Anasayfa > Güncel Yazılar > Dağdan İniş: TESEV Raporuna İlişkin Notlar

Dağdan İniş: TESEV Raporuna İlişkin Notlar

Derviş Aydın Akkoç

08 Temmuz 2011

Gazeteci Cengiz Çandar’ın TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) adına hazırladığı, “Dağdan İniş-PKK Nasıl Silah Bırakır? Kürt Sorunu’nun Şiddetten Arındırılması” üst başlıklı raporu, Kürt Siyasi Hareketi de dâhil olmak üzere demokratik kamuoyunda belli bir tartışma yaratacağa benziyor. Raporun dikkat çekici yanı, Kürt meselesinin hal yoluna sokulması hususunda, doğrudan PKK ve Abdullah Öcalan’a göndermede bulunması, dahası bu iki olguyu-fenomeni çözümün ayrılmaz parçası addetmesidir.Raporun sergilediği mantığa göre, Cumhuriyet rejiminin yılları bulan Kürt Sorunu, bugün gelinen aşamada, PKK ve Abdullah Öcalan “gerçekliği-sorunu” halini almıştır. Kürtler aleyhine işleyen Cumhuriyet’e münhasır tarihsel gelişimin tüm birikimleri bu iki olguda düğümlenmiş, üst üste yığılmıştır. Takriben yüz sayfayı bulan metin, mezkûr dönüşümün toplumsal-siyasal dinamiklerini ve tarihsel nedenlerini tatmin edici ölçüde sunmaktadır. Dönüşüm momentinin tartışma götürmez varlığı nedeniyle Çandar’a göre, “PKK neden değil, sonuçtur” yönündeki bildiğimiz ve pek çok soru işaretini gideren kuşatıcı yargı, tarihsel geçerliliğini korumakla birlikte günceldeki, reel-politikteki anlam ve önemini yitirmiştir. Bu anlam yitimi/dağılması, raporda şöyle ifade ediliyor: “Yıllar boyu, bir klişe genel kabul gördü: ‘Kürt Sorunu ile PKK ya da ‘terör sorunu’ aynı değildir… PKK, neden değil, sonuçtur. Kürt Sorunu, PKK yok iken de vardı. PKK, Kürt Sorunu’nun çözülmemiş olmasının sonuçlarından biridir ve dolayısıyla Kürt Sorunu’nu çözme girişimi, PKK ile mücadeleden ayrı ya da bağımsız olarak ele alınmalıdır…’ Farklı şekillerde ifade bulan ve ilk bakışta doğru görünen bu yaklaşım, bugün geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü PKK çözülmeden ve dolayısıyla onun tartışmasız ve rakipsiz ‘tek otoritesi’ konumundaki Öcalan’ın durumu ele alınmadan ve PKK’nin silah bırakması sağlanamadan, Kürt Sorunu’nun çözülebilmesi imkansızdır”. Bu tespitlerden birtakım sonuçlara varmak mümkün: Masum ve kurtarılmayı bekleyen “Kürt halkı” imgesi ile, kötülük kaynağı olan “PKK terör örgütü” imgesi arasındaki ikilik-yarılma ortadan kalkmıştır. Kürt Sorunu ve PKK olgusu birbirlerinden ayrı olmak şöyle dursun iç içe geçmiş bir yapısal özellik arz etmektedir. Bu itibarla, çözüm safhasında PKK ve Öcalan faktörlerini hesap dışı bırakan tüm politik yaklaşımlar iflas etmeye yazgılıdır. Raporun hülasası bir bakıma bu sarih tespitten ibarettir.

Bu bağlamda raporun sonuç bölümünde yer alan anayasal ve demokratik çözüm önerileri de, PKK ve Abdullah Öcalan gerçekliği temeli üzerine bina edilmiştir. Rapora göre, sorunun siyasal ve demokratik bir çerçevede çözülebilmesi için, “karşılıklı güven ortamının” tesis edilmesi gerekli. Süreklileşmiş şiddet pratikleri güven duygusunu hırpalamıştır ama. Zedelenmiş güvenin yeniden onarılması özetle şu koşullara bağlı: Öncelikli ve ivedi adım olarak sayıları yüzlerce KCK tutuklusunun serbest bırakılması ve KCK “davasının düşürülmesi”; Terörle Mücadele Kanunu’nda yapısal değişikliklere gidilmesi; PKK’nin eylemsizliğinin “süreklileştirilmesi”, eylemsizlik sürecinde PKK’nin “Türkiyelileşmesinin önündeki yasal ve siyasal engellerin kaldırılması”; gerillaların siyasal yaşama yönlendirilebilmesi için “aşamalı af” uygulamasına gidilmesi; BDP’nin Meclis’teki siyasi etkinliğini arttırabilmesi için seçim barajının yüzde onunun altına çekilmesi; Abdullah Öcalan’ın hapishane koşullarının ev hapsine çevrilerek düzeltilmesi ve Öcalan’ın çözümün aktif bir parçası kılınması; yurtdışındaki mülteci Kürtlerin Türkiye’ye dönüşlerinin ve kamusal yaşama dâhil ediliş yollarının bulunması ve vatandaşlık haklarının iadesi... Tüm bu koşullar, elbette Kürtlerin “anayasal statü” kazanmasına bağlı. Raporda siyasi ve hukuki statüsüzlüğün, Kürt Sorunu’nun asli nedeni olduğu dile getirilmekte. Kürtlerin, kendi varlıklarını tanımlayıp-anlamlandırdıkları bir statü edinmeleri, anayasal değişim sayesinde mümkün olabilir ancak. Dolayısıyla rapora göre, sorunun politik olarak çözülebilmesi için hukuki yeniden düzenlenme elzem. Rapor, öne sürdüğü değişim önerilerinin ‘Türk’ kamuoyunda reaksiyon yaratmaması (“vatandaş hassasiyetini” kışkırtmaması) için “zamana yayılması gerektiğini” belirtmektedir.

Silah Bırakmak ve ‘Silahsızlandırılmak’ Arasında Kürt Sorunu

PKK ve Öcalan’ın durumunun metinde kilit öneme sahip olması, Kürt Sorunu’nun Türkiye sathındaki algılanma biçimindeki bir “kırılmaya”, sosyal teorinin kavram terminolojisinden hareketle söylemek icap ederse “kopuşa” işaret etmektedir. Kopuşun-kırılmanın izlerini raporun başlığından hareketle açıklamak olası. Başlıkta geçen, “PKK Nasıl Silah Bırakır?” sorusu, kopuşu imleyen sosyo-politik saptamanın omurgasını oluşturmakta. Malum, devlet otoritesi şimdiye kadar “PKK Nasıl silahsızlandırılır?” sorusu etrafında mesai harcamıştır. “Silahsızlandırılma” ifadesi, PKK’nin nesneleştirilmesine, çözüm sürecindeki dilsel-iletişimsel temsiliyetinin sıfır noktasına atıfta bulunur. Silahsızlandırma ibaresi, PKK’yi iletişim dışı, dolayısıyla konuşmaktan uzak bir yapılanma olarak kodlar. Bu kodun esasını, “terörle müzakere değil, mücadele edilir” yollu ulus-devlet mekanizmasına özgü politik ve hukuki kanaat oluşturmaktadır. Rapor, bu kavrayışa ve kavrayışın inşa ettiği dile temayül etmemek için, “terör-terörist” kavramlarını bir tarafa bırakmak gerektiğini dile getiriyor: “Şayet PKK bir ‘terör örgütü’ muamelesi görecek ve PKK mensupları ‘teröristler’ olarak nitelenmeye devam edecek ise, konuya ‘güvenlik’ politikaları bağlamında yaklaşmaktan ve PKK mensuplarına yönelik olarak inzibati önlemler almaktan başka bir yol bulunmamaktadır”. Rapor, öne sürdüğü bu çıkmaza düşmemek için “terörist hareket” yahut “terörist” adlandırmalarından farklı olarak “isyan hareketi” ve “isyancı” adlarını kullanmayı tercih ediyor. Zira “terörizm” kavramından hareketle Kürt Sorunu’nun siyasal bir bağlamda çözüme kavuşması imkansız. Ne var ki, metnin paradoksu “terörizme” alternatif olabilecek adları egemen iktidarın söz dağarcığından çekip almasıdır. İsyan hareketi veya isyancı gibi adların tanımları, ABD Savunma Bakanlığı’nın isyan hareketlerinin sonlandırılması amacıyla oluşturulmuş sözlüğünden devşirilmiştir. Metnin sıkıntılı noktasını bu ‘sevimsiz’ durum oluşturmakta. Ama bu sevimsizlik de kendi içinde anlaşılırdır çünkü rapor zaten konunun ilgililerinden çok siyasi iktidarı elinde tutan egemenlere, yani “siyasi karar alıcılara bir referans” olarak sunulma cehdiyle kaleme alınmıştır.


PKK nazarında silahsızlandırılma ifadesi, siyasallaşmaya değil, “tasfiyeye” tekabül etmektedir. Zira silahsızlandırma kanaatinin nihai hedefi, “en son terörist yok edilene kadar”, terörle mücadele etmektir. Raporun asli amacını oluşturan “PKK Silah Nasıl Bırakır?” sorusu, militarist kanaatten içerik açısından ayrılır. “PKK Nasıl Silah Bırakır?” sorusu, edilgenlikten ziyade öznelik pozisyonuna, konuşma ve dile açılma kapasitesine işaret eder. Bu yaklaşım da, PKK’yi sorunun kaynağı değil, çözümün parçası kılar. Rapora göre, Kürt Sorunu’nun demokratik çözümü, PKK ve Öcalan gerçekliğinin idrak edilmesi, hatta bunun bir tür “başlangıç” alınmasıyla mümkün. Bizzat kendi iktidar konumunu muhkemleştirme saikiyle AKP’nin gündemleştirdiği, demokratik çevrelerin de bu gündeme kendi cephelerinden, kendi dertlerini ilgilendiren nedenlerde katkıda bulunup beklenti içinde olduğu, yeni ve daha makul bir ‘demokratik’ anayasanın yapılması-yazılması sürecinde, görece yeni sayılabilecek PKK, Öcalan ve Kürt Sorunu’nun iç içe geçtiği dönüşümün-gerçekliğin akılda tutulması şart. Gerek devlet ve hükümet erkânı, gerekse kamuoyunu ‘köşe’lerinden yahut akademik kürsülerinden bilgilendirmekte olan kalem erbabı, bu gerçeklikle yüzleşmek zorunda. Tekrarlamak gerekirse raporun, PKK ve Öcalan gerçekliğine yönelik ısrarlı vurgusu, hâlihazırdaki paradigmaların tıkanmışlığını gözler önüne sermektedir. Kürt Sorunu başka, PKK ve “terör” sorunu başkadır yaklaşımı, militarist zihniyette sürmekle birlikte, artık çökmüştür. Hükümet, yargı, güvenlik güçleri, üniversiteler, TSK gibi kurumsallaşmış yapılarıyla birlikte bir bütün olarak Türkiye devletinin klasikleşmiş ayırma tutumunun geçersizliğinin ilanı, meselenin çözümünde askeri yönetimlerin (güvenlik-asayiş-otorite tesisi vb.) miadını doldurduğunu ifade etmektedir. Kökeninde politik ve hukuki olan bir sorunun şiddetle çözülemeyeceği yönündeki kuvvetli “kanaat” raporun, deyim yerindeyse “ruhunu” teşkil etmektedir. Doğal olarak bu ruha münasip çözüm, askeri olmaktan ziyade siyasidir.