Anasayfa > Güncel Yazılar > Kimlik Politikalarının Sınırı

Kimlik Politikalarının Sınırı

Erdoğan Özmen

02 Temmuz 2014

AKP’nin çevreden gelip merkezi yeniden yapılandıran ya da hakiki toplumsal talepleri taşıyan ve temsil eden bir siyasal hareket olduğuna ilişkin bayat ve yüzeysel tezlere itibar etmeyeceksek eğer aynı temel soruyu tekrar tekrar sormalıyız: Sağladığı destek ve onay –aldığı oy oranı- hangi koşulların ve dinamiklerin, ne tür bir sosyoloji ve psikolojinin sonucudur? AKP’nin toplumla sahici bağlar kuran ve yeni bir “kimlikleşme” talebini doğru biçimde teşhis ederek içermeye çalışan bir parti olduğu argümanı esasen o oy oranına dayandırılıyor çünkü.  Göğüslerini gere gere kendilerini  “AKP yandaşı” olarak takdim eden yazar-çizer takımının ha bire tekrarladıkları ve analiz diye ileri sürdükleri şey işte bu basit, ilkokul çocuğu seviyesine denk gelen denklem.

Aynı soruyu tersinden de soralım: “Muhafazakarlardan ve eski İslamcılardan çıkan bu canavar”, kapitalizmin vahşi çarkları biraz daha kolay dönsün, sermayenin canavarca hareketi sürsün diye “dinin diline, sembollerine ve ritüellerine sahip olmayı” yeterli sayan bu sahtekarlar çetesi (o bile değil bazen, onlar aynı anda, müstehcen bir dilbilgisi eşliğinde İslamiyetin kutsal kitabıyla bile dalga geçebiliyorlar çünkü), küçücük bir çocuk eriye eriye henüz ölmüşken insanın kanını donduracak bir soğukkanlılık ve kayıtsızlıkla borsa rakamlarından bahis açabilen bu kara vicdanlılar örgütü, ucuz bir yalan, hırsızlık, şantaj, tehdit ve zorbalık makinesi gibi çalışan bu kanunsuzlar şebekesi insanlarla nasıl ve hangi yollarla bağ kurmaktadır? Onun çağrısı ve seslenişinin mahiyeti tam olarak nedir? Neye/nereye temas etmekte ve niçin karşılık bulmaktadır  Bugün içine düştüğümüz sahte kutuplaşmadan ve düşmanlıktan çıkarak kendimizi yeniden ortak hayalleri, ortak bir gelecek tasavvuru ve arzusu olan bir toplum olarak inşa etmemizin ilk şartı sahici bir merakla bu soruyu üstlenmek değil midir?

GERİDE HİÇBİR ŞEY BIRAKMAMACASINA

En temelde bir hırs ve açgözlülük hikayesidir bu. Bir sona bağlanmayacakmış gibi görünen ve birikmiş bir hınçla yürütülen bir intikam davasıdır.  12 yıllık iktidarın ve devasa bir hırsızlık, talan, rüşvet ağının sonucunda sınırsızca ve görgüsüzce güç ve sermaye biriktiren, arsızca her şeyi yutmak isteyen küçük bir azınlığın temsilcisi ve sözcüsü olarak İmam-Hatip liseli gençlere sesleniyor başbakan. İyi bir özet aslında bu: “Bu ülkeye sımsıkı sarılacak, yüzünü asla eğmeyecek, kendinizi hiçbir zaman ikinci, üçüncü sınıf hissetmeyeceksiniz. Siz bu topraklara dışarıdan gelmediniz ki, kendinizi misafir hissedesiniz. Siz bu topraklarda artık parya değilsiniz, garip değilsiniz. Sesi çok çıkanın, parası bol olanın, medyaya yön verenin, sokaklarda terör estirenin, cam çerçeve kıranın, yani şımarıkların, yani kaba kuvvet sahiplerinin haklı olduğu bir Türkiye, artık hafızalarda acı bir hatıraya dönüşmüştür. Bu ülkenin sahibi sevgili gençler, belli zümreler, belli güç odakları değil, 77 milyonun tamamıdır"

“Sesi çok çıkan, parası bol olan, medyaya yön veren, sokaklarda terör estiren, şımarık ve kaba kuvvet sahibi”, bir kez daha altını çizip bu sıfatlarınaynı soruyu soralım yine: Bu ülkenin yoksulları ve garibanları için başbakan yine de nasıl ve hangi yollarla etkili bir özdeşleşme figürü olarak işlev görebilmektedir? Bu figürde seçmen çoğunluğunun kendilerini buldukları özellik nedir? Ama bu tür ifadelerin tümünde –kimi zaman açıkça, kimi zaman örtük biçimde- var olan iki özelliğe de işaret  edelim: Tatmini mümkün gözükmeyen bir açlık ve açgözlülük hali; yani her şeyi, rant alanlarını, kupon arazileri, kurumları, değerleri, örgütleri, hassasiyetleri vb. yutsa/içine alsa bile durmayacak olmak, geride hiçbir şey bırakmamak hırs ve iştahı ve, bütün iktidarın/sermayenin toplandığı yer olarak kendini bir lütuf, sadaka merkezi olarak, ‘mağdurlara’ yönelik bir istikbal, tazmin, tamamlanma, kaybedildiği/gasp edildiği varsayılan her şeyi geri kazanma vaadini/çağrısını canlı tutan, kışkırtan bir odak olarak tahkim etme arzusu.

Daha da ürkütücü olan şu değil midir: Kavranamaz nitelikte olan ve yatıştırılamaz gibi görünen bu açlık durumu (o yaygın ve bitmek bilmez mağduriyet yakınması da aynı açlığın korkunçluğunu ve aşırılığını göstermiyor mu), aynı zamanda iç dünyalarındaki derin bir boşluğun ve uçurumun –her şeyi içine çekerek öğütebilecek, ama yine de tamamlanmaz kalacak olan- belirtisi değil midir? Sevgiyle bağlanmış ve canlı olan ne varsa tümünü hükümsüz kılan ve yok eden koyu ve korkutucu bir boşluğun ve uçurumun? Benliklerini kat eden paranoidanksiyete, kin ve nefret de aynı vasatın semptomlarıdır. Önceki iktidar sahiplerinin boşalttığı her mevkiyi büyük bir iştahla, ölçüsüzce ve kırıp dökerek işgal etmelerindeki çirkinlik ve hoyratlık, bütün üsluplarını boydan boya kat eden gaspçı ve yağmacı tutku da aynı şeye işaret etmiyor mu zaten.

DAHA FAZLA, DAHA FAZLA
Önce şu satırlarıokuyalım:

“Lacan’ın XX. Seminer: Encore’da işaret ettiği gibi, jouissance katı bir biçimde Tanrı’nın varoluşunun ontolojik kanıtına türdeş olan bir mantık içerir. Bu kanıtın klasik versiyonunda, benim sonlu, sınırlı bir varlık olarak kendi kendimin farkında olmam dolaysız bir biçimde sonsuz, kusursuz bir varlık fikrini doğurur ve bu varlık kusursuz olduğundan, fikri de varoluşunu zaten içerir; aynı şekilde bizim için sonlu, lokalize, kısmi, “kastre edilmiş” olarak erişilebilir olan kendi jouissance deneyimimiz dolaysız olaraktan, başarılmış, sınırsız bir jouissance fikrini doğurur. Varoluşu öznenin kendisi tarafından zorunlu olarak önceden varsayılan ve başka bir özneye, kendisinin “zevk aldığı varsayılan öznesine” atfedilen jouissance’dır bu.”[1] Psikanalitik/Lacanyenjouissance kavramının anlattığı şey en temelde bebeğin annesiyle arasındaki ilksel bağa ilişkin bir hikayedir. Bu hikayenin çıkış noktası, asla tam olarak gerçekleşmemiş ideal bir “bir olma” (oneness)  halidir. Eksiklik ve arzudan öncesidir. Ama diğer yandan, insanın ruhsal yapısını, eksik ve bölünmüş bir özne olarak insanı anlamanın ve uygun yerine yerleştirmenin en önemli çıpasıdır o “bir olma”, eksiksizlik, tamlık halinin kaybı. Temel bir “kayıp” duygusuyla başlarız hayata. Özne başlangıçtan itibaren ve çoktan, kayıp jouissance’ın öznesi olarak zuhur eder.  Anne ile önceki mitik birliğin –şimdi ‘kaybedildiğine’ göre- yasına zaten gömülmüş olarak. Sonraki tüm kayıp ve yas deneyimlerinin üstüne yerleşeceği ve onların değişmez çerçevesini oluşturacak olan ilk/kökensel kaidedir bu. İnsanı arzulayan bir varlık yapan, insani arzuyu mümkün kılan şey işte bu kayıp jouissance’a, o eksikliğe tabi oluştur.Althusser’in kendi ideoloji teorisi bağlamında ileri sürdüğü “ideolojik çağırma” kavramının açmazını yerleştireceğimiz düzey de burasıdır: Özne ideolojik bir aygıtın çağrısına niçin cevap vermekte, o seslenişte niçin kendini tanımakta, o sese doğru dönmektedir? Çıkarları ya da önceden var olan bazı hakiki sebepler yüzünden değildir bu. Cevaplanan, teslimiyet gösterilen daha ziyade belirli bir irrasyonel emir, onun herhangi bir anlamdan yoksun çekirdeğidir. “Althusser, Devletin İdeolojik Aygıtlarına ilişkin teorisinde, bu Pascalci “makine”nin gelişkin, çağdaş bir versiyonunu sunmuştur elbette; ama teorisinin zayıf noktası, onun veya ona bağlı okulun İdeolojik Devlet Aygıtı ile ideolojik çağırma arasındaki bağ hakkında düşünmeyi hiçbir zaman başaramamış olmasıdır: İdeolojik Devlet Aygıtı (Pascalci “makine”, anlamlandırıcı otomatizm) kendini nasıl “içselleştirmektedir”; bir Davaya yönelik ideolojik inanç etkisini ve onunla bağlantılı özneleştirme, kişinin ideolojik konumunu tanıma etkisini nasıl üretmektedir? Bunun cevabı, gördüğümüz gibi, bu dışsal Devlet Aygıtları “makine”sinin gücünü, ancak öznenin bilinçdışı ekonomisi içinde travmatik, anlamsız bir emir olarak yaşandığı sürece uyguladığıdır. Althusser, simgesel ideoloji makinesinin “içselleştirilerek” ideolojik Anlam ve Hakikat deneyimine dönüşmesini sağlayan ideolojik çağırma sürecinden bahseder yalnızca: Ama Pascal’den, bu “içselleştirme”nin, yqapısal zorunluluk icabı, hiçbir zaman tam olarak başarılı olamadığını, her zaman ona yapışıp kalan bir travmatik irrasyonalite ve anlamsızlık artığı, kalıntısı, lekesi olduğunu ve bu artığın, öznenin ideolojik buyruğa tam olarak teslim olmasını önlemek şöyle dursun, tam da bunun önkoşulu olduğunu öğrenebiliriz.”[2]

Yani ideolojik çağırma hiçbir zamantam/eksiksiz değildir.  Daima bir artık, öznenin ötekinin ne istediğinden asla tam emin olamadığı bir fazlalık, anlamlandırılamayan bir şey oradadır. Öznenin bu açığı kapaması, bu boşluğu doldurması fantezi sayesindedir. Fantezi öteki için kim ve ne olduğum sorularını cevaplayarak arzumun çerçevesini sağlar ve nasıl arzulayacağımı gösterir. Fantezi aracılığıyla ideolojik çağrının/makinenin irrasyonel aşırılığı ile kendimi önünde eyleyen olarak tahayyül ettiğim bakış arasında bir çakışma gerçekleşir. Fantezinin sağladığı çerçeve sayesinde bizim için “kayıp” jouissance işlevi görecek bazı somut içeriklere kavuşuruz. Jouissance ihtimalini gündemde ve canlı tutan şeydir fantezi.

O halde Zizek’in “günümüz politikası giderek daha fazla doğrudan jouissance politikasıdır, jouissance’ı kışkırtma, kontrol etme ve düzenlemeyle ilgilidir.” saptaması ışığında daha etraflıca düşünmeliyiz. Bu “sapma” ya da “anomali”yi mümkün kılan dinamiklerden birisidir kimlik politikaları. Toplumdaki yatay farklılıkların dikey antagonizmanın (toplumun sınıflı yapısının)yerine geçmesi ya da antagonizmanın farklılıklara tercüme edilmesinin açtığı alanjouissance politikasının işleyeceği ve karşılık bulacağı zeminin ta kendisidir. Şunu da bir arada düşünmeliyiz: Jouissance ekonomisi düzeyindeki mücadele herkesin herkese karşı mücadelesidir. Öncesinde de jouissance deneyimleme özgürlüğüne zaten sahip olmadığım ve bunu kabullenme ihtimali en baştan dışarıda bırakılmıştır. Bir paradoksla karşı karşıya olmaktır bu: Ancak vazgeçerek ya da bir muktedirde/yüce güçte toplayarak elde edebileceğim bir şeydir jouissance. Fantazisini kurduğum şey, beni mahrum edenlerden parça parça geri alarak yeniden jouissance’a sahip olabileceğimdir. Bu tuzağa düşüldüğünde hınçla, kalpte biriken nefretle eyleme geçmek için hiçbir engel kalmamıştır artık.  Demek ki asıl yapmamız gereken şey, bütün o farklılıklar çokluğunu ince bir dikkat ve özenle, kapitalistlerin/sermaye sınıfının sosyo-ekonomik işlev ve rollerini her düzeyde tecrit ederek bir de, toplumun temel bölünmesine dönüştürmek, toplumsal bedeni kat eden dikey antagonizmanın terimlerine tercüme etmektir. Farklılıklarımız içinde hepimizin eşit olduğunu vaaz eden, her şeyi karşılıklı bir tanı(n)ma ve saygı meselesine indirgeyen, “kurbanlara” yapılmış geçmiş haksızlıkları tazmin etmekten ibaret bir toplumsal adalet kavramı tesis eden bu liberal demokratik öneriyi reddetmektir. Gayet sistematik biçimde işleyen vahşi ve gaddar bir düzenin bünyevi bütün veçhelerini kişisel meselelere tahvil eden bu çok-kültürcü bakışa karşı çıkmaktır.      Bildik sınıf indirgemeci tutuma yaslanmak mı bu? Her türlü sorunun –etnik, inanç, cinsiyet vb. temelli-basmakalıp bir mantık eşliğinde sınıf mücadelesi şablonuyla ele alınmasını ve oraya endekslenmesini önermek mi? Daha ziyade, en temelde sembolize edilemez olan sınıfsal antagonizmanın var olan bütün yatay farklılıkların ufkunu, çerçevesini ve en nihayetinde de somut aktüelleşmeve eklemlenme biçimlerini tayin ettiğini söylemeye çalışıyorum. Sınıflara bölünmüş yapının tikel ve kimlik-temelli mücadeleleri ve onların akıbetlerini belirleme tarzları üzerinde daha çok konsantre olmamız gerektiğini yani.  Küresel/total/hiper/neo-liberal (hangisini tercih edeceksek artık) kapitalizm koşullarında adalet ve eşitsizliğin geniş yelpazesini mecburen bölme, ayırma, sıralama, lokalize etme gibi stratejilere yaslanan kimlik politikaları en temelde bir tür politikasızlık jesti sayılamaz mı o halde? Kendi perspektifimizi belirli tekil taleplerin, konumların ve mücadelelerin çokluğunun bizatihi varlığından ziyade, onların biricik/tikel nitelikleri ile evrenselleşme –kendilerinden başka bir şeyi temsil etme- kapasiteleri arasındaki yarıkta derinleştirdiğimiz ölçüde hakiki ve radikal bir politik hat için daha da umutlanabiliriz. İnsanlığımız ve geleceğimiz buna bağlı çünkü. Ya da: Eğer insan olmak, içine doğduğumuz ve tüm pozitif içeriği sadece temel bazı nöro-kognitif potansiyellerden ibaret olan bir boşluğu, boş bir çerçeveyi harikulade bir emekle inşa etmek, doldurmaksa (Badiou’yla birlikte şunu da ekleyelim hatta: “Tek sahici etik, hakikatlerin etiğidir –daha doğrusu tek etik, hakikat süreçlerinin, dünyaya bazı hakikatler getiren emeğin etiğidir.”-), rahatça diyebiliriz ki; varoluşumuzun verili niteliklerinin –etnisite, cinsiyet, din, mezhep gibi, (biyolojik bedeni de niye buraya eklemeyelim ki)- çizdiği ve bizi sabitlediği sınırlı ufku aşmak, en temel vasfımıza, sonsuz ve ölümsüz oluşumuza yönelmek de aynı inşa faaliyetinde ısrar ve sebat etmektir. Bu, onların sınıf mücadelesi terimleri uyarınca politikleştirilmesi yoluyla olabilir ancak. Ya da (Badiou yine): “Farklılıklar zaten olan şeyler olduğuna ve her hakikat henüz olmayanın ol-uşması olduğuna göre, farklılıklar tam da hakikatlerin lağvettiği ya da önemsizleştirdiği şeylerdir.” Böyle böyle, daha çok konuşarak daha sağlam yollar bulacağız. Buna inanarak…


[1]S.Zizek, The Parallax View, The MIT press, 2006, s.188 (Türkçesi: Paralaks, çev. Sabri Gürses, Encore Yayınları, 2008, s.188)
2 Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, Çev.T.Birkan, Metis Yayınları, 2002, s.58-9