Anasayfa > Güncel Yazılar > Küba'nın Laneti: "Ciddiye Alınmamak"

Küba'nın Laneti: "Ciddiye Alınmamak"

Görkem Özizmirli

03 Ocak 2015

Avrupa ve ABD tarihinden başka tarih biliyor muyuz acaba bazen diye düşünüyorum. Cevabım genelde hayır. Bilmiyoruz. Türkiye özelinde yanı başımızdaki ülkeleri bile bilmiyoruz. Burada “kardeşim insanlar ne cahil yahu”  falan demiyorum elbette. O başka mesele. Düpedüz “entelektüelden, akademisyenden, yazandan, çizenden” bahsediyorum.[1] Birçok yerin ve insanın bu kalem tutan kesim tarafından bilinmemesi ve bunun tarihsel/politik boyutu da başka mesele. Bu yazıda son zaman gündeme gelen Küba vesilesiyle soğuk savaş ertesi bir yer nasıl ciddiye alınmaz diye kelimelerle obsesif bir ilişki kurarak dertlenmek istiyorum sadece. Bilinmemekten daha yürek acıtıcı bir şey ciddiye alınmamak.

Bazı ülkeler hakikaten ciddiye alınmıyor. Ciddiye alınmamak ne demek? Örneğin Kuzey Kore’ye dair yeni yeni ana akım basında Batı Avrupa ve özellikle ABD medyasından çevrilip çevrilip sunulan soğuk savaş artığı garip haberlerden ve fotoğraf galerilerinden bahsetmiyorum. Hadi ABD tabloid medyasında Kuzey Kore’ye dair üretilen bu haberler, kızıl olana karşı hala yoğun bir paranoya ile bakan “ortalama” Amerikan vatandaşına hitap ediyor da; açıkçası ben başka bir memleketin lider kültünün –ki mevzu bahis uzak doğuysa lider kültünün ne anlama geldiğini sadece kısıtlı bilgimiz olan Kuzey Kore üzerinden tartışmak da ayrı bir handikap ya-, lider kültünün eskisinden yenisine bitmediği Türkiye medyasında nasıl “mizah” unsuru olabildiğini de anlayabilmiş değilim yeri gelmişken.”Bizde de” var ondan! Her neyse, derdim medya sunumları ve insanların algıları. Neticede Kuzey Kore öyle ya da böyle ciddiye alınıyor. Yani üzerinden kötü bir Amerikan komedi filmi tadında espriler üretiliyor ama Güney Kore ile didişmesi, nükleer silah, “delikanlı dış politika” vs. derken bir şekilde dünya üzerindeki “sağcılar” için bir konu oluyor en azından. Yani ciddiye alınmamak demek alaya alınmak değil. Bir şey ciddiye alındığında alay edilir genelde. Kuzey Kore ile ilgili beni ilgilendiren en önemli şey ise kendi sitesinde yatırımcı çekmek için “en düşük emek ücretlerine, sadık, kalifiye ve motivasyonu yüksek işçilere” sahip olduğunu söylemesi.[2]  Neyse…

Bir yerleri ciddiye almamak demek oraları bilmemek de değil. Bilmemek daha çok kendini dünyanın merkezi sanmakla alakalı. Amerikan muhafazakârlarındaki ABD ve diğerleri algısı ile Türk milliyetçilerindeki Türkiye ve diğerleri gibi bir ben-merkezcilik neredeyse aynı ve sonucu da paranoyak bir irin tabii ki. Bu bilmemek mesela. Negatif hattan ciddiye alan ama bilmeyen bir politik körlük hali. Kendi doğası gereği bilmeye niyeti de yok bu irinli halin zaten.

Ama ciddiye alınmamak bundan da beter. Zira ciddiye almamanın en temel birinci iddiası “bilmek”. İkinci iddiası da bu “bilinenin” ciddiye alınmayacak bir şey olduğuna kanaat getirmek bir şekilde sezdirmeden. Ciddi gözüküp, laubali olmak yani. Ciddiye almamak küçümsemek demek de değil. Daha beter. Ciddiye alınmayan şey üzerine ezbere konuşmak, tefekkür etmemek, bağlamdan kopuk bir çerçevede kurgulamak, otantize etmek demek.

Velhasıl kelam iddiam şudur ki, bu memlekette bu ciddiye alınmamaya dair en güzel örneklerden birisi şu an ABD’nin ilişkileri düzeltme kararı alması vesilesiyle gündemde olan Küba. Peki neden?

SAĞ: KÜBA’NIN BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜ

Önce kısaca sağ cenah açısından bir iki kelam edeceğim. Türkiye’nin sağcısı tüm diğer sosyalist memleketlerle beraber Küba’yı da soğuk savaş döneminde şeytani bir yer olarak kafasında kurmuştur elbette. Bu açıdan bir ayrıksılığı da yoktur Küba’nın da Türkiye sağcısının da. Sağın en büyük başarılarından birisi soldan daha çok “evrensel” olabilmesinde zaten bana kalırsa. Küba’ya dair Türkiye sağcısı da aynı şeyi geveler, Fransa’nın sağcısı da, Japonya’nın sağcısı da. Fakat her nasılsa, bu şeytani yer, Sovyetlerin dağılması sonrasında “şirin” bir yere dönüştürüldü.  Benim bildiğim tek bir şey var: Eğer bir figür, bir yer, bir halk, her neyse, “şirin ve tatlı” bir kıvama getiriliyorsa yandı gülüm keten helva; zira pabucu dama atılıyordur, tarihe devrediliyordur ve dahası nostaljisi yaratılıyordur. Ancak “tarihi” vakalar “şirin” olabilir zira. Türkiye sağı açısından bu “şirinlik”, epey önce 2000 başlarında olmasına rağmen hala aklımdan çıkmayan, en fantastik fotoğraflardan birine tekabül ediyor mesela: 2008’de ölen, eski MHP vekili ve 16 Mart 1978 İstanbul Üniversitesi katliamından sanık –fakat delil yetersizliği ile serbest bırakılan- Mehmet Gül’ün Küba ziyaretinde Che şapkası takıp, bozkurt selamı vermesi. Bu ziyaret hakkında yapılan haberlerden birisinde şöyle bir bilgi verilmiş Küba’yı İspanya’ya bağlı görmeyi beklediğini belirten Gül’ün Küba gözlemlerine dair:  “’Son sosyalist ülke’ olan Küba’da gördüğü milliyetçiliğin kendisini şaşırttığını kaydeden Gül, tüm etnik grupların bir ‘Kübalılık bilincinde’ birleştiğini anlattı.”[3]  Gül’ün “Küba’nın vatanı ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne” vurgu yaptığı bu ziyaret epey olay da olmuştu medyada. Orada puro-sahil keyfi mi çatıyorlar kardeşim devletin parasıyla minvalinde… İlginç noktalardan birisi, bu ziyareti anlatan haberlerden birisinde Gül’ün Che ile özdeşleşen tek yıldızlı şapkayı takmasını anlatırken ilk önce Sosyalist Parti amblemli şapka denmesi. Sonra hemen birkaç satır aşağıda Komünist “Partisi” amblemli olarak değiştirilmesi aynı şapkanın.[4] Burada “bilmemek” var.

Ama benim esas noktam sağ değil. Sağ zaten bilmiyor. Memlekette sol nasıl kavrıyor Küba’yı üzerine azıcık düşünmek. Zira ciddiye almamak daha ziyade sola has. Aslında işin arkasında gene “bilmemek” var da; iddia “bilmek.”

SOL: OTANTİK KÜBA’DAN “SAĞLIK VE EĞİTİME”

İlk olarak, Küba hep seyyah ağzıyla anlatılır. Bu “rüya” gibi ülkeye “sosyalizm bitmeden gidelim”, “Castro ölmeden gidelim” der orta sınıf solcularımız turistik bir sevdayla. Hani müzeye gider gibi, ören yerine gider gibi, nostaljiye gider gibi ve dahası ölümcül bir hastalıkla boğuşan hasta ziyaretine gider gibi. Bu aslında sosyalist blok çökmeden önce tüm sosyalist ülkeler geçerli bir durumdu. Sosyalist olmayan bir uzaydan, sosyalist bir uzaya gidiş kelimenin tam anlamıyla ütopyanın gerçekleştirilmeye çalışıldığı yere, başka bir uzaya geçiştir. O sebeple bu seyyah hali anlaşılabilir. Problem şudur ki, bu başka “uzaya” geçiş aslında bir otantizm üretir. Oysaki eski sosyalist blok ülkeleri de, şu an ki Küba’da başka bir uzay değil; bilakis var olan uzayın değiştirilmesi ile atılmış bir adımdır. Kısacası otantik falan değil, aksine son derece insancadır, gerçekçidir, kurgu değildir.(Sonraları onlara reel sosyalizm dememiz de ne hoş tesadüftür bu minvalde.) Fakat eski sosyalist blok ülkelerine yapılan seyahatler ve oradaki tecrübelerin seyyah diliyle aktarılmasında bir fark vardı. O anlatıların çoğunluğu sosyalizmi öğrenme ve öğretme niyeti taşıyordu. Kısacası o farklı uzaya dair iyimser bir zihnin ürünleriydi o anlatılar. Sosyalist olmayan mekânların ve insanların da sosyalist olabileceğine dair bir inanç taşımaktaydılar. Otantizmi kırdıkları anda bu noktaydı; anlatan/rahat bir seyyah dilleri vardı. Mehmet Ali Ağaoğulları’nın “ütopyanın olmadığı tek yer ütopyadır” diye yazdığını hatırlıyorum bir yerlerde. İşte oralarda hala ütopya vardı; o sebeple ütopya değil ama ütopya olmaya çalışıyorlardı. Soğuk savaşın bitişi ve Küba’nın sosyalist birkaç ülkeden birisi olarak kalması bu seyyahlık halini değiştiriverdi. Küba’da her ne oluyorsa bitecekti; o sebeple eli çabuk tutup gitmek de yarar vardı. Yani hep bir şeyler “bitmeden, ölmeden” gidelim hali. Kendisi başlı başına karamsar, başlı başına orta sınıf, başlı başına sosyalist bloğun çöküşü ile miras kalan yılgınlığa haiz bir duruş. İşte bu duruş, Küba’yı ciddiye almadı. Hem de “bildiğini iddia ederek” ciddiye almadı. Nasıl denir, bir “tropikal sosyalizm” anlatısı kurdu; otantikleştirdi Küba’da bugüne kadar yapılanları. Zaten gidiciydi, o sebeple 1-2 haftalığına Küba bilet parasını ödeyebilen şanslı bir “solcu” olarak gidilip, hac vazifesinin ifasına gerek vardı. Seyyahtan turiste geçiş yani… Bertolucci’nin Çölde Çay’ında turist ve gezgin arasındaki işaret ettiği ayrımdaki espriye benzer bir şey az çok…

Tam bu noktada aklıma Ferhan Şensoy’un Şans Kapıyı Kırınca filmi için Küba’da iken başından geçenleri derlediği Hacı Komünist kitabı geliyor aklıma. Kitap epey kötüydü –film de çok kötüydü ama Küba’ya gidemediğimiz için bari üç beş yerini görelim diye izledik işte-, ama başlığı başarılı gözüküyor. Ferhan Şensoy orada şöyle bir anekdot paylaşıyordu hatırladığım kadarıyla. Çekim için Kübalı figüranlardan korkmuş gibi bakmasını rica ediyorlar; fakat Kübalılar bir türlü beceremiyor. Akabinde, Ferhan Şensoy diyor ki “yahu Fidel Castro’yu görmüş gibi yapın işte.” Kübalılar da şaşırıyor, sonra kahkahalarla gülmeye başlıyorlar ve “yahu bizim Fidel o, neden korkacakmışız ki” diyorlar. Hikâye muhtemelen gerçek değil. Çünkü her şey aşırı düzgün, Nasreddin Hoca fıkrası gibi. Korkmuş gibi yapması gereken Kübalılar var, ama o kadar neşeli ve mutlular ki yapamıyorlar bunu, sonra pat diye o muhteşem öneri geliyor korkmaları için ve onlar da bunun üzerine kahkahalarla gülüp, “o bizim Fidel” diyorlar. Seyyah olmaya çalışan tipik bir kötü turist  betimlemesi. Kıssadan hisse verebilmek için parçaları mükemmel bir şekilde birleştirmekle malul. Kısaca hac vazifesinin bir an önce yapılma arzusunun iki sebebi vardır. Birincisi insan kendisi öteye geçmeden vazifeyi ifa etmek, ikincisi de hac mekânının kendisi yok olup gitmeden bir an önce gitmek.

İkinci kanat ise daha “Ortodokslar”. Onlar Küba’yı çok ciddiye alıyor görünüyorlar özünde. İşin açığı daha ciddiye alıyorlar da. Fakat onların Küba ile olan ilişkisi de hep bildiğimiz iki kelime üzerinden: “sağlık ve eğitim”. Bu iki alandaki başarıları ilk kategorize ettiğim grup da yapıyor zaman zaman. Fakat bu ikinci grup bunu daha sıklıkla yapıyor. İlk sebebi, Küba’ya gidebilecek bir bütçesi yok bu kesimin basitçe. Bu insani bir şey. Fakat bu sebeple o seyyah anlatılarını görmüyoruz bu kesimde. İkinci sebep ise, Küba’yı ciddiye almak çok “soğuk” bir iş bu kesim için. Soğuktan kastım ise şu. Ne zaman bu tip “sağlık ve eğitim”den bahseden bir yazı okusam Küba’ya dair, aklıma hep beyaz florasanlı devlet hastanelerindeki iki renk duvarlar ve beyaz florasanlı, bayraklı, Atatürk fotoğraflı devlet okulundaki üç kişilik sıralar gelir. Kısaca bu istatistikçi dil, kalkınmacı dil, sosyalizmi “sağlık ve eğitim”deki başarılardan ibaret bir sistem gibi anlatan dil çok soğuk bir dil. Küba’yı da sosyalizmi de hak ettiğince ciddiye almayan bir dil. Şunu açıklıkla kabul etmek de fayda var. Sağlık ve eğitim alanındaki başarılar sosyalizmin övünç kaynağıdır hakikaten. Sıradan insan için hayati önem taşır. Sosyalizm zaten “sıradan” insan için vardır. Dolayısıyla Küba’nın şu an insani gelişmişlik endekslerindeki yeri, ortalama yaşam ömrünün uzunluğu, bebek ölüm oranlarının düşüklüğü küçümsenecek şeyler değil. Ama Küba deyince sadece bunlardan bahsetmek de haksızlık. Çok soğuk, çok parti yetkilisi ve hakikaten florasan florasan aydınlatan bir dil. Verdiği ışık yeterli değil kısaca, yorucu. Sosyalizm insanın kendisine yabancılaşmasını aşmaktan –ki çok önemli bir iddiadır, mühimdir- yaratıcılığına alan açmaya birçok iddiaya sahip bunlardan öte.

NEDEN CİDDİYE ALMIYORUZ?

Kısaca diyeceğim o ki Küba’yı neden ciddiye almıyoruz? Ufak bir ülke diye mi? Tropikal bir iklime sahip Karayipler’de bir ada ülkesi diye mi? Ciddiye almak övmek ya da yermek değil. İstatistik vermek de değil. Küba’da sosyalizm adına ne yapıldığını ne kadar biliyoruz? Küba’daki sosyalizm deneyiminden bir şeyler öğrenebilir miyiz diye niye hiç düşünmüyoruz? Soğuk savaş ertesi yılgınlığının devamı sonucunda kötü bir seyyah/aslen turist dili ile anlatmak ya da sosyalizmin namusunu kurtarmak için istatistikler yığını vermek yerine, Küba’yı niye “sosyalist” bir ülke ve halk olarak ciddiye almıyoruz demeye çalışıyorum.

Sanırsam bunun ilk olarak genel bir sebebi var sosyalizm kavrayışımıza dair. “Komünizm hiç uygulanmadı ki” diyen solcuyla dalga geçen sağcıya güler geçerim. Fakat “sosyalizm hiç uygulanmadı ki” gibi “ergen” bir sosyalizm savunusuna ihtiyacı da yok sosyalizmin. Birinci nokta şu, sosyalist deneyimin “reel sosyalizm”, “bürokratik sosyalizm”, “devlet kapitalizmi” vb. ile tanımlanması sosyalist deneyimi bir hatta ciddiye almadı. Belli tarihsel dönemlere, isimlere ve uygulamalarına, ilkelere saplandı kaldı. Çok verimli bir hatta yarattığı sosyalist kritiğe rağmen yukarıda saydıklarıma saplandığı oranda bir inkâra, “sosyalizm hiç uygulanmadı ki” noktasına da savruldu. Şimdi biz, sosyalizm değil ya da sosyalizmdir desek de bir şey değişmiyor. Tüm bu yukarıda saydığım tanımlar, tarihsel eleştiriden ziyade bir yerlere saplandıkça anlamını da kaybediyor. İnsanlık şu ana kadar sosyalizm diye, beğenmediğimiz ve yukarıda farklı şekillerde tanımlayarak sosyalizmden ayırmaya çalıştığımız bir şeyi sundu bize. Yazıya girişte kelimelerle obsesif bir ilişki kuracağımı söylemiştim. O sebeple, bana sosyalizm yerine kelimeler üretmek ve sosyalizmi bu minvalde ayrıksılaştırıp cennetleştirmek manasız geliyor. Cennet olan komünizmdi hem! Hatta başka kelimelerle tanımlamak sosyalizme karşı en baştan eleştiri yolunu kapamak gibi geliyor. Ne de olsa eleştirilen sosyalizm değil, başka bir şey oluyor zira. Herkesin kafasında ilkesel bir sosyalizm var ve ona halel getirmek istemiyor. Fakat dediğim gibi, hakikaten “reel” bir sosyalizmdi yaşanan. Tarihi reddetmek manasız. “Reel” olmak da kötü olmak demek değil. Eh o kadar başarabildik, daha iyisini nasıl yaparız diye ders çıkarıp tefekkür etmenin yolunu açmak demek. “Büyük adam olamadıysak, hayallerimizi de satmadık ya” neticede! Bir de aslında bu hep bir yerlere bir periyoda saplanma bunca yıl “sosyalizm”i tecrübe etmiş “sıradan” insanı silmek, edilgenleştirmek ve onların isyan etme-karar verme güdülerini, tarihsel güçlerini göz ardı etmek oluyor açıkça. Onlar ne yapmıştı hiç düşündük mü? Örneğin Richard Stites Sovyetler’de ütopik kalkışmalara, deneyselliklere ve yeni yaratılan ritüellere bakıyor 1989 tarihli kitabında liderler, istatistikler vs yerine.[5] Bebek yeni doğunca kızıl bayrağa sarıp onu ekimlemekten –kısaca vaftizin bir başka ritüel ile takasından- sıradanların şiddeti nasıl uyguladığına kadar farklı noktalara, insana ve o “sosyalizme, reele” temas ediyor bu kitapta. O kadar az şey var ki benzer kalkışmayı sosyalist memleketler için yapan, epey şaşırmıştım ilk okuduğumda.

Yani soğuk savaş döneminde sol için her şey çok netti, yöntemler çok netti, sonuçlar çok netti vb. Bu tamamen aksiyon içerisinde olmanın, eylem içerisinde olmanın da getirdiği bir sığlıktan kaynaklanıyordu elbette. Soğuk savaş ertesi, teori ile meşguliyet arttıkça bu sığlığın sonlanması beklenirdi. Öyle gibi de gözüktü. Fakat, açıkçası ben sosyalizmin eleştirisine dair hakikaten tatmin edici bir literatür bilmiyorum. Bu kez de başka şeyler çok “net” kabul edildi. Oysaki hakikaten “reel” ile uğraşmak çok daha zordur. Çok daha karışıktır. Hele o “reel” bir ütopyanın peşindeyse. Küba’da bu minvalde “ciddiye alınmıyor” işte. Sosyalist bloğun çöküşü öncesi fokoculuk, gerilla savaşı vb. üzerinden bir model olarak alındı elbette. Ama derdim hem o dönem hem de şu an sosyalizm adına ne yaptığına, insanlığın kendisiyle insan aracılığıyla nasıl uğraştığına dair ilgimizin ne kadar az olduğunu göstermek.  

İkincisi, biraz daha Küba’ya özgü belki. “Tropikal sosyalizm” desek olur herhalde demiştim ya; işte o tropikallik, o “şirinlik”, o “otantiklik”, o korkulmayan “Fidel” anlatıları. Küba da dâhil herhangi bir Karayip ülkesi bu tropikalliği yüzünden “geniş kalçalı, büyük memeli” dans eden kadınlar ve eğlenceli adamlar diyarı gibi resmediliyor. Bu hakikaten acayip bir şey. İbn Halduncu bir şey herhalde. Coğrafya medeniyeti etkiler hesabı. İbn Haldun tam olarak bunu kastetmemişti elbette! Türkiye’de de mesela “benzersiz Anadolu insanı” güzellemesi gibi bir şey, kötü bir romantizm, çoğunlukla ergen bir güzelleme. “Anadolu insanı cahildir” demenin farklı bir versiyonu. Fakat esas derdim bir toplumun kültürel/geleneksel olarak farklı bir eğlence kültürü olması, güler yüzlü olması –bu gibi genellemeler ne demek anlayamıyorum, ama doğru kabul edelim hadi- neden o ülkeyi ciddiye almamakla sonuçlanır? Bu anlayışın en büyük çıktısı olarak iki şey var: İlki “yoksulluğa rağmen mutlular.” Hiç kimse “yoksulluğa rağmen” mutlu olmaz, önce bunu netleştirmemiz lazım. Yoksulluk ciddi bir şeydir. İkincisi “yoksulluğu” tanımlamamız lazım. Bu çok daha ciddi ve zor bir şey. Aksi takdirde iş Engin Ardıç’ın ABD-Küba ilişkilerini değerlendirdiği o muhteşem tespite savurur bizi: “Küba'da kişi başına ortalama gelir 30 dolarmış (yazıyla otuz), Türk komünistlerine saygılarımla arz ederim.”[6] Küba mevzusu da değil bu. İnsanların gayri safi milli hâsıla ve kişi başı gelirle kurdukları şehvetli ilişki hakikaten düşündürücü. Milli gelir 10.000 doları aştı, Türkiye 17. büyük ekonomi vs. vs. seçimlerde en azından 5-10 puan getiriyor herhalde. Fakat konumuz bu endeks-fetişizmi değil. Belki de yoksul değiller de ondan mutlular? Ya da yoksullar ve o kadar da mutlu değiller? Ciddiye alsak, sorup öğreneceğiz ama işte…

İkincisi ise, “ambargoya rağmen mutlular”. Buna da hemen şerh koyalım. Bu cümle hakikaten bana sapıkça geliyor. Hiç kimse ambargoya “rağmen” mutlu olmaz. Mutluysa bile o ambargoya “rağmen” değildir. Bu konudaki anlayışsızlığımızı sistematik olarak pek ambargo görmemiş bir memleket olmamıza bağlıyorum. Bir bildiğimiz 1970lerdeki haşhaş ekimi ve Kıbrıs harekâtı vesilesiyle ABD’nin uyguladığı silah ambargosu… O sebeple, ABD Küba ile ambargo kararını gözden geçirme ve gevşetme kararı alınca, İranlı orta sınıf, internet kullanan gençlerin kendi ülkeleri için de benzeri olur mu heyecanına kapılmalarını anlayamayız mesela.[7]  Velhasıl kelam, şimdi biraz şu ambargo meselesi nedir ne değildir diye bakmak istiyorum kısacası Türkiye’de de mevzu nasıl algılandı diye bakarak. Zira bu mühim, Küba’yı ciddiye almamak dediğim her şeyi göreceğiz!

AMBARGONUN ABD TARAFI: “CASTRO’YU VE SAKALINI SEVİYORUM”’DAN BUGÜNE

Ambargo 1962 Şubatı’nda kondu. 54 yıldır yürürlükte ve Küba ekonomisine 1.1 trilyon dolar maliyeti var. İlginç bir anekdot: Kennedy’nin ambargo kararını yürürlüğe sokmadan önce kendi için verdiği 1200 puronun eline geçmesini beklediği söyleniyor.[8] Mevzuyu uzatmadan, hemen kısaca söylemek de yarar var. Obama’nın cumhuriyetçilerin son ara seçimleri kazandığı ve Ocak ayı itibarıyla “topal ördek” konumuna düşeceği şu dönemde açıkça “50 senedir uyguluyoruz da ne oldu; belli ki yanlışmış yaptığımız” diyerek attığı bu adımın analizlere göre üç sebebi –sanırım iki banko, bir plase- var. Birincisi, plase olan, Obama giderayak bir şeyler bırakmak istiyor olabilir arkasında. Tipik bir “büyük adam” ihtirasıdır; ama tabii bilemiyoruz var mıdır böyle bir niyeti. İkincisi geleneksel ABD dış politikasında “demokrat sapmalar” niyetinde bulunması. Bu kısım son derece rasyonel ve reel bir dış politika hamlesi olarak okunabilir. Mesut Yeğen’e göre “vur-kaç” gerilla diplomasisi yöntemiyle Güney Amerika’da gücünü konsolide etmiş bir ABD var. Küba’da benzer taktiği uyguluyor ABD.[9] Yani Bush gibi kırıp dökmeden, başka yöntemlerle. Uluslararası ilişkiler derslerinde anlatılan cumhuriyetçiler yakar yıkar, Demokratlar soft power (yumuşak güç) uygular esprisine yakın bir şey. Bir başka çok revaçta olan yoruma göre, ABD Rusya’yı sıkıştırmak için Küba’yı kullanıyor. Ne var ki Rus yetkililer bu açılımı oldukça destekledi, o da ilginç…[10] Üçüncü ve bence de en gerçekçi yorum ise ABD iç politikasına dair. Florida’da 2 milyona yakın Kübalı göçmen var ve seçimler için oldukça mühim bir eyalet. Normalde, Uluslararası Florida Üniversitesi’nin devamlı yaptığı araştırmalara göre Floridalı Kübalılar Castro rejiminden nefret ettikleri için ambargonun Castro düşene ve Küba sosyalizmden vazgeçene kadar devam etmesi taraftarıydı. Fakat ilk olarak 2008’de Florida’nın en büyük kenti Miami’de yaşayan Kübalıların yarısından fazlasının ambargonun kaldırılmasını desteklediği görüldü.[11] 2012’de Obama’nın ikinci kez seçimleri kazanması ve Florida’daki Kübalılardan oldukça çok oy alması bu kararı almasında da etkili oldu.[12] Zaten medyada da Floridadaki yaşlı Kübalılar karara karşı nefret duyarken genç Kübalıların desteklediği ve aralarındaki tartıştıkları videolar oldukça fazla. Kısaca bir nesil kavgası da var, Obama’da bunu okuyor ve bir dahaki seçimlerde demokrat adayı için yatırım yapıyor gibi.[13]

Şunu da belirtmek lazım, Obama’nın yürütme gücü ile aldığı bu karar ambargonun kaldırılması manasına gelmiyor. Daha ziyade yetkisi dâhilinde yumuşatıyor. Zira ambargo 1996 Şubatı’nda Küba jetlerinin Kübalı göçmenleri taşıyan iki adet küçük sivil uçağın Küba Hava Sahasına izinsiz girişi üzerine düşürülmesi akabinde, Helms-Burton Yasası adıyla kodifiye edilmiş durumda Bill Clinton döneminde. Dolayısıyla, ambargonun tam anlamıyla kaldırılması ve yasanın kaldırılması için kongre desteğine ihtiyacı var Obama’nın. Bu da şu an pek mümkün gözükmüyor.

Neler değişeceğine dair çok fazla malumat var internette. Bana kalırsa en mühimlerinden kısaca bahsedersem, ilk olarak ABD vatandaşlarının hala turist olarak Küba’ya gitmesi yasak. Bunun yerine Küba’ya seyahat özgürlüğü olan kategoriler genişletiliyor. Ya da eskisi gibi yasal olmayan ama çokça yapılan farklı ülkeler üzerinden turist olarak girmek bir opsiyon tabii ki. Küba için mühim olan ise eskiden Küba mallarını ABD’ye sokmak yasakken, şimdi 12 kategoriden birisine dâhil olup gidenler (bu kategoriler eğitim, gazetecilik, insani yardım vs vs gibi esnetilebilir şeyler bu arada) 100 doları tütün ve içki ile sınırlı olmak üzere en fazla 400 dolar değerinde Küba malını ABD’ye sokabilecek. Diğer önemli nokta ise teknoloji ve inşaat konusunda Amerikan şirketleri “özel ikamet” için ve “küçük çiftçiler” için materyal ihraç edebilecek. Bunun yanında Küba’da internet ağının geliştirilmesi için de destek de bulunabilecek.[14] Son olarak ABD’nin teröre destek veren ülkeler listesinde bulunan Küba’nın durumu yeniden değerlendirilecek. Havana’da büyükelçilik açılması da gündemde. Bundan ötesi ise Obama’nın yetkisinin dışında daha önce de belirttiğim gibi.[15]

ABD içerisinde Cumhuriyetçiler Obama’yı pazarlık yapmamayı bilmemek, tıpkı Orta Doğu politikalarında olduğu gibi başarısız kararlar almak, İran’da olduğu gibi diktatörlüklere taviz vermekle suçluyorlar. Daha da mühim ve çarpıcı olan, bu verilen tavizler karşısında Amerikan sermayesinin Küba’ya giriş izni bile alamadığını söyleyip; bu durumda neden böyle bir karar değişikliğine gidildiğini sorguluyorlar.[16] Fakat Florida’daki Kübalıların yarısından fazlasının Obama’yı desteklemesi gibi, ABD çapında yapılan araştırmalarda da çoğunluk ambargonun kaldırılmasını destekliyor.[17]

ABD için ne anlama geliyor tüm bunlar yukarıdaki siyasi hesapların yanında? Bir haberde Bob Dylan’ın Motorpsycho Nitemare isimli şarkısından iki dizeyi almışlar ne anlama geldiğini anlatmak için. Şarkı ABD’de, yorgunluktan bir çiftliğe sığınmak isteyen birisinin hikâyesi… Çiftliğe gider, çiftlik sahibi elde tüfek karşılar. Ne de olsa özel mülkünü koruyor… Çiftliğe gelen yorgun adam, elde tüfek bekleyen çiftlik sahibine kendini “doktor, koleje de gitmiş, nezih bir çocuk” olarak tanıtarak ikna eder orada gecelemek için. Fakat sonrasında işler değişir çiftlik sahibinin kızı nedeniyle, ziyaretçi çiftlikten ayrılmak ister ve çiftlik sahibine kendisini kovdurmak için onu en çok sarsacak şeyi söyler: “Fidel Castro’yu ve sakalını seviyorum!”.[18] Şarkının tarihi 1964. Kısacası 50 yıl sonra azıcık bir şeyler değişmiş gözüküyor…

KÜBA TARAFI: BEŞLİNİN ÜÇÜ SERBEST

Buraya kadar ambargodan bahsettim işin ABD cephesini kısaca anlatmak için.  Küba için ise işin ambargo yanında çok önemli bir boyutu var. “Küba Beşlisi”nin ABD’de hala tutsak olarak kalan üç tanesi ilişkileri düzeltme çerçevesinde serbest bırakıldı. Küba’da karşılığında bir ABD vatandaşı ve adı verilmeyen ABD lehine çalıştığı için tutuklanmış bir Küba vatandaşını ABD’ye teslim etti. Öncelikle belirtmekte fayda var ki, Küba Beşlisi’nin son kalan üçünün de serbest bırakılması ambargo konusundan daha mühim gözüküyor. Zira serbest bırakılmaları için düzenlenen ve yıllardır süren kampanyanın sözü, “dönecekler”di. Netice itibarıyla döndüler.

Bu çerçevede şuna dikkat çekmekte fayda var. Fotoğraflarda ve videolarda gördüğümüz Küba’daki kutlamaların çoğu ambargo mevzusundan ziyade, üç tane tutsağın Küba’ya dönmesinin şerefine yapılan kutlamalar. Hatta ilginç bir video var bu konuda. ABD’deki spiker, Havana muhabirine Kübalılar bu kararı nasıl karşıladı diye soruyor. Kutluyorlar ama daha ziyade serbest bırakılan ve kendileri için kahraman olan üç kişinin geri dönüşünü kutluyorlar diyor muhabir. Akabinde ekliyor, bu tip bir açılımın Küba’yı Amerikan etkisine açacağı gerekçesiyle itiraz eden ufak bir azınlık da var. Spiker ısrar ediyor ve büyük çapta bir değişiklik olacak diye düşünüyor mu Kübalılar diye soruyor. Muhabir ne desin artık, bir noktada elbette gibi belirsiz bir cevap veriyor ve esas kutlamaların tutsaklıktan kurtulan 3 kişi için olduğunu ekliyor.[19]

Kısaca zaten şu aşamada köklü değişikliklere yol açacak bir gelişme yok. Raul Castro’nun da vurguladığı gibi değişiklikler için Obama’nın kongrenin onayını da alması gerekiyor. Dolayısıyla Küba için önceliğin tutsakların serbest kalması olduğu anlaşılıyor. Küba’nın resmi sitelerine bakıldığında fark eden fazla bir şey yok. Esas olarak 3 tutsağın yurda dönüşüne dair haberler ve ABD başkanı ile Raul Castro’nun açıklamalarına ilişkin haberler var, tutsakların dönüşünde kurulan uluslar arası dayanışmaya atıf ve 1977’den ABD’nin Küba’ya karşı ısrarla uyguladığı aşırı sağ politikalardan dolayı 1982’de istifa ettiği zamana kadar Havana’daki İsviçre Elçiliği’ndeki Küba seksiyonunda çalışan Amerikalı diplomat Wayne Smith’e bugünleri sağlayan eforu için teşekkürleri var. [20] Daha çok gençlerin blogvari şeyler yazdıkları yerlerde ise hem 3 tutsağın dönüşünden hem de tabii ki normalleşme adımından mutlular.[21]

KÜBAYI CİDDİYE ALMAK

Peki memlekette ve dünyada bu haberler nasıl karşılandı. Latin Amerika ülkeleri için bu Küba yanında Amerika kıtası için hayırlı bir gelişme elbette. Türkiye’nin yıllarca “kızıl” korkusuyla yaşaması gibi, Latin Amerika ülkeleri de sol hükümetler başa geçtikçe CIA destekli darbe korkusuyla yaşadılar/yaşıyorlar ABD’nin burnunun dibinde. O sebeple, Şili Dışişleri Bakanı bu Amerika kıtasında soğuk savaşın bitişinin başlangıcıdır diyor. Venezüella lideri Maduro’ya göre ise bu Fidel için manevi bir zafer.[22]

Türkiye solunda ve basınında ise birkaç ana yorum var. Birincisi, Küba’nın ABD’yi alt edişi.[23] İkincisi, daha önce de söylediğim gibi dış politika okuması ile bunun Rusya’ya karşı bir hamle olduğu iddiası. Üçüncüsü, Vietnam örneği üzerinden –ki eğer örneğimiz oysa yandık ki ne yandık!- Küba’nın kapitalist olmayacağı iddiası.[24] Son olarak, kanımca en sinik yorum bu, azıcık da solda şiddet mevzusu ile harmanlayıp “sosyalizm başarısız olsa da bu Fidel’in zaferidir” demek.[25] Zira sanırım Küba deyince aklımızda sadece 50 sene önce gerilla mücadelesi ile yapılan devrim var. Orada zaman durdu; 50 senedir bir şey değişmedi zaten… Bir de tabii şimdilerde Küba modası başladığı için Kayseri’de Küba teknolojisi gibi haberler…[26]

Küba devrimi yapıp, “tropikal sosyalizm” çerçevesinde sadece dans edip, puro ve rom eşliğinde dans edip pinekleyerek geçirmedi son elli yılı. Kendince bir model geliştirmeye çalıştı. Afrika’daki iç savaşlara asker gönderirken, şimdi hem işler eskisi gibi olmadığı için hem de buna mali kaynağı olmadığı için doktor gönderiyor yüzlerce, binlerce. 1970’lerde cinsel ayrımcılıktan sabıkalıyken, şu an bununla mücadele ediyor. Fidel Castro dâhil herkes buna dair öz eleştirisini veriyor.[27] Bir dönem yönetime dair eleştiriler yasaklıyken, şimdi komedyenler Küba’nın sistemini yerden yere vurabiliyor. Hatta komedyenlerden birisi gene de Fidel Castro ve Raul Castro’yu kişisel olarak eleştirmediklerini söylüyor. Fakat herhangi bir sansür sebebiyle değil; şu ana kadar yaptıklarına duydukları saygıdan ötürü kişisel bir eleştiriyi tercih etmedikleri için.[28] Artık Ferhan Şensoy haklı mı kendi kıssasında bilemiyorum. Örneğin Sovyetler Birliği’nin çöküşü ertesinde yaşadığı sorunları aşmak için enteresan yöntemler geliştirdi. Bir anda yakıt ihtiyacının yüzde 50’sine ve gıda ihtiyacının yüzde 80’inine ulaşımını kaybetti ki bu derece yüksek bir oran dünyada bir ülkenin bir anda karşılaştığı en yüksek rakam. Peki ne yaptı? Makineleşmiş, endüstriyel tarım üretiminden yerel, kentteki bahçelerde organik tarım metoduna geçti. Aslında evin damından, sokak arasına bulabildikleri her yerde tarıma başladılar. Bunun belgeseli bile var! The Power of Community: How Cuba Survived Peak Oil. Herhalde, Toplumun Gücü: Küba Petrol Krizini Nasıl Aştı desek olur.[29] Kısaca Küba hala yaşayan, çözümler üreten, “mutlu ve neşeli” olmaktan başka türlü yoklukla baş etmeyi öğrenmiş bir deneyimi hala sürdürüyor.

Bir halk düşünün. Devrim yapıyor. Devrimini öyle ya da böyle yaşatıyor. Sosyalist blok çöküyor, hala ayakta kalmayı başarıyor tüm finansman kaynaklarını kaybedip. Ambargo altında “onurlu ama mutlu” yaşıyor sevilen tabirle, her ne demekse o. Türlü türlü çözüm üretiyor sorunlarına karşı. Hadi onu da söyleyelim, evet dışarıya en çok doktor gönderen ülkelerden birisi oluyor vs. Ciddiye alınması için daha ne yapması gerekiyor yahu?

Şimdi Küba gündemde; zira ABD yarattı bu gündemi. İnternette bir gezinince onlarca sitede, köşelerinde Starbucks açılmadan, McDonalds açılmadan gidin görün deniyor. Oraya gidecek turistin pasaportuna bir vize, fotoğraf arşivine biraz daha fotoğraf ve eşe dosta anlatacak bir yer daha neticede, hem de tropik. “İnsana yatırım” yani, en kutsalı. Tıpkı çocuğunu iyi bir okula, iyi bir müzik kursuna, basketbol okuluna göndermek gibi Küba’ya gitmek. Diğer sitelerde de, Küba’daki yatırım fırsatları tartışılıyor. O bildiğimiz yatırım. Çikolata nasıl satarız gibisinden. İnsana yapılan gibi kutsal değil ama. Daha kar odaklı.

Bu uzunca yazıda, tüm derdim şu. Tüm bu haberlere baktığımızda Küba’ya dair tek gördüğümüz ya da göremediğimiz şeyin ne olduğuna dair kafa yormak. ABD toplumunun yaş aralıklarına göre Küba’ya ambargoyu ne oranda desteklediğini ya da benzer enformasyonu bulabildim mesela. Küba için sayısal veri deyince genelde Ebola’ya karşı Afrika’ya en çok doktoru gönderen ülke olması hasebiyle doktor sayısı üzerinden verilen veriler var mesela. Bu kötü değil, hâşâ! Değil de, kimse kusura bakmasın “bu onur bizim değil.” Zira Küba’ya dair tek söyleyebildiğimiz “sağlık ve eğitimde başarıları”, “ABD’yi alt edişi”, “onurlu ama mutlu oluşu”, “devlet kapitalizmi, reel sosyalizm, bürokratik devlet” vs vs vs. Mesela basitçe neden mutlu insanlar? Neden sosyalizm kaybetmeyecek? Ya da neden sosyalizm kaybedecek? Ya da neden sosyalizm kaybetti? Neden Küba doktor gönderdi diye böbürlenirken, elimiz böğrümüzde sosyalizm ha gitti ha gidecek diye bekliyoruz? Ya da sosyalizm çökmeyecek derken neye dayanıyoruz onurlu ve dik duruştan başka? “Hem de ABD’nin yanı başında…” Ya da sosyalist değil orası derken neye dayandık? Hangi sosyalizme? Bu sorular çoğaltılabilir; ama cevabı yok. Çünkü biz Küba’yı hiç ciddiye almadık…

Raul Castro’nun kızı, ABD Küba’da sosyalizm sonlanacak sanıyorsa, avucunu yalar demiş.[30] Ben Küba’da ne olacak bilmiyorum da; bugüne kadar ne olmuş bitmiş hakikaten bilmek istiyorum. Saçma sapan romantizmler inşa etmeden bunu yapmanın bir yolu olduğundan da eminim. Ambargo’ya gelince, vicdansızlığın lüzumu yok. Ambargo da ambargoya direnmek de oturduğumuz yerden “onurlu, mutlu” diye diye kendimizi tatmin edebileceğimiz bir şey değil. Yokluk zordur. Dünya’nın neresinde yokluk yok olacaksa, önce mutlu olmak lazım “kıymetlimiz gider mi yoksa” demeden… Zaten baksana, kıymetlimiz hiç bizim olmamış ki.

 


[1] Mesela Reyhanlı’daki bombalama faciasından sonra şunu karalamıştım bu “bilmeme” meselesine dair özellikle sol özelinde.  http://www.birikimdergisi.com/guncel/analizlerin-ustune-coktugu-ilce-reyhanli Ayrıca düşünüyorum da; sadece gazete okuyarak gündemi takip eden normal bir insan, bu memlekette Fehim Taştekin yazmasa Suriye’de, Irak’ta ve Orta doğu’da ne olup bitiyor nasıl öğrenecek?

[2] http://korea-dpr.com/business.html

[3] http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/48818.asp

[5] Richard Stites, Devrimci Hayaller: Rus Devriminde Deneysel Yaşam ve Ütopyacı Vizyon, çev. Sabri Gürses, (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2011).

[6] http://www.sabah.com.tr/yazarlar/ardic/2014/12/20/kriepkiy-celovyek

[8]http://www.independent.co.uk/news/world/americas/cubaus-relations-a-missile-crisis-a-botched-invasion-exploding-cigars--a-feud-rich-in-iconic-moments-9931969.html

[9] http://zete.com/kuba-ambargo-ayakkabi-tozu/

[11] http://www.independent.co.uk/news/world/americas/cubaus-relations-who-are-the-cuban-five-9931951.html

[14] http://www.theguardian.com/world/2014/dec/17/improved-us-cuba-relations-average-american

[15]http://www.independent.co.uk/news/world/americas/from-diplomatic-relations-to-the-internet-what-the-uscuba-shakeup-means-9931595.html, http://www.theguardian.com/world/2014/dec/17/us-cuba-diplomatic-relations-obama-raul-castro, http://www.washingtonpost.com/world/national-security/report-cuba-frees-american-alan-gross-after-5-years-detention-on-spy-charges/2014/12/17/a2840518-85f5-11e4-a702-fa31ff4ae98e_story.html

[27] http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/centralamericaandthecaribbean/cuba/7976488/Fidel-Castro-regrets-discrimination-against-gays-in-Cuba.html ve http://www.dailytelegraph.com.au/daughter-of-cubas-raul-castro-says-he-supports-gay-rights/story-e6freuyi-1226354014359?nk=2802e4992685c204335e3328e917a582

[28] http://www.huffingtonpost.com/2014/12/10/cuban-comedians_n_6301912.html

[29] http://www.powerofcommunity.org/cm/index.php. Belgeseli anlatan kısa bir yazı için bkz: http://alternatifyasam.blogspot.com/2013/01/petrol-bitti-simdi-ne-olacak.html