Anasayfa > Birikim Arşiv > 271 - Kasım 2011 > Wall Street’ten Huzur Sokağı’na: İşgal ve Direniş Günleri

Wall Street’ten Huzur Sokağı’na: İşgal ve Direniş Günleri

Dilek Zaptçıoğlu | (Sayı : 271 - Kasım 2011)

Eylül ayından beri New York başta olmak üzere ABD’nin ve “Batı” dediğimiz coğrafi-politik bölgenin birçok şehrinde “İşgal” adı altında eylemler düzenleniyor. İlk bakışta esnek, lidersiz ve somut talepleri işitilmeyen biraz yüzergezer bir manzara.

Büyük şirketlerin politikayı etkilemesine, finans sektöründe toplanan güce, borsa oyunlarına, işsizliğe, adaletsizliğe, savaşa karşı olduklarını söylüyorlar. Her ülkede hatta şehirde yerel koşullara uyarlanan, “hareket” kavramının tarihsel anlamda oturmuş politik içeriğine sahip olmayan “esnek protestolar” olarak niteleyebiliriz onları. Ama haftalardır güçlenerek varlar ve ImmanuelWallerstein gibi yaşlı ve tecrübeli bir teorisyeni bile “olağanüstü heyecanlandıran” bir dirayete sahipler. Peki bu özgün yapılarıyla bize ne anlatıyorlar? Nereden çıktılar, ne hedefliyorlar, onları nasıl okuyabiliriz?

Sonu başa alarak söyleyelim: Geleceğin dönüşümlerine motor olacak yeni bir muhalefet ruhu ve biçimi doğuyor. 21. yüzyıla özgü örgütlenme tarzı, parti, dernek gibi klasik politik yapılardan bağımsızlığı, dünyaya bireysel ve ama insanlığın tüm hak mirasını özümsemiş serinkanlı bakış tarzı ile Batı’nın post-demokrat liberalizminin içinden çıkıyorlar. Kapitalizmin şimdiye kadar yaşadığı en derin –yalnız mali değil– anlam krizine işaret ediyorlar. İkincisi: Türkiye’ye de ulaşan serin bir rüzgar, ferahlık veren bir mesaj bu. Dubçek’in kırk üç yıl önceki “insani sosyalizm” deneyinden beri solun içinde hep canlı kalmış bir umuda, değişimin, (“emancipation” anlamındaki) “kurtuluş”un insana doğuştan verili kolektif kimliği üzerinden değil, tam da içine doğduğu koşulları dönüştürme çabasında bireyselliğinden vazgeçmek istemeyen yetişkin bireylerin gönüllü kolektifleriyle gerçekleşeceğine işaret ediyorlar. Evet: “Halkların” değil bireylerin kardeşliğine inanıyorlar. Ve üçüncüsü: Şiddetten uzak duruyorlar. Neden? Çünkü insan o kadar çok şiddet kullandı ki sonunda şiddetten bıktı.

Avatar filminin verdiği mesajdı: Bir yanda atalarının ruhlarından beslenen Hayat Ağacı’nın önünde el ele tutuşan ve şiddetten uzak doğayla uyumlu bir varoluşa inanan barışçı canlılar – öte yanda yeni bir Haçlı Seferi’ne çıktığını düşünen, demir yığını bir savaş aletinin içindeki predatör. Hayat Ağacı’nı salt açgözlülüğü için yok etmek isteyen bir şirket. Bugünün sokak işgalcileri dünyadaki sefaletin, açlık ve ölümün efendisi “finans kapital”e karşı bile olsa en etkili muhalefetin şiddetten arınmış kitlesel bir ısrar olduğunu düşünüyorlar. Buna en son Tahrir Meydanı’nda bir diktatörün kanlı müdahalelerine kafa tutan Mısırlıları seyrederken inandılar. Muhalefet klavye başında güç kazanıyor fakat sahada fiziksel varlıkla ancak, gerçekten var oluyor.

New York’ta mali sektörün mahallesinin ortasındaki Zuccotti Park’ta gece gündüz hep beraber nöbet tutanlar, eylemliliğin kendisini varoluşlarına müthiş bir anlam katan yaratıcı bir edim olarak keşfettiler. Sosyalist düşüncenin kapitalizme yönelttiği en büyük eleştiri olan ve ölü bir maddenin, yani paranın tüm varlığımıza ve ilişkilerimize topyekûn hakimiyeti ile kendini temellendiren “insanın kendine ve birbirine yabancılaşması”na bir direniş bu. Yarı bilinçli ve korkak bir direniş: Sistemin denenmiş alternatifleri insanı bugüne kadar hep büyük bir gözaltına sürükledi çünkü. Özgürlük ise vazgeçilmez bir değer. Onun için etapları kısa, hedefleri somut tutmaya çalışıyorlar. Ama önce Türkiye’ye dair iki söz:

EŞZAMANLILIK YANILSAMASI

Haberler Türkiye’ye de hemen ulaşıyor ve elektronik ortamda kolay rezonans yaratıyor. Fakat bu eşzamanlılık yanılsaması Türkiye’nin Batılı politik coğrafyadan giderek uzaklaşan politik ve kültürel koşullarını örtmemeli.

Eylemler Türkiye’de solun çoğunlukla ve büyük bir gafletle “burjuva demokrasisi” olarak küçümseye geldiği bir gelenekten geliyor; şimdiki iktidarın felsefesini anlamadığı, o yüzden istese bile uygulayamadığı uzun siyasal liberalizm geleneğinden besleniyor. Occupy Wall Street protestolarını doğuran yüksek insan hakları ve özgürlükleri bilinci, bu mirasın ürünü. Özne haline gelmiş insanların nesneleşmeye başkaldırısı. Anlam aramak için anlamsızlığı yaşamak gerek: Türkiye toplumuna ise bugün dinsel ve etnik kolektif anlamlar dayatılıyor. Dünyayla bütünleşmekte kendi içinde sınıfsal eşzamansızlıklar yaşayan toplumda, kuvvet kaynağı bir homojenlik adına “biz”ci, özcü, kimi yazarın kaleminden açık ant-iliberalbir toplum tahayyülü güçlendirilmeye çalışılıyor. New York Emniyet Müdür Yardımcısı hakkında göstericilere orantısız şiddet uyguladığı iddiasıyla soruşturma açıldığı gün Türkiye’de bir kişi hakkında Facebook’ta başbakana hakaretten iki yıl hapis talep edildi. Zuccotti Park’ta 70 yaşındaki beyaz emekli öğretmen Mary ile 22 yaşındaki Afro-Amerikalı Mark, 45 yaşındaki işsiz HispanikJose’yle beraber gitar çalıp şarkı söylerken ve dünyanın ancak böyle değişeceğine inanırken Türkiye’de “kardeş halklar” dağlarda kolektif bir biçimde adam öldürmeyi mücadele yöntemi olarak görüyor.

Batılı toplumların içinde bu yeni muhalefeti olanaklı kılan geniş özgürlük zemini, özgür bir medya yoluyla bilgilenme ve iktidar yapılarını eleştirme hakkı, şiddetten arınmış eylem olanağı, iktidar yapılarında şeffaflık talebi, özgürce hareket hakkı – bu liberal zemin Türkiye’de bugün bilinçli müdahalelerle, ideolojik altyapısı medyadan eğitime kadar hazırlanarak da kısıtlandı. Her ne kadar Dünya bugün tekleşiyorsa da, bedensel ve ruhsal bütünlüğümüze gelen tehdit her zaman somut ve yerel, o yüzden de son derece etkilidir. Bugün bizi bekleyen en büyük tehlike -iç savaştan sonra!- amcalı-teyzeli, sıcak ve güleryüzlü bir totaliterliğe uyum/konformizm ve paradoksal olarak elektronik olanaklarla beslenen bir mahrem alana geri çekiliş. Huzur Sokağı’nda zorunlu ikamet. Twitter’da anında New York’takilerle mesajlaşma olanağı aramızdaki bu büyük eşzamansızlığıörtmemeli.

Ama öte yandan aynı zamanda yaşıyoruz. Wall Street ile Huzur Sokağı direnişçilerini birbirine bağlayan canlı bir ruh var. Bu ruh eşzamanlı kucaklaşıyor ve birbirini anlamakta sınır tanımıyor – iyimser yorumu bu kısa yazının sonuna saklayalım.

OCCUPY WALL STREET NEDİR VE NASIL BAŞLADI?

“Wall Street’i İşgal Et[mek]” Kanadalı Adbusters örgütünün fikriydi. AdbustersVancouver’da 1989’da ödüllü belgesel sinemacılar KalleLasn ve Bill Schmalz tarafından kuruldu. 1988 yılıydı. Orman sanayicileri Kanada’nın British Columbia bölgesinde aktif çevreci hareketin baskısı altında bunalmıştı. Ormanları yok etmediklerini göstermek için mutlu çocukların yeşillikler içinde gülüp oynadığı “ForestsForever” (“Ormanlar Daima Varolacak”) adlı bir reklam filmi çektiler. Kanadalıların Huzur Ormanı’nda yaşadığı yanılsamasını yaratmak istiyorlardı. Lasn ve Schmalz buna çok kızıp, “Talking Rainforest” (Konuşan Yağmur Ormanı) isimli bir karşı-reklam filmi çektiler. Onlarınkinde yaşlı bir ağaç genç torununa, ahşap sanayicilerinin eski ormanları yok ettikten sonra onların yerine, ağaçları hep kesip durmak için kurduğu suni ağaçlıkların “hakiki ormanlar olmadığını” anlatıyordu. İkili bu spotu, orman sanayiinin reklam filmini gösteren televizyon kanallarında parasıyla yayımlatmak istediler ve - yayımlatamadılar. Büyük şirketlerin mesajına karşı çıkan çevreci film, TV yöneticilerince “taraflı” bulunmuştu. Wall Street işgalciliğinin başlangıç noktasındaki Adbusters bir alternatif medya vakfı olarak işte bu nedenle kuruldu: Normal bir yurttaş, iletişim araçlarına büyük şirketler gibi erişim hakkına sahip değildi.

Adbusterscılar zamanla yeşilcilikten “mental çevrecilik” dedikleri bir alana geçiş yaptılar. Hedefleri artık her gün insanların seyrettikleri yaklaşık üç bin reklam spotunun yarattığı zihinsel kirlilikti. Bunun ciddi akıl hastalıklarına kadar ağır sonuçları olduğunu söylüyorlardı. Lasn 1996’da bir söyleşide bugünkü göstericilerin birçoğunun da altına imza atacağı bir açıklama yapıyordu: “Biz kitlesel medyayı kullanarak yeni bir sosyal aktivizmin öncülüğünü yapmak ve ürün yerine fikir yaymak istiyoruz. Çevreci hareketten beslenen bir “greenthink”ten (yeşil düşünce) ilham alıyoruz. Eski sol ve sağ şeklindeki ideolojilere rağbet etmiyoruz. Çevreci etiği bir tür mental etiğe dönüştürüyoruz. Akıllarımızın zehirli bölgelerini temizliyoruz. Bir yandan çöplerinizi geri dönüştürüp iyi bir çevreci yurttaş olup, sonra her gün dört saat televizyon seyrederek tüketim mesajlarıyla kendinizi dolduramazsınız.”

Bir parantez: Occupy Wall Street’in en önemli özelliklerinden biri “kurtarıcılara” rağbet etmeyişi. Berlin’de işgal gösterisine katılan aktivistTadzioMüller’i alalım. 35 yaşında, siyaset bilimci, 2009 yılında Kopenhag’daki iklim değişikliği gösterilerine de global bir ağ olan ClimateJusticeAction’ın(İklim Adaleti Eylemi) sözcüsü olarak katılmış. Diyor ki: “1990’ların başından beri eylemlere katılıyor, kısmen organize ediyorum. Yaşlı solcular geliyor, bir süre sonra ‘Sizin somut hedefleriniz yok, devlet çok güçlü, bunları biz de hep denemiştik’ deyip moral bozarak gidiyorlar. Biz bu yaşlıların sinizminden hep uzak kalmaya çalıştık.” Berlin’de tanık olduğumuz işgal gösterisine çok farklı kesimlerden, daha önce hiç sokağa çıkmamış insanlar gelmişti. Bunun önemli bir nedeni “Euro krizi”, neo-liberalizmin motoru bankaların zora düşünce sürekli devletçe kurtarılması, öte yanda Yunanistan’dan sonra İspanya, Portekiz, hatta İtalya’nın “ratingajansları”nca kredi notlarının düşürülmesi – ipini koparmış bir finans pazarının ülkeleri çökertmeye başlamasıydı.

TAHRİR MEYDANI “MOMENTUM”U

Adbusters 2011 yılının yaz aylarında Mısır’daki Tahrir Meydanı gösterilerinden esinlenip Wall Street’in barışçı bir işgaliyle demokrasiye şirketlerin aşırı etkisini, servet dağılımındaki adaletsizliği ve finans kurumlarının devletlerce kurtarılmasını protesto etmeyi önerdi. Bir “Tahrir momentumu”ydu hedeflenen. Kendi e-mail ağına Temmuz ortalarında yolladıkları basit bir mesajdı bu. Bir anda on binlerce taraftar buldu. Wall Street’in simgesi ChargingBull heykelinin üzerinde dönen zarif ve kırılgan dansçı figürü protestonun çok şey anlatan afişi oldu. Güce karşı estetik, maskilüniteye karşı feminite.

Temmuzdaki önerileri şöyleydi: ABD Başkanı bir komisyon kursun ve parayla politikanın arasına set çekecek önlemleri alsın. “Biz yeni Amerika’nın ajandasını kuruyoruz” diyorlardı artık. Anonymous ağının aktivistleri protestoyu hemen benimsedi ve taraftarlarını “aşağı Manhattan’ı işgale, çadırlar, seyyar mutfaklar, barışçı barikatlar kurmaya” ve nihayet Wall Street’i işgal etmeye çağırdılar. Başkan Obama’ya yönelik talep önemliydi; 2008’de LehmannBrothers’ın iflasıyla patlak veren mali krizden sonra Obama’nın “toplum için bir şeyler yapacağı”na inanmışlar, banka ve finans spekülasyonlarının zapt-u rapt altına alınacağını ummuşlardı.

Yine bir parantez: Yeni hareketlerin bir özelliği, uzun NGO’laşma ve “sivil toplum” söylemlerinin ardından nihayet devletle(rle) arasına mesafe koyması. Örneğin Almanya’da hareketin önemli ayaklarından “Foodwatch” da(Gıda Gözlem) devletten herhangi bir fon kabul etmiyor. Çalışma yöntemi şöyle: Finans spekülasyonlarının global ölçekte gıda fiyatlarını nasıl manipüle ettiğini araştırmak üzere tanınmış, becerikli bir ekonomi muhabirini görevlendirdi bu yaz. Rapor Ekim ayında kamuoyuna tanıtıldığında büyük ses getirdi. Anlamanın çok zor olduğu yöntemlerle gıda fiyatları sürekli yükseltiliyor, yoksul ülkelerde açlığın ve sefaletin hızla artmasına, 2010 yılında gıda fiyatlarının üçte bir oranında yükselmesine “futures” adı verilen borsa oyunları neden oluyordu. Normal bir Alman işçi emeklilik primini ödediğinde, devletin emeklilik fonunun bile borsada buğday spekülasyonu yaptığını ve bunun kendisine pahalı ekmek şeklinde geri döndüğünü bu günlerde Foodwatch’un “Açlık Üretenler” adlı dahiyane raporundan öğrendi. Borsada artık işler o kadar çığrından çıkmıştı ki, borsacıların kendisi bile bu buğdaya karşı soğanın, İspanya’nın faiz oranlarına karşı Japonya’daki opsiyonların alınıp satıldığı çılgın trafikte ne yaptığının artık farkında değildi.

Bilgi o kadar müstehcen ve inanılmaz ki, gerisi kartopu gibi geliyor. New York’ta, Twitter’da bir saatte onbinlerce mesaj kaydeden işgalciler kurdukları web sitelerinde binlerce Amerikalıya yine milyonlara hitap şansı verdiler. Hikayesini, protesto motivasyonunu bir kağıda elle yazıp fotoğrafını gönderen herkesin bireysel sesinin duyulabildiği muazzam bir imkandı bu. Yani Anonymous maskelerinin popülerliğine karşın herkes cesaretle kendi yüzü, yazısı, hikayesiyle vardı orada. İsimsiz bir kitle içinde kaybolmuyordu. 21. yüzyılın öznelerinin bir harekete başka türlü katılması düşünülemezdi.

BİZ YÜZDE 99’UZ

“Biz yüzde 99’uz. Evlerimizden atılıyoruz. Kiramızı zor ödüyoruz. Eğitimliyiz ama iş bulamıyoruz. Kaliteli sağlık hizmeti alamıyoruz. Çevre kirliliğine maruz kalıyoruz. Düşük ücrete uzun saatler çalışıyoruz ve hiçbir hakkımız yok; işimiz varsa şükrediyoruz. Bizim elimize geçen sıfırken öteki yüzde 1 her şeyi elde ediyor.”

Şikayetler açık, değişim isteği muazzam. Fakat New York’ta göstericileri besleyen seyyar mutfağa bile her gün bin dolar gerekiyor. Bağışların yanında sendikaların desteği olmazsa bunun devam etmesi çok zor. Klasik örgütler alana iniyor ve onlara kızan, hiçbir şeyi değiştiremediği için orada olanlarla yan yana geliyorlar. Ama sendikalar ve sol veya liberal partiler, bu yeni muhalefette asıl taşıyıcı olmadıklarını, her şeyin orada bireysel olarak var olan insanlarla başlayıp bittiğini biliyorlar.

BORSAYA EBUZER VERGİSİ - NEDEN OLMASIN?

Şimdi ne olacak? Öncelikle farklı talepler ve aşamalar var. Attac’ın yıllardan beri istediği, şimdi İngiliz RobinHoodTax hareketinin de yüksek sesle önerdiği bir “borsa transaksiyon vergisi” artık Avrupa’da muhafazakar politikacılar tarafından bile telaffuz edilir oldu. Eğer borsadaki işlemlerden yüzde 0,05’lik bir vergi alınırsa global ölçekte yılda 400 milyar dolar para toplanıyor. RobinHoodcular, “Peki bu para nereye harcanacak?” sorusuna üç satırlık bir cevap veriyorlar: “Mali kriz dünyada milyonlarca kişiyi yoksullaştırdı ve birçok ülkeyi büyük bir borç sarmalına sokarak en zenginlere bağımlı hale getirdi. Bu parayla dünya daha adil koşullara kavuşturulabilir.” Muğlak, evet. Ama bunu o zaman düşünemez miyiz gerçekten?

Önemli bir başka talep, büyük şirket tekellerinin ayrıştırılması, yani tarihte daha önce de görülen anti-tröst yasalarının çıkartılması. Serbest piyasa içinde, gerçek serbest ticaretin sağlanması, fairplay kuralları. Örneğin Avrupa Birliği’nin kendi tarım ürünlerine verdiği sübvansiyonlar yüzünden Afrika tarımı –AB ülkelerinden ucuz ithalat nedeniyle– neredeyse biterken, AB içinde her yıl milyonlarca ton ürün, fiyatlar daha da düşmesin diye çöpe atılıyor. Nereye baksak irrasyonel, akıldışı bir manzara. Devasa tarım çiftlikleri, devasa emeklilik fonları, devasa ecza şirketleri, devasa petrol ve doğalgaz şirketleri. ”Corporations”ın politika üzerindeki hakimiyetini sorguluyor işgalciler.

Bütün bunlar için asgari “burjuva demokrasisi” bilinci ve liberal özgürlükler gerekiyor. Türkiye’de de eski-yeni dev şirketlerin politika üzerindeki gücünü, “network”lerin eğitimden iş hayatına, karar süreçlerine şeffaf olmayan etkisini anlamak, her alanda eşitlik ve şeffaflık için önce özgür basın, özgür gösteri ve düşünceyi ifade hakkı gerekiyor.

İyi haberle bitirelim: Cin şişeden çoktan çıkmıştır ve özgürlük ve eşitlik düşüncesi insanlığın bilincine binlerce yıllık bir tarihin ardından artık aşağı inmeyecek düzeyde yerleşmiştir. Okuyamayanlar okuyanlara, duyanlar duymayanlara anlatıyor. Türkiye toplumu da her siyasi görüş, sınıf ve katmandan dünyayla eşzamanlı yaşayan hiç küçümsenmeyecek bir kesime sahip. Kahire’deki Tahrir Meydanı’nda sabahlayarak bir rejimi devirenlerin gücünden New York’un ilham alması, yaşamaya başladığımız büyük dönüşüme işaret ediyor. Ateist, agnostik, anarşist, Müslüman, Yahudi, Kürt veya Japon, herkes tekleşen Dünya’da bugün yüz yüze ve yan yana gelirken bu kriterlerle ölçüleceğini anlamalı. İnşa ettiğimiz en yüksek bina artık “cool” değil. Ama örneğin Türkiye’de borsaya getireceğimiz ve gelirlerinden yeni kütüphaneler ve çocuk yuvaları inşa edeceğimiz bir “Ebuzer Vergisi” itibarımızı, herkesi sessiz birer Huzur Sokağı sakini yapmaya çalışmaktan çok daha fazla artıracaktır.