Anasayfa > Birikim Arşiv > 123 - Temmuz 1999 > Sultanbeyli Notları

Sultanbeyli Notları

Melih Pınarcıoğlu, Oğuz Işık | (Sayı : 123 - Temmuz 1999)

Raporda, PKK mensup ve sempatizanlarının İstanbul Sultanbeyli ve Kağıthane ilçeleriyle Esenler Otogarı’nda çok sık dolaştıkları ... yolunda duyum alındığı belirtilerek .... (12.3.1997, Sabah)

Birçok imkânsızlıklara rağmen Sultanbeyli İmam Hatip Lisesi ve halkın büyük desteğiyle ata sporumuz güreşe gönül veren insanların yardımıyla büyük bir potansiyel oluşturuldu. Sultanbeyli İmam Hatip Lisesi’nde 400 öğrenci ata sporumuz güreşi yapmak için müracaatta bulunurken.... (16.3.1997, Zaman)

Sultanbeyli’de bir süre önce iki çocuğuna bakabilmek için böbreğini satılığa çıkaran Erol Teke, önceki gece evine giderken iki kişi tarafından 3 kurşunla öldürüldü. (6.11.1997, Sabah)

Sultanbeyli’de gecekonduda oturan Nane Begri, ekmeği daha ucuza mal etmek için komşularıyla 20 günde bir tandır kurduklarını belirterek... (27.11.1997, Zaman)

Sultanbeyli’de sobaya atılan ithal kömürün yanmayıp gaza dönüşmesi sonucu Kaleli Ailesi’nin, yaşları 2 ile 15 arasında değişen 4 çocuğu öldü. Anne yoğun bakımda... (10. 12.1997, Sabah)

Sultanbeyli Orhangazi Mahallesi Orhangazi Caddesi Kanal Sokak’ta oturan Demirbaş Ailesi’nin 4 ferdi ... yanan kömür sobasından sızan gazdan zehirlendi. (24.3.1998, Sabah)

Kiraladığım taksinin sahibi, hava karardıktan sonra Sultanbeyli, Yeni Sahra, Sarıgazi gibi bölgelere müşteri almamamı tembihledikten sonra yola çıktım... (20.7.1998, Sabah)

Sultanbeyli’de cinnet geçirip, 3 yaşındaki kızı Emine’yi, ‘’Cin taşıyor’’ diyerek eşarpla boğan 23 yaşındaki Havva Uyanık, dün çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklandı. (18.10.1998, Hürriyet)

İstanbul Sultanbeyli Fatih İlköğretim Okulu’nda İngilizce ve bazı diğer dersler okullar açıldığından bu yana boş geçiyor. Gürültü olmasın diye, dersler boş olunca çocuklar evlerine gönderiliyor. (16.11.1998, Hürriyet)

1) Bu kısa yazının amacı, oldukça spekülatif sayılabilecek bir tarzla Türkiye kentlerinin ve kentleşmesinin çok önemli olduğuna inandığımız birkaç yönüne ilişkin önermelerde bulunmak; Türkiye kentlerinde göç, kentli gruplar arası mekânsal ayrışmalar, yoksulluk, etnik ve kültürel kökenli farklılaşmalar üzerine gözlemlerde bulunmak. Bütün bunları da son 20 yılın göç ve farklılaşma dinamiklerini kendinde yansıttığına inandığımız İstanbul’un Sultanbeyli ilçesinden giderek yapmak istiyoruz.

2) Sultanbeyli’yi Birikim okuruna anlatmaya gerek var mı? Ama sanırız Sultanbeyli’ye ilişkin hemen herkesin kafasında en çok yer etmiş olan, 1996 yılı sonunda askerler tarafından dikilen Atatürk heykeline ilişkin olarak ilçede yaşananlar. Birçokları için Sultanbeyli, Sincan ile birlikte “28 Şubat sürecine” götüren kilometre taşlarından biri. Medyada yaygın kanı, Sultanbeyli’nin Refah-Fazilet Partisi’nin yıkılmaz bir kalesi olduğu.[1]

Sultanbeyli, Türkiye’nin en büyük toplu kaçak yerleşimlerinden biri. 1997’de ilçede yaklaşık 150 bin kişi yaşamaktaydı. Sultanbeyli, belki de Türkiye’de en acımasız orman yağmasının, arazi işgalinin yaşandığı bir yer. Bizim saptadıklarımıza göre, 1500 hektardan az olmayan büyüklükte bir orman alanı işgal edilmiş durumda. Salt orman işgali değil Sultanbeyli’de söz konusu olan. Özel mülkiyet altındaki -daha doğrusu mülkiyeti konusunda bir dolu belirsizliğin hüküm sürdüğü, ama özel mülk olduğu konusunda çok da kuşku bulunmayan- geniş topraklar da işgal edilmiş durumda. Su havzası işgallerinin belki de en somut örneği. Bunun yanı sıra, Sultanbeyli dışarıdan bakanın gözünde en azından toprak, emlak mülkiyeti söz konusu olduğunda hiçbir kuralın olmadığı bir yer, bir anlamda vahşi batı. Bildiğimiz, verili olduğunu sorgusuz kabul ettiğimiz, hiç değişmez sandığımız, mülk edinme ve el değiştirme biçimlerinin kendine yer bulamadığı bir yer Sultanbeyli. Öyle bir yer ki, ödediğiniz para karşılığında satın aldığınız arsanın sizin olduğunu belirten resmî bir belge -yerleşik terimlerle tapu dediğimiz belge- alabileceğiniz arsalar, arsanın size ait olduğunu gösterecek hiçbir belgenin olmayacağı arsaların yarı fiyatında. Eğer hukuk denen kurallar bütününün temelinde mülk edinme ve bu mülkü elden çıkarma hakkı yatıyorsa, Sultanbeyli yerleşik hukuk sisteminin kesin yenilgiye uğradığı bir yer. Daha da ileri gidelim: Sultanbeyli, 75 yıllık Cumhuriyetin övündüğü, başardığını söylediği hemen her alanda yenilgiye uğradığı bir yer. Yerleşik kuralların, bildiğimiz tüm mülkiyet kurallarının altüst olduğu, yerine yazılı kuralları olmayan, işleyişi zaman ve mekâna göre değişebilen oynak bir mülkiyet sisteminin konduğu bir yer Sultanbeyli.

Sultanbeyli, kentlerimizde düzen isteyenlerin, planlı yaşanabilir bir kent isteyenlerin, bunun da kuralları olması gerektiğine inananların gözünde bir simge, bir kâbus, tüm kötü şeylerin odaklandığı, cisimleştiği bir simge.[2] Kötülüklerin anası, Türkiye modernleşmesinin yüz karası. Formelin enformele, kuralın kuralsızlığa, düzenin kaosa yenildiği bir yer. Bu gözle bakıldığında Sultanbeyli’yi bir kabus yapan etmenler bu kadar da değil. Burası, kimilerine göre Türkiye Cumhuriyeti’nin baş düşmanlarının %60’lar düzeyinde oy aldığı bir yer. Burası, kimilerince İslami hayat tarzının denendiği, sınandığı bir yer. Gelecek kötü günlerin, “kanlı” ya da “kansız” kurulacak yeni bir dünyanın tohumlarının atıldığı, yeniden kurulduğu, kurgulandığı, ipuçlarının öğrenildiği, derslerin çıkarıldığı bir yer. Sultanbeyli bir kale, düzenin, düzen yanlılarının alınmadığı bir kale.

3) Dolayısıyla Sultanbeyli’de özellikle bir kent araştırmacısını ürkütecek hemen her şey var. Bilimadamının ele aldığı, anlamaya ve anlatmaya çalıştığı her nesne gibi Sultanbeyli de içinden çıkılması zor bir anlamlar, simgeler dünyasına yerleşmiş durumda. En başta Sultanbeyli’nin kendisi bir çatışmalar, kavgalar alanı. Sultanbeyli, herkesin, her kesimin ucundan tutup bir taraflara çekiştirmeye çalıştığı bir çatışma alanı. Araştırmacı, daha araştırmasına başlamadan önce bu dünya kurulmuş durumda. İşte bu toz bulutu Sultanbeyli’nin araştırılması, anlaşılmasını en zor kılan öge.

Sultanbeyli’de kent araştırmacılarını ürküten şeyler bu kadarla da bitmiyor. Çoğu kent araştırmacısının gözünde Sultanbeyli, birçok yönden üzerinde ayrıntıyla durulmayı hak etmeyecek istisnai bir durum. Sultanbeyli’yi araştırmakla öğrenebileceğiniz çok da fazla bir şey yok. Zira burası tümüyle sadece o yere özgü, bir başka örneğini bulamayacağınız türde ilişki ve süreçlerin mekânı. Ama eğer inançlı bir postmodernseniz, (bizce) sosyal bilimlerin toplum ve politika ile bağlarını kopartan ve giderek de toplumu anlaşılmaz ve anlatılamaz kılan kimlik tartışmaları size cazip geliyorsa ya da örneğin radikal demokrasi, çokkültürlülük konusunda söylenenler, sizleri hiç rahatsız etmiyorsa, Sultanbeyli’de bulabileceğiniz çok şey olduğunu belirtmemiz gerekir. Bu gözle baktığınız Sultanbeyli, postmodern kimlik politikalarının yarattığı eşi bulunmaz bir mekân olacaktır.

Sultanbeyli’nin bir benzerini başka yerde bulamayacağınız çok özel ilişkilerin mekânı olduğu, dolayısıyla da Türkiye kentlerine ilişkin hiçbir ipuçu veremeyeceği düşüncesi uzunca bir süre bizlere de inandırıcı geldi. Ama daha sonraları, Sultanbeyli’nin bu denli kendine özgü olmasının tam da tersine bir fırsat olduğunu fark ettik. Türkiye kentlerini tanımlayan bir dizi öge, bu özel olma durumundan ötürü gayet net ve sarih bir şekilde orada, gözümüzün önünde duruyordu olanca çıplaklığıyla. Bu anlamda da başka bir yerde bulamayacağınız türde de bir laboratuvar Sultanbeyli.

4) Soruyu daha net tanımlayalım: kent mekânındaki farklılaşmaları ve özellikle de kentteki yoksul kesimlerin biraraya gelme ve tutunma stratejilerini anlamak amacıyla baktığımızda, Sultanbeyli’de diğer Türkiye kentlerinde gözleyebileceğimiz hangi ilişkileri görebiliyoruz? Cevabımız çok yalın: Enformel kesimin cemaat oluşturma ve yarattığı zenginlik ile cemaati birarada tutabilme gücünü; daha açık anlatımla, enformel kesimin “yaratıcı gücünü”.

Türkiye, özellikle giriş ve çıkış koşullarının son derece kolay olduğu enformel işgücü piyasası ve arsa-emlak piyasasında oluşan yüksek rantların geniş toplum kesimlerine transferi ile gelirin yeniden dağıtımını öngören bir sistem sayesinde kentleşme sürecini finanse etmiş ve bu ilişkiler sistemi, kentleşme sürecinin devasa sorunlarının görece kolay atlatabilmesini sağlamıştır. Kentte yer alan toplumsal gruplar arasındaki ilişkiler de bu çerçevede belirlenmiş ve bu, hemşehrilik gibi dayanışma ağları ile oldukça özgül biçimlerde eklemlenmiştir. Örneğin kentsel alanlarda yoksulluk, kent içi ayrışma gibi Batı literatüründe geniş yer tutan sorunlar hep bu özgül koşullar içinde anlam kazanmıştır.

Bu süreçte kente göçen ve kentlerin gecekondu kesimlerine yerleşen kitleler, bir süre sonra yerleşmiş bulundukları gecekondu alanlarının kent içindeki konumlarının değişmesi sayesinde oluşan yüksek rantlara el koyabilmiş ve zaman içinde zenginleşmişlerdir.[3] Kentlerin bu kesimlerine yerleşenler, özellikle 1980 sonrası dönemde imar afları ile elde ettikleri kazanımlarla kendilerinden sonra kente gelen kesimlere kiralık konut sunmuşlar ve bir süre sonra imar aflarına gereksinim duymadan işleyebilen bir sistem oluşmuştur. Bu sayede “yoksulluğun” bir anlamda kente daha sonra gelen kuşağa aktarıldığı bir sistem kurulmuş, son dönemlerde daha çok gözlenen kent içi yer değiştirmeler de bu süreci hızlandırıcı bir rol oynamıştır. Yaşanan bu gecekondulaşma süreci, bir dizi başka süreçle -özellikle hemşehrilik ve son dönemlerde kültürel farklılaşmalar temelinde yükselen dayanışma ağları ve cemaat tarzı ilişkilerle- desteklenmiş ve kente göçen kitleler kentte en başından beri “korunaklı” sayılabilecek bir ilişkiler sistemi içinde var olagelmişlerdir.

5) İşte Sultanbeyli, kısaca “nöbetleşe yoksulluk” adını vereceğimiz ve Türkiye kentleşmesinin belki de en özgün yönlerinden biri olan bu karmaşık ilişkiler sisteminin neredeyse en el değmemiş örneği.

Sultanbeyli’nin kısa tarihi ile başlayalım anlatmaya: Bugün Sultanbeyli, İstanbul’un Anadolu yakasında Büyükşehir sınırları içinde yer almayan bir ilçe. Güneyinde İstanbul’un Anadolu yakasının en yüksek tepesi olan Aydos Dağı’nın, kuzeyinde ise Teferrüç tepenin bir zamanlar orman olan eteklerinde kurulu bir yerleşim. Aynı zamanda Sultanbeyli’nin neredeyse tümü, İstanbul’un su ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılayan Ömerli baraj havzası içinde yer almakta. 1957 yılında köy statüsünü alan Sultanbeyli, 1980’lere kadar önemli bir gelişme göstermez. 1980 sayımında nüfus sadece 2.431’dir. Bu nüfus 1985’de 3.741’e çıkar. Sultanbeyli, asıl gelişimini 1980’lerin ortasında TEM yolunun açılması ile gösterir. 1985’den 1990’a nüfus yaklaşık 22 kat artarak 82.289’a fırlar. TEM yolunun açılması kadar ilçenin gelişiminde önemli rol oynayan bir diğer etmen de 1987 yılında belediye statüsünü almasıdır. Ve nihayet, 1992 yılında ilçe statüsünü de alan Sultanbeyli’nin nüfusu 1997’de 145.000’e ulaşır.

Sultanbeyli’nin bu denli hızlı gelişimini başlatan TEM gibi dışsal sayılabilecek etmenlerden elbette söz edilebilirse de bu gelişimi esas olarak mümkün kılanın yerleşimin mülkiyeti konusundaki belirsizlik olduğunu vurgulamak gerekir. Ayrıntılarına girmek gerekmeyen bir mülkiyet sorunundan ötürü 1980’lerin ortasına gelindiğinde tüm Sultanbeyli topraklarına ilişkin içinden çıkılması son derece güç bir karmaşa söz konusudur. 1954 yılında bugün Sultanbeyli’nin kurulu bulunduğu toprakları satın alan 103 hissedar aleyhine 1958 yılında yapılan tapulama işlemlerine ilişkin olarak, Orman Bakanlığı ve Hazine tarafından 1960 yılında açılan dava, 1984 yılında sonuçlanır ve karar ancak 1987 yılında kesinleşir. 103 hissedarın arsayı satın aldıkları tarih ile dava kararının kesinleştiği tarih arasında geçen 34 yıl içinde mevcut arsalar üzerindeki mülkiyet, satış ve miras gibi yollarla daha da parçalanır ve hissedar sayısı giderek artar. Öylesine ki, TEM otoyolu için istimlak işlemleri yapan Karayolları istimlak bedelini ödeyecek muhatap bulamaz ve sonuçta TEM yolunun Sultanbeyli’den geçen kısmı için hiçbir istimlak bedeli ödenmez.

İşte yasal mülkiyeti bu denli sorunlu bulunan ilçe toprakları, 1980’lerin ikinci yarısında tam bir yağmaya sahne olur. İşgalcilerin bir bölümü gerçekten de orada mülk sahibi olanlardır. Ancak kimsenin kendi arsa payı oranında arsa satmasını ya da inşaat yapmasını denetleyecek bir mekanizma olmadığından, önemli bir bölüm kendi payının çok üzerinde arsa satar ya da üzerine ev yapar. Bu arada orman statüsündeki geniş alanlar da işgâl edilir. Dolayısıyla Sultanbeyli’de hemen her tür arazi işgâlini ve kaçak yapılaşma tarzını görmek mümkün: Orman, hazine arazisi işgâli; özel arazi işgâli ve özel arazi üzerinde kaçak yapılaşma.

6) Sultanbeyli’yi “nöbetleşe yoksulluk” adını verdiğimiz ilişkiler sisteminin neredeyse kusursuz bir örneği kılan ilk öge, arsa işgâl/elde etme süreçleri. Zaten bugünün Sultanbeyli’sine büyük ölçüde damgasını vuran da bu. İlk arsa işgâlcileri şu ya da bu şekilde elde ettikleri geniş arsaları, kendi yaptıkları parselasyon planlarına göre satarlar. Bu satış işlemi sonuçta arsalar 100-150 m[2]’ye dek ufalana kadar birkaç tur devam eder. İşte “nöbetleşe yoksulluk” sistemi içindeki ilk ve en temel farklılaşmayı yaratan da bu arsa satış süreçlerinin farklılaşan getirileridir. Bu getirilerin kimi kesimler için kelimenin tam anlamıyla ilkel sermaye birikimi rolü oynadığı söylenebilir. Arsanın bu el değiştirme turları sırasında en büyük rantı sağlayan elbette ki ilk işgâlciler/arsa sahipleridir. Daha sonra bu rant küçülerek devam etse bile, her tur kendi grubuna belli bir pay sağlar. Ve en önemlisi bu piramidin tepesinde yer alanlar hem zenginleşirler hem de daha sonra cemaatin siyasî önderleri olma imkânını elde ederler.

Buraya dek anlatılanlar Sultanbeyli özelinde gelişen sürecin tümüyle kendiliğinden gelişen, hiçbir denetimin söz konusu olmadığı bir süreç olduğu izlenimini de vermemeli. Sultanbeyli’yi tümüyle raslantısal ilişkiler aracılığıyla ortaya çıkmış bir yerleşim, bir ilişkiler sistemi olarak görmek saflık olur. Sultanbeyli’yi neredeyse tam anlamıyla bir proje olarak nitelemek hiç de yanlış olmaz. İkili anlamda bir (bilinçli) proje olarak görülebilir Sultanbeyli. Birincisi, tutunamayanların tutunma projesi. Özellikle son 20 yıldır formel piyasanın işleyişinin ve devlet politikalarının oldukça geniş bir toplum kesimini dışladığını söylemek pek de yanlış olmaz. Piyasanın ve devlet politikalarının dışladığı bu kesimler, özellikle kentlerde eskisinden daha acımasız bir hayatta kalma mücadelesine girmişlerdir. Bu süreçte dışlanan kesimler, varlıklarını sürdürebilmek için kimi durumlarda “saldırganlaşabilen” girişimcilik stratejileri benimsemiş ve girişimcilik çabaları örneğin arsa işgâli, kaçak yapılaşma gibi yarı illegal faaliyetlerle eskisinden farklı şekillerde eklemlenmiştir. 1980 sonlarının Sultanbeyli’si bu konuda tam anlamıyla altın bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirenlerin büyük bir çoğunluğu, köyden kente göç edenler değil, İstanbul’da hayatta kalma mücadelesinde olan, tutunmaya çalışan bir kesimdir. Sanılanın tersine bugün Sultanbeyli’de yaşayanların neredeyse %60’ı daha önce İstanbul’da yerleşmiş olanlardır. Daha açık anlatımla Sultanbeyli’yi kuran ve bugün bildiğimiz Sultanbeyli yapanlar köyden kente göçen deneyimsiz kitle değil, tam tersine, şehirde yetenek testinden geçen, zorlanan ve bir şekilde tutunamayan bir kitledir. Sultanbeyli’ye İstanbul’un başka kesimlerinden göç etmiş olanların yaklaşık %80’i bugün ev sahibi konumundadır. Geldikleri yerdeki konut sahipliği oranı ise bunun tam tersidir. İşte “Sultanbeyli, tutunamayanların tutunma projesidir” derken kastımız, özellikle daha önce formel ya da enformel yollarla konut sahibi olamayan kesimin Sultanbeyli’nin özel koşulları dolayısıyla hızlı bir şekilde arsa elde edip, üzerine konut yapabilmesi, arsanın geri kalanını özel parselasyon yoluyla satabilmesi, inşâ ettiği konutları kiraya verebilmesidir. Hattâ bazı durumlarda Sultanbeyli, sakinlerine sattıkları arsalarda oluşan cadde ve sokaklara kendilerinin ya da yakınlarının isimlerini verebilme olanağı bile sunmuştur. Bu olanağı sunabilen başka bir kentimiz olduğunu pek sanmıyoruz.

Bu proje belirli bir cemaat oluşumu ve cemaat içi himayecilik süreci ile birarada yürümüştür. Sultanbeyli’de ilk göze çarpan, İslami bir cemaat ve bunun yanında daha küçük Kürt ve Alevi cemaatleridir. Mekânda farklılaşan bu gruplar, özellikle arsa edinme süreçlerinde kurdukları ağ türü ilişkiler vasıtasıyla giriş çıkışı denetleyebilmişler ve kendi topluluklarının mekânda ayrışmasını sağlamışlardır. Arsa edinme süreci ile oluşan refah, en çok İslami cemaat içinde olmuş ve bu kesim, Sultanbeyli politikasına hâkim olmuştur. Bu cemaatleşme ile etnik kökene bağlı farklılaşmaların son derece ilginç bir birleşimi ortaya çıkmış ve kimi durumlarda hemşehrilik, politik ve kültürel farklılaşmaların önüne geçebilmiştir.

7) Tüm bu söylenenler, aslında dışarıdan bakıldığında görülen tek bir Sultanbeyli imajının doğru olmadığı, tersine Sultanbeyli içinde de önemli farklılaşmalar olduğu anlamına gelmektedir. Sultanbeyli’de gözlenebilen hemen tüm farklılaşmaların kökeninde arsa elde ediliş zamanındaki farklılıklar yatmaktadır. Yukarıda sözü edilen arsa elde ediş ve satış döngülerine ilk başlarda girenler, kendi dayanışma ilişkilerine bağlı olarak en büyük getiriyi elde etmiş ve hem Sultanbeyli’nin en zengin kesimi hem de politik önderleri olma imkânına kavuşmuşlardır. Bu sürece sonradan katılanlar, ilk gelenler kadar olmasa da kendilerinden sonra gelenler üzerinden belirli bir zenginlik elde edebilmişlerdir. Bu şekilde oluşan piramidsel yapının kendi kendine beslenen ve kendini ancak sürekli büyüme koşullarında sürdürebilen bir yapı olduğuna dikkat çekmek gerekir.

Bu sürece en son katılanlar, artık arsa dolanımının getirisinden yararlanma olanağı olmayan kiracılardır. Sultanbeyli’de yaşayan toplam nüfusun yaklaşık dörtte birini oluşturan kiracı kesimin Sultanbeyli’ye son 4-5 yılda taşınmış olması ilginçtir. Kiracıların Sultanbeyli’de artık arsa elde etme imkânları pek olmasa da elde ettikleri ucuz kira olanaklarından ve belki de daha da önemlisi, oluşan himayecilik sisteminin getirdiği arsa dışındaki olanaklarından faydalandıkları ve bu nedenle sisteme gönüllü olarak katıldıkları söylenebilir. Arsa dışındaki olanaklar olarak sözünü ettiğimiz, himayecilik sisteminin getirdiği iş olanakları ve ayrıca, belki hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olsa da yükselebilme umudunun kaybolmamasıdır.

Hiçbir yasal temeli olmayan bu sistemin kendini yeniden üreterek sürdürmesi için gereken belki de en öenemli şey güvendir. İnsanlar burada tutunmak ve hiçbir yasal belge olmadan evlerini yapmak için için birbirlerine güvenmek zorunda. Bu güvenin bozulmadan devam edebilmesi için de büyümenin de sürekli olması gerekli.

Bu güven ile birlikte Sultanbeyli’de var olan en önemli öge, bir tür yükselebilme umudu ile birlikte giden, sistemin en altındakiler ile en üstündekileri birbirine bağlayan görünmez bir bağ. Piramidin en altındakiler için kendi başlarına var olma garantisi yok. Yukarıdakilerin gücü ve siyasî önderliği, yasalar karşısındaki tek teminatları. Cemaat içi kurallar bütünü ile birlikte Sultanbeyli’nin bütünlüğünü sağlayan en önemli öge, belki de bu bağ. Yasal olmayan koşullar altında var olmanın, ortak bir kaderi paylaşmanın zorunlu kıldığı, belli bir düzenleme sunabilen, gündeme gelebilecek anlaşmazlıkları çözme yeteneği olan bir bağ bu. Ve bu bağ, Sultanbeyli’nin yasadışı kimliği yasallık kazandığında ortadan kalkabilecek ya da Sultanbeyliler’i birarada tutabilme gücü aşınacak.

8) Tutunamayan kesimlerin birbirlerinin sırtından zenginleşmelerine dayanan bu sistem Sultanbeyli özelinde daha ne kadar sürebilir? Az önce bu konuda birkaç ipucu verdik. Öncelikle bu ilişkiler sisteminin sürebilmesi ancak sürekli büyüme koşullarında mümkün. Sistemin içinde şu anda kiracı olarak yer alan kesim, belli olanaklara sahip olsa da muhtemelen esas hayalleri olan ev sahibi olabilme hayallerine hiçbir zaman erişemeyecek. Diğer bir deyişle çok da uzak olmayan bir gelecekte Sultanbeyli de kendi tutunamayanlarını yaratacak. Öte yandan piramidin tepesinde yer alanlar da her an kendi cemaat ilişkilerinin dışına çıkmaları sonucunu doğurabilecek kaygan bir ilişkiler sistemi içine girmek üzereler. Girdikleri ya da ileride girebilecekleri farklı çıkar birlikleri gerekli kıldığında piramidin tepesinde yer alanlar, alttakiler ile aralarında var olan o görünmez bağı her an koparabilirler. Bu bağ koptuğunda sadece Sultanbeyli’de var olan farklı cemaatlerin iç kurallar bütünü dağılmış olmayacak, aynı zamanda tüm cemaatleri birarada tutan mantık da yok olacak.

Bu durumda alttakilerin umudu, kendi yoksulluklarını devredebilecekleri yeni kesimler, yani işgâl edilecek yeni arsalar bulmak, buraları yeni gelenlere açmak; yeni Sultanbeyliler yaratmak. Oysa biliyoruz ki, hem İstanbul’a göç yavaşladı hem de yakın çevrede işgâl edilebilecek uygun arsa pek kalmadı. Bu durum sadece Sultanbeyli için değil, İstanbul’un benzer tüm yerleşimleri için geçerli. Bu ise, İstanbul’dan başlayarak bir regülasyon tarzı olarak nöbetleşe yoksulluğun sonu ve kendi içinde hiçbir düzenleyici kuralı olmayan sınıflaraltı bir kitlenin ortaya çıkması anlamına gelecek. Bu ise medyanın pek de şikayet ettiği, olay çıkması umuduyla her resmî bayramda kameralarını gönderdiği Sultanbeyli’yi arayacağımız günlerin çok da uzak olmadığı anlamına geliyor.

[1] Hemen belirtelim: Eğer bir “kale” olmak söz konusu ise, Sultanbeyli’nin Refah-Fazilet Partisi’nin olduğu kadar HADEP’in de İstanbul’daki kalesi sayılması gerekir. Hemen her seçimde sadece RP-FP’nin değil HADEP’in de neredeyse İstanbul ortalamasının iki katına yakın oy aldığını vurgulayalım Sultanbeyli’de.

[2] “Ömerli Su Havzasını kuşatmaya başlayan ‘kaçak ilçe’ Sultanbeyli, belki de dünyanın ilk ‘illegal kenti’ olarak şehircilik literatürüne geçiyor. Üstelik ‘yasal’ belediyesiyle...” (Oktay Ekinci, İstanbul’u Sarsan On Yıl, 1983-1993, Anahtar Kitaplar, 1994, İstanbul, s. 231).

[3] Bu tür alanların İstanbul’daki en tipik örneği Ümraniye’dir. Bu konuda Sema Erder’in Ümraniye çalışmasına bakınız. Erder, S. (1996) Ümraniye: İstanbul’a Kaçak bir Kent Kondu, İletişim, İstanbul..