalanması, ulusal aidiyetin cazibesini kaybetmesi, çok kimlikli ve değişken mekânlı varoluşların yaygınlaşması karşısında hissedilen endişeydi.

Türkiye’de zaman zaman alevlenen ve giderek gündemin merkezine oturan cumhuriyet ve demokrasi tartışmaları, ne kadar özgül nedenlere dayanıyor olsalar da, Türkiye dışındaki genel havadan ister istemez etkileniyorlar. Bir yanda Anglo-sakson dünyasında yaygınlaşan cumhuriyet tartışması,1 daha çözümlemeci bir temelde devam ederken, diğer yanda Fransa’da Régis Debray’in 1989 yılında başlattığı tartışmanın ardından,2 Eylül 1998’de sekiz sol kökenli aydının yayımladığı manifesto, Mitterand dönemi sosyalist hükümet pratiklerinin solda yarattığı ahlâki zayıflamayı sorgulayarak, görelilik felsefesi ve cemaatçiliğin etkilerinden arındırılmış, öz kaynaklarına dönen bir “sorumluluk cumhuriyeti” anlayışının yeniden dirilmesine çağrı yapıyorlar.3

Cumhuriyetin dar tanımı, siyasal iktidarın bir aileye, bir sınıf, zümre veya şahsa yasal olarak ait olmadığı bir rejimi belirtir. Monarşizm karşıtlığı, cumhuriyetçi yaklaşımın genel özelliğidir. Monarşizmden sadece biçimsel olarak bir hükümdarın iktidarın en üst mevkiini işgâl etmesi değil, hükümdarın mutlak iktidarı elinde tutmasını anlamak lazım gelir. Bu nedenle, cumhuriyetçiler için, İngiltere’de yürürlükte olan meşruti monarşinin, cumhuriyet ilkeleri açısından büyük bir sakıncası yoktur. Esas olan, mutlak iktidarın ya da mutlak tahakkümün toplumun ufkundan savuşturulmuş olmasıdır. Bu bağlamda, cumhuriyet biçimine sahip olmakla birlikte, cumhuriyetin mutlak olmayan iktidar ilkesine aykırı düşen örnekler için fazla uzağa gitmeye gerek yok. 1925-1946 arası Türkiye’sini veya Franco Ispanya’sını bir biçimde monarşik cumhuriyet olarak tanımlayabiliriz.

Cumhuriyet rejiminde akrabalık, sınıf ve kabile ilişkileri, hukuki bir ayrıcalık sağlamazlar. Bunun anlamı, yurttaşlık ilişkisinin hukuken tek yasal ilişki olması ve hakların yurttaşlıkla belirlenmesidir. Cumhuriyet rejiminde, siyasal iktidar, hukuki olarak her yurttaş için eşit haklar içerir. Bu hakların karşılığında belli yükümlülükler de yurttaşlar arasında eşit biçimde paylaşılır. Haklar konusunda eşitlik, siyasal alanlarda mutlaktır. Bunu sınırlayan tek olgu, bazı hakların kullanımında evrensel koşulların yerine getirilmiş olmasıdır. Örneğin, seçme hakkı konusunda, cezai kısıtlılık dışında tüm yurttaşlar eşittirler. Bu eşitliğin, örneğin iki dereceli seçimlerle sınırlanması, cumhuriyetin mutlak eşitlik ilkesini zedeler.

Seçilme hakkı konusunda ise, cumhuriyetçi ilke, daha az geneldir. Herkese seçilme hakkı tanınabileceği gibi, bazı cumhuriyet rejimlerinde, seçilme hakkının kullanılması evrensel koşullara bağlanabilir. Örneğin okur-yazar olmak veya ilkokul diploması olmak gibi, seçilme hakkını sınırlayıcı kurallar olabilir. Bu konuda kıstas, kuralın kişileşmemesidir. Sınırlayıcı kuralın kişilerden bağımsız, genel bir kural olması ilkesinin yanında, tamamlayıcı koşul, toplumun önemli bir kesimini bu hakkın kullanımından mahrûm etmemesi ve bu sınırlayıcı kuralın topluluğun ortak yararını gözetmesidir (örneğin milletvekili seçilmek için okur-yazar olma koşulu). Buna karşılık, seçilme hakkını toplumun dar bir kesimine tanıyan kurallar, örneğin yalnız üniversite mezunlarına seçilme hakkının tanınması, cumhuriyet rejimini sakatlar. Bu durumda ortaya “elitler cumhuriyeti” çıkar (üniversiteye girmek olanağı çok dar bir zümreye tanınmışsa, buna elitler otokrasisi de diyebiliriz) ve toplumun bir kesiminin, velev ki, bu kesim aydınlanmacı olsun, toplumun daha büyük kesimi üzerindeki tahakkümü kurumlaşır. Serbest seçimle oluşmuş karar mercilerinin, sorumsuz ama yetkili makamların altında yer alması da cumhuriyet ilkelerini zedeler. Bu konuda anlamlı örnek, İngiltere’deki Lordlar Kamarası’dır. Sekiz yüz yıl önce kurulan bu meclis, Avam Kamarası tarafından yetkileri sürekli kısıtlanarak, bugün çok fazla yetkili olmayan bir konuma gelmesine rağmen, hâlâ Ingiltere’deki cumhuriyetçi geleneğin bir an önce yıkmak istediği kurumların başında, belki kraliyetten daha ön sırada yer alır.4 Lordlar Kamarası’nın Avam Kamarası üzerindeki üstünlüğü artık yürürlükte olmadığı için, belki bu örneğin genel anlamı sınırlıdır. Ama mollaların veya ordu üst hiyerarşisinin yürütmenin üzerinde yer alan yetkilerle donatıldığı rejimlerde, cumhuriyetin bu özel kısıtlılık durumunu ifade eden bir sıfat kullanmak gerekir (mollalar cumhuriyeti veya askerî cumhuriyet gibi).

Sadece erkeklere veya örneğin 25, 30, 40 yaşın üstündekilere seçme veya seçilme hakkının tanınması, cumhuriyetin eşitlikçi temelini kökünden zedeleyen sınırlamalardır. Irk, din, mezhep gibi kıstasların seçme ve seçilme hakkını sınırlamaları, cumhuriyetin eşit yurttaşlık ilkesinin yürürlükte olmadığını gösteren şaşmaz göstergelerdir. Bu tür rejimleri eksik cumhuriyetler olarak tanımlayabiliriz.

Eksik cumhuriyetin dünyadaki yaygın biçimi, siyasal, dinî veya askerî bir zümrenin seçilme hakkını tekeline aldığı veya seçilme hakkı üzerinde veto yetkisini kullandığı rejimlerdir. Bu tekel yetkisini elinde tutanların konumlarından hareket ederek, mollalar cumhuriyeti (İran), tek parti cumhuriyeti (1925-1946 Türkiye’si), pretoryenler cumhuriyeti, beyaz azınlık cumhuriyeti (Mandela öncesi Güney Afrika) örneklerinde başvurulan tanımlamalar, cumhuriyet kavramının sözü edilen rejimde nereden yara aldığını belirtir. Bu kısmi cumhuriyetlerde, rejimin yapısı, şahsi olmayan bir zümre diktatörlüğü olarak da tanımlanabilir. Bu son örnekler, cumhuriyet ve demokrasinin birbirine en uzak durdukları örneklerdir.

Cumhuriyetin yurttaşlara tanıdığı hakların karşılığında beklediği yurttaşlık görevlerinde de eşitlik ilkesi geçerlidir. Ama bu, aritmetik bir eşitlik olabileceği gibi (kadın-erkek herkes, aynı askerlik yükümlüğünü yerine getirirler veya herkes aynı miktarda vergi öder), konumların eşitliği ilkesi de olabilir (herkes malî gücüne oranlı vergi verir, kamu hizmetleri kişilerin gelir durumlarına göre tarifelendirilir).

Cumhuriyet rejiminin bu dar anlamının yanında, daha geniş bir tanımı daha vardır. Cumhuriyet, herkesin hukuken eşit olduğu ama gerçek durumda toplumda eşitsizlikler hâkim olduğu için, eşitsizliklerin azalması amacıyla yönetimin “eşitsiz” tasarruflarda bulunmasını öngörür (artan oranlı vergilendirme, fakirlere yardım, aile geliri dikkate alınarak verilen burslar, kaliteli kamu hizmetleri aracılığıyla hanehalkı gelirleri arasındaki farkları refah açısından azaltmak, vs...). Bu geniş tanım, cumhuriyeti sadece bir rejim değil, aynı zamanda bir ideal olarak tanımlar. 19. yüzyıl Batı Avrupa’sında toplumsal hareketlerin ve özellikle işçi hareketlerinin “sosyal cumhuriyet” olarak tanımladıkları cumhuriyet kavramı, sadece rejimin kurumsal yapısını değil, siyasal-toplumsal hedeflerini de içerir.

Cumhuriyet rejiminin özelliği, toplumsal ilişkiyi yurttaşlık bağı temeline oturtmaya çalışmasıdır. Cumhuriyet rejimi, bireylerin toplumsallaşmasında kurumları ön plana çıkarır. Sadece aile, yöresel veya dinî gelenekler ve benzeri dar alanlar içinde değil, topluluk kimliğinin taşıyıcısı olan soyut kurumlar aracılığıyla yurttaş kimlikleri biçimlendirilir. Okul, bu açıdan, cumhuriyetin en önemli kurumlarından birisidir. Ortaklık kimliğinin aşılandığı aslî alandır. Eğitim, sadece birey ve ailenin tasarruf alanı olmaktan çıkıp, topluluğun sorumluluğuna verilir. Sağlık, kültür gibi konular da, farklı derecelerde de olsa, cumhuriyet rejimi içinde benzer konumdadırlar.

Cumhuriyet, iktidarın meşrûiyet kaynağını gelenekten ve Tanrıdan kurtarıp, toplumun içine yerleştirilmesidir. Bu anlamda, cumhuriyet siyasetli toplum anlamına gelir. Ama cumhuriyet rejimi içinde siyasetli toplumun fiilen varoluşu için cumhuriyet gerekli olmasına rağmen yeterli koşul değildir. Meşrûiyet kaynağının toplum içine inmesi, bunun tüm toplum katmanlarının katılabilecekleri bir siyasal karar alma sürecine dönüşmesi anlamına gelmeyebilir. Toplum içinde bir zümrenin bu meşrûiyet mercii konumunu tekeline alması ve toplum içinde yer almaya devam etmesi mümkündür. Askerî diktatörlükler bu durumun en anlamlı örnekleridir. Teknokrasinin bilgiyi tekeline almasıyla siyasetin son tahlilde meşrûiyet kaynağı konumunu kendi tekeline alması da mümkündür. Bu açıdan cumhuriyet rejimi içinde siyasetli toplum olmanın tamamlayıcı ve vazgeçilmez koşulu, demokratik siyasal karar alma süreçlerinin gerçekten yürürlükte olmasıdır.

Cumhuriyet rejiminde devlet, toplumun içinde eski rejimlerdeki konumdan daha farklı ve daha aktif bir yer işgâl eder. Cumhuriyet devleti, eski rejim devletlerinden daha fazla toplumun içinde yer alır, topluluğun üyelerinin kimliklerini biçimlendirir, toplumun iç düzenine müdahale eder. Demokrasi ilkesiyle cumhuriyet devletinin dengelenmesi gereği, esas olarak bu müdahale yetkisi konusunda ortaya çıkar.

Demokrasiyi, dar anlamda, bir özgürlükler rejimi olarak tanımlayabiliriz. Demokrasi, cumhuriyet kavramının içinde barındırdığı eşitlikçiliği reddetmeden, mümkün olan en geniş özgürlük alanının toplumsal yaşamda yürürlükte olduğu rejimdir. Seçme-seçilme özgürlüğünün ötesinde, insanın düşündüğünü ifade etmesi, istediği inanç ve kültürel değerleri yaşaması gibi hakları da içerir. Demokrasi kavramında çoğulluk ilkesi mündemiçtir; cumhuriyet ise vurguyu, kurumsal bütünlüğe yapar.

Demokrasinin sınırlarını, başkalarının özgürlüklerine müdahale edilmesi çizer. Kısaca ifade etmek gerekirse, başkasına zarar vermeyen her tasarruf, demokratik rejimde meşrûdur. Ama toplumsal yaşamda ilişkilerin girift yoğunluğu arttıkça, bu özgürlüğün sınırları da doğal olarak daralır. Örneğin mülkiyet hakları sınırlanır. Başka bir sınırlama, anne ve babaların çocukları üzerindeki yetkileri konusunda gündeme gelir. Özellikle bu son konu, demokrasi tartışmasında en gergin konulardan birisidir. Çünkü bağımlı durumda olanlar üzerinde yetki kullanımının sınırlarını nesnel ve evrensel biçimde tanımlamak mümkün değildir. Demokrasiyi, bu çerçevede, insanların sadece o anlık değil, gelecekteki özgürlüklerinin gündeme geldiği geniş bir zaman dilimi içinde ele almak gerekir. Demokrasi, bu nedenle, bir düzen değil bir süreçtir.

Cumhuriyetin dar anlamında, süreçten çok düzen ön plana çıkar.

Ilk bakışta, dar anlamda demokrasi ile negatif özgürlükler arasında yakın bir ilişki var gibi gözükür. Negatif özgürlük, Isaiah Berlin’in önerdiği biçimde, müdahalenin olmaması durumudur.5 Ama biraz daha derine inince, negatif özgürlük kavramının, kaçınılmaz olarak demokrasi içermediği gerçeği ortaya çıkar. Bireysel özgürlüklerle ne demokrasi ne de cumhuriyet arasında olmazsa olmaz bir ilişki vardır. Berlin’in belirttiği gibi, “beni kim yönetiyor?” sorusuna verilen cevap, “hükümet nereye kadar benim işlerime karışıyor?” sorusuna verilen cevaptan mantıken farklıdır.

Geniş anlamda demokrasi ise, pozitif özgürlükleri kapsar. Pozitif özgürlükler, müdahalenin olmamasının ötesinde, insanların kendilerini ilgilendiren konularda egemen olmalarıdır. Pozitif özgürlük, insanın nesne değil, özne olma haklarını tanımlar. Düşünen, arzulayan, eyleme geçen ve yaptığı seçimlerin sonuçlarının sorumluluğunu üzerine alan bir özne söz konusudur. Ama pozitif özgürlükler söz konusu olduğunda, farklı hakların birbiriyle çatışması kaçınılmazdır. Bu nedenle, geniş anlamda demokrasiyi, sürekli yeniden tanımlanmayı gerektiren dinamik bir süreç olarak görmek gerekir. Dar anlamda demokrasinin statik ve muhafazakâr yapısına karşılık, geniş anlamda demokrasi, geçmişten devralınan yapı, düzen ve hiyerarşinin tartışılabilir olduğu, hakların bir kısmının ya pazarlık ya da toplumsal güç dengesiyle sınırlarının daraltılıp ya da genişletilebileceğini kabul eder. Negatif özgürlükleri ön planda tutan liberal gelenek için, pozitif özgürlüklerden hareket etmek müdahaleciliği, fiilen olmasa bile, bilkuvve içinde taşır.

Geniş anlamda demokrasi, toplumda mutlak doğrunun olmadığı varsayımına dayanır. Toplumsal konularda, anlam ve doğrular, toplumsal tartışma, değerlendirme ve çatışmalı karar alma süreçlerinden geçerek oluşurlar. Bu nedenle özgür özneler topluluğu olarak tanımlanan toplum, yaptığını bozmaya ve yeniden, başka biçimde yapmaya yetkilidir. Geniş anlamda demokrasi, “iyi” ve “ kötü” her türlü gelişmeye açık bir rejimdir. Çünkü iyinin ve kötünün anahtarları esas olarak, özgür özneler topluluğunun içindedir. Dar veya geniş anlamları içinde, demokrasi kavramı, yaşam ilke ve anlamlarının var olan veya olabilecek çoğulluğunu kabul eder.

Demokrasi, kurumların tayin edici rolünün karşısına, bireyleri çıkartır. Cumhuriyet ve demokrasi kavramlarını iki ayrı uca oturtunca, ortaya iki farklı özgürlük anlayışı çıkar. Merkezinde cumhuriyet kavramı olan yaklaşımda, yurttaş olarak özgürlük söz konusudur. Klasik Yunan felsefesine hâkim olan özgürlük anlayışı, topluluk içinde, topluluk üyesi olarak sahip olunan hakların kullanımı özgürlüğünü tanır. Topluluk aslî unsurdur. Buna karşılık modern olarak tanımlanan özgürlük kavramı, sadece yurttaş olarak değil, insan olarak özgürlüğü tanımlar. İnsan olarak özgürlük, öznelliğin topluluğunkine indirgenemez gereklerini, sürekli genişleyen bir özerklik arayışını ön plana çıkartır.

Biraz şematik biçimde, cumhuriyete vurgu yapan yaklaşımların Platonvari bir özgürlük tanımını benimsedikleri, demokrasiye vurgu yapan yaklaşımların ise, Nietzschevari bir özgürlük-özerklik anlayışını ileri çıkardıkları söylenebilir.

Cumhuriyetle demokrasinin kesiştikleri asgari zemin ise, iktidarın serbest seçim ve genel oyla belirlenmesi ilkesidir. Genellikle bu asgari zemine gönderme yaparak, demokrasinin cumhuriyette mündemiç olduğu savunulur. Bu son derece dar birliktelik ilişkisi içinde, cumhuriyet kısmi olabileceği gibi, dar anlamda demokrasi de, negatif özgürlükleri bile güvence altına almayan, fiilî iktidarın meşrûlaşmasından başka anlamlı bir işlevi olmayan biçimsel bir demokrasi olarak işlev görebilir.


Cumhuriyet ilkelerinin gevşediği, cumhuriyetin kendini yeniden üretemez duruma düştüğü iddiası, son yirmi yıl içinde, sadece Batı toplumlarında değil, Batı toplumlarının gelişme modellerini benimseyen diğer toplumlarda da tartışılır oldu. Böyle bir çöküşün ilerlemekte olduğunu öne sürenlerin çıkış tezi, cumhuriyetin asabiyyesini artık kaybettiğidir. Régis Debray, cumhuriyetin asabiyyesinde bir karşı çıkışın, bir mücadelenin yattığını iddia eder. “Cumhuriyet, karşıtlık içinde vücut buldu. Cumhuriyet, düşmanlarını açıkça belirterek, önce Krallara, sonra Kiliseye karşı amansız bir mücadele içinde kendini inşâ etti. Aydınlanmacıların Okulu, Orduyu, Adaleti, Kamuoyunu, Katolik ve Romalı Kilisenin bin yıllık, acımasız etkisinden kurtarmak için verdikleri günlük mücadeleler olmadan, [Fransa’da] III. Cumhuriyet [1875-1940] zafere ulaşamazdı” (a.g.e. , s. 26). Aynı şey, belki daha nüanslı biçimde, Amerika’da İngiliz İmparatorluğu’nun kolonyalizmine karşı mücadele için de geçerlidir. Gerçekten de, modern zamanların belli başlı iki cumhuriyet devrimi modelinin de arkasında şiddetli bir karşı çıkış asabiyyesi yatar.

Debray’e göre, bugün Cumhuriyet’in içinde bulunduğu acz durumunun esas nedeni, cumhuriyetin düşmanının kalmamasıdır. Halbuki Debray’e göre, Cumhuriyet tehlikededir. Kral veya Kilise değil, bu kez Cumhuriyet’i bekleyen tehlike, para ve gösteridir. Paranın ve gösterinin birbirlerini tamamlayarak topluma egemen olması, cumhuriyetçi meşrûiyeti onulmaz biçimde zedelemektedir. Cumhuriyet, eğer temel ilke olarak toplumun ideal ufkunu belirlemeye devam edecekse, düşmanlarını açıkça belirtmeli ve yumuşak konsensüs ortamının rehavetini silkinip atarak, onlarla amansız bir mücadeleye girişmelidir. Cumhuriyet, eğer silinip gitmek istemiyorsa, iktidarın para ve gösterinin tekelinden veya nüfuz alanından çıkarılması mücadelesini vermek zorundadır.

Debray’in 1989’da yaptığı bu çağrı, dokuz yıl sonra sekiz sol kökenli aydının yayımladıkları manifestoda somut ifadelerini buldu. Toplumun bir korporatif topluluklar manzumesi olmaya başladığını ve her korporatif grubun karşı eyleminin, kanunun uygulanmasını engellemeye yettiğini belirten cumhuriyetçi manifesto, bu durumun cumhuriyetçi meşrûiyetin ortadan kalkması anlamına geldiğini belirtiyor. Herhangi bir grubun “öfkeli olduğunu” ifade etmesinin, bu öfkenin kendiliğinden meşrû addedilmesi ve karşı çıkışın kutsanmasına yol açtığını belirten cumhuriyetçiler, bunun anlamının ise, yurttaşın yerini tüketicinin, hak sahibinin yerini himmet edilenin, militanın yerini ise mağdurların alması demek olduğunu iddia ediyorlar.

Toplumsal grupların doğrudan eylemi karşısında ve bu grupların toplumsal faaliyeti kilitleme güçlerine oranlı biçimde kanunun gerilemesinin, en liberal sağcıları ve en liberter solcuları memnun edebileceği, ama demokrat cumhuriyetçileri tatmin etmesinin mümkün olmadığı manifestonun girizgahında belirtiliyor. Çünkü, bu durum, herkesin eşitliğe ulaşabilmesini olanaksız kılıyor. “Liberalizmin baştacı ettiği, kanunun sadece negatif biçimde tanımlanması ilkesi, toplumsal düzenin yalnız olduğu gibi yeniden üretilmesine izin verir ve bu düzenin daha adil kılınması umudunu yasaklar” diyen cumhuriyetçi manifesto, cumhuriyetin yeniden kurulması gerektiğini, aksi takdirde, cumhuriyetin sessizce yıkılacağını iddia ediyor.

Cumhuriyeti yeniden kurmak, ama nasıl? Cumhuriyetçi manifestonun buna cevabı, demokrasi kaygılarının ikinci plana atıldığı bir yeni cumhuriyetçiliğin fikir dünyasını aydınlatıyor: “imdi ve burada, Cumhuriyeti yeniden kurmak demek, eskiden halkaları baba, öğretmen, belediye başkanı, teğmen, atölye arkadaşı, parti veya sendika sekreteri olan uzun bir yurttaşlık zincirini yeniden düşünmek demek”, manifestonun yazarlarına göre. Bunun için, “kurumun bireyi taciz ettiği” inancına saplanıp kalarak, Cumhuriyetin hiçbir konuya müdahale edemez hale gelmesine son verilmesini öneriyorlar. Bu çerçevede Cumhuriyet yurttaşlığının sadece haklardan değil, yurttaşlık sorumluluklarından da hareketle tanımlanması gereğini gündeme getiriyorlar. Manifestoyu kaleme alanların, cumhuriyetin yüksek değerleri içinde yeniden yer almasını önerdikleri sorumluluklar, yeni cumhuriyetçiliğe hâkim olan, otoriter vurgusu yüksek bir “demokrat” cumhuriyet anlayışını yansıtıyor:

• Ergen kişileri, toplumsal davranışları konusunda sorumlulaştırmak;

• Genel yarar hizmetinin sorumluklarını yeniden vurgulamak ve kamu yararı güden faaliyetlerin özel sektör faaliyetleri tarafından sürekli daraltması ve aşağılanmasına son vermek;

• Kamu güvenliği hizmetlerini sorumlulaştırmak;

• Yurttaşlık elde etmek isteyen yabancıları sorumlulaştırmak;

• Uluslararası ilişkilerde tarafları sorumlulaştırmak ve bu amaçla sadece malî konuları değil, göçmen işçi gönderen ülkelerin soumluluklarını gündeme getirmek;

• Ergenlik yaşına girmemiş kişileri sorumlulaştırıp, örneğin cezai müyeyyide yaşını onsekiz yaşın altına indirmek;

• Öğrencileri ve öğretmenlerin sorumluluklarının müeyyidelerini tavizsiz uygulamak.

Bu yeni cumhuriyetçi sorumluluklara, Debray’in kendisinin 1989’da önerdiklerini de ilave ederek tabloyu tamamlayabiliriz: kamu eğitiminin üstünlüğü, yasamanın yürütmeye üstünlüğü, yazılı ve basılı olanın salt görsel olana üstünlüğü, fikir basınının gelişmesi ve çeşitlenmesi ve basının sıradan bir sanayi olmaktan çıkması,... Bütün bunları özetleyen formülü, Debray, Tocqueville’den esinlenerek şöyle özetliyor: “Kamuoyu rejiminde, kişinin kendinin bir kanısı olması giderek daha fazla masraflı”, dolayısıyla büyük bir kitle için imkânsız oluyor (a.g.e., s.97). Debray’e göre, cumhuriyetin köküne kibrit suyu dökenler arasında ilk sırada, medya demokrasisi (ve medyatik demokrasinin) aktörleri yer alıyorlar. “Medyatik demokraside, enformasyon profesyonelleri, kamuoyu ve insanlar arasında aracı işlevi görerek, siyasal iktidarla sivil toplumun arasındaki ilişkinin en önemli kısmını sağlıyorlar” (s.104).

Medya ve para güçlerinin, -ki bunlar giderek birleşiyorlar- kamuoyu üzerinde kurdukları tahakküme Regis Debray’in yönelttiği eleştirilere, özellikle gösteri toplumunun aktörlerinin toplumun yeni elitleri olarak toplumsal değerleri ve kamuoyunun gündemini belirlemesini eleştirmesine, radikal demokratik bakış açısından katılmamak mümkün değil. Ama bu eleştiriden hareketle üretilen önerilerin, başka bir elitizmin önündeki taşları temizlemek için kullanılabileceğini de unutmadan.

Nitekim, yeni cumhuriyetçilerin, cumhuriyetin yeniden kurulması çağrılarının arkasında yatan siyasal bakışın, gerçek bir demokrat cumhuriyetçilikten ziyade otoriter, güvenlik kaygılı ve disiplinci bir cumhuriyet anlayışının izlerini taşıdığını söylemek, abartılı olmaz. Cumhuriyetin, “sosyal cumhuriyet”ten ziyade, sorumluluk içinde babaya, öğretmene, subaya ve hakime başeğme cumhuriyeti olduğu da iddia edilebilir. Otoritenin sahiplerine “başeğme cumhuriyeti” olarak da bunu tanımlayabiliriz. Bu açıdan ele alınca, yeni cumhuriyetçiliğin yaklaşımının, yasanın eşitlikçiliğini ön plana çıkarırken, eşitliği konumların eşitlenmesi süreci olarak tanımlayan geniş anlamıyla demokrasinin içerdiği dayanışma ilkelerinin göz ardı ettiği de düşünülebilir. Yeni cumhuriyetçilik, “Kanun ve Düzen” sloganının yeni zamanlara uyarlanmış bir tezahürü müdür? Yeniden kurulması arzulanan cumhuriyet, bir asır önceki altın çağın artık kısmen mitoslaşmış ilkelerine hastalıklı ve ürkek bir geri dönüş müdür?

Çok daha etraflı biçimde yanıtlanması gereken bu soruya, Fransız III. Cumhuriyet tarihinden küçük bir ilk yanıt verebiliriz. 19. yüzyıl cumhuriyetçileri için özgürlük, liberallerin tanımladığı negatif özgürlüklerle son bulmuyordu. Tersine, düzenden kopuş radikalizmini ve siyasal istikrarsızlığı canlı tutarak, herkesin mutluluğu sağlanmadıkça, devrimin sürekli olduğu fikrini savunuyorlardı. Buna karşılık, geçen yüzyılın cumhuriyetçilerinin değer hiyerarşisi ise çok açıktı. İyi ile özgürlük arasında seçim yapmak gerektiğinde, her zaman iyiyi özgürlüğe tâbi kılıyorlardı. Benzer biçimde, saplantılı denecek kadar ulusal birlik taraftarı olmalarına rağmen, kişinin aidiyetiyle bağımsızlığı arasında ilk sıraya koydukları kavram, bağımsızlıktı. Mona Ozouf’un hatırlattığı gibi, laik kanunların tartışılması sırasında, muhafazakâr sağ, kötü kitaplar okumak yerine hiç okumamanın daha iyi olduğunu mecliste iddia ederken; cumhuriyetçiler, kötü kitaplar okumak, ama okur-yazar olmanın daha iyi olduğunu savunuyorlardı.6 Çünkü Robespierre türü jakobenizmden farklı olarak, 19. yüzyıl sonu Aydınlanmacı cumhuriyetçileri için özgürlük erdemden daha fazla arzulanır bir olguydu. Cumhuriyetçi gelenek, 18. yüzyıldan beri, ortak yararın bireylerin haklarının üstünde yer almasını ve özgürlüğün ortak yarara tâbi olmasını içine sindiremedi. Bir yandan devrimci ütopyanın bilkuvve despotizminin bilincinde olmak, ama diğer yandan liberal muhafazakârlığın özgürlüğü değişmeyen bir düzen içinde savunmasına karşı mücadele etmek, cumhuriyetçilerin demokratik tahayyül ve eylemlerinin iki zıt ve dış kutbunu oluşturdu. Fransa’da yeni cumhuriyetçiliğin kendisine esin kaynağı olduğunu iddia ettiği III. Cumhuriyet cumhuriyetçiliği, tarihî nedenlerle, her şeyden önce “sosyal cumhuriyet” olmak zorundaydı. Çünkü toplumsal hareketler için demokrasi, cumhuriyet kurum ve ilkelerine karşı bir direniş değil, bu kurum ve ilkelerin “sosyal cumhuriyet” yönünde tamamlanması mücadelesi, toplumun alt tabakalarının bu kurum ve ilkelere yabancılaşmasının engellenmesi çabası, kısacası cumhuriyetin muhafazakârlaşması eğilimini etkisiz kılma uğraşıydı.


Günümüz Türkiye’sinde yürürlükte olan cumhuriyet ve demokrasi ilkelerini bu kavramsal bütün ışığında ele alırsak, var olan rejimin, dar anlamda cumhuriyet tanımına kısmen uyduğu, buna karşılık, dar anlamda demokrasinin bile tam anlamıyla yürürlükte olmadığı hemen göze çarpar. Birikim’in bu sayısındaki dosyada yer alan yazıların farklı cephelerden bunu ele alıyorlar. Bu güdük demokrasili ve dönem dönem demokrasisiz cumhuriyet rejiminin bir ayağında, laikçi-devletçi iradenin siyasal meşrûiyet merciini işgâl etmesi ve esas olarak yasaklayıcı, korporatist özellikleri ağır basan bir zihniyet ve yönetimi devlet politikalarına hâkim kılması oluşturuyor. Birçok yazıda ele aldığımız ve II. Meşrutiyet döneminden beri süregelen tarihi sürekliliği içinde değerlendirilmesi gereken bu otoriter cumhuriyet anlayışını bu yazıda ele almayacağız. Otoriter cumhuriyet anlayışının sürekliliğini toplum katında mümkün kılan ve cumhuriyet rejimini, demokratik ilkelerle pekiştirilmiş bir sosyal cumhuriyet olarak işlemesini zorlamakta yetersiz kılan iki özelliği belirtmekle yetineceğiz.

Birinci özellik, Murat Belge, Taha Parla ve başka düşünürlerin ele aldıkları, “Türk korporatizmi”yle ilişkili. Toplumun içinde farklılıkların olmasını ve bu farklılıkların indirgenemez meşrûiyetlerini reddeden korporatist ideoloji, Türkiye’de hemen hemen bütün siyasî ideolojilerde, farklı dozlarda da olsa, yer alır. Cemiyeti bir organizmanın farklı ama birbirini tamamlayan uzuvları olarak algılayınca, “toplumun içinde çelişkiler bulunduğunu, bulunmasının normal olduğunu ileri sürmek, ancak bir ‘sapıklık’ olarak algılanabilir”.7 Toplum içinde çelişkinin sapıklık damgası yemesi, bu sapıklığın kaynağının da organizmanın dışında bir yerde aranmasını getirir. Toplum içindeki farklılıkların çelişkili beraberliğine dayalı düşünce ve hareketler, fesat yuvası ve vatan haini odaklardır. Bunlara karşı otoriter cumhuriyetin tek politikası olabilir: “kökünden kazımak”.

Her ne kadar, korporatist ideoloji gereği, bu “sapık düşüncelerin” organizmaya yabancı olduklarını, organizmaya dışarıdan geldiklerini kabul etmek gerekirse de, cumhuriyet devleti, kendi egemenlik alanı dışında, kökünden kazıma politikası yürütemeyeceği için, aykırı unsurların ülke içinde kazınıp temizlenmesinden başka yapacak bir şey yoktur. Korporatist ideolojiye sırtını veren otoriter cumhuriyet geleneği, toplumun içinde kökünden kazınması gereken unsur ve odaklarla mücadele etmeyi kendisinin ana misyonu olarak görür. Bu ise, sürekli bir iç düşman yaratma gereğini ve bunlarla mücadelenin yarattığı olağanüstü durumun verdiği geniş müdahale olanaklarını sağlar. “Cumhuriyetin kollanıp, korunması” gereği, bu korporatist yapıdan kaynaklanan yönetim anlayışının ve onun şekil verdiği kurumların kollanması ve çeşitli fesat yuvalarını bağrına kabul etmek eğilimi gösteren toplum bünyesinin bunların etkilerinden korunması demektir.

Régis Debray’in ileri sürdüğü, cumhuriyet devleti eliyle, belli bir dönem, topluma yeniden şekil verilmesi ve cemaatler birliğinden toplumsal birliğe geçiş için gerekli homojenliğin sağlanması politikasının, Türkiye Cumhuriyeti devletinin tasarrufları için de geçerli olduğu iddia edilebilir. Debray, “bir kader ortaklığının kendiliğinden bir amaç ortaklığı yaratmasının” imkânsız olduğunu iddia ederken, “kültürel dayanışmaların değil, ortak bir düşmanın varlığının ortak bir hedef yarattığını” belirtir (a.g.e., s. 93). Buradan hareketle, bugün iç düşmanı kalmayan Batı demokrasilerinin, kendilerinin bir yüzyıl önce yaşadıklarını bugün yaşayan diğer cumhuriyet rejimlerine, cumhuriyet ve demokrasi dersi vermeye yetkili olmadıklarını iddia eder: “Hukuk devletine ilk bizler geldik. Ama hangi yoldan? Şimdi, bizim yaptığımız gibi yapmak isteyenleri azarlamak için mi? Üstelik bizden daha hızlı ve, uluslararası yardımın katkısıyla, daha az maliyetle bunu başarıyorlar (...) Geç kalanlardan -ki geç kalmalarında az sorumluluğumuz yok- talep ettiğimiz erdemlerle kaç hukuk devleti, ve en başta bizimki, günyüzü görürdü?” (a.g.e., s.199). Özetle, sorumluluk ve düzen cumhuriyetinin ideologu için, Türkiye’deki laikçi politika, Nikaragua devrimi, Küba devrimi, Afrika ülkelerindeki kabileden ulus-devlete geçiş süreci, vs... 19. yüzyıl Avrupa’sındaki cumhuriyetçi mücadelenin görünüşte farklı ama özünde aynı tezahürleridir. Bu sürecin insan haklarına bütünüyle saygılı olması mümkün değildir. Çünkü geleneksel yapıya karşı verilen mücadele, kaçınılmaz olarak müdahaleci olacaktır.

Türkiye’de de, bu otoriter ve müdahaleci cumhuriyet devleti politikasını “cumhuriyeti korumanın ‘olmazsa olmaz’ koşulu olarak” görüp, bunun “topyekün bir ölüm kalım savaşı” olduğunu savunanların8 temel iddiası, halkın cehaletinin, siyasilerin basiretsizliği ve menfaatperestliğinin, devletin zinde güçlerinin denetim ve yönlendirmesini gerekli kılmasıdır. Ama bu otoriter ve şiddetli müdahaleci devlet yapısı ve yönetim zihniyetinden ne zaman ve nasıl demokrasi ilkeleriyle uyumlu bir sosyal cumhuriyet rejimine geçileceği sorusuna somut bir yanıt bulmak zordur. Zordur, çünkü Batı deneyiminin, tüm olumsuz yönlerine rağmen, önemli bir özelliği, devleti ayakta tutmak, onu topluma karşı korumak için, bir devlet kastının cumhuriyet idealini tekeline almamış veya alamamış olmasıdır.

Bu noktada, demokrasiyle pekiştirilmiş bir sosyal cumhuriyetin Türkiye’de var olmamasına yol açan ikinci etmenin izlerini buluruz. Debray’in ve genellikle cumhuriyetçilerin sözünü ettikleri, cumhuriyetçi asabiyyenin bir karşı çıkış şevkiyle canlı durduğu iddiası, ancak bu karşı çıkışın bir toplumsal asabiyye olarak hayata geçmesi durumunda, otoriter ve müdahaleci iktidar eğilimlerini etkisiz kılabilir. Bunun somut anlamı, devrimciliğin sadece cumhuriyetçi iktidarın tekelinde olmaması, halkın devrimciliğinin de meşrûiyetinin kabul edilmesidir. Toplumsal hareketlerin devrimci meşrûiyetin bilkuvve taşıyıcısı olmaları, devrim söyleminin otoriter cumhuriyetçi iradenin taktik kullanımına hapsolmasını engeller. Bu devrimci tahayyül, toplumun kurucu iradesinin yoğunlaştığı, kristalize olduğu yerdir. Devrimci tahayyül, dar anlamda cumhuriyet ve dar anlamda demokrasiden, geniş anlamda cumhuriyet ve geniş anlamda demokrasiye geçişin yolunu açar. Velev ki, devrimci tahayyülden ilham alsa da, kaçınılmaz olarak düzenin yeniden üretilmesi kaygıları taşıyacak iktidarla toplumsal hareketlerin çatışma-anlaşma dinamiğini sürdürebilmeleri, cumhuriyetin demokratik anadamarını oluşturur.

Darbecilerin kendi ifadeleriyle, “yıkılan devlet otoritesini yeniden tesis etmek amacıyla” gerçekleştirilen 12 Eylül darbesinin sivil akıl hocalarından Adnan Başer Kafaoğlu’nun dile getirdiği bir olgu, bu konuda aydınlatıcıdır.9 Kafaoğlu, darbenin yapılma gerekçesi olarak, tıkanan Meclis karşısında seçimlerin yenilenmesi kararı almaya cumhurbaşkanının yetkisinin olmadığını, üstelik cumhurbaşkanı seçiminin de tamamen tıkandığını hatırlatıp, “Meclis kendini yenileme kararı almazsa, ne yapacağız? Anayasada böyle bir hüküm yok” diye sorduktan sonra, “Türk halkı da ihtilal yapmıyor; ömründe yapmamış” diye hayıflanıyor. Kafaoğlu’na göre halkın rejimin önünü açmak için “ihtilal” yapmamasının nedeni, halkın orduya atfettiği özel misyondur: “Türk halkı ordu-millet şeklinde yaşamış bir halk; benim ordum yapar diyor”. Burada cumhuriyetin pretoryen cumhuriyeti konumuna geçebilmesini aydınlatan küçük bir ipucu bulunuyor. İhtilal yapmadığı iddia edilen ve ihtilalci bir geleneği olmamasına özenle dikkat edilen halkın orduya devrettiği bir yetki söz konusu: ihtilal yapma yetkisi. İhtilalden de, düzenin kökten değişmesi değil, pretoryen anlamda hükümet darbesi anlaşılıyor. Bu sürekli yetki devri, Türkiye’de Cumhuriyet devrimciliği söyleminin pretoryen darbeciliğiyle özdeşleşmesini, ona “sivil” bir kılıf geçirilmesini mümkün kılıyor.

Kafaoğlu’nun dikkat çektiği bu konu, Türkiye’de cumhuriyetle demokrasi arasında var olan sancılı ilişkiye istemeden parmak basar. Türkiye’de halkın “ihtilal” yapmamasının nedeninin sadece “ordu-millet” ideolojisiyle açıklamak elbette yetersizdir. Üstelik gerçekten halk ihtilal yapmak istese, ilk önce ordunun ve laikçi-devletçi cunta destekçilerinin buna şiddetle karşı çıkacakları da, “halka” çok defa hatırlatılmıştır. Kadim devlet geleneği içinde, halkın, “tasvip edilir” nedenlerle bile olsa ayaklanması, anarşinin avdet etmesi ve devlet otoritesinin parçalanması demektir. Bu devlet geleneği, halkın sadece devletin uygun gördüklerini desteklemek için heyecan göstermesini uygun bulur. Zaten bu nedenle Türkiye’de, otoriter cumhuriyet ideolojisini benimseyen kadrolar, hiçbir zaman geniş bir toplumsal örgütlenmeye dayanarak, iktidarlarını toplum içine indirme yönünde ciddi teşebbüs göstermemişlerdir. Devletten yana bile olsa, halkın mobilizasyonu bilkuvve tehlikelidir. Laikçi-devletçi kastın halk mobilizasyonuna dayalı bir meşrûiyet arayışı, ancak son yıllarda rastlanan bir olgudur.

Buna karşılık Cumhuriyet tarihi içinde, laikçi-devletçi iradenin müdahaleci yaptırımlarına karşı, belli bir toplumsal hareket hep olageldi. Bu toplumsal hareket, esas olarak müdahaleci iradeye karşı bir direnişin, örtülü biçimde örgütlenmesine yöneldi. Demokrasi, toplumun çoğunluğu nezdinde, cumhuriyetin inkılapçı müdahalelerine karşı direnişin meşrûiyet söylemi olarak benimsendi. Demokrasi çıplak bir direniş söyleminin ötesine, en azından çoğunluk açısından gidemedi. Demokrat Parti’nin çıkışında kanalize ettiği demokrasi tahayyülü, böyle bir direniş arzusundan can alıyordu. Müdahaleci ve otoriter cumhuriyet tasarrufları karşısında toplumda güçlenen bu muhalefet demokrasisi, kaçınılmaz olarak iki sapmayı içinde taşıyordu.

Birinci sapma, inkılapçılığın otoriter cumhuriyetçilik cephesinin tekeline geçmesiyle, demokrasi söyleminin inkılaplara karşı pasif direniş tahayyülüyle özdeşleşmesi ve demokrasi sloganının muhafazakâr dünyanın toparlayıcı simgesi haline gelmesiydi. İkinci sapma, salt muhalefet demokrasisi olarak var olmanın getirdiği, sadece kendisi için demokrat olma anlayışının egemen olmasıydı. Bu ikinci sapma, otoriter cumhuriyet tasarruflarına karşı pasif direnişin yoğunlaştığı muhafazakâr çevrelerle sınırlı kalmadı. Özünde bu tasarrufları destekleyen, ama onları yetersiz buldukları için muhalefette olan hareketleri de etkisi altına aldı. Özgürlükler konusunda tutarlı ve evrensel bir toplumsal tavır geleneği kök salmadı. Demokrasinin toplumun büyük çoğunluğu nezdinde, negatif özgürlüğün dar bir yorumu olan, herkesin yalnız kendisi için talep ettiği serbestiyet hakkı olarak algılanması, onun kurucu toplumsal iradenin esas taşıyıcısı konumuna gelmesini engelledi. Ortaya çıkan kurucu toplumsal irade boşluğunu, cumhuriyet devleti rahatlıkla doldurup, kendisine ve sadece kendisine cumhuriyetin tek kurucusu ve tek koruyucusu olma konumunu atfetti. Bunun sonucunda, toplum içindeki çatışma, tarafların kendileri yararına daha fazla devlet müdahalesi talep etmelerine ve dolayısıyla devletin mutlak nazım rolünü kabul etmelerine, bunu giderek pekiştirmelerine yol açtı.

Demokrasinin, toplum içindeki taraflara devletin eşit uzaklıkta olması ilkesine dayanan cephesinin bu ortamda güçlenmesi mümkün değildi. Demokratik mücadele geleneğinin zafiyeti, Cumhuriyet devletinin, koyduğu yasaların muğlaklığını da kullanarak, son derece elastiki bir “hukuk devleti” olarak var olmasını sağladı. Yasanın evrensel hukuk normlarına uygunluğu değil, sadece yasanın varlığı “hukuk devletinin” varlığının yeterli göstergesi olarak sunuldu.

Demokrasi, toplumun kurucu iradesinin, kendi iç çelişkileri ve çatışmaları içinde ifade edildiği bir süreç olarak algılanamayınca, cumhuriyetin de böyle bir sürecin kurumlaşması olarak hayat bulması mümkün olamazdı. Otoriter cumhuriyet geleneğinin sürekliliği ve gücünü, yukarıda belirtilen bu iki sapma ışığında değerlendirmek, Türkiye’de devletin sahipleri konumundaki zümrelerin otoritarizmlerini kullanmaktaki rahatlıklarının nedenlerini aydınlatmaktadır.


Bilindiği gibi, Türkiye’de cumhuriyeti kuran kadroların esas örnek aldıkları cumhuriyetçi deneyim, Fransa’ydı. Kemalist kadrolar, hem ulus-devlet yaratılması hem laiklik konusunda, Osmanlı patrimonyalizminin temellerine çok fazla dokunmadan, bu temellerin gereklerine uygun değişiklikleri yaparak Fransız deneyiminden esinlendiler. Bu nedenle, son on yıl içinde Fransa’da kendini ifade etmeye başlayan yeni-cumhuriyetçilik akımıyla, Türkiye’deki laikçi-otoriter cumhuriyetçi yaklaşımın arasındaki ses benzerliğinin üzerinde dikkatle durmak gerekiyor.

Ama bu iki yaklaşım arasındaki ses benzerliklerinden söz ederken, ikisi arasındaki temel bir fark göz ardı edilmemeli. Türkiye’deki cumhuriyet inkılapçıları siyasal rejimin ordu tarafından halka karşı korunması gereğine inanıp, “cumhuriyet devriminin tankları” üzerinden siyaset yaparlarken, Fransa’daki yeni-cumhuriyetçi akım, kamu hizmeti ve kamu alanının saygınlığı ve otoritesinin yeniden tesis edilmesine dayalı bir siyasal perspektif önermektedir. Yeni-cumhuriyetçilerin cumhuriyete yeniden kazandırmak istedikleri asabiyye, kamusal olanın üstünlüğünün tesisine dayanmaktadır.

Toplumun en fazla güvendiği kurumun ordu olduğu, cumhuriyeti koruma ve kollama misyonunun da ordunun tekeline teslim edildiği bir ülkede ise, bu karşı çıkış ve yeniden kuruluş asabiyyesinin tanklar aracılığıyla canlandırılması ve palet sesleriyle halkın “heyecanlandırılmasının” yeterli bir restorasyon asabiyyesi yaratacağına inanılması doğaldır. Fransız yeni-cumhuriyetçileriyle Türk pretoryen cumhuriyetçileri arasındaki ses benzerliğini bu tank sesleri bozmaktadır. Fransa’da yeni-cumhuriyetçilerin, neo-faşist bir hareketin giderek güçlenmesine rağmen, “Cumhuriyet devrimi güçlerinin tanklarının” gölgesinde, ülke içinde bir “topyekûn savaş”, bir “ölüm-kalım savaşı” sürdürme çağrısında bulunmaya ihtiyaç duymamaları gaflet ve dalaletini nasıl izah edeceğiz?

[1] Bu konuda yakın bir sentez için, bkz. Philip Petit, Cumhuriyetçilik, Ayrıntı Yay. 1998, (İngilizce baskı, Oxford Univ. Press, 1997).

[2] Régis Debray, Que vive la république!, Editions Odile Jacob, Paris, 1989.

[3] Régis Debray, Max Gallo, Jacques Julliard, Balndine Kriegel, Olivier Mongin, Mona Ozouf, Anicet Le Pors ve Paul Thibaud, “Républicains, n’ayons plus peur!” (“Cumhuriyetçiler, artık korkmayalım!), Le Monde, 4/9/1998.

[4] Lordlar Kamarası’nın ortadan kaldırılması teklifini Ekim ortasında Sunday Times’da yeniden gündeme getiren Robert Harris, Tony Blair hükümetinin, en azından ırsi lordların Lordlar Kamarası’nda yer almasına son verilmesi önerisini destekliyor. Bu öneri, Işçi Partisi’nin 31 yıl önce kurduğu Harold Wilson hükümetinin programında da yer alıyordu.

[5] Isaiah Berlin, Two Concepts of Liberty, Oxford University Press, 1958.

[6] Mona Ozouf, “L’idée républicaine et le passé national”, XX. March Bloch konferansı, Sorbonne, 17.6.1998.

[7] Murat Belge, “Türk Korporatizmi”, Radikal, 18.10.1998.

[8] Örneğin Ahmet Taner Kışlalı, “Bunun Adı Topyekun Savaş!”, Cumhuriyet, 12.6.1997.

[9] Yurdagül Erkoca’nın A.B. Kafaoğluyla söyleşisi, Radikal, 14.9.1998.