Anasayfa > Güncel Yazılar > Devrimin Babaları

Devrimin Babaları

Çeviren : Sena Akalın , Wendy Pearlman

11 Aralık 2014

Suriyeliler, Esad hükümetine karşı başlattıkları başkaldırı için daha ne kadar çok bedel ödemeli?

Abu Ma'an, Özgür Suriye Ordusu’na katılma kararını vermek için birkaç ay boyunca kendi kendine boğuştu. "Silahlı bir başkaldırı konusunda ikna olmamıştım" diye açıklayan Ma'an, "fakat içinde bulunduğumuz rejim katliama bağımlıydı. Dünyanın geri kalanından gördüğümüz tek şey ise kararsızlıktı. Özgürlük hakkında konuşup, bizler ölürken hiç bir şey yapmıyorlardı. Bu rejimle baş edebilmenin, güç kullanma dışında başka bir yolunun olmadığını fark ettim." diye devam etti.

Kendisinin de yer aldığı, mahalli taburun cephanesi o kadar kısıtlıydı ki, taburun her üç üyesi, tek bir silah paylaşmak zorunda kalıyordu. Abu Ma'an, kafasını sallayarak ''Bir kişi bir silahı sabah kullanıyordu, diğeri öğleden sonra, üçüncü kişi ise akşam" dedi. Kısa zamanda kendi birimindeki diğer genç adamlar kardeşi gibi olmuştu. "Aramızdan biri öldüğünde sanki içimizden bir parçayı kaybetmiş gibi hissediyorduk."

O Ağustos ayı, Abu Ma'an'nın taburu, Esad rejiminin karakollarından birine saldırı düzenledi. Esad’ın tanklarından biri Ma’an’nın yerini belirlediğinde, o ön cephedeydi. Tank üzerlerine bir bomba, daha sonra başka bir bomba daha yağdırdı. Silah arkadaşları saklanmak için koşarken Ma’an’a “geri çekil, geri çekil" diye bağırdı. Ma’an, tanktan gelen üçüncü bombayla yere düşünce, koşan arkadaşlarının arkasından tükürdü. Hareket etmeye çalıştı, fakat hareket edemiyordu. Keskin acının yerini vücudunu saran uyuşma hissi almıştı. Pislik ve toz bulutlarının içerisine doğru dikkatli bir şekilde bakmış olsa da bacağını göremiyordu. Bacağı parçalanmıştı.

Birim, Abu Ma'an’nı aceleyle ilk önce cephedeki seyyar hastaneye, daha sonra da sınırı geçip Ürdün’e taşıdı. Burada, onu başka bir ambulans alıp, ülkenin daha iç kısımlarına götürdü. Çamurlu yollar boyunca önlerine çıkan her çukur, Ma'an’nın kırılan kemiklerinde şok etkisine sebep oluyordu. Vardıkları zaman açılan ambulans kapısıyla otoparkın içinde volta atarak bekleyen Abu Ma'an’nın babası belirdi. Baba oğlunun haberini alır almaz hızlıca oraya gelmişti. Birbirlerini görmeyeli iki seneden fazla olmuştu.

Doktorlar, Ma'an’nın bacağının kesilmesi için hazırlık yaptılar.  Baba "ameliyat için oğlumu Avrupa'ya götürebilirim, bacağının kesilmemesi için ne gerekirse yaparım” diye yakardı. Fakat doktorlar onu durdurdu, Avrupa'da ameliyat edilse bile sonuç aynı olacaktı.

İstatistikler, bize Suriye'deki şiddetin, en az 150.000 kişinin ölümüne, 9 milyon kişinin zorla göçüne ve 9.3 milyon kişinin ise insani yardıma muhtaç hale gelmesine sebep olduğunu gösteriyor. Fakat bu rakamlar yayınlandıkları andan itibaren çoktan güncelliklerini yitiriyor. Batı’da, Suriye'deki çatışma, mezhep savaşı, insanlık krizi, aşırı İslamcılık ve kimyasal silahlar gibi anlamlar taşıyor. Bu kabusun aslında birçokları için kurulan bir hayalle başladığı gerçeğini unutmak oldukça kolay.

Görüştüğüm 150'den fazla Suriyeli mülteci 2011 yılının baharında başlayan protestoları, korku bariyerlerinin aşılması olarak betimledi. Seslerini  tamamen inkar eden bir sisteme karşı ses çıkardılar. Başlangıçta talepleri sadece reformlardan ibaret olsa da, Başkan Beşar Esad onlara gaddarca karşılık verdi.

2012 yılında Ürdün’e gerçekleştirdiğim ilk ziyarette bombardımanlardan sağ çıkmış ve sevdiklerini toprağa vermiş olmalarına rağmen içlerinde iyimserlik ışığını koruyan yerinden edilmiş Suriyelilerle tanıştım. Mesela o zamanlar çölde sıralar halinde dizilmiş çadırlardan ibaret olan Zaatari mülteci kampında bir büyükanne her an Suriye'ye geri dönmeyi bekliyordu. Ülkesinde onu ziyaret etmem konusunda ısrar edip, Şam havalimanından köyüne gidebilmem için nasıl otobüse bineceğimi anlatarak dikkatli bir şekilde Suriye'deki ev telefon numarasını bana dikte etmişti.

2013 yılında Ürdün’e geri döndüğümde o büyükannenin Suriye'deki köyü artık yoktu. Zaatari kamp ise dörde katlanarak Ürdün’deki en büyük dördüncü şehir haline gelmişti; tabii  hala tel örgülerle çevrili olup, mültecilerin dışarı çıkmalarına izin verilmeyen bir yerdi. Ürdün’de ve daha sonra Türkiye’de mültecilerin Suriye’yi anlatışlarının sıklıkla; “gitmek tamamen sona ermek anlamına gelebilen "rah" fiiliyle bittiğini fark ettim. Humus şehrinden bir baba, eski mahallesinin zihnindeki haritasında; ilkokulda gittiği kestirme ara sokaklardan kızının doğduğu hastanenin izini sürdü. Bu baba kafasını sallayarak "Rah" dedi. Geriye taş yığınından başka hiç bir şey kalmadı.

Koyu kahve ve sigara dumanın arasında konuştuğum, zamanında tankların önünde kollarını açmış, karanlık hapishane hücrelerinde işkenceler çekmiş coşkulu genç eylemciler umutsuzluklarını ifade etmeye başlamıştı. Her bir kaç haftada veya ayda bir Facebook profillerini yeni şehit olmuş arkadaşlarının resimleriyle değiştirip bir yandan da sıklıkla beni kenara çekerek kısık sesle İsveç’e sığınma fırsatlarıyla ilgili bir bilgim olup olmadığını soruyorlardı.

Abu Ma'an, karışık açık kumral saçları ve dağınık sakallarıyla 21 yaşındaydı. San Diego'lu bir sörfçüye benziyordu, fakat Suriye'nin en güney ucunda isyanların başlangıç yeri olan Dera şehrindendi. Onunla Ürdün'de bir hastane odasında tanıştım. Boynundaki boncuklardan yapılmış kolyeyi ve atletik vücudunu açığa çıkaran bir atlet giymişti. Çok daha yaşlıymışçasına "Ben ödüllü bir hentbol oyuncusuydum" dedi. Sonrasında hastane kantinini arayıp bir kahve sipariş etti ve kahveyi getiren görevliye paranın üstünü tutmasını söyledi.

Abu Ma’an, henüz babasının evinde yaşayan bir gençken Suriye hükümetinin vereceği cezadan kendini korumak için takma isim kullanmaya başladı. O da, diğer bir çok genç Suriyeli erkek gibi “babası” formülüne başvurdu (onun durumunda Ma’an’nın babası oldu).

Abu Ma’an’a göre 1970 yılında ülke yönetimini ele geçiren Hafez Al-Esad’ın ve onun 2000 yılındaki ölümünün ardından lider olan oğlu Beşar’ın hükmü altında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalışmadığım sürece Suriye devrimini anlamam mümkün değildi. 40 sene boyunca, Suriye güvenlik devleti hiç bir muhalefete izin vermedi. “Eğer tam olarak itaat etmediğini anlarlarsa doğrudan kimsenin seni asla bulamayacağı bir yere götürülürdün” dedi Abu Ma’an. Herkes bu korkunç kaderi yaşamış en az bir kişiyi tanıyordu. Vatandaşları, hukukun yerine geçen günlük onur kırıcı aşağılamalar ve yolsuzluklara karşı koruyan hiç bir şey yoktu. Abu Ma’an, herhangi bir vatandaşın nasıl basit bir dükkan açması için altı farklı güvenlik kurumundan onay belgesi alması ve her birine de rüşvet vermesi gerektiğini anlattı: “Bu şekilde vatandaşın iki senelik kârı suyunu çeker ama o hala memurların ayağı altında ezilmeye devam eder.”

Suriyelilerin çoğu yere bakıp, seslerini çıkarmayıp durumu idare etmeye çalışıyordu. Fakat Abu Ma’an siyasi bir evde büyümüştü. Ma’an’nın babası evinde muhalefet etme olasılıklarının tartışıldığı gizli buluşmalar düzenliyordu. Katılımcılar, sivil polisler görmesin diye  eve arka parmaklıklardan atlayıp giriyorlardı. Bu konuşmaları dinlerken hem siyasi bir duyarlılığa hem de rejimin baskısına dair bir farkındalığa sahip olan Abu Ma’an “eğer okulda herhangi bir şeyden bahsetmiş olsam bunun ilk ve son hatam olacağını biliyordum” dedi.

2011 senesinin başlarında, başkaldırılar diğer Arap ülkelerine sıçramaya başlayana kadar  kendilerine başka bir gerçekliği hayal etmeye izin veren yalnızca birkaç kişi vardı. Abu Ma’an o sıralar lisede son senesindeydi. Kendi yaşındaki diğer bir çok Suriyeli gibi o da harekete geçme fırsatını kaçırmamaları gerektiğine inanıyordu.

İnternetteki eylemciler 15 Mart için protesto çağırısında bulundu. Abu Ma’an ve arkadaşları Dera’da gizlice bir eylem planlamaya başladılar. Herkes güvendiği bir sırdaşına detayları fısıldayacak, bu kişi de sadece çok yakından tanıdıklarına bu bilgileri aktaracaktı.

Beklenen gün gelmişti. Müstakbel eylemciler, şüpheleri üzerlerine çekmemek için tek tek geldiklerinde, meydanın güvenlik görevlileriyle kaynadığını gördüler. İnsanlar hiç duraksamadan uzaklaştılar, eylem daha başlamadan bastırılmıştı” diye hatırladı Abu Ma’an.

Genç eylemciler, bir kaç gün sonra bir kez daha denemeye karar verdiler. Güvenlik kuvvetlerinin genelde göz ardı ettiği bir mahalleyi seçtiler ve cuma namazından sonra protesto etmeyi planladılar. Camiler insanların toplanabileceği nadir yerlerden biriydi.

Başka gelişmeler de çabalarına güç kattı. İki hafta önce, güvenlik güçleri mahalledeki bir okulun duvarına yapılan grafitilerden dolayı on beş çocuğu tutukladı. Aileler, il polis müdürüne çocuklarının serbest bırakılması için yalvarmış olsa da Başkan Esad’ın kuzeni olan polis müdürü onları tanıştığım çoğu Suriyelinin kelimesi kelimesine söylediği üzere onları şu şekilde kovdu: “Çocuklarınızı unutun. Karılarınızın yanına gidin ve daha fazla çocuk yapın. Eğer nasıl yapıldığını bilmiyorsanız karılarınızı buraya getirin ve  nasıl çocuk yapıldığını biz size gösteririz.” 

Ertesi gün cumaydı. Cami’de dualar biterken Abu Ma’an’ın kalbi çok hızlı bir şekilde atıyordu. Sonra biri kalktı ve “Allahu Ekber” dedi.

Protesto çağrıları herkes tarafından işitilmişti. Kalabalıklar “özgürlük” ve “haysiyet” tezahüratları ile sokaklarda yürümeye başladı. İnsanlar şok içinde balkonlarından izliyorlardı; o güne kadar devlet başkanını övmek için kurgulanan gösterilerden başka bir eyleme tanık olmamışlardı. Dakikalar içerisinde yürüyüş onlarca kişiden yüzlerce kişinin katılımıyla büyüdü.

“Tarifi mümkün olmayan bir mutluluk hissiydi” dedi Abu Ma’an gülümseyerek. “Bütün hayatlarımız boyunca yaşadığımız korkudan sonra, gerçekleştiğine inanamıyorduk.”

Çok geçmeden güvenlik güçleri ateş açıp bir kaç kişiyi yaralayıp iki kişiyi öldürdü. (Üçüncü kişi de bir kaç gün sonra hayatını yitirdi) “ Herkes rejimin tarihini biliyordu” diye devam etti. 1982’de Hama şehrini yerle bir edip on binlerce kişiyi öldüren devlet tarafından alınan sıkı önlemleri kastederek. “ Fakat bizler barışçıldık ve asla onların soğukkanlılıkla insanları öldürebileceğini düşünmemiştik.

Ertesi günkü cenaze daha büyük bir protestoya dönüştü. O hafta boyunca süregelen protestolar daha da büyük cenazelere yol açtı. Söz ağızdan ağıza dolaştı ve Suriye içerisinde diğer bir çok topluluk benzer eylemler gerçekleştirdiler. Abu Ma’an gibi bir çok kişi o günleri yaşamları boyunca deneyimledikleri en güzel günler olarak anımsayacaklardı. İnsanlar katıldıkları ilk eylemleri bana anlatırken sesleri titredi ve gözleri doldu. Kırsal bölgeden bir öğrenci olan İdlib “İlk defa dışarı çıktım ve hayır dedim” diye hatırladı. Humus şehrinden genç bir anne ise “Her şeye rağmen, kalpten konuşmak gibiydi” dedi. Şam dolaylarından otuz yaşlarında bir adam ise  “Bu protestolarla hayatımda ilk defa bir Suriyeli vatandaş gibi hissettim” diye açıkladı. Hama şehrinden bir başka adam ise gerçekleştirilen ilk  eylemlerin, düğününden bile daha iyi olduğu konusunda ısrar etti ve “Bunu karımın önünde söylediğimde benimle bir ay konuşmayı reddetti “ diye ekledi.

Bir kentten diğerine silahsız vatandaşlar aşağılanmak yerine ölmeyi tercih ettiklerini bağırdılar. Ve Dera şehrinde olduğu gibi eylemler ölümle sonuçlandı. Hükümetin şiddetiyle karşılaşan Abu Ma’an en güçlü silah olduğuna inandığı video kamerasını eline aldı. Suriye devleti kontrolündeki medya, gerçekleşen olayları önce elinden geldiği kadar görmezden geldi ve gelemediği noktada da çıkan huzursuzluktan teröristleri, vatan hainlerini ve suç çetelerini sorumlu tuttu. “Gerçekleri göstermek için bizler, bir grup olarak organize olduk ve her şeyi kamerayla çekmeye başladık. Çektiğimiz videoları tarih saat ve hatta tam dakikasını da yazarak etiketliyorduk,“ dedi Abu Ma’an. Suriye’nin dört bir yanından gelen diğer kayıtlar gibi, Abu Ma’an ve arkadaşlarının çektikleri videolar da internette ve uydu ağlarında yayılmaya başladı.

Bir kaç hafta boyunca gerçekleşen protestolardan sonra, Suriye ordusu Dera şehrini kuşattı. Suriye’nin dört bir yanında tekrarlanacak sahnelerde tanklar sokakları işgal etti, elektrikler ve sular kesildi. Pusuya yatan nişancılar hareket eden ne varsa vurmaya başladı ve sivil kıyafetli milis kuvvetleri etraflarında terör estirerek ev aramaları yaptı. Vatandaşlar toplu halde tutuklandı. Tutuklananların bazıları evlerine döndüklerinde gördükleri işkenceden ötürü tamamen değişmişlerdi. Diğerlerinden bir daha haber alınamadı.

Topluluk farklı yollardan tekrar bir araya geldi. Kimse aç kalmasın diye evlere gizlice yiyecek sokan taban örgütlenmeleri oluşturdular. Halk liderleri ortaya çıktı bunların arasında adı Ma’an olan kırk yaşlarında bir mühendis vardı. Toplumsal birliği ve direnişi uyandırma kabiliyeti Ma’an’ı genç erkekler arasında örnek alınan bir insan haline getirirken hükümet için de özel bir tehdit unsuruna dönüştürmüştü . “Hükümet, liderleri hedef alıyordu. Eğer onları öldürürse halkın başkaldırmayacağını düşünüyordu. “ dedi Abu Ma’an.

Güvenlik güçleri eylemlerden birinde Ma’an’nın yerini belirleyebilmek için aylarca onu takip etti. Ma’an bir tek seferde vurulmuştu. İkinci silah ateşi onu sonsuza kadar susturmuştu.

Abu Ma’an ve arkadaşları yıkılmışlardı. Ma’an’nın vücudunu donmuş su şişeleriyle muhafaza etmişler ve ona yakışır bir cenaze planlamaya başlamışlardı. Fakat Abu Ma’an’nın babası duruma müdahale etti. Halka açık bir cenazeye devasa olacaktı ve hükümetin buna karşılık cevabı da katılımla doğru orantıda olacaktı. “ Başka bir katliam daha istemiyoruz” diye uyardı Abu Ma’anın babası. Ertesi gün genç adamlar cansız bedeni isteksiz bir şekilde gizlice gömdüler.

Daha sonra dışarıdan gelen eleştiriler başkaldırıyı birleştirici bir liderden yoksun olmaktan ötürü suçladığında hiç kimse Ma’an’ı veya onun gibi sayısız yerel lideri hatırlamadı. Abu Ma’an, Ma’an’nın ismini alarak onun hatırasını onurlandırdı.

2011 senesinin Mart ayından Eylül ayına kadar protesto hareketi sırasında yaklaşık iki bin kişi hayatını kaybederek gömülse de protestolar çoğunlukla şiddete başvurulmadan gerçekleşmeye devam etti. Zamanla insanlar silahlanmaya başladılar. İlk olarak eylemcileri korumaya odaklandılar. Daha sonra, Özgür Suriye Ordusu bayrağı altında askeri tesislere saldırılar düzenlemeye başladılar. Hükümet buna tanklar ve top atışlarıyla devamında da roket ve havadan yapılan saldırılarla karşılık verdi. Ölenlerin çoğu sivil halktandı.

O sonbahar Abu Ma’an’nın babası bir konferans için yurtdışına çıktı. Suriye’ye geri dönmesi halinde tutuklanacağını düşünerek Ürdün’e yerleşti. Abu Ma’an Alman edebiyatı okumak  üzere Şam Üniversitesi’ne girdi.

Üniversite kampüsünde herkesin görebileceği bir protesto gerçekleştirmek imkansızdı. “Hükümetin varlığı o kadar yoğundu ki, kampüste değil de sanki güvenlik güçlerinin kışlasında gibi hissediyorduk. “ dedi Abu Ma’an. Bir protesto gerçekleştirmek yerine, kendisi ve sınıf arkadaşları devrim içerikli el ilanları bastılar ve bu ilanların hepsini kampüste havaya atıp, saklanmak için kaçtılar. Rejim yanlısı öğrenci birliği tarafından bastırılmadan evvel bir kez iki dakika süren bir gösteri organize etmişlerdi. Abu Ma’an gerçekleştirmeye çalıştıkları protestoyu anımsayıp  “bu inanılmaz bir başarıydı” diyerek sırıttı.

Abu Ma’an fırsat buldukça medya çalışmalarını sürdürmek  için Dera’ya döndü. “ Eğer dünya insanların öldüğünü görürse belki bizden yana olur diye düşünüyorduk” dedi. Bir gösteriyi kameraya çekerken tespit edilene kadar güvenlik güçlerini haftalarca atlatabilmişti. Polis memurları Ma’an’ı tutuklamak için evine geldiler fakat o evde değildi. Abu Ma’an’nın kardeşini tutukluyorlardı neyse ki polisleri playstation aletinin yayın yapmak için kullanılan bir cihaz olmadığına ikna etmeyi başarmıştı

Artık aranan bir adam olan Abu Ma’an her gece farklı bir çatı altında uyuyordu. “İbn Battuta gibi yaşamaya başlamıştım” diye güldü, bitmek tükenmeye yolculuklarıyla tanınan orta çağlı kaşifi anarak. Askeri kontrol noktalarında arananları tutuklamak için yapılan kimlik kontrollerini atlatabilmek için uzun yollar kat ediyordu. Dera’daki evine gerçekleştirdiği yolculuklardan birinde, anlayışlı bir otobüs şoförü Ma’an’a yolcuların kimliklerini toplayan muavinmiş gibi rol yapmasına izin vermişti. Abu Ma’an polislerin kimliğini sormayı es geçeceklerini ummuştu. İşe yaradı.

Fakat Aralık’ın sonuna doğru  Abu Ma’an’nın şansı tükendi. Yolu bazı polis memurlarıyla çakıştı ve doğrudan en yakın emniyet amirliğine götürüldü. Dik oturması imkansız hale gelene dek dövüldü.” Anneme ve kız kardeşime edilen hakaretler, dövmelerinden çok daha fazla canımı acıttı” diye anlattı.

Sorgulamalar birbirini takip etti. “ Saçımı dik bir şekilde jölelemiş ve üstüme modaya uygun kıyafetler giymiştim“ diye hatırlayan Abu Ma’an devam etti:“ Polis memurları bana bakarak hemen baskı altında çözüleceğim sonucuna varmışlardı.’’ Ama o baskı altında kendini bırakmadı.  Bir kaç saat sonra polisler, Ma’an’ı sayısız yıkanmamış vücut kokan bir yeraltı hücresine koydular. “Diğer mahkumlar aceleyle bana yaklaştılar ve gömleğime yapıştılar.” Abu Ma’an o sabah kolonya sürmüştü ve mahkumlar onlara hayatı hatırlatan bu kokudan çok etkilenmişlerdi.

Bir sonraki gün, Abu Ma’an ve diğer mahkûmlar güvenlik merkezine transfer edildiler. Mahkumların duşa girmesini emrederken “Dera’dan gelen pis insanlar temizlenmeli” dedi polis memuru. Tek bir sabun kalıbı, soğuk suyun altında elden ele dolaştı. Duştan geç çıkanları yine dayak bekliyordu. Fakat hiç bir mahkum geç kalmadı.

Abu Ma’an başka bir hücreye yerleşti. Mahkumlar hapishanedeki fazla yoğunluğa aralarında yer değişimi yaparak çara bulmaya çalıştılar; bazıları otururken diğerleri yerde yatıyordu. Uyuyanlar yanlamasına dizilmişlerdi; ayakları başlarına, omuzları omuzlarına değiyordu. 

Abu Ma’an sorguya çağrılana dek sekiz gün geçti. Polisleri masum olduğuna inandırmak için bir yalan ağı ördü. Kendi isminde bir düzineden fazla kişi olduğunu ve devletin kesinlikle başka birisini aradığını anlattı. Babasının muhalif bir siyasetçi olmadığını yurtdışına alışveriş merkezleri inşa etmek için çıkan ünlü bir mühendis olduğuna yemin etti. Ayrıca polislere kendisinin sadece başkentte yaşayan bir öğrenci olduğu konusunda ısrar etti. Eğer ona inanmıyorlarsa mahallesindeki “Sevdiğiniz Falafelci” adlı büfeye ya da köşede sigara satan Abu Ali’ye sorabilirlerdi.

Sorguyu yapan polisler ona inandı. 20 gün sonra serbest bırakılmış olsa da sınavlarını kaçırmış o dönemki bütün kredileri yanmıştı. Ma’an, neredeyse bütün Suriyelilerin yarısını sonunda ülke içinde veya dışında sığınmacı haline getiren zorla  yerinden edilme dalgasına şahit olacağı Dera şehrine geri taşındı. Bombalar o kadar rutinleşmişti ki çocuklar düşen füzenin türünü sesinden çıkarabilir hale gelmişlerdi. Abu Ma’an’nın annesi ve küçük kardeşleri kaçırılan bir okul senesinin iki sene olmaması için babasının yanına Ürdün’e gittiler.

Abu Ma’an “İnsanlar ölüyordu ama kimse yardım etmek için bir şey yapmıyordu. Sadece kendimize bel bağlayabileceğimizi anladık” dedi. Medya faaliyetlerine olan inancını yitiren Ma’an  ilk önce yerinden edilmiş insanlarla ilgilendi daha sonra da tıbbi yardım alanına geçti. Ayaklanmanın başından beri, devlet hastanesine giden yaralı insanlar ya tutuklanmıştı ya da öldürülmüşlerdi. Vücutlarındaki yaralar eylemlere katıldıklarının kanıtı olarak görülüyordu. Buna karşılık yerel topluluklar geçici seyyar hastaneler kurdular. Abu Ma’an da hala tıp öğrencisi olan iki doktorun denetlediği bir evin dönüştürülmesiyle oluşan bu hastanelerden birinde çalışmaya başladı.

Rejim eylemleri şiddetle bastırdıkça, isyan militarize oldu. Bazı savaşçılar (bunların çoğu Suriyeli değildi) İslam Devleti çağrısında bulunmaya başladı. El Kaide’yle bağlantılı olan El Nusra Cephesi oluştu, ardından onun içinden daha da radikal olan Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ortaya çıktı. IŞİD’in gaddar bir şekilde kendi ideolojisini halka dayatması Abu Ma’an’ı devrimin artık zulme karşı iki cephede savaşıyor olduğuna ikna etti. 

Neredeyse konuştuğum herkes aynı fikirdeydi. Hem Esad rejimi hem de IŞİD tarafından idamı istenen Özgür Suriye Ordusuna mensup bir asker defalarca başkalarından duyduğum sözleri şu şekilde ifade etti: “Esad’a karşıyız çünkü o bir tiran.” Daha sonra içgüdüsel olarak etrafında onu dinleyen olup olmadığını kolaçan edip devam etti “ Başka bir tiranlığın Esad’ın yerine geçmesine izin vermeyeceğiz. Bu yabancılara Suriye’ye gelip bize bir şeyin İslam’a aykırı olduğunu söyleme hakkını ne veriyor? Fakat biz onlarla nasıl savaşacağız?”

Tanıştığım Suriyelilerin çoğu cihatçıların sadece aleyhinde olmakla kalmıyordu ayrıca onların Esad rejimi sayesinde yükseldiklerine de düşünüyorlardı. Halep şehrinden bir adam ısrarlı bir şekilde diğer insanlardan da duyduğum şeyleri özetleyerek: “Esad kendi hapishanelerinden radikal İslamcıları serbest bırakıyor ki karşısında savaşabileceği radikal İslamcılar olsun “ dedi. Zamanla yapılan araştırmalar Batılı analistleri de aynı neticeye vardırdı.

Abu Ma’an’nın, uluslararası kamuoyuna ilişkin hissettiği hayal kırıklığı oldukça belirgindi. İran ve Rusya, Esad rejimine para, silah ve savaşacak asker vererek destek oluyordu. Eğer bunlar olmasaydı belki rejim çökebilirdi. Batılı devletler ise Esad’ı kınıyorlardı, fakat sivil halkı onun saldırılarından koruyacak olan silah yardımını ya da gerekli olan uçuşa yasak bölgeyi sağlamıyorlardı.

Aynı zamanda, direnişin Körfez ülkelerinde ve diğer yerlerde birbiriyle rekabet içerisinde olan hamileri, yüzlerce farklı direniş taburunu destekleyerek taburlar arasındaki rekabeti sahada körüklüyorlardı. Defalarca duyduğum üzere devrimin en büyük sorunu siyasi koşullarla dağıtılan maddi kaynaklardı. İsyancılar, finansman bulmadan hiç bir şey yapamazdı, fakat destekçiler finansmanın sağladığı gücü devrimin asgari amacı olan Esad’ı devirmenin başka menfaatler uğruna kullanıyordu. Tanıştığım birçok Suriyeli, Suriye muhalefetini birleştirmek için izlenecek en iyi stratejinin dış desteği merkezileştirmek olduğundan çok emindi.

İsyancılar, Esad rejiminin kuvvetlerini, Dera dahil ülkenin geniş kesimlerinden çekilmeye zorladılar. Fakat rejim hala bu bölgeleri bombalamayı sürdürüyor ve bazen başka türlü saldırılar gerçekleştirme yollarını da buluyordu. Abu Ma’an’a göre “Rejim, mümkün olan her yolla insanları protestoları durdurmaları konusunda ikna etmek istiyordu.”

2013 yılının Ocak ayında bir cuma günü, cemaat büyük olacağı beklenen bir gösteri için bir mahalle camisinden çıkarken, bomba taşıyan iki araba devasa bir patlamaya yol açtı. Bedenler havaya uçmuş, bazıları yakınlardaki balkonlara ve çatılara düşmüştü.

Şans eseri Abu Ma’an o gün bir kaç yüz blok ötedeki hastanede çalıştığı için camide değildi. Kan kokusu sokağa yayılmıştı. “hayal edemeyeceğin kadar korkunçtu” diye mırıldandı olanları sorduğumda. “ Kan, kol, bacaklar, parçalar ve parçalar. İnsanlar sadece parçalar haline gelmişti.” “İnsanlar hastaneye yığıldı. İçleri dışlarına çıkmıştı. Onları kurtarmak için kimsenin yapabileceği bir şey yoktu” diye devam etti.

Doktorlar kurtarabileceklerini umdukları hastaları kurtarılması mümkün olmayanların arasından seçtiler. Zaman kalmamıştı ve başka seçenekleri de yoktu. Abu Ma’an: “Yaralıları farklı kategorilere ayırmaya başlamışlardı ki ben bir anda kendimi kaybettim. Olanları kaldırabilecek kadar güçlü olduğumu düşünüyordum fakat çığlık atmaya başladım. Dizlerimde sanki ayağa kalkamayacak gibi güçsüzlük hissettim. Yüzümü yıkamak istedim, su istedim. Mutfağa gittim ama orası bile cesetlerle doluydu. Hava almak için dışarı çıktım ama devlet her yere bomba atıyordu.”

Kapının girişinde duran Abu Ma’an bombalamaların hiçbir yöne gitmeye izin vermediğini gördü. Savaşmak dışında başka hiç bir seçeneği yoktu. Bir kaç dakika boyunca nefes aldı ve daha sonra içeri girip ilk yardımda bulunmaya devam etti. Vücudu şarapnelle delik deşik olduğu için büyük ihtimalle felç olan bir adamla karşılaştı. Adamın kalbi atışları durmuştu. Bunun üzerine, doktor adamın göğsünü bıçakla kesip açtı ve kalbini eline alıp elleriyle tekrardan çalıştırmak için çabaladı.

Doktor “güçlü ol” diye bağırıyordu bir yandan hastaya bilincini kaybetmemesi için vururken. ‘’Yaşamaya devam et! Benimle kal!’’ diye daha yüksek sesle bağırdı. Görev bilinciyle hastayı hayatta tutabilmek için her şeyi yapıyordu, fakat çok geçti.

Başkaldırının coşkulu başlangıcını hatırlayınca Abu Ma’an’ın yüzü aydınlandı. “O günlerde yaşadıklarımız bir daha asla tekrar edilemez. Sanki dünyadaki en önemli şeyi yapıyormuş gibi hissediyorduk. Fakat bütün bunlar yitip gitti. Bir zamanlar insan olduğun gerçeğini bile unutabiliyorsun.’’

Abu Ma’an’la olan konuşmamız, 2013 senesinin Ağustos ayında Şam dolaylarında yüzlerce insanın ölümüne sebep olan kimyasal silahların kullanıldığı saldırıdan bir kaç gün önce gerçekleşmişti. Kimyasal silah saldırısının ardından, ABD’den gelen demeçler Suriyelilerin gerçekleştirilecek nihai bir müdahalenin sonunda içinde bulundukları kabusa son vereceğine dair umutlarını arttırdı. Fakat bir kez daha hayal kırıklığına uğrayacaklardı. Kış geldi ve  Esad’ın güçleri tarafından kuşatılmış topluluklar sevdiklerinin birer birer açlıktan ölmesine tanık oldular. Sakatlanmış, iskeleti andıran  vücutları gösteren 55.000 fotoğraf Suriye hapishanelerinde insanlığa karşı işlenen suçların kanıtıydı. Suriyeliler kendi hükümetlerinin sistematik olarak uyguladıkları işkenceden uzun zamandan beri haberdardılar. Bir arkadaşım korktukları şeyin fotoğraflardaki kişilerin sevdikleri ve hayatta olduğunu umut ettikleri kişiler olma ihtimaliydi.

Kalabalık hastanedeki bir adam Abu Ma’an’a: ”Devrim bir hata mıydı?” “İnsanlar baş kaldırmamalı mıydı? diye sordu.

Gergin bir sessizlik ortamı kapladı. “Eğer sonunda başarılı olacağımızı bilsek kanımı ve canımı verirdim “ diye fısıldadı Abu Ma’an “ ama bunu bilmeden…” diye durdu devam etmeden önce. “Özgürlüğün bir bedeli olduğunu biliyorduk, fakat belki biz özgürlüğün ettiğinde çok daha fazla bedel ödüyoruz. Özgürlüğün her zaman bir bedeli var fakat belki bu kadar fazla değil.”

Abu Ma’an kan akışını devam ettirmek için bacağını kendine doğru çekti. Tıbbi yardımda öğrenmiş olduğu bir egzersizdi. Ona son bir soru sordum: ‘’Artık çok mu geç?’’

Tereddüt etmeden cevap verdi, "Tabii ki de hayır."

* Bu yazı daha önce Guernica Magazine'de yayımlanmıştır. (bkz. www.guernicamag.com)