Anasayfa > Güncel Yazılar > Türkiye'nin Yarası: Şiddet

Türkiye'nin Yarası: Şiddet

Derviş Aydın Akkoç

04 Ağustos 2011

Memlekette bir türlü dinmeyen bir şiddet kasırgasıdır ki, tüm tahribatı ile esiyor. Meseleleri konuşarak, dilin gücüne yaslanarak çözüme kavuşturmak bu topraklarda mümkün değil gibi. Varsa yoksa çatışma, mücadele, savaş, emir, itaat, iradesizleştirme, asıp kesme, yok etme… Büyük stratejik analizler, geleceği şimdinin kopyası kılmaya yönelik bilimsel-akademik çalışmalar bu sürecin yol açıcıları. Söz gelimi, Silvan’daki gibi çatışmalar akabinde analistler peyda olur kamusal alanlarda. Savaşın bir türlü sıyrılamadığımız terimleri bu analistler sayesinde kamusal alana yeniden ve daha bir palazlanarak sızar; salt sızmakla kalmaz içimize yerleşir. Özgürlüğün teminatı olan politikaya bu cenk ortamında maalesef olanak tanınmıyor. İnsanın özgürlüğünü tesis ve temin edecek tek araç, politikadır. Lakin şiddet, -bilinir ki- yüzyıllardır politikaya musallat olmuştur. Platon Sicilyalılara yazdığı mektuplarından birinde, “Tiranın ricasında bile zor var” diyerek bu kadim meseleye işaret eder. Emirde değil, ricada dahi açığa çıkan zor… Platon politikayı zehirleyen zoru-şiddeti, insan ilişkileri dünyasından, kılıç kalkanlı kanlı harpler şöyle dursun en basit ve gündelik kullanım biçimlerinden dahi çıkarıp atmak istiyordu. Bir rıza üretim mekanizması olarak politika, ‘ricada’, ‘konuşmada’ dahi zoru devre dışı bırakmalıdır. Bugün böylesi bir durumu (fizik şiddet araçlarına sahip olmadığımızda, karşımızdakini bu kez dil aracılığıyla susturmayı âlâsıyla yaptığımız göz önüne alınırsa) hayal etmek bile imkânsız. Oysa dilin kendisi de şiddetten sıyrılmalı, zordan arınmalı. Modern siyasi liberalizmin ‘rıza’ veya ‘ikna’ terimleri ile aynı anlama gelmez bu. Siyasi liberalizmin nasıl bir hegemonya ve baskı ilişkisi olduğu dört yüz yıllık geçmişi ile ayan beyan ortada. Platon’a göre, insanların eyleminde zorun tahakkümü belirleyici olamaz, olmamalıdır. İki bin küsur yıldır dert, aynı derttir aslında. Platon’la başlayan arayış, Marx’a kadar varlığını sürdürmüş, Marx sonrasında da politika düşüncesinin belalı konusu olmuştur. Marx’ın meselesi (emek ve sermaye arasındaki çelişkilerden bağımsız olmayarak) önünde sonunda özgürlük değil midir? Tahakküm araçları (ki bunların en görkemlisi devlettir) insani ilişkilerde hüküm sürdüğü müddetçe özgürlüğe yer yoktur. Tekrarlayalım: Özgürlük politika (politik söz) olmadan mümkün değildir. Gelgelelim şimdide olup bitenlere baktığımızda hakikati eğip bükmeye hacet yok: ‘Söz’ bir vakitler sahip olduğu kıymetini, anlamını çoktan kaybetmiştir! Kelimelerin gücü, yani sözün dünya yıkıp dünya kuran mahiyeti dağılmıştır. Hayatı idame eden, kımıldatan şey, şu kör olasıca “güçler dengesi”dir. Politika durmaksızın değişen dengelerin oyuncağı, aleti olmuştur. Bana öyle geliyor ki, tam bu nedenle mesele, demokrasiyi, sosyalizmi yahut liberalizmi yeniden tanımlamak değil (tabii ki kıymetli çabalar bunlar), genel anlamıyla politikanın kendisini tanımlamak, onu itildiği köşe bucaklardan çekip çıkarmak, buraya, şimdiye konumlandırmak, dahası yüceltmektir.

Politikanın Sıfır Noktası: Ölüm ve Duygular Yitimi

Türkiye’de güçler dengesini bir tarafa bırakarak eylemek, düşünmek ve konuşmak nasıl gerçekleştirilebilir? Doğrusunu söylemek gerekirse cevabını bilmiyorum bu sorunun. Ama şurası aşikâr: Hayatı ‘şiddet’ yahut ‘zor’ dışında olumlamaya dair söylenenler trajik biçimde hep boşa çıkıyor, kendi üzerine kapanıyor. Çok mu umutsuz ifadeler bunlar? Pekâlâ, şu memleket hallerini nasıl yorumlamalı: Televizyon ekranlarında, gazetelerin kirli köşelerinde (Türkler ve Kürtler arasında çıkabilecek) muhtemel bir iç savaşın iktisadi bir dil içinde kalınarak “bilançosu”, “kar-zarar” tabloları çıkartılmıyor mu? Gönül rahatlığı ile 1990’lara dönüşten söz edilmiyor mu? Yeniden binlerce yargısız infaz, işkence, toplu ve zorunlu göç… Gerçekten bu kadar kolay mı bu? Yine mi ölürüz “beş on bin birden” güneşe karşı? İki kere ikinin dört ettiği bu zalim gerçeklik söylemlerinde, yaşanabilecek yıkımların sorumluluğu sırf insan olma vasfı hesap edildiğinde nasıl alınabilir? Yeryüzüne, bu daraldıkça daralan hayata nasıl katlanılır? Bu insafsızca sürüp giden reel siyaset hokkabazlıkları ortasında elimiz böğrümüzde kalmıyor mu? Bu cehennemî darlığı genişliğe çevirme teşebbüsleri hüsrana uğramıyor mu hep? Müşterek değer ve anlamlar yaratabildik mi şiddet dışında? Tek müşterek noktamız ne yazık ki, hâlâ şiddettir. Uzmanca akıl yürütmelerin, ticari kaygıların, geleneksel erkeklik kodlarının, ulusal politikaların tozu dumanı arasında kadınlar, çocuklar, öğrenciler, mahsuplar, Kürtler şiddet kasırganın kurbanları olmaya devam ediyor. Türkiye’de hayat zinhar normalleşmiyor, kendi seyrinde akmıyor, akamıyor. Hapishanelerde “suçlulara”; tımarhanelerde “delilere”; köhne barınaklarda hayvanlara, mezarlarda ölülere yer kalmadı. Bu ülkede yaşanan bunca kıyımdan sonra acılara da yer kalmadı! Yürekler amansızca nasırlaştırıldı. (Bu yazıyı yazan ben de dâhil olmak üzere) toplum olarak acıları duymuyor, hissetmiyoruz. Hangimiz duyduğumuzu söylüyorsak, yalan söylüyoruzdur. Zira bırakalım başkasının, sosyologların ifadesiyle “ötekilerin” acılarını, kendi şahsi acılarımızı, varlığımızı, etimizi bile duymuyoruz. Buna rağmen “acı tacirliğine” devam edenler var. Duygularımız, kalbimiz buz tutmuş vaziyette oysa. Bu lanetli modern buz külçeleri parçalanıp kırılacağa benzemiyor. Edebiyat bu hususta -iyi niyetli ama- boşa kürek çekiyor. Şiirin dünyasızlığı, yaşamsızlığı ortada… Politika piyasanın ‘zinde güçlerinin’ esiri; hukuksa bu esaretin sözcüsü konumunda… Duygularımızı kaybettik. “Akıl” denilen canavar duyguların sırtını yere getirip, öznelliği tarumar etti. Mağlubiyetin apaçık göstergesi şiddet karşısındaki tutulmuşluğumuz, felçliğimizdir. Şiddetin tahribatını cemiyet olarak ruhlarımızda hissetseydik şayet, Türkiye’de kanın tahakkümü böylesine uzayıp gitmezdi. Bir hal çaresi mutlaka ama mutlaka bulunurdu. Ölüm, gündelik hayatımızın vazgeçilmez aksesuarıdır. Ölüm, Türkiye’de politikayı nihilizme gark etmiş, boğmuştur. Artık olağanüstü değil, son derece sıradandır üstelik. Varlığımızda ünsiyet kazanmıştır ölüm. Ama yine de ölüm soğuk yüzünü gösterince kımıldayabiliyoruz yerimizden. Fakat bu kımıldanmalar da anlık, az biraz, saman alevi misali geçici...

Şiddete Tanıklık Etme ve Dönüşüm

O halde neyin nesiyiz biz? Adımız nedir? Kollarımızın, bacaklarımızın, zihnimizin, ellerimizin, dilimizin ve aklımızın var olmasının amacı nedir? Neye dönüştük? Dönüşümü mükerrer bir döngüde yapıp ettiklerimizden anlayabiliriz ancak: Alışveriş mağazalarına tıklım tıkış doluşan; modayı takip eden, Avrupaî arabalardan anlayan; şık erkeklerden, bakımlı kadınlardan söz eden; bıkıp usanmadan Aziz Yıldırım, meşin yuvarlak sohbetleri eden, sahillerde bedenlerini güneşin bakışlarına sunan; birkaç yılda bir seçim sandıklarına üşüşüp “yurttaş” olduğunu hatırlayan; güvenliğin kalesi devlete vergi veren; kapitalizmin haz çılgınlığında kariyer hedefleri planlayan, birtakım yabancı dillere hâkim olan; bol okuyan, çok konuşan ama az hatta hiç dinlemeyen; köşe yazılarında kin ve nefret kusanlara alkışlar tutup hayranlıklar besleyen; salt fizik değil, sembolik ve dilsel şiddet müptelası da olan; caz konserlerinde sırf Kürtçe söylediği için Aynur Doğan’ı utanmazca linç etmeye teşebbüs edip İstiklal Marşı okuyan; kendinden güçsüzü acımasızca ezip, güçlü olanlara sefil bir hayranlık besleyen zombileriz. Bir başka ifadeyle, toplumu gözeneklerine değin rehin alan şiddet bireyi, özneyi temellerinden havaya uçurmuştur. Bu tanıklık edenlerde böyle; kurbanlarsa elbette bu kadar şanslı değil… Allah dağına göre kar yağdırırmış. Doğru. Şiddet de kurbanlarına göre kıvam alıyor, ona göre yağıyor. Kadınlar ardı arası kesilmeyen cinayetlerde; Kürtler sokak ortalarında tezgâhlanan sistematik linçlerde; mahkûmlar duvarlar ardında nükseden kalp ve karaciğer hastalıklarında; çocuklar yetimhanelerde, evlerin kapalı odalarında; yoksullar işsizlikte, ırgatlıkta, maden ocaklarında şiddetten şiddet beğeniyor. Siyasi iktidarsa kurnaz: ölümü gösterip sıtmaya razı ediyor, her daim. Kurbanlar çaresiz, yönsüz, üstelik umutsuz… Çaresizlik iktidar siyasetinin yakıtını teşkil ediyor. Bu kasırga, tufan -söylemesi dahi insanın içini burkuyor ama- dinecek gibi değil. Zira Romalı şairin dizeleri bugün de geçerliliğini koruyor: “Zalim savaş tanrısı her yerde / Yarış arabaları gibi çoğalıyoruz git gide / Boşuna! Arabacı asılma dizginlere / Arabaların efendisi, atların da efendisi”. Arabalar da atlar da dizginler de efendilerin. Cemiyet olarak hızla, durmaksızın şiddette çoğalıyoruz. Efendilerin dünyası dâhilinde kalındıkça kahrettiren bu şiddet dehlizinden çıkabilmek imkânsız.

Şiddetin Panzehiri: Dostluk?

Ne yapmalı o halde? Benjamin şiddet dışı ilişki biçiminden, yani haklı ve haksız yahut amaç ve araç ilişkisi zemininde anlam kazanan modern şiddet ikileminden farklı olarak, “dostluğa” vurgu yapar. Elbette şiddeti bir anda insan ilişkilerinden büsbütün koparıp atmak, metafizik bir istemdir. Üstelik böylesi topyekûn karşı çıkışların (şiddeti ahlaki saiklerle karalamanın-kötülemenin) kendisi de mevcut şiddetin bir başka veçhesini oluşturur. Bu nedenle Benjamin şiddetin, bu kez şiddet karşıtlığında işleyen şekline, modern ‘reflekse’ prim vermez. Şiddeti olabildiğince etkisizleştirecek, hasarı en aza çekebilecek ilişki biçimi olarak dostluk örneği üzerinde durur. Dostluk mefhumunu kurcalamakta fayda var. Dostun ‘ricasında’ tiranınkinde olduğu gibi zor unsuru bulunmaz. Dostluk ilişkisinde şiddete, susturmaya, inkâr etmeye yer yoktur. Tam tersine paylaşma, hemdert olma, yükün altına girme, yani sorumluluk vardır. Türkiye özelinde bu vasıfları politika bahsinde nasıl düşünebiliriz? Mesela kanayan bir yara olarak Kürt meselesinde dostluk ilişkisi -fiiliyatta değilse bile, düşünmede- ne gibi bir olanak yaratabilir? Kürt meselesinin çözümü hususunda -sol politik oluşumlarda- dostluktan ziyade “kardeşlik” söylemi egemen olmuştur. Ne var ki, kardeşlik söylemi dostluğun üzerini örtmüş, onu gölgede bırakmıştır. Oysa asıl dert, Kürtlerin ve Türklerin “kardeş” olması değil, dost olabilmesidir. Dostluk kendi içinde, -kardeşlikten farklı olarak- ağabeylik edası takınma yahut himaye etme adı altında koruyup kollama hakkı edinme gibi hiyerarşi ve iktidar kuran öğeler barındırmaz. Dostluk özneliğe, özgürlüğe, özgür eyleme olanak tanır. Zorla kardeş olunmaz ama bilerek, isteyerek, tanıyarak dost olunabilir. Bu meyanda, bugün Türkiye solunun yıllardır çeşitli şekillerde zikrettiği, Kürt siyasi hareketinin sahiplendiği “halkların kardeşliği” parolasından değil de, halkların dostluğu parolası ve hedefinden söz etmek daha doğru ve anlamlı görünüyor. Bu dediklerim ‘sezgi’ ile dile getirilmiş iddialar… Bu sezgiyi toparlaması açısından, bir anlığına Kürt ozan Ahmed Arif’in “dostuna yarasını gösterir gibi…” dizesini düşünelim. İnsanın yaralarını dostuna göstermesi, kendini açması zaaftan değil, kuvvettendir. Türkiye’de ne zamanki halklar, çatışma halinde olan kimlikler birbirlerine yaralarını çekinmeden gösterir, işte o vakit bir şeyler değişmiş demektir. Bir ütopya da olsa, hızla çözülüp dağılan (Kürt, Türk, kadın, erkek, Alevi, Sünnî, vb. çatışma halinde olan kimliklerden müteşekkil) Türkiye toplumsalını müşterek bir kamusal alanda, baskı ve zordan hareketle değil ama özgürlük temelinde ilişkilendirebilecek tek güç, Benjamin’den hareketle söylersek dostluktan; dostlukta hüküm süren “muhabbetten” başkası değildir. Muhabbet kelimesi, modern anlamda çıkarların çatışmasının telifi, uzlaşma aracısı olan ‘diyalog’, ‘müzakere’ ya da ‘iletişim’ anlamına gelmez. İçinde sevginin olduğu konuşma ama dahası dinleme biçimidir. Mecazla düşünmeye devam edelim ve mutlak akla dayandığı için çatışmanın mahsulü olan “iletişimsel demokrasi” değil de, “muhabbet demokrasisi” diyelim buna. Şiddeti en aza çekilmiş, sevgi karılmış dostluklar temelinde geliştirilen karşılıklı konuşma ve dinleme ilişkisi olarak muhabbet demokrasisi… Farkındayım, ütopyadır bu. Fakat düşünmeye, kişisel hayatlarımızdan başlayarak uğruna çabalamaya değer bir ütopya. Ham hayalciliğe, sahteliğe düşmeden -adını koymakta bir mahzur yok- “dostluk politikası”, “muhabbet demokrasisi” nasıl geliştirilir? Ya da böylesi bir politika bu kararmış coğrafyada, olup bitenlerden sonra gerçekten geliştirilebilir mi? Politikada imkânsız olanın imkâna yerini bırakmaması için hiçbir neden yok. Yeter ki, bir kez niyetlenilsin…