Anasayfa > Birikim Arşiv > 298 - Şubat 2014 > “17 Aralık Depremi”: 30 Mart Seçimleri ve AKP

“17 Aralık Depremi”: 30 Mart Seçimleri ve AKP

Ömer Laçiner | (Sayı : 298 - Şubat 2014)

17 Aralık’tan bu yana Başbakan Erdoğan ve AKP hükümeti, –AKP’li– Meclis başkanına bile “bu ülkede artık bağımsız yargı yoktur” mealinde sözler ettiren tam bir karşı saldırıya girişerek; “Cemaat”e mensup olduğunu bildiği veya şüphelendiği her rütbeden binlerce polisi görevden aldı ve başta ciddi kanıtlarla üç bakanın yolsuzlukla suçlanmasında rol oynayan savcı ve hakimler olmak üzere, hükümeti zor duruma sokacak soruşturma ve incelemelere kalkışan yargı mensuplarının yanısıra daha yüzlerce hâkim ve savcıyı aktif görevlerden uzaklaştıran bir HSYK operasyonu da gerçekleştirdi.

AKP’ye muhalif bütün parti ve akımlar tarafından hasetle karışık bir öfkenin ve “netameli” addedilmenin damgasını taşıyan, AKP içinde ve etrafındaki diğer cemaat ve tarikatlar tarafından da benzer yargılarla kuşatılmış olan Fethullah Gülen cemaatine karşı AKP’nin yürüttüğü “temizleme harekatı”nın Cumhuriyet tarihinin darbe dönemlerinde bile bir benzeri yok. “Bağımsız ve tarafsız” bir yargı kurumunu tarihinin hiçbir devrinde tanımamış olan Türkiye toplumunun ve siyasal kültürünün nezdinde bile; hükümetin yargıç ve savcıları böylesine hallaç pamuğu gibi atabilmesi ve bu kurumu bir genel müdürlük statüsüne indirgeyen bir kanun teklifini Meclis’e getirebilmesi yine de meşruiyet sınırlarının açıkça çiğnenmesi idi. Ama Cemaat’in kendi dışındaki bütün çevreler tarafından yukarıda işaret ettiğimiz yargılarla çevrili oluşu; onun devlet içinde “paralel bir yapı” oluşturduğu, yürütme –ve yasama– üzerinde bir “vesayet mercii” olmaya yeltendiği iddia ve ithamları ile gerekçelendirilen bu hükümet operasyonuna karşı gösterilen tepkileri kısıtladı ve sınırladı. Ayrıca hükümet de “temizlik operasyonu”nun büyük ölçüde –ilk– hedefine vardığına, Cemaat’in genel devlet aygıtı içindeki unsurlarının geniş ölçüde pasifize edildiğine karar vermiş olmalı ki; o dikta düzenlerine yaraşır HSYK kanun teklifini durdurdu.

Ama AKP yönetiminin ve bilhassa Recep Tayyip Erdoğan’ın ve –AKP’den ziyade ona yamanmış– medya organlarının Cemaat’e karşı açtığı savaş ise durmadı; itham ve öfke dozu yer yer yükselerek 30 Mart seçimlerinden sonra bile sürdürülecek gözüküyor.

AKP ile Cemaat arasındaki topluma, devlete ve siyasete yaklaşım konusundaki kökensel farklılığa, bunun ilk kez bir ittifakla üzerinin örtüldüğü 2002 sonraki sürece, ittifakın fiilî ve nihayet anayasal meyvelerinin alındığı 2010 referandumu ertesinden itibaren bozulmaya başladığına ve o tarihten beri –Kürt sorununa çözüm politikasının icra tarzı ve (buna da ilişkin) ünlü MİT krizi başta olmak üzere– birkaç kez bu durumun alenileştiğine, biz de Birikim’in geçen sayısında işaret etmiştik. Dolayısıyla AKP-Cemaat ittifakının açıkça sona erdirilmesi, bunun vebali ve sorumluluğuna dair aralarında sert tartışmalar olması, bu itişmeye devlet aygıtındaki Cemaat mensuplarının bir kısmının tasfiyesinin eşlik etmesi ihtimal dışı değildi. Ama doğrusu bu çap ve şiddette bir kapışmayı tahmin etmek çok zordu. Ve özellikle de Başbakan Erdoğan’ın ve AKP kanadının bu denli aşırı bir öfke ve hiddete kapılıp, ölçü tanımaz bir düşmanlaştırma söylemi ve kampanyası ile saldırıya geçişi, beklentilerin de çok ötesindeydi.

Gerçi Recep Tayyip Erdoğan’ın partisine ve özellikle de şahsına yönelik en normal eleştiriyi, muhalefeti bile nasıl bir hiddet ve hatta küstahlıkla karşılık verdiğini şu son birkaç yıl boyunca sıklıkla tanık olmuş; en son “Gezi isyanı”nda o saldırgan ve ölçü tanımaz tutumun tiksindirici boyutlara varabileceğini görmüştük. Fakat isyana katılanların çok büyük çoğunluğu Erdoğan ve partisine zaten muhalif olduğu için, o ölçüsüz saldırganlıktaki tutum, Erdoğan’ın 2011’den beri sivrilttiği otoritarist eğilimle yine de örtüşüyor denilebilirdi.

Ama bu kez, Gezi isyanındakini bile kat kat aşan bir öfke ve hatta kin yüküyle, açıkça vatan hainliği ile suçlayarak, Haşhaşinlere benzeterek teröristlerden de beter olduklarını ilan ederek saldırdığı Cemaat, daha düne kadar müttefiki olan ve onun AKP iktidarının en övünegeldiği başarılarının, özellikle de “askerî vesayeti bitirmek” gibi AKP ve Erdoğan’ın tarihsellik tacının en parlak mücevherinin başta gelen ortağı, ön saftaki müfrezesi idi.

Şimdi ise AKP ve Erdoğan daha birkaç ay öncesine kadar onlar hakkında ettiği onca yüceltici sözü sanki hiç söylememişçesine, en ağır suçlama ve hakaretlerle saldırıya geçmekle kalmıyor; tarihsellik tacındaki “askerî vesayeti bitirmiş olma” mücevherini bile “milli orduya kumpas kuruldu” ithamıyla söküp atmayı dahi göze alabiliyordu. Bunun geçici bir şuur kaybıyla söylenmiş bir söz olmadığı da ortadaydı. Nitekim “askerî vesayeti bitiren” Ergenekon, Balyoz ve Kafes davalarında görev yapmış savcı ve hakimler Cemaat’ten oldukları gerekçesi ile ilk planda tasfiye edildikleri gibi verilmiş mahkumiyet kararlarının da “yeniden gözden geçirilmesi” yolunu da açmaya koyuldu AKP liderliği.

Kimi AKP sözcüleri ve bizzat Recep Tayyip Erdoğan, Cemaat’e karşı bu öfke ve nefret yüklü tavır değişimini, güvendikleri, sırt sırta verdikleri birinin hiç ummadıkları bir anda, kendilerini beklemedikleri bir yerlerinden hançerlemiş olmasına, böylece hissettikleri ihanete uğramışlık duygusuna bağlayacak biçimde açıklıyorlar. Ama aynı sözcüler hemen bunun ardından Cemaat’in daha önce itişmeye, küçük çaplı krizlere yol açmış hamlelerini sıralayarak, aralarındaki güven ilişkisinin epeydir koptuğuna, kapışmanın çoktandır zaten alttan alta sürdüğüne işaret edip, az önce dillendirdikleri “hiç beklemediğimiz anda, hiç ummadığımız bir yerden ihanete uğradık” söylemini –kapıldıkları akıl tutulmasından ötürü fark etmeseler de– bizzat tekzip ediyorlar. Kaldı ki; ifşa edilen yolsuzluk soruşturması belgelerinden gayet açıkça anlaşılacağı üzere hükümet ve bizzat başbakan, hangi savcı ve polis ekiplerinin hangi yolsuzluğun izini sürdüğünden pekâlâ haberdardır ve kendilerine bağlı ekipler de bunları epeydir izlemektedir. Dolayısıyla burada söz konusu olan Cemaat’in hükümeti sarsacak yolsuzluk dosyaları hazırlamakta olduğundan habersiz olmak değil, sadece Cemaat’in bunları ortaya dökeceğine ihtimal vermemektir; buna cesaret edemeyeceklerine dair külhanice bir güvene yaslanılmış olmasıdır. Başbakan Erdoğan, daha o dosyalar açılmadan birkaç hafta önce, Cemaat’in en önemli can damarlarından biri olan dershaneleri kapatma kararlılığını ilan ettiğinde, bunun Cemaat’i bağrından vurma anlamına geldiğini gayet iyi biliyorken bile, herhalde onların böylesine bir karşı saldırıya cesaret edemeyeceklerini sanıyor olmalıydı.

Öfkesinin şiddeti ve yoğunluğu,yanılgısının vahametine denktir. Otoriter eğilimin beslendiği kibirlilik, özellikle rakiplerine yönelik o küçümseyici yaklaşım zaten rasyonel düşünme ve tepki kanallarının iptal edilmesiyle oluşur. Dolayısıyla beklemediği, “haddini bildiren” bir tavırla karşılaştığında tamamen zıvanadan çıkmışçasına bir tepki göstermesi hiç de şaşırtıcı değildir.

Recep Tayyip Erdoğan’ın bu halini Gezi isyanı sırasında da görmüştük. Orada da şimdi de düşmanlaştırdıklarını “dış güçler’den destek alan, onların tertiplediği “komplo” veya “darbe”nin aleti olarak ilan etmesinin bir ayağı da yukarıda işaret ettiğimiz otoritarist kibirlilikle ilgilidir. Bu ülke hudutları dahilinde hiçbir hareket ve topluluğun kendisini sarsmak bir yana, geri adım attırmaya bile cüret edemeyeceğinin kibriyle şişirilmiş otoriter kişilik, onu sarsan veya geri adıma mecbur eden her girişimin arkasında mutlaka bir “dış güç”ün olduğuna kendini inandırmak zorundadır. Bunun en ufak bir kanıtının olması bile gerekmez. Ciddi bir karşı çıkışla, zorlayıcı bir girişimle karşılaştığında araştırma, soruşturma gereği bile duymadan, otomatik olarak, adeta içgüdüsel biçimde bu “açıklama kalıbı” dile gelir, harekete geçirilir. Nitekim 17 Aralık olayının ilk sıcak günlerinde aynı içgüdüsel açıklama kalıbıyla derhal “dış güçlerin komplosu”ndan bahsetmeye başlayan Recep Tayyip Erdoğan, öfkesinin hızıyla doğrudan ABD elçisini suçladı; orada da durmayıp ekonomik büyüme oranımızı ve bilhassa yaptırılacak 60 milyarlık büyük hava alanını kıskanan Almanya ve Fransa’dan da bahsetti. Sözü uzatsa “üç tarafı denizle, her tarafı düşmanlarla çevrili” ülkemizin pırıl pırıl hükümetine ve “Allah’ın sıfatlarını haiz” başbakanına komplo kurmaya katılmamış dış güç bırakmayabilirdi. Gerçi etrafındaki sayıları çok azalsa da hâlâ bulunabilen birileri özellikle ABD resmi makamlarına “halini anlayın, ne dediğini bilecek durumda değil” deyip özür dilemiş olmalılar ki ABD üzerine gitmedi konunun. Ama Recep Tayyip Erdoğan’a da el altından haddini bildirmek ihmal edilmemiş ki bir daha ABD’den de diğerlerinden de söz etmedi.

Fakat, özellikle Türkiye muhafazakâr otoritarizminin en gözde “silahı”, zorlandığı durumlarda başlıca can simidi olan bu “komplo” ve “dış güçler-iç hainler” açıklama kalıbı elbette baş köşeden indirilmiş değil. 17 Aralık’tan beri AKP medyasının Cemaat’i bu açıklama kalıbının ortasına yerleştirebilmek için yürüttüğü AKP seçmen tabanına yönelik propagandanın/ajitasyonun suçlama ve hakaret dozunun yüksekliği kadar edep ve ahlâk sefaleti de ibret verici.

Gerçi Gezi isyanı günlerindeki “performans”larına tanık olduğumuz için yadırgatıcı değil bu manzara. Ama AKP’nin –orta sınıf– muhafazakârlığının iktidarını sarsan her iki olayda da, partinin seçmen tabanına, özellikle de gelir ve kültür düzeyi ile orta–alt kesim kategorisine yerleştirilebilecek olan kitlelere yönelik aynı ajitasyon, “algılatma” kampanyasını devreye sokması üzerinde önemle durmak gerekiyor.


Bu konuyu Gezi isyanı bağlamında ele aldığımızda, bu tür ajitasyon/algılatma kampanyalarının, “aşağıdakiler”in, “kitleler”in bilgilenme ihtiyacına, bu salt insanî ihtiyaca değil; tam tersine temel/doğal içgüdülerine korku ve öfkelerine hitap ettiğini belirtmiş idik. Nitekim o dönemde AKP, Recep Tayyip Erdoğan ve onun medyası, AKP seçmen tabanının dinî, mezhebî önyargılarını açık yalan ve karalamayla da yüklü argümanlarla tahrik etmenin yanısıra, o kitlenin Gezi isyancılarının ortalama profili ile bağlantı kurabilecekleri –tarihsel– toplumsal komplekslerini, korkularını ve öfkelerini de depreştirecek yöntemleri de devreye sokmuştu. O nedenle de özellikle isyanın kapsam ve ağırlıkça merkezini, büyük çoğunluğunu oluşturan İstanbul’da ve Ankara’da gösterilere katılan ama neredeyse marjinal kalan faşizan “ulusalcı”lar ve neo-Atatürkçü kalıntılar öne çıkarılarak, tipik Gezi isyancılarını bunlarla özdeşleyerek muhafazakâr–dindar kitlelerin Gezi isyanını kendilerini yakın tarih boyunca aşağılamış, adam yerine koymamış zümrelerin bir kalkışması gibi görmelerini sağlamak amaçlanmıştı. Gezi isyanının bir “darbe teşebbüsü” olduğu yalanı ısrarla tekrarlanarak o kitlelerde “yine mi işbaşına geliyorlar” korkusu uyandırılmak istenmiş; bu korkunun itkisiyle başlıca avantajları olan sayısal fazlalıklarını AKP’nin ve Erdoğan’ın arkasında durarak korumaları telkin edilmiş oluyordu. Kitleleri salt insani nitelik ve ihtiyaçları üzerinden durumu anlamaya ve tavır almaya değil, sayısal fazlalıkları sayesinde bir güç üstünlüğü sağlayabilecek olan bireysel zayıflık kabullerine, toplumsal kültürel önyargılarına kapanıp “kurtarıcı”larına sarılmaya yönlendiren algı politikası böylece devreye sokulmuştu. Bu durumda o kitlelerin, Gezi isyanı nasıl başlamıştı, Başbakanın ve güvenlik güçlerinin davranışı nasıldı, nasıl olabilirdi veya olmalıydı gibi nesnellik ve rasyonalite bazında cevap aranacak sorularla ilgilenmemesi de sağlanmış oluyordu. Akliliği iptal eden bu önyargılarına kapanma, büzülme hali içinde, yüz binlerce insanı darbeye teşebbüs gibi gayet ağır bir suçla itham eden Başbakan’ın, bu iddiayı taşıyabilecek herhangi bir kanıt gösterip göstermediği de elbette akla bile gelmez, gelmemiştir de.

Kitlelerin aklını –kaçınılmaz olarak vicdani ve ahlâkî melekelerini de– iğdiş etmeye matuf o algı politikası Başbakan ve medyası tarafından 17 Aralık itibariyle bir kez daha yürürlüğe konulmuş bulunuyor. Bu defasında mahiyeti çok daha çıplak gözle görülebilir halde üstelik.

Çünkü ortada nereden ve nasıl bakılırsa bakılsın “yolsuzluk”tan başka ad konulamayacak bir olgu var. “17 Aralık depremi” bu olgu ortaya konulduğunda başladı. Ayrıca küçük bir yolsuzluk olayı değil, asgari bir saygınlık iddiasında bulunabilecek bir ülkede bir hükümetin derhal ve toptan istifasını gerektirecek kadar kapsamlı, gayet ciddi delillerle ortaya konulmuş bir hadise, bir gerçeklik var ortada.

En basit bir akıl yürütme bile böylesi bir suçlama ile karşı karşıya kalan bir hükümetin ilgili bakanlarının ve Başbakanın önce savunmaya geçip, iddianın gerçeklik değerini azaltmaya, küçültmeye çalışacağını varsayar. Bunu yapabildiği, becerebildiği ölçüde de ve buna dayanarak bunun bir “komplo” vs. olduğunu ilan etmeye girişir ardından da.

Yalnız, bu tür bir suçlama ile karşı karşıya kalan iktidar, insanların aklına, vicdani ve ahlaki niteliklerine değer veriyor, bu düzeye seslenerek netice alınacağına güveniyor ya da bu ilkeyi kabul ediyor ise yukarıda özetlenen yolu izler. Ama eğer aynı iktidar, seslendiği insanların akli, vicdani ve ahlaki vasıflarını kullanmaktan aciz, kaderini ve iradesini kölece bağlanacağı bir –özdeşleşebileceği– lidere teslime teşne olduklarına inanıyor, bunu varsayıyor ise, tam tersine bir tutum izleyerek, savunma yapmayı bir an bile düşünmeksizin saldırı ile başlar işe ve sonuna kadar da böyle devam eder.

Onun bu durum ve tutumunda “gerçeklik” kategorisine konulan şey, ortadaki yolsuzluk iddiası ve olgusu değil, bu iddia ve olgunun kendi iktidarı üzerinde yarattığı etki/sonuçtur. O nedenledir ki AKP iktidarının ve Recep Tayyip Erdoğan’ın söyleminde 17 Aralık, bir yolsuzluk olayının, delilleri ile ortaya konulmasını değil, bu ağır rezaletin AKP iktidarını “darbelemiş” olmasını, bu etkilenmeyi ifade eden bir deyimdir. AKP ve Erdoğan’ın “anlatı”sında olgunun, gerçekliğin kendisinden bahsedilmez, derhal geçiştirilir ve olay örgüsü hükümetin üzerindeki etkiden (“darbe”) başlatılarak, yani tersinden kurulur. Sahici bir akıl yürütmeyi vicdani ve ahlaki bir değerlendirme yapabilmeyi mümkün kılan gerçeklik, olgusal zemin böylece by-pass edildiğinde, kanıta ihtiyacı olmayan her tür spekülasyonun, önyargının, beylik “açıklama” kalıbının önü de ardına kadar açılmış olur.

Amaçlanan da budur zaten.

30 Mart seçimleri AKP hükümetinin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bu algılatma stratejisinin bu toplumda ne ölçüde geçerli olabileceğinin test edilmesi anlamına gelecek her şeyden önce. Aynı zamanda da gericilik diyebileceğimiz şeyin köklerinden türeyen o stratejiyi kırma bilinciyle ortaya çıkabilecek bir muhalefet potansiyelinin var olma derecesini de görmüş olacağız.