Anasayfa > Birikim Arşiv > 268-269 - Ağustos-Eylül 2011 > 11 Eylül'den Arap Ayaklanmalarına

11 Eylül'den Arap Ayaklanmalarına

Mete Çubukçu | (Sayı : 268-269 - Ağustos-Eylül 2011)

11 Eylül 2001 dünya tarihine bir milat olarak geçecektir: bu yüzyılın miladı. 2001, yol açtığı işgaller, güç kullanımının başat aktör olması, hegemonyanın şiddet yoluyla tesisi, kitlesel ölümler, göçler vb. ile uzun yıllar unutulmayacak izler bıraktı.

Bu, askerî, ekonomik ve kültürel hegemonyanın, imparatorluk hayali ile siyasi ve ekonomik çıkarlarının yanında, dünyayı din, kültür ve coğrafya üzerinden yeniden inşa etmesinin tarihidir. 11 Eylül’de altyapısı daha önce hazırlanmış, ideolojik zemini oluşturulmuş, düşmanı belirlenmiş, kamuoyunda “rızanın imalatı” gerçekleşmiş bir süreç, terörist bir saldırı ile tetiklenmişti. Belki beklenen gerekçe kucaklarına düşmüştü. “Teröre karşı savaş” adı altında El-Kaide’ye karşı başlatıldığı söylenen savaş, bir süre sonra İslam’a, İslam coğrafyasına, Ortadoğu’ya yöneldi. El-Kaide benzeri İslam’ı en uç noktada, en ilkel biçimiyle yorumlayanlar hedef alınıyor gibi gösterilse de bir din, kültür, yaşam tarzı “yeni düşman” olarak belirlendi. İslam’a karşı savaş bir yanıyla da kapitalist sistemin devamını öngören Amerikan yeni muhafazakârlarının tahayyül dünyasındaki hegemonyanın, bir başka deyişle Amerikan İmparatorluğu’nun yeni varoluşuna zemin oluşturmayı amaçlıyordu. Yeni dönemin temeli 11 Eylül’den çok önce atılmıştı: Neo-conların önemli isimlerinin imzasını taşıyan Yeni Amerikan Yüzyılı projesi ile ideolojik, yeni dönemin çatışmasının Doğu ile Batı arasında gerçekleşeceğini iddia eden Samuel Huntington’un “medeniyetler çatışması” tezi ile sosyolojik, Francis Fukuyama’nın kapitalizmin zaferini ilan ettiği Tarihin Sonu metni ile de ekonomik zemin oluşturulmuştu. Çok katmanlı görünen bu ideolojik çıkış, düşmanını da belirlemişti. Soğuk Savaş sonrası Sovyetler Birliği ile birlikte reel sosyalizmin çökmesi sonucu tek başına kalan ABD için yeni düşmanını bulmak zor olmamıştı. 11 Eylül saldırısı, zihinlerde altyapısı oluşturulan, teorisi yazılan ve üretilen düşmana karşı somut savaşın başlaması için harekete geçmenin tarihidir.

Washington’daki yönetimi oluşturan aşırı sağcı, Evangelist anlayış, kendilerinin dünyayı yönetmek için “gönderildiklerine”, dünyanın selameti açısından “ABD’nin varlığına” ihtiyacı olduğunu savunuyordu. Gerekçesi ne olursa olsun ’90’lı yıllarda ortaya konan, askerî yöntemlerle, önleyici vuruşlarla ve devlet terörüyle uygulanan bu politika, Afganistan ve Irak’ın işgali, Lübnan saldırısı, Gazze trajedisi, Guantanamo, Ebu Gureyb ve işkence uçakları ile hayata geçirildi.

Genelde radikal İslam, özelde ise El-Kaide bir realite, post-modern bir terör örgütü. Varlığını modern dünyanın adaletsiz “uygulamalarına” borçlu, öte yandan küçük azınlıklar dışında herhangi İslami temsiliyeti yok. Ancak, dünyadaki adaletsizlikler, Amerikan ve İsrail’in vurdumduymaz politikaları Radikal İslami hareketlerin büyümesi için verimli bir iklim oluşturdu. Radikal İslam ve uyguladığı terör yöntemleri sonuçları açısından Müslümanlar arasında kabul görmese de içten içe destek gördü. İşte 1980’lerden bu yana Batı’nın uyguladığı politikaların etkisi olduğu bu ince çizgi hâlâ anlaşılmamıştır. On yıl önce terörle mücadele gerekçesiyle Afganistan’ı işgal eden ABD on yıl sonra, herhangi bir ilerleme sağlamadan arkasında binlerce sivil ölüm ve yok etmeye çalıştığı Taliban’ı daha da güçlendirerek geri çekilmeye hazırlanıyor. Hatta, işgal gerekçesini oluşturan Taliban’la masaya oturma çaresizliği yaşıyor. Belki onlar açısından bu bir çaresizlik değil, “reel” politika. Yani hiçbir ahlâki kaygı taşımayan pragmatik ABD dış politikası. Peki Taliban’ı yok etme bahanesiyle on yılda binlerce sivil, çocuk ve kadının öldürülmesinin gerekçesinin Taliban’ı yok etmek değil, intikam almak olmadığına kimi inandırabilir ki? Batı’nın fiziki terörü kadar kültürel, dinî önyargılarının Doğu toplumları ve Müslüman aleminde yarattığı vicdani, zihnî kopuşun izleri hâlâ taze.

Bush dönemi, kendi karşıtını da yarattı. Aslında bu kendi karşıtıyla yaşayan ve kendi karşıtından beslenen bir politika ve süreçti. Aksi halde yaşayamazdı. Bu nedenle ABD devlet terörü Radikal İslam’dan besleniyordu; tersi de geçerliydi. Ancak Radikal İslam’la mücadele gerekçesi bir süre sonra tüm Müslümanlara karşı olumsuz hava doğurdu. İşte İslam düşmanlığı politikası ile Batı algısının olumsuz noktalara gittiğinin anlaşılması uzun sürdü. Çünkü sorun sadece işgal ve askerî yöntemler değil, söylem ve bakış açısı ile de insanların aşağılandığını hissetmesiydi. Zaten yıllardır adaletsizliğe uğradığını, baskı altında olduğunu düşünenler bu dışlanma politikası ile de haklı olarak daha da tepkiselleşti. Bu durum İslam dünyasında abartılı bir Batı düşmanlığına, her taşın altında “Siyonist komplosu” arama yanlışlığına yol açtı. Hatta bu bakış açısı kendilerini yıllarca baskı altında tutan diktatörlüklerin uygulamalarının görülmemesinin nedenlerinden de biriydi. Bu siyaseti rekabetin yanı sıra küresel kapitalizmin ve işgalcilerin insanlık dışı uygulamalarının tartışılması medeniyetler çatışması tezi ile örtüldü. Sistem Müslümanları ötekileştirerek kendini yeniden üretirken yeni düşmanlar edindiğinin farkında olmadı. Bazılarına göre de bilinçli bir politikaydı bu. Batı’nın, Doğu’ya nasıl baktığını Edward Said yıllar önce kaleme almıştı. “Şarkiyatçılık”, Batılı “efendi”nin Doğulu “köle”sini nasıl “medenileştirmeye” çalıştığının derin analizini ve zihinsel altyapısını içerir. On yıllık süreçte yaşananlar Said’i bir kez haklı çıkardı.

Irak’ın işgali yalan ve dezenformasyon üzerine kurulmuştu. İşgale gerekçe gösterilen nükleer ve kimyasal silahların varlığı bizzat dönemin Dışişleri Bakanı Powell tarafından yalanlandı. Bir milyon insanın hayatına mal olan, ülkeyi fiilen üçe bölen işgal sonrası sağlanan “istikrar” da işgalin gerekçesi gibi sağlam temellere dayanmıyor. Etnik ve mezhebî düşmanlıklar insanların birlikte yaşamasına izin vermediği gibi işgal, El-Kaide türü örgütler için mümbit bir alan oluşturdu. Ebu Gureyb 21. yüzyılın işkence ve insanlık suçu ikonu haline geldi. Ebu Gureyb bireyleri hedef alan sıradan uygulama değil, tüm insanlığa, tüm insanlığın nezdinde Arap ve Müslümanların onurunu kırmaya yönelik bir savaş suçu kaydıydı. Guantanamo ise uluslararası hukukun devreden çıkmasının, insanların yıllarca ne ile suçlandıklarını bilmeden tutuklandığı bir insan hakları ihlalleri müzesine dönüştürülmeli. Yüzlerce örnek daha sayılabilir. İnsanların onuru ile oynandığı, “aşağılandığı” uygulamalar, savaş ve işgaller kadar nefret birikimi yarattı.

Obama, İslam dünyasıyla güçlü ilişkilerin inşasına temel meseleden, sorunun bam telinden başlamayı düşündü: Filistin sorununun iki devletli çözümüne ve İsrail yerleşimlerinin durmasına dayalı yeni bir Amerikan dış politikası vaat etti, zaman içinde bu vaatlerden döndü, İsrail’in dolduruşlarını benimsedi ve İsrailli müttefiklerini sadece iki ay yerleşimleri dondurmaya ikna edemedi. İsrail işgalinin “öncü karakolları” olan ve Filistin topraklarını kemiren Yahudi yerleşim birimleri değil kaldırılmak daha azgın ve arsız biçimde inşa edilmeye başlandı. Bu açıdan Bush döneminin daha şeffaf ve “dürüst” olduğu söylenebilir. Tabii ki duvarı da atlamamak gerekiyor. Çünkü Filistin topraklarını baştan aşağı ikiye bölen, 1967 sınırlarını ihlal eden her türlü uluslararası hukuka aykırı olan “utanç” duvarı 2000’li yılların başlangıcında “duvarların yıkıldığı” bir dünyada inşa edilmişti. Soğuk Savaş sonrasının duvar yıkma edebiyatı, daha sonra Ukrayna, Gürcistan gibi ülkelerdeki “Kadife devrimler”le taçlandırılırken Filistin’in ve Filistinlilerin kalbine örülen duvarın kimleri “ötekileştirdiği” de ortadaydı.

ÖNYARGILAR SİLAH KADAR TEHLİKELİ

Diktatörlükler de kendi bekaları açısından hep İsrail işgali ve ABD baskısını gerekçe gösterdi; “demokratik talepleri” bu gerekçelerle geri çevirdi. Batı kendi diktatörlerine karşı çıkamayan kitleleri İslam ve Arap dünyasının “uyuşukluğuna”, “geri kalmışlığına” bağladı. Bu argümanının temelleri geçen yüzyıllara kadar gitse bile 11 Eylül sonrası genel bir kabul gördü. Oysa bu “uyuşuk kitleler” bu zihniyete dersini verdi ve vermeye de devam ediyor. Fas’tan Mısır’a Suriye’ye kadar kitleler kendi inisiyatifleri ile hem diktatörlerine hem de ABD’ye başkaldırdı. 2001, başka bir dönüm noktası ile 2011’de tamamlandı. Şimdi artık Arap dünyasının önünde yeni bir dönem var. On yıllık bir zaman diliminde “İslam eşittir terör” yaklaşımı siyasi, akademik ve medya dünyasında ciddi taraftar buldu. Ancak en önemlisi sıradan insanların zihninde oluşturulan bu “terör eşittir İslam” önermesiydi. Kitlelere İslam dininin şiddet dini olduğu empoze edilmeye çalışıldı; bunda bir oranda başarılı olunduğu da söylenebilir. Her terörist saldırının ardından henüz failler belli olmadan işin “Müslümanlar”ın üzerine yıkılması sıradan hale geldi. Nitekim, söylem bazında terörizmin önüne İslam ve Müslüman sıfatlarının konması da genel kabul görürken, medya ve diğer alanlarda bu terminoloji normalleştirilip içselleştirildi. Yine aynı dönemde ülkeleri ve insanları tarif edebilmek için İslam ve Müslümanlığa bir ön ek gibi kullanılması alışkanlık haline gelmişti.

YA BİZDENSİN YA ONLARDAN

11 Eylül ile birlikta tüm dünyada güvenlik konsepti değişti; bireysel hak ve özgürlüklere ciddi kısıtlamalar getirildi. İktidarlar kendi zihin dünyasındaki baskıları İslam dünyasını “kullanarak” uygulamaya koydu. Bush dönemindeki vatandaşlık yasası, iletişim özgürlüğüne getirilen denetleme ve kısıtlamalar sadece bu ülke ile sınırlı kalmadı.

Avrupa, ABD’nin 11 Eylül’den sonra “öteki” kavramını kendi vatandaşlarının zihnine yerleştirirken bunu Batı medeniyetinin en temel değerleri üzerinden savunarak yapıyordu. Bosna Savaşı sırasında Fransız filozof Bernard Henry Lévy bu durumu “Avrupa düşüncesi ve uygarlığının bittiği yer” olarak dile getirmişti. Ama anlaşılan Avrupa’yı kendi yapan değerlerin daha da aşınması için 2000’li yılları beklemek gerekecekti. Danimarka’da yayımlanan karikatürleri fikir özgürlüğü açısından savunmaya çalışanlar, o karikatürlerdeki “terörist” imajını İslam coğrafyasında yaşayan herkese teşmil etti. Fikir özgürlüğü adına yaratılan bu kriz en büyük darbeyi yine fikir özgürlüğüne vurdu. Bundan sonra yapılacak herhangi bir tartışmanın önünü kapattı, insanların köşelerine çekilmelerine neden oldu. Ve bu kriz üzerinden İslam coğrafyasındaki patlama Avrupa sağının işine yaradı. Doğu’nun “nasıl tahammülsüz bir medeniyet” olduğunu göstererek kendine yeni bir varoluş alanı buldu. Irak’ın işgaline uzak duruyormuş gibi yapanlar, şimdi yeni işgaller için gerekçelerini hazırladılar. İslam’ın radikal kanadını harekete geçirmek için de iyi bir zemin hazırlamakla kalmayıp, kendi ülkelerinde yıllardır yaşayan, kendi vatandaşları olan “esmerler” yeni düşmanları oldu. Tabii ki İslam’ın kendini anlatamama sorunu da var. Aslında İslam dünyasının kendisini anlatıp anlatmama gibi bir derdi olmak zorunda, bu da başka bir sorun. İslam terörle eşdeğer tutulmaya başlanırken hâlâ belli bir coğrafyada doğmuş olmak bile yaftalanmak için yeterli. Sözünü ettiğimiz yıllar dünyada cepheleşmenin de netleştiği dönemdir. Cepheleşmenin şiarı ise “ya bizdensin ya da değil” olarak özetlenebilir.

YENİ DÖNEM: ARAP BAHARI

Geri kalmış, demokratik değerlere sahip olmadığı düşünülen bir coğrafya hem Batı’ya hem de Batı eli beslenen diktatörlerine karşı ayaklanıyor; demokrasi, insan hakları, inanç ve düşünce özgürlüğü, şeffaf yönetim, açık toplum, kadın haklarının hayata geçmesi, eşit ekonomik paylaşım ve özgürlük talep ediyor. Geçen on yılda hem yönetimleri hem de Batı tarafından aşağılandığını düşünen kitleler, ülkelerinin yönetiminde demokratik yollarla söz sahibi olmak istiyor, onur mücadelesi veriyor. Üstelik bu taleplerin hepsi Müslüman coğrafyadan ve Arap ülkelerinden geliyor; 11 Eylül sonrasının hedefi haline gelen insanlardan. Birçok kişi aynı soruyu soruyor: Neden şimdi? Şimdi, çünkü toplumsal ayaklanmaların gerekçeleri olsa bile, tarih boyunca, küçük bir kıvılcım patlama için yeterli olmuştur. Arap ve Müslüman coğrafyadaysa bu patlamaya neden olacak yeterli kadar unsur söz konusudur.

Arap devrimleri, kendilerini Amerikan yönetimine güçlü biçimde dayatıyor ve bölgedeki İsrail destekçisi politikalarına dayanak oluşturan diktatörlük rejimlerini deviriyor. Washington’ın devrimleri desteklediği iddiası, bir nevi zaman kazanma girişimi. Obama, Arap bölgesinin Amerikan müdahalesi olmaksızın demokrasi, insan hakları ve adalet yönünde değiştiğini itiraf ediyor. Beklenense ABD’nin ve bölgedeki politikalarının da mevcut Arap değişimleriyle uyumlu biçimde değişmesi.

2011 tüm oryantalist bakış açılarının yeniden sorgulandığı, Batı destekli diktatörlüklerin yıkılmaya başlandığı bir dönem. Belki 11 Eylül süreci yaşanmasaydı Arap ayaklanmaları da gerçekleşmeyebilirdi. Doğrudan, bir bağ olduğunu iddia etmek doğru olmaz ama 11 Eylül sonuç olarak radikal İslam’ın çıkış noktası gibi görünüyorsa Arap ayaklanmaları da bitişi gibi değerlendirilebilir. Ancak en önemlisi birkaç yüzyıldır süren, 2001-2011 sürecinde sıkça kullanılan bakış açısı Arap ayaklanmaları ile ters yüz olmuştur. Oryantalizmin yıllardır milyonlarca insanın kafasında oluşturduğu klişelerin Batı’nın kolonyalist ve sömürgeci bakış açısının ne kadar yanlış olduğu, Arap ayaklanmaları ile teyit edilmiştir. 2011’de Batı’daki anlayış daha sorgulanır hale gelmiştir. Özellikle Avrupa’da ekonomik krizler eksenli bir yoksullaşma, neo-liberal politikalar sonucu ortaya çıkan işsizlik ve sosyal hakların tırpanlanmasının sorumlusu olarak o ülkelerin “yabancıları” gösterilmiştir. Son on yılda yükselen aşırı sağ, ekonomik krizlerin zemininde, yabancı ve İslam düşmanlığını körükleyerek gerçek nedenleri örtmeye çalışmaktadır. Batı’yı Batı yapan insan hakları, birlikte yaşama, demokrasi gibi değerler erozyona uğramış “çok kültürlülük” sorgulanır hale gelmiştir. On yıllık süreç İslam dünyası kadar Batı için de turnusol kağıdı işlevi görmüştür.