Anasayfa > Güncel Yazılar > Metal İşçilerinin İsyanı Nelere İşaret Ediyor?

Metal İşçilerinin İsyanı Nelere İşaret Ediyor?

Hakan Koçak

26 Mayıs 2015

Türk Metal Sendikası üyesi otomotiv işçilerinin Bursa Renault fabrikasında başlattıkları isyan başka fabrikalara ve bölgelere yayılarak büyüdü. Bu yazı hazırlandığı sırada da devam eden direnişler var. Bazıları ise kimi kazanımlarla sona erdirildi. Hareketin sıcağı içinde yazmak kolay değil belki ama, yine de ilk belirlemeleri yaparak bu büyük sınıf hareketini anlamak/anlamlandırmak için düşünsel bir altyapı oluşturmaya başlamak gerekiyor. Zaten üzerine uzun tartışmaların olacağı, analizlerin yapılacağı çok önemli ve kıymetli bir deneyim bu. Daha çok yazılacaktır üzerine. Şimdi ilk notlar, saptamalar:

- İşçiler isyanlarıyla başlıca iki şey yaptılar: Doğrudan temsili sağladılar ve grev hakkını fiilî olarak kullandılar. Kendi işlerini kendilerinin görmesi yolunda iki temel ve çok radikal adım atmış oldular. Sözcüğün tam ve gerçek anlamıyla 12 Eylül'ün ürünü olan şişkin görünümlü ama gerçekte kabuk durumundaki, son derece yozlaşmış ve aslında metal patronlarının bir denetim aracı olmak dışında işlevi kalmamış olan bir sendikal yapının kendilerini temsil edemediğini ve edemeyeceğini kitlesel istifalarla ortaya koydular. Oluşturdukları fabrika konseyleri aracılığıyla da kendi doğrudan temsillerini sağladılar. Bu anlamıyla dünya işçi sınıfı hareketinin tarihsel bir örgütlenme formunu yeniden devreye soktular. Bir yandan da işyerlerini terk etmeme ve üretimi durdurma eylemi yaparak Türkiye'de çalışma mevzuatıyla zorlaştırılmış, son Bakanlar Kurulu kararları ile artık neredeyse ortadan kaldırılmış olan grev hakkını fiilen yaşama geçirmiş oldular. Sonuç olarak metal işçileri geçen aylar boyunca metal işkolunda MESS ve patronlarla oynanan, kuralları 12 Eylül'den kalma, toplu görüşme ve sözleşme oyununu, son faslı olan grev yasaklama da dahil, anlamsız hale getirdiler. Kendi kurdukları masada dolaysız temsili ve sınırsız-yasaksız grev hakkı kullanımını sağlamış oldular. Öze döndüler, hayatı sadeleştirdiler, eylemin hukuka önceliğini anımsattılar.

Yakından izleyenler açısından bu kaçınılmaz bir sondu. Türkiye işçi sınıfı nicel ve nitel olarak olağanüstü bir gelişme kaydederken, güvencesizleşir ve refah düzeyi gerilerken, mevcut çalışma rejiminin 12 Eylül'den kalma çerçevesinin "barışçı" bir endüstri ilişkileri sistemini sürdürebilmesi aslında nesnel olarak epeydir olanaksızlaşmıştı. Dolayısıyla bu çerçeve giderek daha sık biçimde zorlanıyor ve aşılıyordu. Metal işçileri nesnel sürdürülemezliğe öznel boyutu, kolektif iradeyi de eklediler ve çerçeve darmadağın oldu. Bu anlamıyla Tekel Direnişi, Birleşik Metal-İş'in grev ertelemeler karşısında gösterdiği direniş, ülkenin her yerinde ortaya çıkan ve giderek yoğunlaşan patlamalar (Diyarbakır tuğla, Adana saya, Merter nakış, Antep tekstil, Kayseri Boydak mobilya işçilerinin toplu iş bırakma ve gösterileri sadece birkaç örnek) kamu emekçilerinin fiilî grevleri vb. ile epeydir kullanılan fiilî-meşru hareket mecrası metal işçilerinin eylemi ile işçi hareketinin bundan sonrası için de bir standart haline geldi.

-  Bu durumun en önemli sonucu hiç kuşkusuz kendisini 30 yıldır büyük ölçüde hukukun çerçevesi içine sıkıştırmış sendikaların mücadelenin öznesi değil nesnesi haline gelmeleridir. Sendikalar, pratiklerini bu yeni rotaya uydurmak ya da işçilerin benzeri tepkileri ile meşruiyetlerini yitirmek durumunda olan mücadele alanları olarak yeniden düşünülmeli. Özellikle son 2008 krizi sonrası reel gelirlerindeki düşme telafi edilemeyen, iş yoğunluğu ve emek süreçlerindeki baskı artan, çalışma saatleri uzayan emekçilerin bunlar karşısında direnme iradelerini soğuran, etkisizleştiren bir sendikal yapıyı da, hukuk sınırlarına sıkıştırılmış bir örgütlenme-mücadele düzlemini de kabullenmeleri giderek zorlaşıyor. Genç, eğitimli, beklentileri yüksek, yoğun ve etkili bir iletişim ortamını deneyimleyen işçi sınıfının "zapt edilmesi" daha da zorlaşacaktır. 

Metal işyerlerinde emek sürecinde rıza ve zora dayalı yöntemlerle kurulan denetimin dışında sermayeyle uyumlu sendikalar aracılığıyla kurulan bir denetim sözkonusu. Emek sürecindeki hegemonyanın gündelik direnişlerle nasıl zorlandığı kimi akademik çalışmalarda konu edilmişti.[1] Yüzeyde görünen itaatin altında uygulanan çeşitli yeni yönetim teknikleri karşısında genç işçilerin gizli direnişlerinin sürüp gittiğine dair önemli gözlemler aktarıldı. Öte yandan bu çalışmalarda Türk Metal sendikasının otokratik niteliği de sorgulandı ve aslında işçilerin bu yapıya da rıza göstermedikleri, 1998'de olduğu gibi aşmak için verili koşullarda hayli cesur ama sonuçsuz kalan girişimlerde bulundukları vurgulandı. Şimdi metal işçileri her iki düzeyde denetimin de aşılabildiği bir noktadalar. Ama sosyal ve ideolojik düzeyde kurulmuş bir üçüncü denetim düzeyinden daha söz etmek gerekiyor. Metal işçileri yaşadıkları bölgelerin genel dokusuyla uyumlu biçimde ağır bir milliyetçi-muhafazakâr duygu dünyası içindeler. Çalışma yaşamında bu, işveren, sendika, polis vb. her türlü otoriteye rızayı sağlayan bir etken olduğu gibi, örneğin güncel vakada, işkolunda etkili bir performans gösteren Birleşik Metal-İş (BMİS) gibi sol karakterli bir sendikaya yönelinmemesinde de etkili olabiliyor. Tüm isyanı tetikleyen Bosch'taki görece iyi toplu sözleşmenin müsebbibi olmasına ve yakın zamanda MESS'e karşı grev silahını tüm yasaklamalara karşı epey etkili kullanmış olmasına rağmen BMİS, ayağa kalkan işçilerin doğal teveccühünü bu sosyal/kültürel dokuda işleyen denetim süreci nedeniyle kazanamıyor.

Bu nokta önemli çünkü şu anda emek hareketimizin en özgün yanlarından birisini oluşturuyor. Dünya deneyimlerinden ve bizim 1960-1980 aralığındaki deneyimimizden farklı olarak sol politik girdilerin son derece cılız olduğu bir işçi hareketi ile karşı karşıyayız. Bir paradoks, sınıf kapasitesini zayıflatan bir problem bu. En uvriyerist eğilimlerin bile dert etmesi gereken ve zaten fiilen etmek durumunda da kaldıkları bu durumun mutlaka bir düzeyde aşılması gerekiyor.   

- Direnişin küresel bir boyutu var. Beverly Silver önemli çalışmasında[2] otomotiv işçilerinin 1930'larda ABD'de başlayıp, 60'larda Avrupa'ya ve 70-80'lerde Brezilya, Güney Afrika, G. Kore gibi ülkelere kayan militan hareketlerinin 20. yüzyıla damgasını vuran küresel dolaşımını anlatmıştı. Her coğrafyada benzer militan direniş örnekleri yine benzer sermaye yanıtları ile karşılanmış ve bu işçi hareketleri, otomotiv sanayinin coğrafi yer değiştirmelerinde de belirleyici olmuştu. Öte yandan otomotiv işçilerinin eylem dalgaları bağımsız sendikaların ortaya çıkışını, "sorumlu sendikacılığın" bozgununu, hatta demokrasiye geçiş (Brezilya) ve Apartheid'dan kurtulma (G. Afrika) süreçlerinin ivme kazanmasını sağlayan önemli toplumsal hareketler olarak da işlev gördü.

Türkiye otomotiv işçilerinin ‘70’lerde Maden-İş öncülüğünde gelişen ve '80' Darbesi ile kesintiye uğrayan militan hareketinin ikinci dalgasının 1998 ilk Türk Metal isyanı ile başladığını ve inip çıkarak ama birikerek bugüne geldiğini söylemek mümkün. Direnişi küresel otomotiv şirketlerinin dünyaya yayılan fabrikalarını rekabete sokarak maliyet düşürmeyi hedefleyen stratejilerinin, içinde debelendiğimiz küresel kriz ortamındaki beklenen bir sonucu olarak görmek de mümkün. Silver'ın çalışmasında Çin ve Meksika'da beklediği son dalganın Türkiye'de ortaya çıktığını söyleyebiliriz belki de. Renault yönetiminin "grev devam ederse çekip gideriz" açıklaması ise daha önceki dalgalarda olduğu gibi bizimkinde de sermayenin karşı taktiğinin yer değiştirme olabileceğine işaret ediyor. Kısaca küresel düzeyde ve tarihsel anlamda benzerlikler dikkat çekici. Buradan devamla daha önceki her dalganın bir biçimde başarı elde ettiğini belirtmeden de geçmeyelim.

-  Son dönem işçi sınıfının hareketlenen kollarından birincisi kamuda özelleştirme süreçlerinin doğrudan ve dolaylı sonuçları karşısında direnişler geliştiren kamu işçileriydi. Tekel ve sonra Yatağan direnişleri bu kesimin yakın zamanda öne çıkan etkili eylemleri oldu. Bunlar tarihsel olarak zayıflamakta olanın, statüsünü kaybetmekte olanın direnişleriydi. Güçlü taban inisiyatiflerine dayalı olmakla beraber köklü sendikaların merkez ya da şubeleri tarafından yönetilen hareketlerdi. Radikalizmin bir disiplin içinde ve sendikal kanallar içinde devindiği örnekler olarak yaşandılar. Uzun sürmüş özelleştirme sürecine karşı son ve bu nedenle de oldukça radikal çıkışlardı. Emek hareketine ve genel olarak toplumsal muhalefete önemli bir moral ve direniş kültürü kazandırmış olmakla beraber nesnel konumlarından dolayı ileriye ve ötekilere dair esinlendirici, yaygınlaştırıcı etkileri sınırlı kaldı.

İkinci hareket kolu çok genel bir başlıkla güvencesizler diye isimlendirebileceğimiz başta taşeron işçileri olmak üzere a-tipik istihdam biçimleri içinde çalışan, çevre işgücünü oluşturan ya da fordist fabrikalarda esnek, paternalist rejimler altında ağırlıkla taşra işçileriydi. Sağlık ve enerji işkollarındaki fiilî grev ve direnişler de, Antep, Diyarbakır gibi bölgelerdeki toplu iş bırakmalar da, inşaat işçilerinin çoğu kez kendiliğinden gelişen anlık direnişleri de bu grupta sayılabilir. Heterojen ve farklı dinamiklere dayalı, yer yer politik aktivistlerin motivasyonlarıyla da beslenen bu damar önümüzdeki dönemde daha da genişleyecek, belki de giderek daha güçlü örgütlenmelerini de yaratacak son derece enerjik bir mecrayı oluşturuyor.

Bugün metal işçilerinin açtığı, üçüncü bir hattır. Günümüz Türkiye işçi sınıfının göreli olarak statükocu, hareketsizleşmiş katmanı da bu dalga ile sınıf hareketini besleyen, ilerleten bir mecrayı oluşturmaya başladı. Geleneksel fordist fabrika temelinde örgütlü, 20. yüzyılın tipik işçi imgesini ve sendikal prototipini oluşturan otomotiv işçilerinin hareketi bir anlamda kendilerinden umut kesilmişlerin de hareketlenebileceğini göstermesi açısından anlamlıdır. Konumlarından dolayı göreli bir refah düzeyine sahip oldukları varsayılan bu kesimin düşen reel gelirleri, emek sürecinde yaşadıkları olağanüstü yoğunlaşma ve bunlara karşı harekete geçmelerini engelleyen bir denetim aygıtına dönüşmüş sendikal yapının basıncı karşısında ayağa kalkmaları ile Türkiye işçi sınıfının başlıca katmanlarının tümünü kapsayan bir sınıf hareketi dinamizmi ortaya çıkmış oluyor.  

İlk katman için başlıca muhatap devlet/hükümetti, ikincisi için bazen asıl muhatabı bulmak bile bir mücadele konusudur ya da muhataplar kolay masaya oturmayan patronlardır.

Üçüncü için ise öncelikli muhatap sendikadır. Bu günümüz Türkiye'sinin özgünlüğüdür. Yozlaşmış sendikal yapıların aşılmasının Türkiye emek hareketinin yükseliş döneminin asli bileşenlerinden birisi olacağı ortaya çıkmıştır.

-  Metal işçilerinin oluşturdukları konseyler bu süreçte dikkate değer ve daha önce belirttiğimiz gibi tarihsel nitelikte biçimler. Gramsci konseylerin sanayi alanındaki yasallığın yadsınması olduğunu, bu yasallığı parçalamaya yöneldiklerini yazıyor ki örnek olayımızda da bu görülüyor.[3] Yine Gramsci'ye göre sendika ise yasallığı temsil ediyor ve üyelerinin yasallığa saygılı olmalarını sağlamaya çalışıyor. Çünkü sendikalar işverene karşı sorumlu. Bu noktada Gramsci iki örgütsel model arasındaki ilişkiye dair kritik bir önerme geliştiriyor. Biraz uzunca bir alıntı ile aktarmak isteriz:

Bu iki kurum arasındaki ilişkiler konseylerden kaynaklanan gelip geçici bir itkinin işçi sınıfı için bir geri kalma ya da bozgunla sonuçlanmasını engelleyecek biçimde düzenlenmelidir. Başka deyişle konsey sendikanın disiplinini benimseyip özümsemelidir. Konseyin devrimci kimliği sendika üzerinde bir etkiye sahip olacak ve sendikanın bürokrasisi ile bürokratizmi ortadan kaldıran bir ayıraç işlevi yerine getirecek biçimde düzenlenmelidir.

Gramsci'nin önermesinin bugünkü karşılığının metal işçilerinin oluşturdukları konseyleri güçlendirmeleri ancak sendikasız kalmayacakları bir sonuca ulaşmaları olduğunu düşünüyoruz. Ancak işçileri üye yazıp konseylerde oluşan kıymetli öz-örgütlenme ve yönetim birikimini bitiren bir sendikal anlayış değil. Tam da bunların üzerine oturan, buradan beslenen enerjik, katılımcı bir örgütlenmeci taban sendikası. Metal işçilerinin cesur ve kararlı isyanı bu topraklar için çok gerekli olan böylesi bir deneyimin zeminini oluşturdu. Bunu değerlendirebilecek bir sendikal yaklaşımın da geliştirilmesi şart. Yükselen bir emek hareketinin üç temel bileşenini oluşturmak gerekiyor. İyi işleyen, örgütlenme öncelikli, katılımcı bir sendikal aygıt, güçlü taban inisiyatifi yaratan öz-örgütlenmeler ve arka planda sınıfın hegemonik kapasitesini yükselten sol bir politik motivasyon.

Etienne Balibar "her zaman işçi hareketinin kendisini mevcut örgütlenme biçimlerine ve pratiklerine karşı yeniden kurması gereken bir an gelmiştir" diyordu.[4] Şimdi Türkiye işçi hareketi o ânı yaşıyor. Dayanışmayı da, deneyimi de, fikri de çoğaltmanın vaktidir.


Birikim'in Notu: Vinyette kullanılan görsel için Nar Photos'tan Gencer Çakır'a teşekkür ederiz. Nar Photos'un gözünden direniş için bkz. link

[1] Gamze Yücesan-Özdemir, “Başkaldırı, Onay ya da Boyun Eğme?: Hegemonik Fabrika Rejiminde Mavi Yakalı İşçilerin Hikâyesi”, Toplum ve Bilim, 86, Güz, 2000, s. 241-259; Theo Nichols ve Nadir Suğur, Global İşletme ve Yerel Emek: Türkiye'de İşçiler ve Modern Fabrika, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005.

[2]    Beverly Silver, Emeğin Gücü: 1870'ten Günümüze İşçi Hareketleri ve Küreselleşme, Yordam Kitap, İstanbul, 2009.

[3]      Antonio Gramsci, İtalya'da İşçi Konseyleri Deneyimi, Belge Yayınları, İstanbul, 1989.

[4]      E. Balibar ve I. Wallerstein, Irk Ulus Sınıf, Metis Yayınları, İstanbul, 1993.