Anasayfa > Birikim Arşiv > 123 - Temmuz 1999 > İdeal Ev Mitolojisi Sınırları Aşarak İstanbul'a Ulaştı

İdeal Ev Mitolojisi Sınırları Aşarak İstanbul'a Ulaştı

Ayşe Öncü | (Sayı : 123 - Temmuz 1999)

İstanbul... Üzerine kitaplar yazılan, türküler yakılan, şiirler söylenen efsanevi kent.

Kuruluşundan bu yana coğrafyanın eşiği, tarihin beşiği olan ama ne yazık ki zaman içinde güzelliklerinin büyük bir kısmını yitirip nüfusu bugün on milyonu bulan metropol.

İstanbul’da özellikle son yıllarda giderek artan bir kirlilik yaşanıyor. Havadan suya, topraktan trafiğe, insandan kültüre, yaşamın her alanına hızla yayılan bir kirlilik. İş yaşamlarını bu kirli çevrede sürdürmek zorunda olan insanlar, hiç değilse yaşadıkları mekânı İstanbul dışına taşımaya çalışıyorlar. Sağlıklı, mutlu, huzurlu bir çevre arıyorlar.

Ve İstanbul’un hinterlandında bu ihtiyaca cevap vermeyi hedefleyen ‘yeni kentler’ filizleniyor.

Ama bu kentler arasında bir tanesi var ki...

• Her biri 500 ila 750 m2 bahçe içinde lüks villalar

• İstanbul’a yalnızca 20 dakika mesafede

• Yüzme havuzu, tenis kortları, spor tesisleri, çocuk parkları, Country Club, sosyal tesisler

• Özel güvenlik sistemiyle donatılmış giriş ve çıkış kapıları

(Reklam broşüründen alıntı)

Geçtiğimiz onbeş yıl içinde İstanbul’un üst ve orta sınıfları, tanıdıkları, bildikleri, yaşadıkları kenti, küresel tüketim kültürünün merceğinden yeniden keşfettiler. Şehrin eski harap mahallerinin egzotik büyüsünü, ahşap evlerinin romantizmini, anıtsal mimarisinin ‘çok kültürlülüğünü’, turist gözlükleri ile algılayıp değerlendirmeye başladılar.

Günümüzde büyük kentlerin tarihsel geçmişi, uluslararası turizm piyasasında ‘seyirlik’ mekânlar ve yapılarda somutlaştırılıp pazarlanıyor ve tüketiliyor. Bir kentin ne denli uzun ve zengin tarihsel geçmişi varsa, o denli kolayca fotojenik görüntülere dönüştürülüp, renkli broşürlerde, cep kitapçıklarında, dergi sayfalarında, televizyon ekranlarında satışa sunulabiliyor. Turizm endüstrisi müşteriye alıştığı yaşam biçimi ve konfordan uzaklaşmadan, yeni mekânlar ve insanlar görüp ‘seyretme’ fırsatını pazarlıyor. Yakın zamana kadar ‘seyahat etmek’ bilinmeyenlerle dolu bir yolculuğa çıkmak anlamına geliyordu. ‘Seyyah’ ise, yabancı diyarlarda heyecanlı serüvenler yaşayan kişiydi. Bugünün turisti için ise macera ve belirsizlik korkulu bir rüya, yolculuğun iptali için en önemli neden. Turist olmak, reklam broşürlerinde görüntülenen mekânları ve insanları ‘yakından’ ama yaklaşmadan, dahil olmadan, sorumluluk almadan -tiyatroya gider gibi- izleyip, evine dönmekten ibaret. Bu anlamda turist olmak için uzun mesafeler katetmek gerekmiyor aslında, hele İstanbul gibi bir kentte. Turist gözlükleri takarak, sıradan yaşamın sürüp gittiği sokakları, mahalleleri, yapıları, geçmişin derinliklerine uzanan egzotik güzellikleriyle yeniden keşfetmek ve seyretmek her zaman mümkün. İşte İstanbul’un üst ve orta sınıfları da, yaşadıkları kentin taşının toprağının ‘tarih’ olduğunu, uluslararası kitle turizm piyasasına açılma sürecinde keşfettiler.

1980’li yılların siyasî-iktisadî konjonktüründe, geçmişin görkemli İstanbul’unu geleceğe taşımak tasavvuru, geniş kapsamlı bir dizi yıkma-yenileme projesine ivme kattı. Sur-içi yarımada, bir açık hava müzesi olarak tasarımlanıp, gözü rahatsız edici her türlü küçük üretim faaliyeti ve çalışanlarından arındırıldı. Yüzyıllardır eski cami ve kiliselerin etrafına birikmiş olan yakışıksız binalar yıkılarak, çevreleri yeşil çim alanlar ve çiçek tarhları ile donatıldı. Harap ahşap yapıların sıralandığı arka sokaklar yeniden inşa edilip, göz okşayıcı renklere boyanmış restoran, otel ve hediyelik eşya satan butiklerle bezenmiş yürüyüş yollarına dönüştürüldü. Mavi suları dillere destan Haliç’in efsanevi güzelliğini yeniden yaratmak için, kıyılarını çevreleyen yaklaşık 30.000 bina yok edilip, sahil şeridi ağaçlandırıldı, otoyol ile erişilebilir hale getirildi. Bu hummalı çalışmalar sonucunda geçmişte hiç zaman var olmamış -tertemiz, bakımlı, intizamlı- ‘tarihî’ mekânlar oluşturuldu.

Bundan böyle, Haliç’in kuzeyinde yükselmekte olan beş yıldızlı oteller ve cam kaplı gökdelenler, uluslararası iş muhitine, kongrelere, turistlere ev sahipliği yapacak, havaalanına inen yolcular, yeni inşâ edilen otoyol ve alt-üst geçitler sayesinde şehrin yoksul mahallelerini, fakir halkını hiç görmeden otellerine ulaşabilecek, boğaz kıyılarını gezebilecek, açık-hava müzesine dönüştürülen tarihî yarımadayı ziyaret edebilecekti. İstanbul’u devasa bir şantiyeye dönüştüren ve kentin 19. yüzyıl dokusunda büyük çaplı yıkımlara yol açan bu ‘yenileştirme’ faaliyetleri, beş yıl gibi kısa bir sürede -el değiştiren büyük servetler ve ayyuka çıkan yolsuzluk dedikodularıyla karışık- tamamlandı. 1990’lar başına gelindiğinde, İstanbul kenti, dışa açılan Türk ekonomisine yaraşan bir vitrine kavuşmuş, şehrin 2000 yıllık ihtişamlı bir tarihî, küresel turizm endüstrisine sunulmak üzere yeniden dekore edilmişti.

Ancak, İstanbul’un üst ve orta sınıfları 1980’li yıllarda sadece yaşadıkları kentin görkemli geçmişini ve tarihsel güzelliklerini değil, aynı zamanda güncel İstanbul’un keşmekeşini, kalabalıklığını, gürültüsünü ve kirlenmişliğini keşfettiler. Küresel tüketim kültürünün merceğinden bakıldığında, İstanbul’da yaşam kalitesinin ne denli yetersiz olduğu gözler önüne serilmişti. Çevre kirliliği, sadece denizleri, havayı, suyu etkilemekle kalmamış, kentin sosyal ve kültürel iklimine sirayet etmişti. Her tür kirlenmenin had safhaya ulaştığı İstanbul, artık ‘yaşanmaz’ bir kent olmuştu. Böylece 1980’ler, İstanbul’un üst ve orta sınıflarının, sağlıklı bir yaşam/temiz bir çevre = yeni bir ev özlemiyle şehri terk etmeye başladığı yıllar oldu.

Bu yazıda, küresel tüketim kültürünün sunduğu ‘idealimdeki ev’ efsanesinin, İstanbul’un özgün tarihsel koşullarında nasıl ‘yerelleştiğini’ tartışacağım. Üst ve orta sınıfların şehrin merkezinden çevreye doğru yönelmesi, aslında yeni bir olgu değil. Bir zamanlar Şikago’da veya Sydney’de yaşanan ‘banliyöleşme’ (suburbanization) sürecinin, bugün Kahire’de, Jakarta’da ya da İstanbul’da tekrarlanmasından ibaret olarak görmek ve yorumlamak mümkün. Ama aynı zamanda, her kentin tarihselliği, özgün sosyal ve kültürel dokusu içinde, farklı zaman dilimlerinde, farklı biçimlerde yaşanan ve sonuçlanan bir süreç. İstanbul’un üst ve orta sınıflarının şehirden kaçışı, II. Dünya savaşı ertesinde, otomobil ve televizyonun ilk yaygınlaşmaya başladığı dönemde Kuzey Amerikan kentlerini andıran bir biçimde başlayıp, bugün Hong Kong nüfusunun yaklaşık yarısını barındıran yüksek apartman bloklarından oluşan mahalleleri çağrıştıran bir biçimde sonuçlanan bir öykü. Bu bakımdan özgün bir deneyim. Ayrıca, günümüzde büyük kentlerin sembolik coğrafyası ile fiziki coğrafyası arasındaki karmaşık ilişkileri yeniden şekillendiren kimlik mücadelerinin altını çizen, kavramsal açılımlar getirebilecek bir örnek.

KÜRESEL TÜKETİM KÜLTÜRÜ ÜSTÜNE BİRKAÇ SÖZ

Yukarıda sıkça kullandığım ‘küresel tüketim kültürü’ ifadesi, gazetecilik diline girdiği için çok tanıdık, bildik geliyor. Konunun arka planında yatan kuramsal tartışmaları aktarmaya çalışmak, bu yazının boyutlarını aşan başlı başına bir çaba gerektirir. Ancak ileride somutlaştırmaya çalışacağım ‘idealinizdeki ev’ mitolojisini, bir kavramsal zemine oturtabilmek için, kısa bir parantez açmak zorunlu olacak.

Günümüz sosyal bilim literatüründe, tüketim-kültür-küreselleşme arasındaki ilişkileri, tek boyutlu, tek yönlü bir ilerlemeye indirgemek yerine, biriyle kimi zaman eşleşen, kimi zaman çelişen bir dizi sürecin birlikteliği olarak ele alan yorumlamalar ağırlık kazandı. (Featherstone, 1991) Daha basitçe bir deyişle, küresel tüketim kültürünün farklı çehrelerinden söz etmek mümkün. Hangi kavramlarla yola çıkıldığına bağlı olarak, farklı yönleri ağırlık kazanıyor, ya da farklı çehreleri görünüyor.

Söz gelimi, ‘metalaşma’ kavramından başlayarak düşünecek olursak, günümüzde piyasa mantığının tüm kültürel dinamiklari içine alarak değiş-tokuş alanına soktuğu, ‘aşk’, ‘arkadaşlık’, ‘namus’ gibi para ile ölçülemeyecek değerlere fiyat etiketi yapıştırdığı söylenebilir. Böylece tüketim kültürünün küreselleşmesi, Simmel’e (1971) gönderme yaparak, ‘paranın damgasını vurduğu tüm ilişkileri alışverişe dönüştürmesi’, ya da Marx’a gönderme yaparak, ‘paranın eşleştirme gücünün bütün değerleri değiş tokuş edilebilir kılması’ süreci olarak nitelendirilebilir. Kültürel üretimin giderek iktisadî piyasa koşullarına tâbi olduğu bir ortamda, hangi tür müzik en çok dinleniyorsa, hangi filmler en çok izleniyorsa, hangi kitaplar en çok satıyorsa vb, onlar hâkim olacaktır. Yerel kültürlerin özgün dinamikleri ve çeşitliliği, piyasa mantığının rekabet koşullarında eriyip gidecek, yerini küresel ölçekte yapılanmış kültür endüstrisinin çok-satar ürünleri ya da ucuz taklitleri kaplayacaktır.

Bir diğer başlangıç noktası, Bourdieu’nün sembolik sermaye kavramlaştırması olabilir.

Günlük dilde ‘bu bir zevk meselesi’ ya da ‘tam bir görgüsüzlük örneği’ deyip geçtiğimiz çeşitli beğeni ölçüleri ve kültürel pratiklerin, aslında aile çevresinde ve eğitim sürecinde edinilen ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir tür ‘sembolik sermaye’ olarak nitelendirmek mümkün. Sembolik sermaye, spor tercihlerinden, ev duvarlarını süsleyen resimlere, müzik dinleme alışkanlıklarından, yemek mönülerine kadar çok çeşitli göstergeler yoluyla somutlaşır, toplumsal kesimleri birbirinden ayrıştırır ve yukarıdan aşağıya sıralar.

Bourdieu (1984) ‘sembolik sermaye’ kavramını, ilk 1970’lerde gerçekleştirdiği Fransız toplumunun sembolik hiyerarşilerini resmeden ayrıntılı ampirik çalışmaları sırasında ortaya atmıştı. Bugün sosyal bilim dağarcığına yerleşmiş, önemli bir kavram. Ancak yazarın ampirik bulguları bugün amiyane tabiriyle naftalin kokuyor. Çünkü bir başka Fransız sosyoloğu Baudrillard’ın (1981) ifadesiyle, küreselleşme yerleşik sembolik hiyerarşileri ‘patlattı’, yerleşik semiyotik haritaları alt üst etti.

Bu düşünce çizgisini ilerletecek olursak, tüketim kültürünün küreselleşmesi, seçkin/avam, görgülü/görgüsüz, orijinal/kopya gibi ayrımların kayganlaştığı, resmî öğretim kurumlarında edinilen becerilerin değer kaybettiği, ve giderek farklı toplum katmanları arasında sembolik sermaye dolayımıyla kurulan yerleşik hiyerarşilerin sarsıldığı bir süreç olarak kavramlaştırabiliriz. Böylece küresel tüketim kültüründe, bazı kesimler -özellikle orta ve alt-orta sınıflar- mevcut sembolik sermayelerini korumakta zorlanırken, başka gruplar -örneğin küresel iş muhitine dahil olanlar- sembolik birikimlerini arttırabilirler. Bu anlamda, küreselleşmenin kültürel dinamikleri ‘siyasallaştırdığı’ söylenebilir.

Bu yazının başlangıç noktası ise, Barthes’ın (1972) güncel mitolojiler kavramı. Klasik anlamıyla efsane, kahramanların tanıtımıyla başlayan, karşılaştıkları badireleri, başlarına gelen çetrefil olayları aktararak devam eden, ve nihayet olayların çözüme kavuşmasından ders alınacak bir sonuç çıkaran uzun bir anlatıdır. Güncel mitolojiler ise, sıradan konuşmalarda, televizyonda, gazetelerde, reklamlarda sık sık geçen sözcüklerden, cümle parçalarından ibarettir Barthes’ın kavramlaştırması çerçevesinde. Bu tür sözcükler uzun boylu açıklama gerektirmeden, zincirleme bir dizi soyut kavram ve anlamı çağrıştırır. Söz gelimi, ‘deterjan’ denince akla ‘derinlemesine temizlik’, ‘beyazdan daha beyaz’ gelmesi, ya da ‘otomobil’ sözcüğünün, ‘güçlü’,’hızlı’,’heyecanlı’ gibi soyut kavramlarla bütünleşmesi gibi. Bu örneklerden anlaşılacağı üzere, günümüzde tüketilen ürünler ile soyut anlam ve değerler arasındaki bağlantılar, reklam ve medya endüstrileri yoluyla kuruluyor. Tüketim kültürü dediğimiz, çeşitli tutku ve özlemlerin -özgürlük, güzellik, doğa, rahatlık, sevgi gibi- satın alınabilecek ürünlerle eşleşmesi anlamına geliyor. Tüketilen, ürünün kendisi değil, ‘efsanevi’ özellikleri. Günümüzde reklam ve medya endüstrilerinin küresel ölçekte şekillenmesi ile birlikte, çağdaş efsanelerin de akışkanlık kazanıp kültürel sınırları aştığını görüyoruz.

Yukarıda küresel tüketim kültürünün farklı yüzleri olarak nitelendirdiğim süreçlerin birbirini dışlamadığı açık. 1990’lar İstanbul’unda, Osmanlı tarihinin müzayedelerde satıldığı, genç yöneticilerin ‘fitnes’ salonlarında sembolik farklılıklar kovaladığı, semt pazarlarında Tayvan malı elektronik aletler, Almanya’dan gelme sofra takımlarının sergilendiği bir ortamda, paranın damgası her yerde hissediliyor. Ancak son on beş yılın kültürel dinamiklerinin en önemli sonuçlarından birisi, İstanbul’un üst ve orta sınıflarının ‘idealinizdeki ev’ mitolojisini benimsemeleri oldu.

“İDEALİNİZDEKİ EV” MİTOLOJİSİ

Ev sözcüğünün her kültürde zengin çağrışımları var. Türkçe’de ev-evlenme-aile birbirini tamamlayan bir anlam bütünlüğü oluşturuyor. ‘Ev-bark sahibi olmak’ deyimindeki bark sözcüğü aile anlamına geliyor, ev sahipliği ile aile sahipliğini eşleştiriyor (Tekin, 1991). İngilizce’de home and heath, Almanca’da heim und heimat çiftleştirmeleri, her dilin semiyotik haritasında ‘ev’ kelimesinin özgün çağrışımları olabileceğine işaret ediyor.

Ancak evin tüketimle özdeşleşerek kentsel orta sınıf kültürü ve yaşam tarzının en belirleyici ve ayrıştırıcı ögelerinden birisi haline gelmesi, yakın zamanların ürünü.

Tarihsel bir kurgu olarak ‘ideal ev’in konfor, rahatlık, saygınlık gibi sembolik çağrışımlarıyla orta sınıf kültürünün odak noktası haline gelmesi, 19. yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, değer ve özlemlerin tüketimle içiçe geçmeye başladığı döneme rastlıyor. Bu dönem, gerek Kıta Avrupa’sında gerekse Kuzey Amerika’da, yeni palazlanmaya başlayan bir bürokrat ve uzman meslek sahibi kesiminin, sanayileşen kentlerin fiziki ve sembolik coğrafyasında kendilerini alt tabakalardan, özellikle işçi sınıfından ayrıştırma çabası içinde olduğu bir dönem. Bu bürokrat-uzman kesimin saygınlık özlemlerinin satın almaya dönüşmesi, bir yandan yeni piyasaya çıkan çeşitli ev malzemelerine (gazlı fırın, elektrikli süpürge, banyo küveti, musluktan, diş fırçasına kadar) talep yaratırken, diğer yandan tüketime sembolik anlamlar yükledi. Orta sınıf kimliği ile tüketim kültürü arasındaki bu bütünleşme süreci, Kıta Avrupası ve Kuzey Amerika’da farklı biçimlerde gerçekleşti. Avrupa’da var olan aristokrat kültür geleneği, yeni palazlanan burjuva ve küçük burjuva kesimlerin sembolik değer ölçüleri ve kültürel özlemlerine esin kaynağı oldu, şekil verdi. ABD’de taklit edilecek bir aristokrasi geleneği olmadığı için, orta sınıfın kültür kimliği ve ‘ideal ev’in düzeninden, rahatlığından, konforundan sorumlu ‘ev kadını’ modeli, reklam sektörünün yükselişiyle birlikte şekillendi. II. Dünya Savaşı ertesinde ise, Amerikan orta sınıf kültürünün bel kemiğini oluşturan ideal ev=ideal ev kadını=ideal aile kurgusu, otomobilin ve televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte, şehir dışında kendi mekânlarını oluşturdu ve ekran dizilerinde tekrar tekrar üretildi.

Osmanlı-Cumhuriyet tarihinde ise, 19. yüzyıldan itibaren palazlanan memur ve meslek sahibi kesimler için modern yaşam tarzı, apartman yaşamında sembolleşti. (Enlil, 1994) Cumhuriyet döneminin orta sınıf kültürü, modern aile=apartman dairesi denklemi etrafında şekillendi. Bu kesimi, kentin alt tabakalarından mekânda ayrıştıran ‘üç oda bir salon’ apartman dairesi ‘evin’ tanımı haline geldi. (Ayata, 1988)

Günümüzde yeni olan, ‘ev’in kentsel orta sınıf kültürünün odak noktası olmasi değil, ‘idealinizdeki ev’ kurgusunun küreselleşme ile beraber, tarihselliğinden arınıp, belli bir zamana ve mekâna ait olmayan ‘evrensel’ bir doğruya -mitolojiye- dönüşmesi. Bugünün medyatik kültüründe, ‘idealinizdeki ev’ sözcükleri, reklamlarda, televizyonda, dergilerde sürekli üretilen ilintili gorüntüleri çağrıştırıyor. Böylece dilde kurulan bağlantılardan çok, görüntüler dolayımıyla gerçeklik kazanıyor. Bu görüntülerdeki pırıl pırıl mutfaklar, steril banyolar, çiçekli bahçeler, asıllarından daha gerçek, düşlenenden daha güzel. İdeal evi, uzun boylu anlatmaya gerek yok, gözümüzün önünde hemen canlanıyor.

İstanbullular’ın ‘idealinizdeki ev’ mitolojisi ile tanışmaları, 1980’lerin başında renkli televizyona geçişle başladı. Bu dönemde reklam sektörü, uluslarası piyasalara en çabuk entegre olan sektörlerden birisi oldu. Yerel reklam ajansları, Saatchi ve Saatchi, Young and Rubicam, Lowe, McCann-Erikson, Lintas gibi uluslararası reklam şirketleri ile ortaklıklar kurmaya başladılar. 1990’lara gelindiğinde, reklam piyasasının yüzde seksenini elinde tutan 15 büyük şirketin hepsi bu tür yerli-yabancı ortaklar idi. Reklam sektöründeki bu dönüşüm, beraberinde Türkçeleştirilmiş, ya da Türk tüketicisine uyarlanmış uluslararası reklam kampanyalarını getirdi. Artık deterjan reklamlarından, margarin reklamlarına kadar pek çok tüketim ürünü ekranda ‘idealinizdeki ev’ mizanseninde sunuluyordu. 1990’ların başında İstanbul’un hanelerinin yüzde doksanının renkli televizyon sahibi olduğu düşünülecek olursa, her kesiminden İstanbullu ‘idealinizdeki evi tarif eder misiniz?’ sorusunu cevaplayabileceği tahmin edilir. 1990’ların başında özel televizyon kanallarının yayına başlaması, magazin basınındaki patlama -sadece ev ve dekorasyon dergileri değil, tüm kuşe kağıda basılmış renkli dergilerdeki ev görüntüleri düşünülürse - ‘idealinizdeki ev’ mitolojisine ivme kattı.

Görüntüler piyasasında üretilen ‘idealinizdeki ev’ mitolojisinin İstanbul’un apartman yaşamına alışkın üst ve orta sınıfları için sanırım en kışkırtıcı yönü, şehrin dağınıklığından, kalabalıklardan, pislikten, trafikten uzak, steril sosyal mekânlarda homojen bir yaşam biçimi oldu. İdealinizdeki ev görüntüleri, şehir içinde apartman yaşamının ne denli sağlıksız olduğunu ortaya koydu, yepyeni bir dizi özlem oluşturdu. Temiz hava, temiz su, genç yaşlı herkesin spor yaptığı aktif bir yaşam, çocuklar için emniyetli açık alanlar, oyun bahçeleri, bahçelerde barbekülerin çevresinde ‘seviyeli’ insanları biraraya getiren bir sosyal çevre - tüm bu özlemleri yaratan ‘idealinizdeki ev’ mitolojisi, aynı anda yeni bir ev satın alarak gerçekleştirme umudunu getirdi.

Bugün İstanbul inşaat piyasasında pazarlanan konutlar, fiyat ve nitelikleri ne denli farklı olursa olsun, reklamlarda çok standart bir ‘düşler ülkesi’ kurgusuyla sunuluyor. Aşağıda bu kurgunun ana hatlarına değineceğim.

‘DÜŞLER ÜLKESİ’NİN PAZARLANMASI

İstanbul piyasasında ‘idealinizdeki ev’ ya da ‘düşlerinizdeki ev’ olarak pazarlanan konutlar, gazete ilânlarıyla satışa sunulan yüz metrekarelik blok apartman dairelerinden başlayıp, pahalı dergilerde renkli resimlerle tanıtılan lüks sitelere, ve giderek özel tasarımlanmış reklam kitapçıkları seçkin bir müşteri grubuna duyurulan müstakil villalara kadar uzanıyor. Bu çok farklı nitelikte, büyüklükte ve fiyattaki konutların reklamlarında hep aynı iki özelliğinin vurgulandığını görüyoruz. Hepsi, “İstanbul’un dışında”, ama “çok yakın”; otoyol üzerinden otomobille ‘birkaç dakikada ulaşılabilecek’ mesafede. Hepsi “çağdaş yaşamın gerektirdiği her tür konfor” ibaresiyle tanımlanan ‘oto-park’, ‘çocuklar için oyun bahçesi’ ve ‘spor imkânları’ temin ediyor. Yelpazenin en lüks ucunda, helikopter pisti ve golf sahası gibi olanaklar sunanlar da var. Ancak en düşük fiyatlı dairelerden oluşan blok apartman komplekslerinin reklamlarında bile çağdaş yaşamın gerekleri sırasıyla otomobil park imkânı, çocuklara oyun sahası ve spor yapma imkânı olarak tanımlanıyor.

Ancak reklamlarda pazarlanan konutları muhayyelede bir düşler ülkesine dönüştüren, bir dizi somut özelliğin sıralanması değil, bu özelliklerin belli bir hikâyenin örgüleri içinde anlatılması. Başı, ortası, ve mutlu bir sonu olan bu hikâyenin esas kahramanı, İstanbul kentidir. Hikâyenin başlangıcında, İstanbul’un geçmişine dönüp, eski zamanların sorunlardan uzak yaşamı aktarılır. Reklam kalıpları içinde bunun en kolay yolu, çocukluk günlerinin hatırlanmasıdır. Bir gazete reklamından örnek verecek olursak:

Şimdi kırk yaşındayım. Çam kozalakları topladığımız günleri hatırlıyorum.

Çocukluk günleri. İstanbul’un her yeri yeşil. Çam kozalakları toplardık arkadaşlarla. Şimdi birkaç yerde kaldı çam ağaçları. Bunca yıl çalıştık didindik. Sıra ev sahibi olmakta. Bu koca kentin neresinde ev almalı?

(Gazete reklamı, Hürriyet, 30 Aralık 1995)

İstanbul’un eski güzel günleri, reklamcının yaratıcılığına bağlı olarak, meyva ağaçlarının gölgesinde piknikler, Boğaz’ın temiz sularında balığa çıkıldığı zamanlar gibi çok çeşitli biçimlerde çağrıştırılabilir. Ya da sadece “İstanbulumu özlüyorum” gibi basit bir cümle yeterli olabilir:

İstanbul’umu özlüyorum.

Kimimiz iki katlı bahçeli evimizi, kimimiz o nezih beş çaylarını, kimimiz çocuk parklarımızı özlüyoruz... Evet, her yaşın özlediği İstanbul, bir başka İstanbul. Işte tüm bu güzellikleri günümüzün çağdaş konforu ile bütünleyen, herkesin özlediği yaşam dilimlerini birarada sunan, çevresine sahip çıkılan bir İstanbul kuruluyor: .. kent.

(Dergi reklamı, Nokta, 5 Haziran 1993)

İstanbul’un geçmişi doğal güzellikleri ile tanımlandığı zaman -yeşil çamlar, çiçek bahçeleri, balık tutulan temiz sular- bugünün içler acısı durumunu uzun boylu anlatmaya gerek kalmıyor. Reklamlarda çoğu kez tek bir deyim “çevre kirlenmesi” İstanbul’un bugünkü halini anlatmaya yetiyor, çünkü Türkçe’de ‘çevre’ kelimesi hem doğal hem sosyal hem de kültürel bağlamda yorumlanabilir. Böylece eski İstanbul’un şiirsel bir dille anlatılmasıyla başlayan ana hikâyede, orta bölüm “her türlü çevre kirliliğinden etkilenmeyecek uzaklıkta ancak büyük şehrin nimetlerinden faydalanabilecek kadar yakın” veya “şehrin karmaşasından, gürültüsünden, stresinden uzak, ama ulaşılması kolay” türünden bir iki cümleden ibaret. Hikâyenin gelişimi içinde, geçmişin güzelliği ile bugünün yozlaşması arasındaki karşıtlık, mutlu bir geleceği kendiliğinden getiriyor: “yemyeşil ağaçlar”, “inanılmaz güzellikte doğal pınarlar”, “yakın arkadaş ve dost çevresi”, “sağlıklı, huzurlu, ve hareketli bir sosyal yaşam”, “alışveriş, spor, eğlence olanakları.” Eğer bu mutlu geleceği simgeleyen, aslında kıraç bir arazide yükselen apartman blokları ise, o zaman hiç olmazsa doğayı çağrıştıran isimler verilebilir:

“...acele edin, ev sahibi olmak için çok az zamanınız kaldı, Leylak, Zambak, Hanımeli, Yasemen ve Manolya blokları ... sitesinin son çiçekleri. Bu son çiçeklerden dairenizi hemen seçin”

Reklamlarda resimlere eşlik eden hemen tüm çerçeve metinlerde, doğa ve kirlenme metaforları üstüne kurulmuş aynı üç bölümlük İstanbul hikâyesinin anlatıldığını görüyoruz. Bu düşle gerçek arasında gidip gelen hikâyede aktarılan eski İstanbul yaşamı -temiz, asude, nezih ve yeşil- gerçekten bir zamanlar var mıydı? İstanbul gerçekten 1980’lerin ortasında birdenbire trafik ve kalabalıklara boğulup, dayanılmaz hale mi geldi? Aslında bu soruların cevapları çok önemli değil. Çünkü ‘idealinizdeki ev’ -doğa ile içiçe olmak, sağlıklı ve aktif bir yaşam, temiz hava gibi çağrışımlarıyla- mitolojisi ile tanışan İstanbul’un üst ve orta sınıfları , yeni bir yaşam tarzı arayışı içinde şehri terk etmeye başladılar.

İSTANBUL’UN ÜST VE ORTA SINIFLARININ DEĞİŞEN SOSYAL VE KÜLTÜREL COĞRAFYASI

“İdealinizdeki ev” mitolojisini benimseyerek İstanbul’un merkezinden kaçan üst ve orta sınıfların yeni yerleşimleri, kendi içinde homojen, ama birbirinden keskin farklarla ayrışan yaşam biçimlerine dönüştü. Bu anlamda, İstanbul’da üst ve orta sınıfların kendi aralarında her zaman var olan çeşitlilik, 1990’larda hem mekânsal, hem de kültürel parçalanmaya dönüştü. Bu süreci aktarabilmek için, şehir dışında oluşan ‘bahçe kentlere’ ve ‘sitelere’ yatırım yapan gruplar üstünde kısaca durmak gerekecek.

Bahçe Kentler: İstanbul’un son onbeş yılda dünya piyasalarına açılmasıyla birlikte, gerek beklentileri, gerek gelir düzeyleri hızla yükselen üst kademe şirket yöneticileri ve yüksek meslek sahipleri için düşlerindeki eve sahip olmak, Karadeniz kıyısına doğru gruplar halinde inşâ edilmeye başlayan ‘müstakil villa’ komplekslerinden birine yatırım yapmak anlamına geliyor. Şu anda bir bölümü halen inşaat halinde olan, bir kısmı da tamamlanmış ve sahiplerini bekleyen bu evler, bahçe büyüklüğüne, inşaatın kalitesine, mutfak ve banyolarda kullanılan malzemelerin yerli veya ithal olmasına vs. göre, 250.000 dolardan başlayıp, 1.000.000 dolara kadar yükselen fiyatlarla pazarlanmakta. İstanbul’daki büyük inşaat şirketlerinin hemen hepsi başlangıçta çok kârlı olan bu ‘müstakil villa’ piyasasına girmiş durumda. 1990’ların ortasında İstanbul’da satılık ‘müstakil villa’ sayısının 5000’e ulaştığı tahmin ediliyor.

Ancak İstanbul’a çok yakın mesafede, doğa içinde yaşamanın mutluluğunu sunan bu bahçe kentlerin pek azı ikamete açılmış durumda. Büyük bir bölümüne ulaşmak için engebeli yollardan bir saati aşkın bir yolculuğu göze almak gerekiyor. Halen inşaatı süren evleri, peşinatını yatırmış olan aileler pazar gezilerinde gelip görüyorlar. Ancak evlerin çoğu bitmiş ve satılmış villa komplekslerinde bile pek az aile fiilen taşınmış durumda, evler döşenmiş, bahçeler çimlenmiş, ama ancak hafta sonlarında kullanılıyor. Kısacası, 1990’ların sonlarında, tenis kortları ve golf sahalarıyla, eğlence ve alışveriş merkezleriyle birkaç dakikada erişilebilecek ‘düşler ülkesi’ sadece reklam broşürlerinde yaşıyor.

İstanbul’da orta sınıfa, hattâ üst-orta gelir grubuna dahil pek çok aile için, müstakil bir villaya yatırım yapmak, tüm birikimlerini (Türkiye’de kredili gayrimenkul satın alma imkânı olmadığı için) aslında pek tanımadıkları -ama hülyasını kurdukları- bir yaşam biçimine yatırmak anlamına geliyor. 19. yüzyılın sonlarından bu yana İstanbul’un üst-orta kesimleri için apartman yaşamı, modernliğin ve Batılılaşmanın sembolü oldu. Orta sınıfın kültürünün vazgeçilmez unsuru olan apartman yaşamının önemi, 1950’lerden başlayarak kırsal kesimden art arda gelen göç dalgaları ile daha da arttı. Kentin sosyal ve kültürel coğrafyasında, apartman semtleri ile şehri çevreleyen gecekondu mahalleleri arasındaki çarpıcı farklar, İstanbul’un seçkin kültürüyle, henüz kentlileşemeyen göçmen nüfusun simgelediği avam/melez/arabesk kültür arasındaki uçurumu mekânda somutlaştırdı. Apartman semtlerinde yaşayan üst ve orta kesimler arasındaki ekonomik ve sembolik hiyerarşilerde ise, deniz sahiline yakın oturmak önemli kriter haline geldi. 1950’lere kadar en makbul apartman semtleri olan Nişantaşı, Şişli gibi mahallelerde oturan üst gelir grupları, 1950’lerin sonlarından başlayarak Boğaz sahillerinde apartmanlara taşınmaya başladılar. Bu nedenle, yakın zamana kadar denize bakan seçkin, lüks bir dairede yaşamak, İstanbul’un üst ve orta sınıfları için çok arzulanan bir statü sembolüydü. Bugün hâlâ İstanbul’da apartman dairesi fiyatları, metrekaresi ve inşaat kalitesinden çok, deniz manzarası olup olmadığına göre değişmektedir. Ancak artık üst düzey yönetici ve yüksek meslek sahibi ailelerin özlemleri değişti.

Şu anda bir müstakil villaya yatırım yapmış olan aileler, deniz manzaralı dairelerini, apartman komşularını, aynı semtte oturan arkadaşlarını, köşe başındaki bakkalıyla, manavıyla tanıdık bildik mahalle yaşamını terk edip, kendilerine benzeyen ama tanımadıkları ailelerle, aynı tip bahçeli evlerde yaşamaya hazırlanıyorlar. Kadınlar bu taşınmadan endişeli, ama çim bahçeler ve emniyetli, temiz bir sosyal çevre özlemi ağır basıyor. Pazarlama şirketlerinin hedeflediği müşteri profili, bütün hafta çok yoğun çalışan, hafta sonlarında açık havada bahçe ile uğraşmayı düşleyen, taşınır taşınmaz bir köpek edinmeyi planlayan üst düzey yöneticiler ile şehirdeki çevre kirliliğinin bilincinde olan ‘eğitimli’ eşleri.

Yukarıda anlatılanlar, II. Dünya Savaşı ertesinde otomobil ve televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte kitleler halinde büyük kentleri terk eden orta sınıf Amerikan ailelerinin bilinen ‘suburbia’ öyküsünü çağrıştırıyor. Ancak bugün, ve de İstanbul’da, çok farklı bir siyasî ve kültürel gelişmenin habercisi. Uluslararası iş muhitine entegre olan üst-düzey yöneticiler ve yüksek meslek sahiplerinin şehir dışında korunmalı alanlara çekilmesinin, İstanbul’un kamu yaşamını nasıl etkileyeceği bir soru işareti henüz. Bu konuda geleceğe yönelik tahminlere girişmek yerine, aşağıda İstanbul’un orta sınıflarının ezici çoğunluğunun taşındığı site yaşamına dönmek istiyorum.

Siteler: İstanbul’un orta ve alt-orta sınıflarının büyük bir bölümü için -orta boy şirketlerin yöneticileri ve hizmet sektöründe küçük firma sahiplerinden başlayıp, çok çeşitli özel, kamu ve yarı kamu kuruluşunun personeline doğru uzanan çok geniş bir yelpaze- ‘yeni bir ev, yeni bir yaşam tarzı’ şehri çevreleyen otoyollar boyunca sıralanan blok apartmanlarda bir daireye taşınmak anlamına geliyor.

Site denince akla gelen çok katlı, türdeş apartman bloklarından oluşan mahallelerin birçoğu, belediye tarafından toplu konut için tahsis edilen arazilerde, toplu konut kredisiyle, büyük müteahhit firmalar tarafından inşâ edildi. İstanbul’da Toplu Konut İdaresi tarafından kredilendirilen kooperatif proje sayısının, 1990’ların ilk yarısında 1000’e ulaştığı, böylece yaklaşık 100.000 daire inşâ edildiği görülüyor. Bu kooperatiflerde büyüklüğü 100 m[2]’yi aşmayan (teoride) bir daire satın almak, ilk peşinatı yatırdıktan sonra, temelden başlayarak taksitler halinde vadesi on beş ila yirmi yılda dolan kredi borcu ödemek anlamına geliyor. Müteahhit firma ise inşaatın bitiminde Toplu Konut Fonundan parasının tümünü tahsil ediyor.

İstanbul’un topografyasında siteler, hem mimari tarzı hem de yaşam biçimi olarak yeni bir olgu. Konut maliyetlerini asgariye indirmeyi öngören toplu konut mevzuatına göre inşâ edilen devasa bloklar, oto yol kenarlarında, tali arazinin ortasında, gerçeküstü bir görüntü oluşturuyor başlangıçta. Sonra yavaş yavaş etraflarını gecekondu apartmanlar, ticarethaneler doldurmaya başlıyor. Ancak kentin kendiliğinden oluşan dağınık dokusu içinde, yüksek geometrik bloklar, kale duvarlarıyla çevrilmişçesine, kapalı ve yabancı kalmaya devam ediyor.

İnşaat maaliyetlerini düşürmek adına, içinde yaşayanları fiziki ve sosyal olarak çevrelerinden tecrid eden bu tür blok apartmanlar, şehir planlaması ders kitaplarında ve mimari literatüründe, olumsuz yönleriyle klişeleşmiştir. Tekdüze mekânlarda, tekdüze yaşamların insanları ne denli birbirine yabancılaştırdığı, komşulukların kurulamadığı, koridorlarda rastlaşan insanların birbirine selam bile vermeden geçtiği, uzun boylu aktarılır. Nitekim, ilk 1960’larda Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın büyük şehirlerinin çöküntü mıntıkalarında yaşayan etnik grupları, şehir dışına aktarmak için sosyal yardım fonlarıyla inşâ edilen blok apartman mahalleleri, çok kısa sürede, her tür suçun kol gezdiği, insanların kapılarını açmaktan korktuğu mekânlara dönüşmüştür.

Ancak 1980’ler İstanbul’unda yükselen tek düze toplu konut blokları, ne denli mimari estetikten uzak ve şehrin dokusuna ters düşen yapılaşmalar olursa olsun, bu mekânlara taşınan orta ve alt-orta sınıfların çok hoşnut oldukları görülüyor. Aslında site yaşamında ‘bahçe’, yüksek blokların arasında çim ve süs bitkileri dikilen, girilmesi yasak bir alan. Çocuklar için yapılan oyun bahçesi ise, beton kaplı, tel örgüyle çevrili birkaç park mobilyasından ibaret. Ancak sitelere taşınanlar, yeni mekânlarını hemen istisnasız “havadar”, “aydınlık”, “ferah”, “düzenli” gibi sıfatlarla tanımlıyorlar. Site yaşamını tarif ederken en sık altı çizilen özellik ise, ‘çocuklar ve gençler için temiz bir çevre’ temin etmesi. Burada söz konusu olan ‘temiz çevre’, sitede yaşayan orta sınıf ailelerin çocuklarının birbiriyle oynaması, gençlerin aralarında arkadaşlık kurmaları. En çok sıkıntısı çekilen ise, reklamların düşler ülkesini süsleyen ağaçlar, yeşil alanlar, spor tesisleri değil, ‘yakında bir alışveriş merkezi’. Aslında her sitede bakkal ve manav var. Kadınların özlemini ifade ettiği, eğlence ile tüketimi birleştiren -dolaşma, seyretme, hoşça vakit geçirme ile alışverişi eşleştiren- türden bir merkezin yürüme mesafesinde olması, ya da hiç olmazsa otobüsle erişilebilir olması.

Hemen eklemek gerekir ki, İstanbul’un her köşesinde yükselen beton bloklardan oluşan siteler, uzaktan ne kadar birbirini andırırsa andırsın, ya da daire tipleri ne kadar standart olursa olsun aralarında çok önemli farklar var. Muhtelif sitelerde dairelerin maliyetleri, büyüklükleri, banyo ve mutfak donanımları, asansör olup olmadığı gibi özelliklerine bağlı olarak çok değişikler gösteriyor. Ayrıca daire satın alanların sosyal kökenlerine bağlı olarak, siteye taşınmanın sembolik anlamı çok değişebiliyor.

Polis memuru, belediye görevlisi, emekli öğretmen gibi sınırlı tasarrufları enflasyonla sürekli eriyen gruplar için, ufak bir dairenin peşinatını ve taksitlerini ödemek büyük çaba gerektiriyor. Bu gruplar için kentin çevre mahallerinden bir siteye taşınmak, önemli bir atılım ve sosyal hareketlilik imkânı. Bu kesim için site bloklarının tek tipli, geometrik düzenliliği ayrıştırıcı bir özellik, geride bırakılan dağınık çevreden uzaklaşmanın sembolü. Ayrıca, standart bir plana göre düzenlenmiş iki-üç yatak odası, ‘salonu’, ayrı mutfak ve banyosu olan bir daireye taşınmak, taksitle satın alınabilecek çok çeşitli ev esyalarını -salon takımları, yemek masası vb.- sergileyecek mekânlar oluşturuyor.

Eskiden de apartman semtlerinde yaşayan orta kademe yöneticiler, küçük ölçekli şirket sahipleri, banka memurları vb. için site yaşamı, şehrin karışık nüfusundan hem mekânsal hem sosyal olarak uzaklaşmak, kendilerine benzer ailelerle birlikte düzenli ve güvenli bir çevrede yaşamak anlamına geliyor. Ayrıca bu kesim aileler için, şehrin içinde köhneleşen apartman dairelerinden, yepyeni, geniş, pırıl pırıl mutfakları, çeşitli renk ve desenlerde seramiklerle donanmış banyoları olan dairelere taşınmanın çekiciliği büyük.

Eski uyumsuz eşyaları atıp, yeni evlerin salonlarını uyumlu mobilyalarla, yeni perdeler ve kristal avizelerle dekore etmek, taşınma ritüelinin bir parçası. Böylece dairelerin iç dekorasyonu da, dış görünüşleri kadar standartlaşıyor, site yaşamının homojen sosyal ve kültürel ortamını pekiştiriyor. Bu aileler için, İstanbul’un 1980’lerden itibaren geçirdiği ‘kültür yozlaşması’, sahiplendikleri modern Batı kültürünü tehdit eden en önemli tehlike. Böylece, site yaşamının temiz (homojen) sosyal ve kültürel iklimini, orta sınıf kültürünün ‘yoz’ ortamından ayrıştırarak, yeniden üretmesine ortam sağlıyor.

SON BİRKAÇ SÖZ

Bu yazıda ‘idealinizdeki ev’ mitolojisini benimseyerek İstanbul’un merkezinden kaçan üst ve orta sınıfların, kendi içinde türdeş, ama birbirinden keskin farklarla ayrışan, parçalanmış sosyal ve kültürel mekânlarını yorumlamaya çalıştım. Bitirirken, tekrar etmek bahasına, iki önemli noktaya geri dönmek istiyorum. Bu noktalardan ilki, kültür dinamiklerinin küreselleşmesi, ikincisi ise orta sınıfların sembolik sermayesi.

Günümüzde kültürel dinamikler giderek küresel ölçekte şekillenen piyasa koşullarına tâbi olması, aynı anda hem millî devletlerin kültür alanındaki hegemonyasını zorluyor, hem de milli kültürlerin sınırlarını giderek daha geçişken hale getiriyor. Kültürel üretimin piyasa koşullarında gerçekleşmesi, talebe göre şekillenmesi, yerleşik sembolik hiyerarşileri sarsıyor. Bu süreç içinde, bazı kesimler -özellikle orta ve alt sınıflar- mevcut sembolik sermayelerini korumakta zorlanırken, başka gruplar -örnegin küresel iş çevrelerine dahil olanlar- farklı kültürel beceri ve pratikler yoluyla birikimlerini arttırıyorlar.

Son on beş yılda İstanbul’un değişen kültür coğrafyasını bu çerçeveden değerlendirmek mümkün. Uluslararası piyasalarda iş yapan şirketlerin üst düzey yöneticileri ve yüksek meslek sahipleri, artık küresel iş muhiti kültürünün parçası. Bü kültürün parçası olmak, sadece şirket bünyesinde bilgisayarlarla çalışmak, İngilizce bilmek, ya da uçak yolculuklarında özel bölümde oturmak değil, aynı zamanda benzer biçimde giyinme, belli dergi ve gazeteleri okuma, aynı esprilere gülme, ve de en onemlisi aynı yaşam biçimini paylaşma anlamına geliyor. Bu kesim için ‘idealinizdeki ev’ mitolojisinin simgelediği yaşam biçimi, küresel iş muhiti kültürüne dahil olmanın en önemli sembolik unsurlarından biri.

Aynı dönemde, İstanbul’da orta ve alt-orta sınıfların en önemli iki ayrıştırıcı özelliği -eğitim ve apartman yaşamı- farklı biçimlerde erozyona uğradı. Bir zamanların gecekondu mahallelerinin apartmanlaşması, renkli fayanslı banyolardan, tül perdelere, tencere ve tabak takımlarına kadar her türlü tüketim malının yaygınlaşması, orta sınıfın ayrıcalıklı konumunu eritti. Televizyon kültürü ise, ‘okumuş’ olmanın verdiği bir dizi ayrıcalığın anlamını yok etti. Günümüz İstanbul’unda, haberleri takip etmek, güncel konuları tartışmak, fikirlerini ifade edebilmek gibi becerilere sahip olmak için, ‘okumuş’ olmak gerekmiyor, televizyon izlemek yeterli. Sonuçta, İstanbul’un dünya piyasalarına açılma sürecinde, orta sınıfların hem ekonomik hem kültürel olarak kendilerini yeniden üretmeleri çok zorlaştı. Bu nedenle, şehir dışında türdeş blok apartman mahallelerine taşınmak, orta sınıf kimliğini korumanın ve yeniden üretmenin bir yolu oldu.

Ayata, Sencer, “Kentsel Orta Sınıf Ailelerde Statü Yarışması ve Salon Kullanımı”, Toplum ve Bilim, 42, Yaz 1988.

Barthes, R. (1972) Myth Today, Mythologies (derleyen ve İngilizce'ye çeviren A. Lavers). Hill and Wang, New York. [Çağdaş Söylenler, çev. Tahsin Yücel, Metis 1998]

Baudrillard, J. (1981) For a Critique of the Political Economy of the Sign. Telos Press, St. Louis

Bourdieu, P. (1984) Distinction, Routledge and Kegan Paul, Londra.

Enlil, Zeynep, 70 Years of Transformation in İstanbul’s Residential Neighborhoods: From Traditional House to Apartment House - The Case of Nisantası”, 8. AESOP Congress Proceeding 24-27 Ağustos 1994, İstanbul.

Featherstone, M. (1991) “Theories of Consumer Culture”, M.Featherstone, Consumer Culture and Postmodernism, Sage, Londra.

Simmel, G. (1971) “Exchange” ve “Prostitution”, D.N.Levide (der.) Georg Simmel, University of Chicago Press, Chicago. (Philosophie des Geldes, 1970 ten çevrilmiştir)

Tekin, Şinasi (1991,) “Ev ve Bark Nedir?”, Tarih ve Toplum, Mayıs.

(*) Makalenin ilk versiyonu, Ayşe Öncü ve P. Weyland’ın derlediği, Space, Culture and Power: New Identities in Globalising Cities içinde (Londra 1997) yayımlanmıştır. Bu yazının Hayrullah Doğan tarafından yapılan çevirisi üzerinden yeniden yazılmıştır.