Anasayfa > Güncel Yazılar > Niye Beklemiyoruz Artık?

Niye Beklemiyoruz Artık?

Erdoğan Özmen

18 Mart 2015

Beklemeyi unutmuş gibiyiz sanki. Yeniden kavuşmaları, karşılaşmaları. Mucizelere inanmıyoruz, o yüzden. Çoktandır, sabırsızlıklarımız bile hasretle kucaklamak için değil beklediğimiz şeyi. Hiçbir şey için beklemiyoruz artık, zaten vaktimiz yokmuş gibi yapıyoruz.  Geçiştiriyor, idare ediyor, dalgamıza bakıyoruz.   Şöyle sormalı, o yüzden: Aramaktan niçin vazgeçtik biz? Umut etmekten, ne zaman? Umutlu bekleyişlerden? Bizde olanı, bize ait olanı kaybetmek bu. Varlığımızın tam çekirdeğinde yer alan cevherin silinmesi. İçimizin kuruması. Heyecansız kalakalmak. İnsanda genişlik ve derinlik yaratan asıl şeyden mahrum olmak. Beklemekten vazgeçtiğimiz için değil midir nostaljik arzunun böylesine büyümesi içimizde. Siyasetten sanata, oradan gündelik hayat pratiklerine aynı nostalji kültürünün kuşatması her şeyi. Eğer beklemiyorsam, mevcut durumun içindeki köklü değişim olanaklarını görme kapasitem zayıflamışsa, teselliyi kaybedilmiş geçmiş zaman nostaljisine sığınmakta ararım çünkü. Bir vakitler sürgün edildiğim o gizemli zamanda. Ve birikmiş bir hınçla yaparım bunu. Şimdiki zamanda benden esirgendiğini düşündüğüm her şey için yıkıcı bir kızgınlıkla… Ufuk duygum körelmiştir çünkü.

Kelimenin küle döndüğü, hakikatin sadece görüntüde arandığı yerde ne kalır ki elimizde geriye. Sözün hiçbir hükmü yok artık. Hiçbir bağlayıcılığı… Artık tek sevgi nesnesi kendi ben’i olan narsisistleriz hepimiz işte. Narsisizm; şimdiki zamanın, bütün ruhları kendi suretinde şekillendiren derin patolojisi. Biricik hakikatimiz, ego (ben) dediğimiz o hayali/imgesel yapıdan ibaret çoktandır. Bir tür şeffaflık, ortalık yerde olma, samimiyet ve teklifsizlik hali çoktan bir dayatmaya dönüşmüş durumda. Çok boyutlu varlığımızın diğer bütün egolara kendi –sadece takınılmış pozlardan ibaret– hayat hikayesini soluk soluğa nakletme mecburiyetiyle kıvranıp duran biçare bir ego seviyesine düşmesi ne acı. Tek meşguliyetimizin bu olması… Bu bıktırıcı ben dili… Ve bunun, var olduğumuzun ve hayatiyetimizin yegâne teminatı ve işareti katına yükselmiş olmasından daha küçük düşürücü ne olabilir ki?       

Ego

Lacan’a göre ego ilk önce beden imgesi olarak, öznenin kendisini gördüğü biçim ve yüzey olarak gelişir. İlk biçimini kazanması ayna ilişkisinin sonucudur çünkü: Aynada (ya da öteki kişide) gördüğümüz imgemiz bir tamlık yanılsaması yaratarak gerçek bedenin parçalı ve eşgüdümden yoksun durumunu perdeleyen bir işlev görür. Söz konusu İmgeyi sevmesi ve onu kendi egosu olarak üstlenmesi için bebeği “dürten” ve harekete geçiren de aynı yanılsamadır.   

İnsan yavrusu diğer bütün hayvanlara kıyasla erken doğar. Uzunca bir süre ayakta duramaz, yürüyemez, nesneleri kavrayamaz. Bir bütünlük ve benlik duygusundan yoksundur. Tümüyle çaresiz, olgunlaşmamış ve kendini ancak parçalanmış bir biçimde algılayabilen bebek yine de, aynadaki imgesini gördüğünde bunun kendisi olduğunu idrak etme potansiyeline sahiptir. 6 ila 18. aylar arasındaki her bir somut zamanda gerçekleşen bu deneyim sayesinde bebek kendisini bütünsel bir varlık olarak keşfeder ve bu keşfe daima yoğun bir sevinç ve heyecan duygusu eşlik eder. Her seferinde bu keşfin/algının ardından anneye dönen bebek, orada ortaya çıkan gurur ve sürprizi sanki anneyle paylaşmak ister gibidir. Egonun oluşumuna yol açan kurucu edimdir bu.

Lacan’ın söyleyeceği gibi; “Ayna evresini bir özdeşim olarak, yani bir imgeyi üstlendiğinde öznede ortaya çıkan bir dönüşüm olarak anlamalıyız.” Demek ki bebeğin benliğini keşfi, bir imgenin bir fikre – “ben” fikrine– tercümesini içeren entelektüel bir edimdir. İnsanın kimliği böylesi bir edimde temellenir.

Bebek aynada –ya da ayna işlevi gören bir başkasında– kendini teşhis ederek, kendisinden ayrı olan başka bir şeyi de teşhis etmiş olur: Öznenin özdeşleştiği ve ilk kez kendisini deneyimlediği “öteki”dir bu.  O halde kimlik kurucu bu edim, aynı zamanda özneyi nesne olarak da kuran ikiye bölücü bir edimdir. Ayna evresinde kendini algılama bu anlamda yabancılaştırıcı bir edimdir ve bir sahtelikler dizisinin başlangıcıdır.         

Başlangıçta yokluk vardır. Kökensel ego ya da ilksel varlık boş bir kaptan/çerçeveden başka bir şey değildir. İçeriklerini daha sonra tedricen dışarıdan temin edecek olan bir kap. Yokluğun mevcudiyetine tahammül ede ede –insanın acı çeke çeke diyesi bile geliyor–, yokluktan başlayarak kurarız kendimizi. Öyleyse dışarısı, dış dünya da içeriye alındığı ve haz ya da acı uyarınca tartıya vurulduğu ölçüde var olur. İçerisi ile dışarısı arasında yalınkat bir ilişki yoktur hiç te. Gerçekliğin dışsal bir nesne ya da mutlak bir dışsallık olmaktan ziyade birincil ilişkiler içinde, onlar aracılığıyla kurulması demektir bu. Vurgunun ruhsal gerçekliğin nesnel gerçeklik karşısında başlangıçta var olan önceliği üzerine yapılmasıdır. Gerçekten dışsal olan ve öyle kalmaya devam eden şey insan varlığı açısından bir varoluşa bile sahip değildir. Bir zamanlar dışarının parçası olan ve haz verici bulunarak içeriye alınan şeylerle kurulan bir içimiz vardır. Dışarısı da gerilime yol açtığı, acı verdiği için reddedilmiş, dışarıya atılmış şeydir. İç ve dış dünyalar eşzamanlı olarak ve karşılıklı bir aynalama süreci içinde kurulur.

Ontolojinin temel varsayımı şöyle bir şey olmalı değil midir o halde: Doğum anından itibaren sahip olduğumuz verili (preexisting) bir kimlikten söz edilemez.  Durum tam olarak, farklı öğeler arasındaki ilişkiler ağının bir etkisi olarak, yapısal bir etki olarak ortaya çıkan bir şeyin yanlış tanınması ve öğelerden birinin dolaysız özelliğiymiş gibi ele alınmasıdır. Sanki bu özelliğe diğer öğelerle ilişkisinin dışında ve dolaysızca en baştan sahipmişiz gibi. İlkel canlılarda sözcüğün düz anlamıyla vuku bulan içe alma ve dışa atma işlemlerinin yerini insanda algılama işlevleri alır. Gerçek şeyler yerine dış dünyanın imgeleri içe alınır ve hazza ya da tehlikeye yol açma özelliklerine göre yeniden düzenlenir.  Ego, bu ideal imgelerin birbirine eklemlenmesi ve billurlaşmasının sonucudur. Bunlar çocuğun özdeşleşmeyi öğrendiği sabit, somut nesnelere eşdeğerdir. Çocuğun aynada ya da başka insanlarda kendisi olarak gördüğü şeyleri içerir. Çocuk tarafından önemli bir libidinal enerjinin yatırıldığı bu imgeler daha sonra içselleştirilir. Velhasıl, kendimiz hakkında söylemek istediğimiz şeyden ibaret bir kimlik değildir bizimkisi. Ya da şu: Olduğumuzu sandığımız kişi değilizdir genellikle.

Bir tür yanlış-tanıma, kendi işlevini tanıma başarısızlığının yeridir ego. Dışarının imgeleriyle, imgesel ötekilerle özdeşleşerek kurulduğu ölçüde yabancılaşmıştır. Hem bunu, ötekinin mahallinde zuhur etmiş olduğunu tanıyamaz hem de özneye aldatıcı bir bütünlük/tamlık izlenimi sağlar. Öznenin kendine bir ego inşa etmesi, o özgül ruhsal failin oluşturulması işi bir dedektifin icra ettiği işle –en azından şu satırlarda ifade edildiği şekliyle– benzerlik gösterir şu halde: “Demek ki dedektifin işi hakikati bulmaktan ziyade, insanların hakikat sayacakları bir hikaye uydurmak; hakikati bulmak değil, söz konusu insanlara uygun düşen hakikati bulmaktır. Hakikat denen şey hep bir kurgu olarak ortaya çıkar, hikaye biçimine bürünür. O halde ben de hikaye anlatıcısından başka bir şey değilim.”[1]

İmgelerin hükmettiği ve sürüklediği bir zaman bu. Selfie, instagram zamanı: İmgenin ölçüsüzce yüceltildiği ve sözü ikame ettiği, kendi görüntümüzü sabitleme, sonsuzca çoğaltma gayretinin her şeyin önüne geçtiği, taklidin çağı. Narsisistik izolasyonun… Gürültücü, gösterişçi egoların… Ruhların habis bir kibir ve büyüklenmecilikle çirkinleşmesi bundan. Hayatın simgesel derinliğinden koptuğu; ölümcül rekabetin,  kaba gücün, hoyratlığın her türlü simgesel referansı –evet, dinleri bile iptal ederek topluluk hayatının bütün hücrelerini dolaysızca istila ettiği dehşet ve uğursuzluk dünyası.

Arzu

İnsanın bir özü, insan varoluşunun bir kalbi varsa eğer, arzudur o. Bu yüzden, hakikat arayışı en temelde kendi arzunu tanıma ve adlandırma sürecinde var olabilir ancak. Zaten önceden verili olan bir şeyin tanınması ve ifade edilmesiyle sınırlı, tek katlı bir çaba değildir bu. Arzumuzu adlandırmak dünyadaki varlığımıza yeni bir mevcudiyet kazandırmaktır. Kendimizi bir açıklığa, o anda henüz fark edilmeyen bir imkanlar çokluğuna doğru fırlatmaktır.

Arzunun bu niteliğini kavramanın yolu, onu ihtiyaç ve talepten ayırt eden aralığa yoğunlaşmaktır. İhtiyaç en saf haliyle sıradan biyolojik içgüdüdür. Organizmanın ritmine ve gerekliliklerine uygun bir biçimde ortaya çıkan bir açlık/iştah hali olarak doyurulmasını takiben yatışır. Tam bir çaresizlik ve acz içinde hayata başlayan insan kendi ihtiyaçlarını doyuramadığı için daima öteki insanlara (en başta da anneye) bağımlı haldedir. Bebeğin, ötekinin yardımını sağlamak için ihtiyaçlarını söze dökmesi gerekir. Yani ihtiyacın bir talep biçiminde ifade edilmesi zorunludur. Başlangıçta düzensiz ve tam eklemlenememiş ağlamalar, feryatlar ve bedenin kasılmaları biçiminde ortaya çıkan bu talepler, bu haliyle bile anne-ötekinin (mOther) bu ihtiyaçları karşılamak için harekete geçmesini sağlar. Ancak ötekinin mevcudiyeti giderek kendi başına önemli olmaya başlar. İhtiyacın doyurulmasından bağımsız bir önemdir bu. Çünkü bu mevcudiyet, o anda orada bulunma hali ötekinin sevgisinin sembolü katına yükselir. Böylece talep ikili bir işlev üstlenmiş olur: Hem bir ihtiyacı ifade eder hem de sevgi talebi haline gelir. Ancak öteki, öznenin bu koşulsuz sevgi özlemini, ihtiyacı giderecek nesneleri karşıladığı ölçüde karşılayamaz ve bir yarılma/açıklık ortaya çıkar. Talebin söz konusu boyutu askıda kalır. Arzu, işte bu doyurulmadan kalan fazlalıktır. Nihai olarak asla doyurulamaz arzu.

 “Arzu ne doyum isteğidir ne de sevgi talebi; ilkinin ikinciden eksiltilmesiyle ortaya çıkan farklılıktır.” Saf ihtiyacın bir talep formuna bürünmesiyle ortaya çıkan artıktır. Talebin ihtiyaçtan ayrıldığı o belli belirsiz sınırda biçimlenir arzu. Bu yüzden, ihtiyaçtan farklı olarak asla tatmin edilemez. İçimizde bir ebedilik kertesinin açılması, arzunun icra ettiği daimi baskı/basınç yüzündendir.  İnsan-öznenin en ayrıcalıklı vasfının, onun ölümsüz-varlık olmasının matrisi burada, arzuda mündemiç  sonsuzluk ve süreklilik deneyimindedir. Çünkü arzunun gerçekleşmesi diye bir şey varsa eğer, bu, onun tamamlanmasından ziyade her seferinde yeniden-üretiminde, o döngünün tam içindedir.

Kapitalizm

Zamanımızın asıl sorusudur bu: Neoliberal kapitalizm en temelde, insanlık durumumuzdaki derin bir gerilemeyi kışkırtarak, oraya yaslanarak, o gerilemeyi yeniden biçimlendirerek icra etmiyor mu kan, acı ve vahşet yüklü hükmünü: Politik ekonominin belirli bir libidinal ekonomi ile kısa devre yaptığı yerdir burası. Arzunun ihtiyaçla ikame edilmesidir. Hayatlarımızın gelecek boyutunun silinmesi, soğuk bir “şimdi ve burada” aralığında katılaşmasıdır. Toplumsal ilişkilerin, her türlü insani faaliyetin, emeğin, bedenlerin, sağlığın, eğitimin, eğlencenin, boş zamanın, suyun, derelerin, parkların meta/ürün statüsüyle yeniden vaftiz edilmesi, ve bunu teminat altına alan bir meta anlatısının başka her şeyi silmesi, kendine tabi kılmasıdır o hüküm: Dünyanın,  arzuyu olası bütün veçheleriyle indirgeyen ve kuşatan bir metalar/ ürünler pazarı olarak tasarlanmasıdır. Orada bütün arayışlar, yolculuklar, heyecanlar çoktan pazardaki bir nesnenin biçimini almış oluyor. Varlığımızın tam kalbindeki eksiklikle temastan türeyen her iç titremesi, o benzersiz ürperti daha baştan karşı karşıya geleceği bir nesneyle kaim artık: Hepimize aynı şey buyuruluyor, kafalarımıza kaka kaka: “Bir nesnenin uydurulamadığı yerde arzu da yoktur. Doğru, uygun ürünü seç ve zevkine var!”  Kendimizi ayrıcalıklı ve eşsiz hissetmenin bir ürünle eşitlenmesi, bir ürünün düzeyine indirilmiş olmak değil midir bu? Hepimiz sıradan, aptal tüketicileriz artık.* Mutluluğumuzun güvencesini ürün/mal pazarında arayan zavallılarız. Neoliberal iklim, hepimizin aynı yanılsamaya sımsıkı çıpalanmış olmasıdır: Nihai doyum nesnesi o anda yalnızca namevcuttur, elimin altında değildir; ama eninde sonunda pazardan satın alarak elde edebileceğim bir ürün olarak çoktan oradadır da. Kaygıyla, telaşla, nefes nefese her şeyi içermeye, her şeye sahip olmaya çalışmamız bundan. Bunun için, bireysel egoların bütün bağlardan ve ilişkilerden geçerek mütemadiyen etrafa yayılma, yağmalama, yer kapma ayartısına mutlak teslimiyeti.**

İmgelerin ve ego anlatısının yerleştiği zemin de aynıdır. Bu yüzden pasif seyircilerden başka bir şey değiliz artık. İmgelerin, ve sadece bir imge statüsüne düşmüş, ışıltılı bir yüzeyden başka şey olmayan meta-ürünlerin sağladığı dolaysız hazzın peşindeyiz hepimiz. Hepimize musallat olmuş bu katı narsisistik izolasyonun tek karşılığı ve tesellisi çünkü, bütün eksiği örtme vaadi taşıyan hayali/imgesel alan olabilir ancak. Sözün düştüğü yerdeyiz, imgenin tuzağında. İmgenin şimdiki zamanına mıhlanmış biçareler… Mesafelerin, derinliğin ve ufkun ortadan kalktığı bir dünyada neyi bekler ki insan, kimi ya da? Sabırlı olmayı, ne yapıyorsa hakkını vererek yapmayı, ince ince işlemeyi, sebatı, ısrarı, geride durmayı ve alçakgönüllülüğü unutmuşken bir de?..

Burada kıstırıldık, velhasıl… Bir mısranın tam ortasında: “Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya”…                   


[1] Andrej Nikolaidis, Kıyamet, Çev. Akın Terzi, Aylak Kitap, 2014, s. 14.

*Orası öyle, hepimiz aptal sayılırız biraz: Freudçu bilinçdışının keşfinden sonra, “egonun kendi evinin efendisi olmadığının” tanınmasıyla birlikte; yani bilinç alanında olup biten onca şeyin, oraya sızan o “öteki yerin” –bilinçdışının- söyleminin bilincinde/farkında olmamak anlamında düpedüz gerizekalı bile sayılabiliriz. Ontolojik diyebileceğimiz bu aptallığı bile tekzip eden, ‘temelsiz/tözsüz’ – bilinçdışı dinamiklerle yine de bir biçimde ilişkili– ikinci bir aptallıktan söz ediyorum.       

* *Lacan, psikanalizi dilbilimin imkan ve kavramlarıyla yeniden düşünürken bilinçdışında iki mekanizma olduğundan söz eder. Freud’un rüya-çalışmasında tarif ettiği yerdeğiştirme ve yoğunlaştırma süreçlerinin karşılığı olarak gördüğü metonimi ve metafordur bunlar: Nihayetinde “Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır” diyecek ya da Oidipus karmaşasını bir metafor olarak yeniden formüle edecektir. Neoliberal kapitalist mantık, en temel hücresi düzeyinde şöyle bir şey değil midir: Yeni (ve akışkan, geçici) ihtiyaçlar yaratılması ve onlara yönelik ısrarlı bir talebin her daim canlı tutulması ve bunun arzuyu ikame etmesi; aynı biçimde sözün/kelimenin yerine imgenin geçmesi. Bu çok yönlü metaforik kayma/yoğunlaştırma ve metonimik/düzdeğiştirme yordamlarından yola çıkarak şöyle söyleyebiliriz o halde: Kapitalizmin mantığının bilinçdışı ile ya da politik ekonominin libidinal ekonomi ile kısa devre yaptığı yerdir burası.