Anasayfa > Güncel Yazılar > Alevilik Üzerine Hegemonik Tasavvurlar...*

Alevilik Üzerine Hegemonik Tasavvurlar...*

Seçil Aslan

12 Şubat 2008

Yeni baştan koyulmak gerekiyor bazen anlatmaya, anlaşılma çabası ise bu… Diyor ya Murathan Mungan anlamak olmak değildir, olmak da anlamak olmuyor zira. Hele de tüm kavramların o bildik anlamlarını yitirdiği bir ülkede yaşıyorsak. Gerçi o bildik anlamlar; her mekâna ve her zamana uyar mı?

Ve yine gündeme düştü Alevilik tartışması: Reha Çamuroğlu’nun Muharrem orucu iftarı düzenlemesi, R. Tayyip Erdoğan ve eşini bu iftara çağırması ve devamında bir grup dedenin bu iftarı düzenleyenleri düşkün ilan etmesi nedeniyle.

Ardından düşkünlük tartışması eşliğinde yapılan Alevilik kimliğinin “'ezilmişlik'” üzerine kurulması zaman içinde Aleviliğin ilerici, laik, demokrat bir öze sahip oldukları tasavvuruna dönüşürken Aleviliğin sonuçta "dinsel bir" cemaat olduğu ve kendi içerisinde katı, sert kurallarının bulunduğu göz ardı edilmiştir hep. 12 Dede DÜŞKÜN ifadesiyle kendi içindeki bir grubu düşüncelerinden dolayı kınamakla, cezalandırmakla kalmıyor, aforoz gibi çağdışı bir yönteme başvuruyor. Bu yönüyle Alevi tutuculuğunun yüzlerce yıldır "ezilmişliğin" arkasına sığınarak geliştirdiği yüzünü ortaya çıktı” yorumları ile ilk defa Alevilik farklı bir şekilde tartışılıyordu. Bu iftar düzenlemesi seçim yatırımı olmasına rağmen ilk defa seçim döneminde değildik, ilk defa Aleviliğin ne kadar demokrat olduğundan bahsedilmiyordu, ilk defa rejimin garantisi diye adlandırılarak şeriatçı tehlikeye işaret edilmiyordu, ilk defa “yangın”, “baskın”, “aşağılama” olmadan. Bu yeni bir şeydi. Öznesi aynı olsa bile, sıfatlar, fiiller farklıydı.

Neydi bu yenilik?

Ya da eskinin tezahüründeki farklılık mı demeliydik yeni sandığımıza?

Daha önce de cumhurbaşkanlarının, başbakanların anma törenlerine katılmışlıkları yok muydu? Sorun iftara çağırılmış olması mıydı R. Tayyip Erdoğan’ın? Neden “birileri” bunu “lütuf” gibi gösteriyordu? Bir başbakanın o ülkenin vatandaşları olan Alevilerin dinsel uygulamalarından biri olan Muharrem orucu iftarına katılmasında tuhaflık (!) neredeydi? Peki, ama neden bazı Alevi dernekleri karşı çıkıyordu buna, niye bazı dedeler düşkün ilan ediyorlardı? Bir grup dedenin iftara çağıranları düşkün ilan etmesi miydi yeni olan? Oysa biraz Alevi Dernekleri/Vakıfları/Federasyonları üzerine çalışma yapmış olanlar göreceklerdi ki Alevilik “içindeki” karşıt gruplar “ağacın kurdu kendinden olur” savıyla birbirlerini düşkün ilan edebiliyorlardı.

Bu bağlamda yeni olan Türkiye’deki Alevilik gerçeğinin üzerinden örtünün asıl şimdi kalkmış olmasıydı. Ezilen, demokrat, solcu, devletçi, laik gibi kavramlarla tanımlanmış olan Aleviler mekân ve zamandan soyutlanarak tarih-dışı gruplar olarak tasavvur edile geliyordu. Bu yönüyle “çoğunluk” tarafından müzakere edilen, tartışmaya açılan, politika nesnesi olarak kullanılan, kendinden bağımsız olarak tanımlanan/ve kurgulanan ve bu tanımlar üzerinden “davranması beklenen” ve “dışarıdan” bakınca homojen tekil bir bütünlük olarak algılanan Alevilerdi söz konusu olan. Düşkünlük tartışmaları eşliğinde asıl şimdi “özne” olarak çıkıyorlardı kamusal alana. Aslında bu tartışmanın ucundan kıyısından bulaşmış olanlar, ama özelikle Alevi kimliğinin dışında yer alanlar bu öznelliğin farkında değillerdi. Meselenin tartışıldığı iki temel nokta bunu gözler önüne seriyordu.

I.

Birinci mesele düşkün ilan etmenin politik tavır olarak gösterdikleri veya gösteremedikleri yönündeydi. İlk sorular sırf iftara çağırdılar diye düşkün ilan etmek doğru muydu, politik taleplerini iftara katılıp yineleyemezler miydi, doğru muydu acaba siyasi bir tartışmayı dinle bağlamak, şeklindeydi. Bu son gelişen olay sanki kararın ağır olduğunu gösteriyordu, biraz üstünü kazımak lazım.

Öncelikle düşkünlüğün anlamını sorgularsak… Elbette ilk akla gelen siyasi mücadele alanının dinsel mücadeleye dönüştürülmesi ve bu bağlamda bir grubun cemaat dışına itilmeye çalışılmasının yanlışlığı Bunu afarozla ilişkilendirmek elbette doğru bir mantık gelebilirdi insana, bundan doğal bir şey de yoktur. Hıristiyanlıktaki papazların rolü ile dedelerinki benzeşir mi? Ya da kâfir ilan etmesi İslamiyet’in... Toplum dışına itilme sonucunu doğurması açısından benzeşirler çünkü. Diğerlerinde olduğu gibi bu olayda da teolojik bir yaptırım olan düşkünlük, politik bir araca dönüşüyordu. Ancak bu dini sadece “din” olarak temel alan klasik bir okuma olur. Eğer mesele siyasetse, bu iktidar kavgası ise ve Aleviliğin Türkiye siyasetinde konumlanışı, tipik cemaat görüntüsü oluşturmayışı, dağınıklığı ve Alevilik içindeki politik mücadele ile dinsel mücadelenin iç içe geçmişliği bu klasik okumaya meydan vermez ne yazık ki.

Bunu anlamak için dinle iktidar arasında nasıl bir ilişki olduğuna bakmamız gerekmektedir.

Talal Asad der ki din siyaset sahnesine yeni çıkmadı (yani 1980lerden sonra), her zaman güç-iktidarla ilişkili olarak oradaydı. Ve devam eder din ve siyaset ilişkisi sandığımızdan daha derindir. Laiklik/sekülerleşme kavramı “din fikri” olmadan yapamaz, çünkü kutsal olan (din) ve laiklik birbirlerine bağlıdır ve laiklik dinin zıttı gibi görülmemelidir.[1] Bu nedenle dini bir olguyu anlamak için sadece “dini sembollere” bakmak yerine “din dışı sembollerin” tarihsel ilişkilerini veya gücün en önemli unsur olduğu sosyal hayat içindeki konumlarını ele almalıyız. Dini semboller temel olarak sosyal hayatla ilişkilidir, onunla değişir ve en önemlisi genellikle hâkim siyasi gücü destekler ve nadiren de olsa ona muhaliftir.[2]

Bu bağlamda, din sadece “anlam” üzerinden açıklanamaz. Bu nedenle en önemli etken siyasi gücü ve bilgiyi oluşturan sosyal şartları dikkate almamız gerekmektedir. Çünkü güç/iktidar dini ideolojileri yaratır ve belli bir dinin kişilik kazanması için şartları sağlar ve belli dini bilgileri üreten belli dini pratikleri üretir. Kısası iktidar; söylemler, pratikler, sosyal otoritenin bir ürünü olarak mekân yaratımı yoluyla dini “yaratır”. Bütün buradan hareketle, “dini olan” ve “seküler” kavramları katı, sabit ve evrensel değildir. Çünkü güç ilişkilerinin değişmesiyle kırılmalar, yeniden düzenlemeler, yeni kelimelerin oluşmasıyla yerini başka kelimelere bırakmalar, üretimler, yeniden üretimler, değişimler olabilir. Bu nedenle söylemsel süreçlerin tarihsel üretiminin sonucu olarak dinin tarihsel olarak özgüllüğü dikkate alınmalıdır.[3]

Bütün buradan hareketle bir dini incelerken onu oluşturan siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel, toplumsal cinsiyet konuları dikkate almak zorundayız. Özellikle de o dinin iktidarla olan ilişkisi önem kazanmaktadır. Çünkü iktidarla olan ilişkisinin değiştiği oranda dini hareket sınıfsal bir harekete, sınıfsal bir hareket milliyetçi bir harekete dönüşebilir. Yani cümlenizin içinde din geçtiği müddetçe duruşunuz her zaman “politik” olmak zorundadır.

Bu bağlamda iktidarla ilişkisi nazarında Aleviliğin özgül koşulları ile Sünniliğin koşulları uymaz. Alevilik hala inşa sürecinde olan bir kimlik: yüzyıllarca “iktidarlarca” baskı altına alınmış kimlik şimdi gün yüzüne çıkarken şimdi daha da savunmasız kalıyor. Aleviler büyük bir tehdit altında hissediyorlar kendilerini çünkü açığa çıktılar. Hiç olmadıkları kadar çıplaklar… Hissettikleri tehdit daha fazla… Bir yanda değişimin koşullara uyum sağlamaya çalışırken, bir yandan refleksif yapıya bürünerek dış etkilere karşı konum almaya çalışıyorlar. Yani eskiden olduğu gibi ekonomik, sosyo-kültürel ve dinsel ezilmişliğe karşılık gizlenme ve takiyye stratejileriyle baş edilebilecek konumda değiller.

Ve bu inşa süreci Alevilerden kısmen bağımsız olarak resmi ideoloji, Diyanet ve İslamcılar tarafından şekillendirilmekte. Son zamanlarda, eskiden yalnızca Sünni olmadıklarını bilen, Atatürkçü kimliği ön planda olan Aleviler (cumhuriyet dönemi için) özellikle 90larla beraber resmi söylem dışında bazı arayışlar içerisindeler. Çünkü mücadele alanı da dağılmış durumda. Bu yönüyle ‘farklı” Alevilik tanımları, bu tanımlara göre bir öz arayışı ve bu öze göre Aleviliği konumlandırış ve bir yönüyle Aleviliğe adeta yapıştırılmış olan "homojenlik”…

Alevilerin bazı talepleri var devletten, her ne kadar bu talepler farklı Alevi kurumunca farklılık arz etse de… Üstelik bu talepleri dile getirmek için, yalnızca söylemek için siyasi iktidardan defalarca randevu istemişler, verilmemiş. Bir dönem (2000) AB yetkilileriyle (Karen Fogg) görüşme yapmışlardı PSAKD ve Cem Vakfı yöneticileri ve “bölücülükle” suçlanmışlardı. Bu görüşme basında “Gizli Alevilik Toplantısı” başlığı altında yer almış ve AB’nin Türkiye’nin iç işlerine karıştığı ve Alevilerin de buna çanak tuttuğu iddia edilmişti. Daha yakın zamana ilişkin bir örnek olarak, “iç hukuku tükettikten” sonra PSAKD genel başkanı Kazım Genç zorunlu din derslerinin Aleviler üzerinde baskı oluşturduğu savıyla müvekkil avukat olarak AİHM’e dava açtı ve AİHM zorunlu din dersi uygulamasının kaldırılması yönünde karar verdi, hala uygulanmadı.

Şimdi mevcut siyasi AKP iktidarı bazı Aleviler aracılığıyla (Reha Çamuroğlu) diyor ki: “Haydi Aleviler toplanın sizi dinleyeyim, ancak Yalnızca biz Müslümanız diyenler.” Zaten tartışma da buradan çıkmaktadır: İslam’ın ne kadar içinde veya dışında Aleviliğin müslümanlığın içinde midir, dışında mıdır tartışmalarını bir kenara bırakalım. Sadece tartışmayı netleştirmek adına hilafet kavgasından Aleviliğin değil, Şiiliğin doğduğunu ve Anadolu Aleviliğinin ise içinde İslamiyeti, Hıristiyanlığı, Museviliği, Şamanizmi ve daha birçok Sufi tarikatından öğeler barındıran senkretik (bağdaştırmacı) bir yapı olduğunu belirtmekle yetinelim.

Şimdi ise hikâyeye tam tersinden bakmaya yani Aleviliğe dışarıdan bakmak yerine, Sünniliğe “dışarıdan” bakmaya çalışalım. Bu ülkede neden Sünniliğin özellikleri, her seçimde Sünniler kime oy verecek, ya dur bakalım bu Sünniler nasıl yaşıyor diye sorular sorarak Sünnilik tartışılmaz. Neden bu ülkede sizde Ramazan orucu varmış, nasıl oluyor bu denmez de Muharrem Orucu ne ola ki diye sorulur? Ya da neden bir Sünni bakın aslında biz ne kadar da demokratız, şöyle güzel kültürümüz var, bu ülkeye çok bağlıyız demez de bir Alevi sürekli bunun savunusu içindedir. Çünkü Sünni İslam siyasallaştığı (Siyasi İslam) andan itibaren ilgi alanına girer, ama Alevilik ise bulunduğu azınlık ve iktidara mesafeli konumu itibariyle çoğunluğun içinden/ dışarıdan bakılan ve homojen tekil bir bütünlükmüş gibi hareket etmesi beklendir. Çoğunluk-azınlık meselesi, yani Sünnilerin çoğunluğu, Aleviliğin azınlığı oluşturduğu savı ise işin sadece görünen kısmı… Asıl mesele çoğunluğun (burada gücü elinde tutanın, başka bir yerde azınlık gücü elinde tutuyor olabilir) azınlık üzerindeki iktidarıdır.

Yani mesele iktidar kimin elindedir ve iktidar neyi “normal” diye tanımlamaktadır ve neyi “normal olmayan” diye işaretlemektedir? En önemlisi iktidar bu “normal olmayanla” nasıl baş etmektedir? Yani ancak heteroseksüel bir yapıda homoseksüelliğe “hoş görü” den söz edilir, erkek egemen bir toplumda “kadının hakları” için mücadele edilir, ancak “modern” bir toplum var sayımı olduğu sürece “modern olmayan” toplumlar vardır ve ancak Sünni bir toplumda “Alevilere hoş görü ile yaklaşalım” cümlesi kurulabilir, Türk(iye)’de Kürtler için “onlar da bizim vatandaşımız” denilir.

Hâlbuki günümüzde belli bir iktidar odağı da yok, Foucault’nun dediği gibi iktidar eskisi gibi devletten de kaynaklanmıyor: toplumda mikro-iktidarlar yaratılıyor. Bu mikro iktidarlar farklı noktalarda iktidarın hegemonik gücünü meşrulaştırıyor. Üstelik de bu mikro-iktidarlar bunu farkında olmadan yapıyor olabilirler. Ve ben Foucault’tan bir adım daha ileri giderek diyorum ki kimlik edinme ve başka kimlikleri ötekileştirme süreci kendi içinde bir mikro-iktidar yaratır ve kendine has ayırma stratejileri vardır. Yani isteseniz de istemezseniz de kimlikler ediniriz ve görüşümüz bu kimliklere göre belirginleşir. Kısaca Alevi kimliğini kabul etmeyen biri bir anda Alevi kimliğine sarılabilir (başka bir mikro-iktidarın dışlayıcılığıyla karşılaştığında) -ve yanlış anlamayın ben bunu Alevi olduğum için demiyorum diyebilir. Aslında hareket noktası Aleviliği kimliğidir oysa o bunu fark etmiyor olsa bile… (yani kendi içinde bir karşı mikro-iktidar yaratmış olabilir). Ya da kendini ateist olarak tanımlayan bir kişi Sünni gelenekten ciddi kopuşları yaşamamış olabilir (resmi söylemi içselleştirmiştir ve devlet iktidarının küçük bir tezahürüdür). Ama farkında olmadan karşısında durduğumuz iktidarı /anlatıyı yeniden üretiyor olabiliriz. Bir anlatıyı yapı bozumla (öznel bir yerden eleştirirken) çürütürken o anlatıyı güçlendiriyor olabiliriz.

Sonuç olarak iktidarla ilişkileri konusunda farklı Alevilerin farklı konumları nedeniyle “düşkünlük” tam da teolojik açıdan değil siyasi açıdan araçsallaştırılmıştı. Yani gerçekten bu grup Alevilikten çıkarılıyor değildi. Bu mümkün olmazdı ki zaten, çünkü Aleviler eskisi gibi küçük gruplar halinde yaşamıyorlardı ki, küçük bir köyde düşkün ilan edilenin toplum dışına itilmesi ve herkesin düşkün ilan edilenle selamı sabahı kesmesi mümkün değildi ki eskisi gibi. Bu yönüyle düşkünlük, siyaset ve dinin nasıl birbirleriyle ilintili olduğunu ve “politik olmanın” bir “din” olarak Aleviliğe (sadece Alevilik değil) içkin olduğunu göstermesi açısından önem kazanmaktadır. Ve düşkünlük gibi teolojik bir aracın siyasi araca dönüşmesini eleştirirken (tüm dinler için geçerli bir durum) onu doğuran politik koşulları gözden kaçırmamız gerekir.

II.

Meselenin diğer yönü ise daha ilgi çekici aslında çünkü düşkünlükten yola çıkarak bakın “Aleviler sandığımız kadar demokrat değiller pekâlâ muhafazakârlarmış” dedirtti birçok kimseye. Meselenin bu ikinci yönü ise kimlik meselesi ekseninde tartışmayı gerektirmektedir. Ama öncelikle “kimlik” kavramı neye işaret ediyor buna bakmak gerekiyor.

Asad’ın din üzerine söylediklerinden kimlik üzerine de çıkarsamalar yapabiliriz. Yani genellemeler, soyutlamalar ve bu soyutlamalara dayalı varsayımlar basit gerçeklikleri gözden kaçırmamıza neden olur. Kavramları tanımlamaktan ziyade açıklamalıyız ve bu açıklama belli bir gruba, insana ve zamana özgü olmalıdır. Diğer deyişle din tekil söylemsel çerçeve içinde analiz edilmektense tarihsel karakteri dikkate alarak heterojen etkenlere bakılmalıdır. Ve belli “bir zamanda” ve “mekânda” bireylerin beklentileri, deneyimleri, pratikleri ve gelenekle ilişkileri konusunda heterojen aktivitelerine bakmalıyız.[4]

Asad’ın din üzerine söylediklerine Brubaker ve Cooper kimlik ekseninde katkıda bulunuyorlar ve diyorlar ki analiz birimi olarak kimliği kullanmak hatalıdır, çünkü o zaman kimlik bütün insanların “doğuştan” sahip olduğu, kurduğu ve müzakere içine girdiği bir şey gibi tahayyül edilir. Oysa bir kişi kimlik siyasetini kimlik kavramını kullanmadan yapabilir çünkü kimlik kavram olarak heterojenliği göz ardı eder. Bu nedenle onlar “kimlik edinme” ve “kendini anlama ve tanımlama” kavramlarını kullanmayı tercih ederler. Bu sayede kimlik edinen özneleri vurgulamış olurken en güçlü öznelerin bile kimlik edinenler olarak içsel benzerlik ve diğer gruplardan ayıran farklılık oluşturduğu varsayımına en baştan ulaşmazlar. Ayrıca bu kimlik edinmenin duruma, ilişkilere göre değişebileceğini de gözden kaçırmamış olurlar.[5] Nihayetinde Asad’la aynı sonuca ulaşarak kimlik gibi katı, homojen bir kategoriden ziyade farklı zaman ve mekânda değişimleri üretimleri, yeniden üretimleri ve gerçek öznelerin heterojen aktivitelerini dikkate alan kimlikleşme kavramını tercih ederler.

Alevilik tartışmasına gelince hiç bu kadar aşikâr olmamış bir kimlik ilk defa düşkünlük tartışmasıyla herkesin kafasındaki “kimlik” tahayyülünü de tartışmaya açtı. Ve Aleviliğe bakış tarzları tartışmaya açıldı. “Bakış tarzı” diyor olmak dahi dışsal bir kurgu içinde yer almakla özdeşleşiyor, yani büyük resmin içinden küçük karelere bakılıyordu. Bu yorumlarla Aleviliğin tanımlanma şekline (ilerci/demokrat/sol) karşıt olarak nihayetinde bir din olarak Aleviliğin muhafazakâr olduğu, her din gibi katı yaptırımları içerdiği, Alevi toplumunun da bu coğrafyanın mensubu olarak ataerkil yapıda olduklarını, bazen tutuculuğa gittiklerini ve kendi içlerinde birçok açmazı barındırdıkları gözler önüne seriliyordu.

Gerçekten de Türkiye solu ve kendilerine demokrat, laik diyen kesimler (tam da dine karşı mesafeli olması gereken kesimin) Alevileri (Aleviliği değil) sol, demokrat, ilerici olarak sunuyorlardı. Ayrıca Türkiye’deki sol-sosyalist çevre Kemalist gelenekten tam kopuşu yaşayamadığından Kemalizmin Sünni İslam karşıtlığını devralarak (tam İslam karşıtı mıdır Kemalizm, o ayrı tartışma konusu elbette. Fuat Keyman çok doğru bir tanımla şöyle der T.C. Sünniler için fazla sekülerdir, Aleviler içinse fazla Sünni’dir.[6]) onun karşısına da müttefik olarak Aleviliği koyuyordu. Ama tamamen dini ideolojik aygıt olarak kullanmak için…

Aslında Aleviler de bu tanımları seve seve sahiplenmişti. Yıllarca ezilmiş bir kitle olarak Osmanlıdan sonra kurulan yeni devlet tarafından benimsenmek istediğindeydiler. Çünkü yeni devletin laikliği benimsemesi ve demokrasi yanlısı tutumu Aleviler için artık dinlerinden dolayı ezilmeyeceklerini garanti edecekti. Solla ilişkine bakarsak 50lerden sonra köyden kente göç eden Aleviler kentlerdeki anlam karmaşasını 60-70lerde sosyalizme kayarak çözmeye çalışmışlardı. Çünkü dinsel kimlikleri sınıfsal ezilmişlikle iç içe geçmişti. Yani o Alevi deyişlerinin solcu çevrelerde marşa dönüşme dediğimiz dönem de aslında Alevi gençlerin sola yönelmelerinden kaynaklanmaktadır. Yani 1970lerde Alevi gençler sol örgütlenmeler içinde yer almıştı. Bu gençler gerçi Aleviliği dinsel kimlik olarak benimsemiyorlardı, çünkü komünizm aynı zamanda dine karşı mesafeli duruş demekti.

Bu ayrıntıyı bir kenara bırakarak bu yorumlardan Aleviliğe belli özelliklerin “atfedilmiş” olduğu ve bunun gerçeği yansıtmadığını düşkün örneğinden anlaşılıyordu. “takke düştü, kel göründü: bir dinin mensupları olarak öyle dediğiniz gibi demokrat, ilerici değiller. Basbayağı muhafazakârlar yahu.” deniliyordu. Bakin sandığınız kadar demokrat değiller diyerek Sünni Islama mensup olanları bir üst kriterlerle yaftalayamazken Alevilere neden hemencecik yapıştırılıveriyordu “bazı” özellikler? Yine belli özellikler “atfederek” Alevilere, Alevilik “yeniden” tanımlanmaya çalışılmıyor muydu?

Oysa Alevilik sırf solcular dedi diye demokrat, ilerici olmazken, düşkünlük örneği ile de gerici olmuyordu. Takke takınca demokrat, takke düşünce gerici olmuyorlardı. Çünkü bu takkeyi giyen Aleviler değil ki! Bu takkeyi giydirdiği yanılsamasına giren Türkiye solu… (özellikle sol demiyorum). Yani bir araştırma, yorum yapma nesnesine dönüşen Alevilik (Aleviler değil) farklı gruplarca farklı özlere işaret eden tanımlar karmaşası içinde boğuluyor. Bu tartışmalar ise Aleviliği kendi gerçekliğinden kopararak üzerinde siyaset yapılan bir alana dönüştürüyor. Elbette ki Alevilik de bu coğrafya da ortaya çıkmış bir yapı olarak bu coğrafyanın özelliklerini taşıyor. İlericisi var, gericisi, muhafazakârı var, 12 yaşında olan dedenin önünde eğileni var, dedelik kurumunu hiç bilmeyeni var, sınıfsal temelde analiz edeni, sadece dini yönünde alanı var… Liste böyle uzar gider…

Ya da tam tersinden bakınca hikâyeye “Sivas Katliamını” örnek göstererek bakın aslında Sünniler ne kadar bağnaz demek, “Ermeni soykırımını” örnek göstererek bakın Türkler ne kadar da cani, ABD’nin Irak harekâtını göstererek bakın Amerikan halkı ne kadar savaş yanlısı demek ne kadar yanlıştır ve belli bir grubun tavrını tüm kimlik mensuplarına “atfetmek” olmayacak mıdır? Verdiğim örneklerin saçmalığı ne kadar da bariz değil mi? Ama Alevilikte bu kadar bariz değil sanki. Neden? Çünkü kabul edin etmeyin “çoğunluğun” içinden ve “küçük” bir gruba bakıyorsunuz. “Dışarıdan” bakınca homojen tekil bir bütünlük çünkü o. Ama ya içeriden? Oysa kim bir kimliğe göre hareket ediyorsa bu bütün kimlik mensuplarını bağlamaz.

Tüm buradan hareketle Aleviliğin en baştan beri politik olduğunu, düşkünlüğün de politik bir tavır olduğunu söylemeye çalışıyorum... Hatta daha ileri gidiyorum bu politik tavrın sadece Alevileri bağlamadığını söylüyorum. Bu noktada Aleviliği tartışılırken sadece dinsel alandan ziyade politik alana bakılması gerektiğini söylüyorum. Ayrıca dinsel kimlik olarak Alevilik üzerine de genelleyici olmamız gerekir: “bakış tarzı olarak” yani “çok genellemeci” bir tavırla Türkiye solunun Alevileri demokrat, ilerici sunması ne kadar yanlışsa buna karşı çıkarak yine aynı “genellemeci” tavırla aslında ne kadar da muhafazakârlar demek de yanlış oluyor. Yine aynı şekilde Aleviliğin dinsel kimlik olarak oluşumu, etkinlik alanı oluşturması, mensuplarını tanımla biçimini ele alırken politik, ekonomik ve sosyal koşullara bakmalıyız diyorum. Yani gerçek özneler olmalı, gerçek öznelerin hikâyeleri olmalı konuştuğumuz…


* Bu yazıya katkılarından dolayı Ali Murat İrat’a ve plat-forum.org adlı sitedeki nescafeclassic adlı kullanıcıya teşekkür ederim. Her ikisi de kendileriyle karşılıklı olarak yaptığım tartışmaları bu yazıda kullanmama izin vermişlerdir.

[1] Talal Asad, Haziran 1983. “Anthropological Conceptions of Religion: Reflections on Geertz”, Man içinde, New Series, Sayı. 18, No.2, s.200

[2] Asad, age, s.200

[3] Talal Asad. 2003. “What Might an Antropological of Secularism Look Like?”, Formations of the Secular içinde s..29

[4] Talal Asad, 2003. “Muslims as “Religous Minority” in Europe” , Formations of The Secular içinde. Stanford: Stanford University Press, .s. 179

[5] Brubaker ve Cooper, Şubat 2000. “Beyond “Identity””, Theory and Society içinde, Sayı .29, No.1, s.2

[6] Fuat Keyman, “Türkiye’de Laiklik Sorunu Üzerinde Düşünmek: Modernite, Sekülerleşme, Demokratikleşme”, Doğu Batı, Sayı.23. İstanbul: Doğu Batı Yayınları, Mayıs-Haziran-Temmuz 2004, s.126