Anasayfa > Birikim Arşiv > 123 - Temmuz 1999 > Romanda Kentleşme: Gecekondudan Villakentlere

Romanda Kentleşme: Gecekondudan Villakentlere

A. Ömer Türkeş | (Sayı : 123 - Temmuz 1999)

Başta İstanbul olmak üzere, bugün büyük kentlerde gözlenen mekânsal sınırların bir toplumsal felaket olarak yeniliğinden bahsedilemez. Belki Türkiye’de bu ana dek çizilmiş en koyu, en kalın çizgiye ulaşıldı, ya da, Batılı ülkelerde bu denli bölünmüş kentlerin olmayışı, bizdeki sınırları daha da belirginleştiriyor. Ancak, burjuva toplumunun Batı’daki gelişme sürecinde, aynı olgu çok daha keskin ve kanlı yaşanmıştı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında olup bitenler şu anda karşılaştıklarımızdan daha pastoral renklerde değildi. Artık yalnızca tarih kitaplarında okuduğumuz söz konusu “gelişmenin” belleklerimizde karşılığı olmamasının nedeni, Benjamin’in “geçmişin gerçek imgesi uçucudur” sözlerinde gizlidir. Geçmiş hakkındaki “bilimsel” bilgilerimiz, bugün Türkiye’de yaşanan kentsel yarılmanın bir istisna değil bir kural olduğunu yeterince vurgulamıyor. Çünkü bu tarz bilgide, geçmişin ruhunu, atmosferini, insanların acılarını hissetmemize yarayacak imgeler yok. Sayılar, istatistikler, nüfus dağılımları, işçi ücretleri ve geçim standartları kaydedilmiş, insanların yeni yaşam tarzlarına olan tepkileri, çektikleri acılar, karşılaştıkları aşağılanmalar ve açlık sınırında gezinen yoksulluk, “bilimin” nesnesi olmamıştır. İşte bu yüzden, geçmişin imgesini yeniden canlandırmak için, sanata, edebiyata -en çok da romana- başvurmak neredeyse bir zorunluluktur.

Eğilimi ne olursa olsun, sanat ve edebiyat, yaşanılan atmosferi yansıtmak açısından en güvenilir kaynaklardan bir tanesi. Romanlar ve öyküler, -konu edindikleri tarihin değil- yazıldıkları dönemin bireysel, toplumsal, hukuksal, siyasal ilişkilerinin kokusunu, rengini, seslerini taşırlar. Çoğu kez de, edebiyat ve sanat, toplumsal sorunlara bilimden önce eğilmiştir. Büyük kentlerdeki kalabalıklar, sefalet ve yoksulların yaşadığı varoşlar, 1840’a kadar Fransa’da Balzac ve İngiltere’de Charles Dickens tarafından dile getirilmişti. Konuyu politik ve sosyolojik açıdan ele alan Engels’in, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu (1844-45) adlı incelemesini yazarken, hem bu iki yazarı, hem de, -Londra kentini kendisi ile neredeyse aynı cümlelerle anlatan- E.A. Poe’nun “Kalabalığın Adamı” (1841) öyküsünü okuyup okumadığını bilmiyorum. Ancak, büyük kentlere yığılan kalabalıkların ve aralarındaki yalıtılmışlığın, onu ilk fark edenlerde tedirginlik, endişe ve tiksinti duyguları uyandırdığını söylemek mümkün.

Mekân ve eşya, başka hiçbir insan tipinde olmadığı kadar belirleyicidir -meta üretimi ve mübadelesi süreciyle varolmuş- burjuva insanı için. Elbette, bu insanı anlatmanın bir aracı olan roman sanatı da mekâna ve eşyaya gereken önemi verdi. Modern romanın ilk örneği sayılabilecek Robenson Crueso’da, beyaz adam ve “yamyam” arasındaki ayrım, Robenson’un tarımsal üretim araçlarına ve silaha sahip olmasının yanı sıra, bir eve ve eşyalara sahip olması ile de ilgilidir. Adanın ve dünyanın sahibi, evin içinde yaşayan Robenson’dur, koltuk, masa, sandalye de ona aittir. Çünkü, burjuva için barınmak ve yaşamak neredeyse aynı anlama gelir. Konut onun kişiliğinin ve tarihinin koruyucu zırhıdır. Köle Cuma ise mülksüzdür tam anlamıyla; evde kalmaz, sandalye, masa ve giysi kullanmaz. Daniel Defoe, bu iki insanın iç dünyalarını anlatma gereği duymamıştır; burjuva insanın ruhu evinde, konutunda gizlidir zaten, ve romandaki bu iki karakter, birbirine/ötekine, mekâna ve eşyaya göre tanımlı iki sınıfı temsil etmektedir.

Mekân, eşya, insan ve roman arasında başlayan ilişki, roman sanatının her aşamasında yükselen ve alçalan yoğunluklarla sürmüş, dahası, kent yaşamındaki mekânsal kopuşları ve onun üzerinden toplumsal/sınıfsal bölünmeleri göstermeye çalışan metinlerin tarih içerisindeki evrimi, aynı zamanda roman sanatındaki biçim ve akım değişiklerini de simgelemiştir. Bu yazı çerçevesinde, kentin ve mekâna göre toplumsal bölünüşün romanda yer alışını, Cumhuriyet dönemi Türkiye’sine ağırlık vererek örneklemek istiyorum. Ancak, bugüne dek yazılmış külliyatın büyüklüğü nedeni ile, birçok yazar ve eseri mutlaka ihmal edilmiş gibi görünecek. Bu denemenin, çok daha geniş bir araştırma konusunun girişi/tanıtımı olarak değerlendirilmesi, belki bu ihmali ya da unutuluşu bir miktar affettirir.

19. YÜZYIL ROMANINDA İNSAN VE MEKÂN İLİŞKİSİNİN İFADE EDİLİŞİ

Modern bir sınıf olarak burjuvazinin tarih sahnesine çıkışı ile roman türünün ortaya çıkışının aynı zamana denk düştüğü, modern romanın doğuşunu Aydınlanma çağının hazırladığı ve bu çağın -bir birine karşıt- egemen düşüncelerinin romanda ifadesini bulduğu konusundaki tezler hem sık tekrarlanmış, hem de yeterince inandırıcıdır. Burjuva sınıfı ve roman sanatının bu tarihî buluşmasıyla, gerçekçi, romantik ve doğalcı akımların ortaya çıkışı arasında geçen süre de çok kısa olmuştur. Gerçekçi ve özellikle doğalcı yazarlar, romanda mekânı ve doğayı çok ayrıntılı olarak tasvir etme eğilimindeydiler. Roman gerçeği yansıtan bir araç, neredeyse bilimsel bir yapıt olduğuna göre, insanın ilişkide olduğu eşyanın, mekânın ve doğanın da gerçeğe uygun biçimde anlatılması zorunluydu. Önceleri yazarın bağlı olduğu edebiyat akımı gereği olan bu ayrıntı zenginliği, daha sonra biçimsel kaygılarla, ya da çarpıcı bir hava yaratabilmek için tekrarlanır oldu.[1]

Batı romanı, ampirik geleneğinin sağlamlığı nedeniyle ampirik ayrıntıya büyük yer verir. Bu yapı, gerçekçi, gözlemci betimlemeyi gerektirir. Gündelik ayrıntılar titizlikle kaydedilir, böylelikle, ayrıntıyla resmedilmiş arkaplan önünde geçen olayların da önemli bir gerçeğe benzerlik ve inandırıcılık kazanmasını sağlar. Ancak bu romancıların bilinçli olarak uyguladıkları bir teknik değil, ampirist düşüncenin bir uzantısıdır. Burjuva çağının dünyasında nesneler kendi başlarına değerli oldukları için bu biçimde resmedilmeyi hakederler.[2] Nesnelerin neden bunca inandırıcı olduklarına gelince; sahibi insan olan bir dünyanın nesneleriydi onlar; yalnızca sahip olunması, saklanması, kazanılması söz konusu olan mal mülktüler. Nesnelerle sahipleri arasında değişmeyen bir ayniyet vardı. Basit bir yelek hem bir karakteri, hem de bir toplumsal durumu belirtiyordu.[3]

Gerçekten de 19. yüzyıl romanı, çağın olaylarını bir tarihçi, sosyal bilimci titizliği ile kaydetmiştir. Daha modernizmin şafağında, kapitalistleşmenin getirdiği yeni yaşam tarzına yaptığı sert eleştiriyle kendisini gösteren romantik akımın en büyük yazarlarından Balzac, modern kentin Fransa’daki yüzünü sergilemek için iyi bir örnek teşkil ediyor. Balzac’ın Köylüler romanında üç toplumsal kesim; soylular, burjuvalar ve köylüler birbirleri ile ilişkileri içerisinde anlatılırken, yaşam biçimlerinin farklılığı mekânda ve eşyalarda simgeleşir. Büyük malikanesinde yaşayan -soylu- Kont Montcornet’ı, iki göz odada yaşayan köylü ailesi Tonsard’ları, ve kasabada gitgide Kont’un malikanesine benzetilmeye çalışılan evleriyle zengin burjuvaları birbirinden kesin çizgilerle ayırmıştır Balzac. Bir başka romanında, Goriot Baba’da, toplumsal sınıflar arasındaki farklılıkları anlatmak için, yine mekânsal farklılığı vurgulamak yolunu seçer yazar. Soyluların oturduğu Saint-German mahallesi ve mahalledeki gösterişli evlerle burjuvaların oturduğu Caumartain semti birbirine bütünüyle kapalı, mekânlar kastlaşmış gibidir.

19. yüzyıl romanında, Balzac’ın metinlerindekilere benzer görüntüleri Charles Dickens, bu kez Londra’yı merkez alarak sergilemişti. Özellikle Oliver Twist’te (1838), bir yandan yoksulların ve suçluların yaşadığı mahalleler, öte yandan burjuvaların steril semtleri birbirleriyle karşıtlık içinde anlatılır. Evsiz çocukların, ürkütücü kişilerin elinde dilenciliğe zorlandığı, ve ilk bakışta Sanayi Devriminin, toplumsal ve mekânsal bölünmelerin bir eleştirisi gibi görülen Dickens, romanları, -daha sonra polisiye türün tekrarlayacağı- suç ile mekân/varoşlar arasında doğrudan bağlar kurarak, sınıfsal aidiyetlerine ihanet etmezler. Londra’nın kenar semtleri, sefalet içinde yaşayan proleteryanın olduğu kadar, cinayetin, hırsızlığın, uyuşturucunun, kısaca suçun da konutudur. Böylelikle varoşlar bir ötekileştirme mekânına dönüşüverir.

Fransa’dan bir örnekle devam edelim; Balzac’tan yaklaşık otuz yıl kadar sonra, 1868’de yazdığı Sefiller romanında, Victor Hugo yüzlerce sayfayı Paris’in varoşlarının ürpertici yaşamına ayırmıştır. “Burası korkunç bir yerdir. Burası karanlıkların kuyusudur. Körlerin çukurudur burası. Cehennemin ta kendisidir. (...) Paris’in varoşları diyebileceğimiz bu kenar mahallelerin tenhalığını tanıyan herkes, en umulmadık kimsesiz bir yerde, bir çitin ardında veya bir duvar dibinde toplanmış çocuklar görmüştür. Bunlar yoksul ocaklarından kaçmış çocuklardır. Kenar sokaklar onların dünyasıdır; orada nefes alabilirler. (...) Kötü alınyazıları buralardan doğar. Buna acı tabiriyle, Paris’in kaldırımlarına atılmak denir.” Victor Hugo, aynı romanda, burjuva evini ve mahallesini de ayrıntılı olarak tasvir ederek, toplumsal kesimler arasındaki ayrımı, içinde yaşadığımız döneme göre çok daha kesin, hiçbir “nesnel” incelemenin yapamayacağı kadar dehşet uyandıracak biçimde belirler.

Mekânsal ve toplumsal kesimler arasındaki ilişkileri anlatmak için, daha birçok yazar ve eser adı verilip alıntı yapılabilir. Ancak, aynı tarihsel döneme benzer bir bakışla, yani gerçekçilikle yaklaşan yazarlardan yapılacak alıntılar, edebi anlamda değil, ama yoksulluk ve sınıf farklılıklarının vurgulanması açısından birer tekrar olmaktan ileri gitmez. Oysa, önce Gotik edebiyatın, ardından Dickens’in açtığı yoldan ilerleyen polisiye roman türü, toplumsal gelişmeyi, meta tüketimini, kentlerdeki mekânsal ayrışmayı biraz daha farklı olarak ele almıştır.

Detektif edebiyatı, Gotik edebiyat gibi, uzaklardaki lanetli geçmişe işaret eden mimari üzerine kuruludur. Türün önemini; 19. yüzyılın ikinci yarısına özgü döşeme tarzı, dinamik merkezi apartman dairelerinden duyulan dehşeti ifade eden polisiye roman tarzında uygun betim ve çözümlemesine kavuşabildi sözleri ile vurgulayan Benjamin’in, bu mimari, burjuva evi ve eşyası üzerine yaptığı estetik çözümlemeler, polisiye metinlerden yola çıkarak insan-konut-eşya ilişkisini imgesel olarak canlandırmaya yöneliktir. Ona göre; polisiye roman yazdıkları ve belki de yapıtlarında burjuva cehenneminin bir yüzünü sergiledikleri için hak ettikleri üne kavuşamamış bir dizi yazar, şehvetle yakışıklısını bekleyen yaşlı bir kadın gibi, tir tir meçhul katilini bekleyen bu burjuva apartman dairelerinin tabiatına nüfuz edebilmişlerdi.[4]

Kapalı mekânlarda, burjuvanın konutunda geçen ilk dönem polisiyelerde bile, evin mimarisi, zenginler ve yoksullar arasındaki ayrımı vurgulayacak biçimde anlatılır. 19. yüzyıl sonunun büyük burjuva mobilyasında, nesneler yukarıdan aşağıya denetimden, ama daha çok da aşağıdan yukarıya denetimden kaçmaya çalışırlar. Örtülü, gizli zenginliklere bunca yakın olmasına rağmen gene de onlardan uzak tutulması gereken hizmet personeliyle ilişki de bu duruma uygun bir karmaşalıkta gelişir. Bugün, katilin uşak, bahçevan ya da mürebbiye arasından çıkmasının gülünç bir klişeye dönüşmüş olmasına şaşmamak gerekir.[5]

Süreç içerisinde, suç mahali olarak burjuva evinin ya da villasının yerini şehrin kendisi almıştır. Sherlock Holmes’un maceralarında, Dickens’in izinden giden Canon Doyle için, kentin yoksul mahalleleri esrarın, suçun ve uyuşturucunun kaynağıdır. Kent tasvirleri de belli bir yerdeki meşum ve tehlikeli olanın anlatımına dönüşür. Avrupa’dan ABD’ye geçince, biraz daha farklılaşır romanın teması; 1886’da ilk öyküsü basılan Nick Carter, yüksek sınıfların ve onların yaşam biçimlerinin, mekânlarının kahramanı olan klasik detektifin aksine, endüstrileşmenin ve yoksullaşmanın temsilcisiydi. Çalışma alanı yoksul mahallelerdi. Carter öykülerinin basıldığı “Pulp”larda “geliştirilen yazınsal biçimler, öncelikle ideolojinin ve gerçekliğin birbirinden çok uzaklaştığı ve zenginlerin bir lüks hayat sürdürdükleri, yoksulların ise insan onuruna pek yakışmayan yoksul semtlerde yaşadıkları demoralize edici sosyal duruma tepki gösteriyorlardı. Orta kesim ve proleterya, her an, içindeki sefaletten ancak suç yoluyla kurtulma olasılığı bulunan gettoların sub-proleteryası durumuna düşmeyi hesaba katmak zorundaydı.[6]

20. yüzyıl boyunca, her ülkeden yüzlerce yazar, kent sorunlarına ilişkin birçok roman örneği vermiştir. Özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinden gelen yazarlar, önce kimlik sorunu özelinde, sonraları sınıf farklılaşmalarının bir göstergesi olarak, kentin haritasını öykülerinin merkezine koydular. Bu eğilim kuşkusuz polisiye türü de etkiledi. Köklerini “Pulp”lardan alan ABD’deki “Hard Boiled”, ya da Avrupa’da anıldığı isimle “Roman Noir” akımları, bütünüyle kentin farklı dokusu üzerine kuruldu. Ancak, -bir dergi yazısının sınırlarını zorlayacak- “dünya edebiyatında kentlerin görünümü” konusuna burada nokta koyarak, Türk romanındaki kentsel toplumsal hareketlere dönmek istiyorum.

TÜRKİYE (1923-1950)

Roman türünün Osmanlı kültürüne katıldığı ilk yıllarda, Batı romanında ele alınan toplumsal sorunlar, Osmanlı devletinin karşı karşıya olduğu sorunlardan çok farklıydı. En çok, kapitalist gelişme ve Sanayi Devrimi ile birlikte fışkıran yeni yaşam tarzlarını eleştiren bu yeni edebi türün Osmanlıca’ya ilk çevrildiği tarih olan 1859’da, henüz oluşmuş bir burjuvazinin varlığından söz edilemezdi. Yine de, hem yeni bir edebi biçim, hem bu yeni biçimde ifade edilen yeni temalar diğer Doğu kültürlerinde olduğu gibi, Osmanlı’da da etkisini gösterdi. Toplumun farklı kesimlerinin farklı mekânlar içerisinde, ekonomik ve siyasal gelişmenin bir eleştirisi olarak anlatıldığı Batı romanını taklit eden Osmanlı-Türk romanı, mekânsal farklılaşmayı başka bir eleştirinin, Doğu-Batı karşıtlığının ve kimlik sorununun bir sembolü olarak kullandı. 1920’li yıllardan 1950’lere dek, Cumhuriyet dönemi yazarları, Osmanlı’dan kalan bu mirası sürdürdüler; Birinci dönem Türk romanında mekân Doğu-Batı değerlerini temsil etmek bakımından bir anlam taşıyor ve kent ikiye ayrılıyordu. İstanbul tarafının mahalleleri Osmanlı-İslâm geleneklerinin, göreneklerinin değerlerinin yaşadığı semtlerdi. Beyoğlu tarafı ise kentin Batılılaşmış öteki yarısıydı. Oturulan mekân olarak konak ve apartman Doğu-Batı karşıtlığının simgesiydi.[7]

Henüz burjuva sınıfının ve bilincinin olgunlaşmadığı bu ilk dönemde, Türk romancısı somut ayrıntıya da Batılı meslektaşlarına benzer bir dikkatle bakmayıp, en geneli, ya da kişilerin ruh haline uygun bir atmosferi vermekle yetinmişti. Batı romancısının yetiştiği kültürel birikim, Türk romancısının yetiştiği kültür içinde yoktu. Bu topraklarda var olan birikim, kendi dolaysız biçimiyle roman yazmaya yatkın bir birikim değildi. Dolayısıyla, mekânın somutlaşmadığı, eşyanın belirginleşmediği, olayların mantıken birbirini izlemediği romanlar yazılmış, olay örgüsü bir romana göre değil, bir ahlâki masala göre düzenlenmiştir.[8] İlk dönem yazarları arasında en popüler olanların eserlerini inceleyecek olursak, mekândaki ayrışmanın ahlâki bir ayrışmayı da simgelediği hemen fark edilir.

Kronolojik bir sıra izlersek, ilk örneğimiz, Selahattin Enis Aygen’in Zaniyeler (1924) romanı oluyor. Bugün unutulan yazarlar arasında sayılabilecek Selahattin Enis, doğalcı akımın etkisiyle, yeni yeni boy gösteren burjuva çevrelerini, maddi yaşamın ve sosyal çevrenin insan ruhu üzerindeki etkisini nihilist bir bakışla ele almıştır. İstanbul’da sefahat alemlerinde boy gösteren kahramanı Fitnat, sonunda zengin muhitini terk eder, İstanbul’un mütevazı bir semtinde, mütevazı bir evde yaşamaya başlayınca kavuşur iç huzuruna. İşte, uzun yıllar sürecek ana teması buydu ilk dönem Türk romanının. 1930 yılında yayımlanan Yaprak Dökümü’nde Reşat Nuri, 1931 tarihli Fatih-Harbiye’de Peyami Safa, hep aynı konuyu işlediler. Özellikle, mekân farkına yaptığı vurguyu kitabının adına kadar taşıyan Safa, iki semti, sınıf atlamanın sembolü olarak kullanmıştı. Yoksulların geleneksel hayat tarzı içinde yaşadıkları Fatih semti ile, yeni zenginlerin/burjuvaların oturduğu Harbiye arasında geçilmez bir sınır görür Peyami Safa. Ancak bu sınırın nedeni, sınıf ya da sosyal farklılıklarda değil, Doğu-Batı karşıtlığında çıkar ortaya. Geleneği terk edenleri bekleyen en hafif ceza ise mutsuzluktur.

Yakup Kadri’nin Ankara ve M.Ş. Esendal’ın Ayaşlı ve Kiracıları romanları 1934 tarihini taşıyorlardı. Bu kez mekân Ankara’dır. Her iki yazar da, kentin gelişimini, yeni insan ve yeni yaşantı tiplerini karşıtlık içinde ele almışsa da, başkentte henüz sınırlar çekilmemiştir. Yoksulların yaşadığı yerler elbette yer alıyor bu metinlerde, ama kentten kopuk, dışlanmış yaşam alanları olarak nitelenemezler. Ayrıca, her iki yazarımız da, kendileri gibi küçük burjuva kökenli olan seçkinci bürokrasinin iktidarını ve Cumhuriyet ideolojisini benimsediklerinden, yeni yeni görülen toplumsal farklılıkların giderileceği umudunu da taşıyorlardı. Bu nedenle, sisteme karşı ağır bir eleştiride bulunmaları beklenemezdi.

İlk dönem yazarları arasında, Doğu-Batı karşıtlığı ve kimlik sorununu, İstanbul’un farklı semtlerini karşı karşıya getirerek işleyen Ahmet Hamdi Tanpınar, kuşkusuz en rafine örnektir. Beş Şehir (1946) adlı denemesinde, “Beyoğlu, küçük ve orjinalite damgası çoktan kaybolmuş, hattâ bu damgayı üstünde bir defa bile duymamış en ucuz cinsinden bir 19. yüzyıl Avrupa’sıdır” biçiminde vurguladığı Batılı semt farklılaşmasını, 1949’da basılan Huzur romanında, öykünün merkezine koymuştur. Tanpınar, Huzur’un ilk bölümünde kentin yoksul mahallelerini ve insanlarını anlatır. “Bir nevi cüzzama yakalanmış, onun tarafından iki yana sıralanmış evlerin duvarına kadar yer yer soyulan yol...” cümleleriyle aktarılan hazin manzara, Sefiller romanında, Victor Hugo’nun “duvarlar sanki cüzzam illetine tutulmuşlardı” tasviriyle aynı imgede buluşur. Eserin en başarılı yerleri, Mümtaz’ın içlerinde düşlerini yaşadığı İstanbul manzaralarının “resmedildiği” yerlerdir. Tanpınar, okuyucusunu Mümtaz ile birlikte, Beyazıt Sahaflar Çarşısında, salaş dükkanlarda, bit pazarında, Çekmece’de balıkçı muhitinde ve kır kahvelerinde dolaştırırken, İstanbul’un bir kronikçisi, İstanbul’da eski zamanın donup kaldığı ve biriktiği köşelerin bir tasvircisi oluyor.[9] Huzur’un sonraki bölümlerinde Boğaz’a, zengin bir eve, sanki başka bir dünyaya geçeriz. Pırıl pırıl görünen modern semtte önceleri çok mutlu olan Mümtaz, giderek bu çevrede yaşayan insanlardan kaynaklanan olayların sonucunda yıkılır. Geçilmemesi gereken bir sınırı çiğnemiştir o!

İlk dönem yazarları arasında yukarıdaki eğilimlerden farklı bir çizgiyi temsil eden ve Sadri Ertem-Refik Ahmet Sevengil ekolündeki yazarlar, gerçekleri doğalcılığa yakın bir uslûp ile ele alıyorlardı. Yeni kurulan hayatın karşısına dikilen eski kurumların, eski ilişkilerin çürümüşlüklerini sergileyen bu yazarlardan çoğu, eskinin çürümüşlüğüne ek olarak, yeni gelişmekte olanın da, daha doğarken tükenmiş, kokuşmuş olduğunu göstermeye çalıştılar. Bu yazarlardan, metinlerinde kentteki ayrışmaya yer verenler arasında en önemlileri; Reşat Enis (Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, 1939), belki de ilk kez bir etnik grubun yaşantısının ele alındığı Çingeneler (1939) romanının yazarı Osman Celal Kaygılı, Faik Baysal (Sarduvan, 1944) ve İlhan Tarus (Tarus’un Hikayeleri, 1947 - Apartman, 1950) olarak gösterilebilir.

İlhan Tarus, Ankara’nın -Yakup Kadri ve M.Ş. Esendal’da rastlamadığımız- kenar mahallelerini ele aldığı romanlarında, kenar mahalle ve gecekondu insanlarının yaşamlarını anlatır. Pis, bakımsız, dar sokakları, çerden çöpten çatılmış evleriyle, her yerden kopup gelmiş ve buralara kuşlar gibi tünemiş insanlarıyla içiçe bir ayrı alem olan bu mahallelerdeki yaşam savaşına duyulan sevgi, yıllar sonra 12 Mart edebiyatı olarak adlandıracağımız roman türünün habercisidir. Olup bitenlere, kentlerin gelişip bölünmesine daha gerçekçi ve eleştirel yaklaşmalarına rağmen, ilk dönem solcu yazarların edebi anlamda başarılı olduklarını söylemek mümkün değil. Bu yazarların önemi, yalnızca, bir geçişi temsil etmelerinden, kentteki yarılmayı en iyi yakalayan ve aktaran Orhan Kemal’in öncüsü olmaktan ileri gitmiyor.

1950-1970 ARASI VE ORHAN KEMAL

1950’li yıllar, Türkiye tarihinde Demokrat Parti iktidarı ve köyden kente göç olgusu ile birlikte anılır. Batı’da büyük acılarla yaşanan sanayileşme anı gelmiş, konut ve iş yokluğu Türkiye gündeminin merkezine oturmuştu. Önceleri kente yığılan insanların başlarını sokacak bir yer ihtiyacıyla ürettikleri derme çatma evlere göz yumuldu. Güzel de bir ad takıldı onlara: “gecekondu”. Gecekonduların ortaya çıkışı ile roman ve öykü içinde yerini alması eş zamanlıdır. Mekânsal farklılıklarla temsil edilen ilk dönemin Doğu-Batı karşıtlığının, yerini, yine mekânda somutlanan ezen-ezilen, ya da işçi-burjuva çiftine terk ettiği bu yıllarda, hem köyü hem de kentteki yeni mekânları gündeme getirenler, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki baskının ürkekliğini üzerinden atan, ve roman kültürü ile büyüyen yeni kuşak solcu yazarlar oldu. Sürüp giden düzenin eleştirisi için, yoksulluk ve sefalet tasvirleri yapmaya çok uygun bir kaynaktı gecekondu bölgeleri Ve artık Türk romanında Orhan Kemal vardı.

Orhan Kemal, 1949’da yayımlanan ilk hikayelerinde “civar mahalleler -bunlar işçi mahalleleriydi- geceye gömülmüş evler kalabalığı halinde alt alta ve üsteydiler” tarzında bir ifadeyle, işçi mahallelerininin kentten ayrı duruşunu hissettirir. Vukuat Var (1958) romanında, o yılların varoşları sayılabilecek mahallelerde yaşayanları, “Balkanlardan çeşitli tarihlerde gelip kat kat yığılmış göçmenler, Alasonyalılar, Yanyalılar, Giritliler, Boşnaklar, Mehmet Ali Paşa ordusu kalıntıları Arap uşaklar, Doğu Anadolulular” olarak saydığı için “vatandaşlar arasında soy ve mezhep ayrılıklarını tahrik ettiği” yolunda suçlamalarla karşılaşan Orhan Kemal, köyden kente göçü, ırgatlıktan işçiliğe geçişi eksiksiz yansıtmıştır. Kendi yaşamında yaşadığı talihsizlik, bir anda içine düştükleri yoksullukla dağılan ailesinin hayali, yazarın her romanında belli eder kendisini. Bu nedenle, yoksullaşmanın bir göstergesi olarak mahallenin ve evin de özel bir yeri vardır yazdıklarında. Eskicinin Oğulları (1962) romanında, annenin özlemini çektiği -hayali- “gümgüm gümüleyen konak”, ailenin yaşadığı izbelik ile iç burkultucu bir karşıtlıktadır. 1950’li yılların sonlarından başlayarak, Istanbul’un kenar mahallelerindeki işçilerin, aşağı tabaka insanlarının yaşama savaşını yansıttığı romanları arasında en önemlileri Devlet Kuşu (1958) ve 1962 tarihli Gurbet Kuşları’dır. İlkinde, fakir mahallelerdeki değişimi, apartman sahibi olmanın temsil ettiği anlamı, lumpen proleterin oluşumunu anlatan Orhan Kemal, Gurbet kuşları’nda, kente göçü, gecekondulaşmayı, köylünün şehirde tutunma çabalarını, yozlaşmasını, sömürü çarklarının işleyişini anlatır.

1950-1970 yılları arasında, ele aldığımız konuyla örtüşen metinleriyle; Oktay Akbal (Garipler Sokağı), Haldun Taner (Keşanlı Ali Destanı), Nazım Hikmet (Kan Konuşmaz), Tarık Dursun K. (Sabah Olmasın) ve Suat Derviş (Aksaray’da Bir Perihan) anılmaya değerdir. Özellikle Suat Derviş’in romanında, orta sınıfın, zenginlerin semtlerine ve apartmanlarına olan ilgisi, abartılarak vurgulanır. Aksaray’da oturmaktan utanan “Perihan’ın içini yiyen, onu dünyaya küstüren bir şey daha vardı. Doğduğu ev! Bu evin bulunduğu mahalle çehre değiştiriyor, fakat bu ev eski kara cephesiyle onların arkasında dikilip duruyordu. Mahalle modernleşmişti. Küçük fakat zarif evler, betondan yapılmış geniş pencereli, içleri modern konforlu binalar, yangın yerinde bir bir yükseliyorlardı. Hali vakti yerinde bütün insanlar bu yeni evlerde oturuyorlardı.” Görülüyor ki, kent bir yandan gecekondularla bölünürken, öte yandan eski semtlerde de değişimler, zenginlerin apartmanları ile yoksulların evleri arasında toplumsal farklılıkları belirginleştiren mesafeler oluşuyordu.

’60’lı yılların sonunda, gecekondu mahalleleri kentleri kuşatmış, arkasına devleti de alan zenginlerin baskı ve sömürüsü altında, bu derme çatma evleri bile her an yitirme korkusu ile yaşayan yoksul insanlar, kentin değişmez bir parçası olmuştu. ’60’lı yılların ikinci yarısı, Türkiye’de yeni bir siyasî hareketin, ifadesini TİP’te bulan sosyalist solun da yükseldiği bir dönemdir. TİP içinde ve dışında yer alan devrimci gençler için, büyük kentlerdeki gecekondularda yaşayan insanlar önemli bir potansiyel görünümündeydi. ’70’lerin hemen öncesinde, devrimcilerin halkla buluşmasının mekânı olan gecekondu semtleri, ’70 sonrası romanının konusu oldu.

12 MART-12 EYLÜL

12 Mart’ın sonrasında, öykü ve roman alanında ismini duyuran yazarlardan önemli bir bölümü, ’68 öğrenci hareketi ile ilişki içinde olmuş, darbenin ardından toparlanmaya başlayan sosyalist örgütlenmelere de sıcak bakmışlardı. Toplumsal kaygılarla yazılan 12 Mart romanı, ağırlıklı olarak gerçekçidir, ancak çoğu kez politik bakış ile gerçek yer değiştirir. Gecekondularda yaşayan insanların siyasî yaşamda önemli bir güç olabileceğinin farkına varıldığı bu yıllarda, yazarların yoksul semtlerdeki yaşantıyı tasviri de, kendi sınıfsal aidiyetlerini inkâr eden bir nitelik taşır; “şirin mi şirindir” onların anlattığı gecekondular.

12 Mart dönemi ve büyük kentlerdeki toplumsal/mekânsal farklılaşmalar denince ilk akla gelen isim, şüphesiz ki Sevgi Soysal oluyor. Hapisten çıktıktan sonra yazdığı ilk romanı Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde (1973), Ankara gecekondularını, küçük burjuva kökenli Doğan ve gecekonduda yaşayan devrimci Ali’yi, -sınıfsal aidiyetin bir metaforu olarak- mekânsal farklılık içinde anlatır. Küçük burjuva aydının, işçilere, onların yaşantısına olan uzaklığı; “Doğan, Ali gibilerin kendi sınıflarından olmayan biri evlerine geldiğinde kasıldıklarını, ne yapacaklarını şaşırdıklarını sanırdı” cümlesinde bulur karşılığını.

Sevgi Soysal’ın 1975 tarihli Şafak romanı ise, hem edebi olarak, hem de toplumsal gerçekliği yansıtmak açısından daha başarılı görünüyor. Hiçbir güzellemeye, ya da yergiye kaçmadan, Adana’nın ikiye bölünmüş coğrafyasını; “Adana kentinin, villalar, cennet benzeri bahçeler, tam lüks ve tam konforlu apartmanlarla bezenmiş merkezinden Öte-Geçe’deki gecekondulara dek cömertçe paylaştığı tek şey parlak güneş ve mevsim yağmurları; berekete dönüşene kadar. Kenar mahallelerde bereketin yok izi; ne portakal, ne palmiye ağaçları, ne güneyin o güzelim çiçekleri, ne de kalın, etli yapraklı süs bitkileri. Yalnız boğucu hava, İstiklal mahallesinin dar, kargacık burgacık sokaklarına, gecekondu asıllı eviçlerine yayılmış bol, bol” sözleriyle aktarır romanın girişinde.

Pınar Kür’ün siyasî mesajları açısından çok tartışılan romanı Yarın Yarın (1976), gecekondu yaşamı ile zenginlerin semtlerini, siyasî karşıtlığın bir simgesine dönüştürüyor, ve geleneği tekrarlıyor. Siyasî tercih ile mekân arasındaki ilişkiyi; “Recep, babasından aldığı kira paralarıyla geçiniyor. Babasının evi Üsküdar’da değil de Bebek’de olsaydı aramızda olur muydu?” sorusu ile somutlaştıran yazarın, işçi konutlarını değerlendirişi de Engels’ten farksız. 1872’de yazılan Konut Sorunu’nda; “İngiltere’de işçi konutlarının büyük fabrikaların yakınında ve fabrikalarla birlikte kurulması, altmış yıldır, ya da daha uzun süredir bir kural olarak yerleşmiştir (...) Yönetici sınıfın en açıkgöz liderleri proleteryaya karşı bir ordu kurmak amacıyla, her zaman küçük mülk sahiplerini arttırmak için çaba sarfetmişlerdir. Bu evleri almak için işçi ağır ipotek borçları altına girmek zorunda kalıyor, ve dolayısıyla işverenin tam anlamıyla kölesi oluyordu; evlerine bağlanmışlardı, bir yere gidemiyor ve kendisine teklif edilen çalışma şartları neyse onu kabul etmek zorunda kalıyorlardı”[10] cümlelerinde ifadesini bulan sosyal konut gerçeğini, Pınar Kür’ün işçisi, “buralar son zamanlarda çok gelişti. Fabrikalara yakın olduğundan... Sigorta kendi de evler yaptırdı burada.. Sonra mesken kredisi var ya altmış bin lira.. Üç buçuk kuruşluk ev yapıp milletin altmış bin lirasını kapacağım diye bir sürü yapım şirketi türedi.. Son bir iki yıl içinde doldu hep buralar.. Önceleri kırlıktı” sözleriyle güncelleştirip, İstanbul’a uyarlıyor.

Gecekondu yaşamına sıcak bakan kadın yazarlarımıza bir başka örnek Aysel Özakın. 1978 tarihli Alnında Mavi Kuşlar’da, yazar, umut vaadeden devrimci genç kız, sevgilisi küçük burjuva Sinan ve işçi devrimciler arasındaki farklılığı; tozlu dumanlı, susuz gecekondu mahalleleri, sanatçıların takıldığı lokal ve meyhaneleri, zenginlerin villalarını anlatarak göstermeye çalışırken, -Pınar Kür’de olduğu gibi- farklı sosyal kesimlerin ayrışmasını mekânla ilişkilendirmiş oluyor.

Oğuz Atay’ın gecekonduya yaklaşımı daha farklıdır. 1973 tarihli Tehlikeli Oyunlar’da, küçük burjuva aydının kendisini arayışını anlatırken, kentteki çirkinleşmeyi, burjuva evlerinin görgüsüzce tasarlanmış mimarisini de ihmal etmemiş, ve kahramanını bir gecekonduya yerleştirmişti. Ancak, yazar bu tipolijinin kimlik sorununa gecekondu halkı ile bütünleşmenin bir çözüm getirmeyeceğinin farkındadır. “Bütün gecekondu halkının daracık sokaklarda birikeceğini sandım beni görmek için” diyen Hikmet Benol, düşkırıklığını “değil bütün gecekondu halkının, değil bu ev halkının, sizin, bir tek insanın ve bana bu kadar yakın oturan bir dostun bile ilgisini çekmeyi başaramadım” sözleriyle ifade ederken, bir anlamda, küçük burjuva aydının yoksul kesime erken bir vedasını da dile getiriyor.

Küçük burjuva aydının yeni mekânını tanımlamak Selim İleri’ye nasip olmuştur. 1976-1980 tarihleri arasında yazdığı romanlarında; Ölüm İlişkileri’nde Belkıs’ın ağzından, “yaşam onların dışında gelişiyordu. Çöken kendi içlerine kapanan insanlardı. Dışardaki kalabalıkla tüm bağları kopmuştu”, veya Emre’nin cümleleriyle, “tam bir kaçış içindeydiler. Türkiye’nin dışında yaşıyorlardı sanki” biçiminde tanımladığı küçük burjuvaların yalıtılmışlığını daha iyi sergiliyebilmek için, mekân olarak Bodrum’u seçmişti yazar. Çünkü o tarihlerde Türkiye genelinde sıcak bir politik ortam vardı, ve büyükkentlerde yaşayıp mücadele dışında kalan ilişkileri anlatmak pek inandırıcı olmayacaktı. Selim İleri ile birlikte romana, yazarın kendi çevresi ve mekânı katılmış oldu. ’80 sonrası Türk romanına neredeyse bütünüyle egemen olacak olan bu eğilim, aslında kentteki yarılmanın, kendi gettosuna çekilen küçük burjuva aydının bir ifadesi olarak okunmalıdır.

‘80’Lİ YILLARDAN BUGÜNE

27 Mayıs ve 12 Mart’ın ardından yazılan romanların ilgisi toplumsal sorunlara yönelmiş, Türkiye’de yaşanan gerçekler, gerçekçi bir tarzda ele alınmıştı. Ne yazık ki, 12 Eylül darbesi aynı etkiyi yapmadı. Diğer bütün alanlarda yaşanan yukarıdan aşağıya restorasyonun edebiyattaki yansıması, toplumsal olana sırt çeviren, gerçekçiliği terk edip postmodernist çizgide yeni bir anlatı türüne sarılan bir roman akımıyla kendini gösterdi. Ne zaman başkaldırdığını hiç bilmediğimiz Ertuğrul Özkök’ün Elveda Başkaldırı’sına özenmişçesine, yazarlarımız birer birer gecekondulardan, varoşlardan uzaklaştılar. Romanda mekânın öneminin yittiği ’80 sonrası dönemde, büyük kentlerin merkezlerine, barlara, meyhanelere, kafelere sıkışıp kalan insanların öyküleri anlatılıyor artık.

Gecekondulara elveda töreni, Ahmet Altan’ın Dört Mevsim Sonbahar (1983) romanı ile başladı. Altan’ın, “Aradabir tek katlı gecekonduların arasında yükseliveren üç dört katlı türbe yeşili mozaikli biçimsiz apartman gecekondular, diğer evleri yemeğe hazırlanan çirkin zamane canavarları gibi içini karartıyor Ali’nin (...) Hüseyin’in ablası açıyor kapıyı. Ağır bir koku çarpıyor Ali’nin burnuna, yüzlerce gecekonduya girmesine karşın, hâlâ bu kokuya alışamıyor. Yıkanmamış insan, kuyruk yağı, havalanmamış ev kokusu iğrendiriyor Ali’yi, soluğunu tutup giriyor oturma odasına” biçiminde tiksinerek anlattığı gecekondu semti ile, Ali’nin zevkle döşenmiş evi arasındaki uçurum, küçük burjuva aydın ile yoksul kesimler arasındaki açıklığın göstergesidir. Yazarın 1985’te yazdığı Sudaki İz’de ise, küçük burjuva devrimciler, gecekondu hayatına artık tahammül edemeyip, eski yaşantılarına doğru kaçarlarken, küçük burjuva aydınların gecekondulara dönüşlerinin çok uzun süre mümkün olamayacağını anlarız.

’80 sonrası romanında, gecekondu yaşamını, hem de o güne dek olmadığı kadar ayrıntılı olarak işleyen, hatta gecekondu mahallesini öykünün asıl kahramanı yapan Latife Tekin, önce Sevgili Arsız Ölüm, ardından da Berci Kristin Çöp Masalları romanlarında, kente göç ile birlikte başlayan ideolojik parçalanmayı anlatır. Ancak, Latife Tekin’in ele aldığı gecekondu yaşamı, toplumsal bir trajedinin tipiğini temsil etme amacını taşımaz. O, modern kent içinde fantastik bir dünya algısına, postmodern yazma tarzına en uygun mekân olarak görür bu yoksul mahalleleri, ve onun cahil insanlarını. Kentin diğer parçalarını hiç anlatmaz. Kentteki yarılmayı algılamak okuyucunun bakış açısına kalmıştır. Latife Tekin’den yaklaşık on yıl kadar sonra, Metin Kaçan, İstanbul’un göbeğinde, ama İstanbul’a çok uzak bir semti anlattığı Ağır Roman’da, Tekin’in fantastik anlatısını tekrarlıyor. Bir düşteymişçesine okunan Kolera mahallesinin öyküsü, kentin parçalanmışlığına değil, modern yaşamın dışında kalan insanların dünyayı algılayışlarına odaklanır.

Son olarak, Attila İlhan’ın Yengeç Kıskacı (1999) kitabına değinmek istiyorum. Kitabın ilk öyküsü 1945’te yazılmış. Yazarın, bu öyküde; “gazeteyle yamanmış pencerelerden, ağarmaya başlayan günün ilk ışıkları giriyor; bu solgun ışıklar, partal yer yatağının, ot minderin acınacak çizgilerini belirtiyor” tarzında anlattığı yoksul hayatları giderek unuttuğunu görüyoruz. Elli yıl sonra yazdığı Yengeç Kıskacı, “eski devrimcilerin” takıldığı Beyoğlu’ndaki barlarda, villakentlerde, zengin muhitlerde, güçlü insanların dünyasında geçer. Şanver’lerin villasını “Berna, aşağı salonda yalnızdı, salıncaklı koltuğuna oturmuş, elinde viski bardağı. (...) Gözü camlardan dışarıya ilişti mi, Pavarotti’nin büyüsü mü nedir, sanki bir opera dekoru; Naile Sultan korusunun ağaçları, yumuşak bir sis denizi üzerinde, adeta yüzüyor; uzaktan, Boğaz Köprüsü’nün ışık gerdanlığı, hayal, meyal!” cümleleriyle şiirsel olarak tasvir eden İlhan’ın metinlerindeki hayatın kıyısından bile geçemez varoş sakinleri. Anlarız ki, elli yılda değişen, yoksulların değil Attila İlhan’ın yaşam tarzı ve tercihidir.

Cumhuriyet dönemi Türk romanına Doğu-Batı karşıtlığını anlatmak için yerleşen yoksul mahalleler, -toplumsal sorunların ele alındığı ’70 öncesinde, ve sol hareketin bir parçası olarak ’70 sonrasında- gerçekçi yazarların gündeminden hiç düşmemişti. ’80’den sonra yavaş yavaş başlayan ayrılık, 2000’li yıllara girerken tam bir unutulmaya dönüştü. 1990’lı yıllarda, aydın ve yazarlar, olsa olsa bir tracking etkinliği uğruna gidilebilir olan gecekondu ya da varoşlardaki hayatı anlatmaktansa, tarihin sayfalarında piknik yapmayı tercih ediyorlar. Gözünü kente çevirenlerin ilgisini de, beyaz Türklerin villakentleri çekiyor. Ama, her durumda, roman kentteki yarılmayı taşıyor üzerinde.

[1] Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yay., 1990.

[2] Murat Belge, Edebiyat Üzerine Yazılar, İletişim Yay., 1994.

[3] A.Robbe-Grillet, Yeni Roman, Yazko Yay., 1981.

[4] Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, Metis Seçkileri.

[5] B.Roloff-G.Seeblen, Polisiye Sinema, Alan Yay., 1997.

[6] A.g.e.

[7] Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim yay., 1990.

[8] Murat Belge, Edebiyat Üzerine Yazılar, İletişim Yay., 1994.

[9] Tahir Alangu, Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman, İstanbul Matbaası, 1966.

[10] F. Engels, Konut Sorunu, Ahmet Sarı Matbaası, 1970