Anasayfa > Güncel Yazılar > 'Hayvan'laştıramadıklarımızdan mısınız?

'Hayvan'laştıramadıklarımızdan mısınız?

Tayfun Atay

04 Haziran 2007

'Hayvan'laştırama dıklarımızdan mısınız?! 02/06/07
Hatırlarsınız, hani Tanzimat Fermanı'ndan sonra Osmanlı'da gündeme gelen gayrı-Müslimlerin Müslüman tebaayla eşitliği ilkesini halka anlatmak için, Bundan sonra gâvura 'gâvur' demek yasak! lâfı edilmiştir ya...

Tam olarak benzemese de onu andıran biçimde daha fazla gecikmeden söylemeli: Bundan sonra insana 'hayvan' demek yasak!..

Ama yanlış anlaşılmasın! Bundan muradım insanı gözetmek değil. Tersine 'havyan'ı, hayvanları gözetmek...

En yaygın ve sıradan küfürdür bizde Hayvan herif!...

Bu ifadede insana hakaretvar sayılır değil mi?

Hayır, bu ifadede esasen 'insan-dışı' hayvanlara çok büyük hakaret, haksızlık ve 'alçaklık' yatar.

İnsan-dışı hayvanlarla 'insan' denen hayvan arasında ortaya çıkmış, güçlenmiş, kurumlaşmış ve artık 'sorun' diye düşünülemez olmuş bir eşitsizlikten temel alır bu.

'Türcülük'ten yani!..

1970'lerde Richard Ryder tarafından ortaya atılan bir kavram olan 'türcülük', ırkçılık ya da cinsiyetçilik ideoloji ve pratik olarak ne anlam taşıyorsa aynı nitelikte bir insani 'yanlışlık'a işaret eder.

Irkçılık nasıl kendi dışımızda kalan öteki insan topluluklarını renginden, dilinden, dininden, vb. farklılıklarından dolayı aşağı ve her şeye müstahak görmekse;

Cinsiyetçilik nasıl 'kadın'ı cinsiyetinden ötürü aşağı ve her şeye müstahak görmekse;

Türcülük de 'öteki' hayvanları insandan aşağı ve dolayısıyla her şeye müstahak görmek, Ryder'in deyişiyle, bir başka türe mensup oldukları için onlara zarar vermektir (R. Ryder, 'Türcülük', Birikim, Sayı: 195, 2005).

'Zarar'ın sınırı hayvanları yiyeceğe-giyeceğe dönüştürmek gibi hayli masum pratiklerden başlıyor; onları zevk için avlamaktan deneylerde kullanmaya, giderek at yarışı, rodeo, horoz dövüşü, boğa güreşi gibi acımasızlıklara ve sirklerde eğlence unsuru yapma vicdansızlığına kadar varıyor.

Ama tüm bunları son derece olağan, sıradan ve 'doğal' olarak yapıyoruz. Oysa hayvanlar acı çekiyorlar. Ve acı, tek ve biricik gerçek kötülüktür diyerek soruyor Ryder: Bir saatlik işkenceye uğramaktansa bir saatlik mutluluğu feda etmez miydiniz?


İnsanın kendi toplumsal dünyasında büyük ölçüde 'çuvallama' içinde olduğu günlerdeyiz. 'Toplumsal insan'a dönük umutların giderek azaldığı bir ortam mevcut.

Yine de 'en son umut ölür' şiarınca mücadeleyi sürdürüyoruz. Daha iyi, mutlu ve barışçıl bir dünya inancıyla...

İş bununla bitmiyor ama. Bir de 'doğal' insan var. Yazının başında 'insan denen hayvan' diye tabir ettim ya, o insan...

Sorun şurada ki biz, adına 'insan' denen hayvandan, kendisine, 'hakaret' amacıyla 'hayvan' denen insana geçişin trajedisini yaşıyoruz.

'Öz'ümüzü anlatan bir terimi kendimize hakaret kabul eder hale gelmişiz yani!..

Bu, en basit anlamda kendi özümüze yabancılaşmanın sonucu. 'Doğal' varlık olan özümüze, dolayısıyla o 'öz'ün bir parçası olduğu doğaya yabancılaşma bu...


Bu sorunla ilgili nefis bir çalışma yakınlarda Türkçe'ye kazandırıldı. Dünyada hayvan hakları hareketinin önde gelen sözcülerinden olan felsefeci Tom Regan'ın Kafesler Boşalsın - Hayvan Haklarıyla Yüzleşmek adlı kitabı (İletişim Yayınları, 2007).

Türcülüğe karşı mücadeleyi ve onu ortadan kaldırmayı asli etkinlik haline getirmiş olan hayvan hakları savunuculuğunun ahlaki ve felsefi temelleri ortaya konmakta bu kitapta. Ayrıca hayvan haklarına yönelik hem alaycı tutumlarla hem de daha sistematik itirazlarla kıyasıya hesaplaşılmakta.

Yukarıda tartışmaya açtığımız mevzunun, belki henüz çok fazla ayırtına varamıyor olsak da aslında ne kadar mühim olduğunu anlamak açısından mutlaka okunması gereken bir kitap bu. Hayvanların yaygın, kapsamlı ve olağan-laştırılmış insan sömürüsünden kurtuluşunun da özgürlük, eşitlik ve barış yolundaki 'toplumsal' mücadelenin parçası olduğu mesajını veren bir kitap aynı zamanda...


Daha özelde ise hayvanlara yaptıklarımızın nasıl tasavvur ötesi bir dehşet olduğunu fark etmemiz açısından okunması gereken bir kitap... Giriş sayfalarından bir anekdot, o 'deh-şet'i çarpıcı biçimde örneklemekte. Bir Çin restoranında canlı canlı pişirilen bir 'kedi'nin acı hikâyesi bu. Aman dikkat! Kedisi olanlar da 'kalbi' olanlar da okumasa iyi olur:

Aşçı olduğunu tahmin ettiğim bir adam, uzun metal bir maşayla uzun tüylü bir kediyi kafesinden hızla çekip alıyor ve apar topar mutfağa sokuyor... Kedi pençe atıp acı acı haykırırken, aşçı hayvana demir çubukla vuruyor. Artık daha çok pençe atıp, daha çok feryat eden hayvan, aniden kaynar su dolu bir küvete daldırılıp on saniye kadar orada tutuluyor. Çıkarılır çıkarılmaz ve hâlâ canlı haldeyken, aşçı bir hamlede hayvanın derisini başından kuyruğuna kadar sıyırıp alıyor. Sonra da şok halindeki hayvanı geniş taş bir teknenin içine atıyor ve kedinin donuk ve camsı gözlerle ağır ağır yutkunuşunu izliyoruz, ta ki son nefesini verip de boğuluncaya dek... Yemek servis edildiğinde, müşteriler aşçıya teşekkürler edip onu iltifatlara boğarak iştahla tabaklarındakini yiyorlar (s. 13-14).

'Afiyet olsun' diyeniniz var mı?!.

Birgün, 3.6.2007