Anasayfa > Güncel Yazılar > Papatya Falından Öteye Hükümet Kurma Süreci Üzerine Tahminler

Papatya Falından Öteye Hükümet Kurma Süreci Üzerine Tahminler

Esra Çuhadar , Barış Kesgin , Binnur Özkeçeci

28 Haziran 2015

Demokratik bir sistemin ne kadar başarılı işlediğine bakarken siyaset bilimi genellikle kurumlar ve onların yapısı üzerinde durur. Türkiye’de ise siyaset, öteden beri kurumlar ve siyasi partilerden çok lider odaklı olmuştur. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana siyasi partiler açılıp kapanmıştır, ancak liderler Türkiye’nin iç ve dış politikasında derin izler bırakarak var olmaya devam etmiştir. Türk siyasi hayatında liderler, geleneksel olarak partileri üzerinde kontrol edici bir güce sahiptir. Bu da siyasetin liderler etrafında dönmesine, ya da en azından ülkedeki siyasal tartışmaların çoğunun lider odaklı yapılmasına yol açmaktadır. Bu yazıda, siyasi hayatımıza damgasını vuran bu durumun doğru veya yanlış olduğunu tartışmak yerine, 7 Haziran seçimleri ertesinde, içinde bulunduğumuz hükümet kurma müzakereleri ve uzlaşma gerektiren süreçlerde lider odaklı siyasetin etkileri üzerinde durmak istiyoruz . Özel olarak ise, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderlik tarzının bu süreci nasıl etkileyeceği üzerine bazı öngörülerde bulunacağız.

Öncelikle, bugünlerde sıkça dile getirilen İskandinav veya diğer Avrupa ülkelerindeki koalisyon müzakerelerinin kişilerden çok siyasi kurumların ve ideolojilerin etrafında döndüğünü belirtmemiz gerek.  Bunun ardından, Türkiye’de ise koalisyon kurma ve koalisyon partileri arasındaki uyuşmazlıkların aşılmasında daha çok kişisel çabaların etkili olduğunu not etmek yanlış olmaz. Uzlaşı sağlama konusunda siyasi tarihimizde bazı cumhurbaşkanları da etkin rol oynamıştır. Örneğin, Süleyman Demirel cumhurbaşkanlığı sırasında bir zamanlar en büyük hasımı olan başbakan Bülent Ecevit liderliğindeki DSP-MHP-ANAP koalisyonunda partiler arasındaki bazı uyuşmazlıkların giderilmesinde devreye girmişti. Bugün yine benzer bir gereksinimle karşı karşıyayız: Cumhurbaşkanı’nın rejimin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için partiler arasında uzlaştırıcı bir rol oynaması gerektiği gözüküyor. Ancak, bu sefer seçim öncesi var olan kutuplaşma ortamı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendinden önceki cumhurbaşkanlarından farklı olarak bu rolünü bugüne kadar benimsemekte ve üstlenmekte gönülsüz olması bu durumu değiştiriyor. Yine de, tüm bunlara rağmen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ortaya çıkan ihtiyaca cevap verecek şekilde bu uzlaştırıcı rolü üstlenir mi gibi bir soru herkesin zihnini meşgul etmekte. Bu soruya yanıt vermek için liderler değişebilir mi ve hatta Recep Tayyip Erdoğan değişebilir mi, ve hangi koşullarda değişir, sorularını yanıtlamak gerek belki de öncelikli olarak.  

Zamanın yeni AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan 2003’te “Ben değiştim!” diyerek seçmenlerin önüne çıkmış; bunun üzerine uzun süre tartışmalarda ‘Erdoğan takiye mi yapıyor?’ sorusuna maruz kalmıştı. Hatta, 28 Aralık 2005’te bütçe görüşmeleri sırasında dönemin CHP lideri Deniz Baykal kürsüde konuşmakta olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a “Değiştin mi?” sorusunu yöneltince, Erdoğan: “Değiştim. Gelişerek değiştim,” diye cevaplamıştı. Bu tarihten itibaren Erdoğan’ın ve AKP’nin siyasal İslam ve geleneksel Milli Görüş ideolojisini bırakıp bırakmadığı; muhafazakar demokrasiyi benimseyip benimsemediği gibi konular güncel haberlerde ve bazı akademik tartışmalarda yerini aldı.

Bu tartışmalar bir yandan devam ederken, Erdoğan’ın üçüncü başbakanlığı dönemde, ve cumhurbaşkanlığına seçildikten sonra, karşımıza ‘başkanlık sistemi’ ile ilgili ısrarcı tutumu ve güç konsolidasyonunu gerçekleştirmek isteyen bir Erdoğan profili çıkmaya başladı ki, bu manzara önceki değişime inanmış olan ve söylenenleri kabul etmiş olan seçmenin zihnini giderek daha fazla karıştırdı. Bir kere değiştim diyen Erdoğan yoksa şimdi bir başka değişim daha mı geçirmişti? Ne olmuştu? 2002’de dinlediğimiz Erdoğan ile 2013’te dinlediğimiz Erdoğan aynı kişi olabilir miydi? İşte bu günlerde yine benzer bir soruyla karşı karşıya kamuoyu bir kez daha. Bu kez bir nevi farklı bir biçimde tezahür ediyor bu soru.  Seçim sonuçlarına göre önceden alışık olduğumuz ve anayasal çerçevede belirli bir ölçüde sınırlanmış bir cumhurbaşkanı rolüne geri dönmek durumunda kaldığı görülen Erdoğan, bu role dönebilir mi?  Yani kısacası, kendisinden bu sefer başka bir değişim bekleyebilir miyiz? Erdoğan, siyasal sistemimizdeki kutuplaşma nedeniyle oluşan tıkanıklığı aşmaya yardımcı olabilecek uzlaştırıcı bir cumhurbaşkanı rolünü benimseyebilir mi?  Bir papatya falı veya kulis dedikodusundan gayrı şimdiye kadar yaptığımız  çalışmalar, bizim bu sorulara kısmen evet, kısmen hayır olarak cevaplamamıza sebep oluyor. Neden olduğunu anlatalım.

2010-2013 yıllarında Türkiye siyasi tarihine imzasını atmış olan altı liderin dünya görüşünü ve liderlik tarzını incelediğimiz TÜBİTAK destekli araştırmamızda[1] ele aldığımız liderden biri de şu an Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan idi.  Bu yazıdaki öngörülerimiz de bu araştırmadan yola çıkarak şekillendi

Belki de ilk belirtmemiz gereken konu, Recep Tayyip Erdoğan’ın olayları kontrol edebileceğine dair inancının oldukça yüksek olmasıdır. Bu liderlik özelliğini şu şekilde tanımlayabiliriz: Liderin durumun kontrolü altında olduğundan emin olma derecesi ve gelişen olayları etkileyebileceği inancına sahip olması. Erdoğan, bu özellik açısından diğer Türk liderlerin hepsinden daha önde gelmektedir; yani, olayları kontrol edebileceğine dair olan inancı araştırdığımız diğer tüm liderlerden çok daha fazladır. Buna ek olarak, bu özelliği 2002 yılından 2013 yılına kadar sürekli bir artış göstermiştir. Bir başka deyişle, zaman içinde Erdoğan’ın bu inancı artmış ve pekişmiştir. Bu özelliğinin hükümet kurma görüşmeleri bağlamında oldukça önemli olacağını söyleyebiliriz; çünkü, bu eğilimdeki tüm liderler gibi Erdoğan da olayları etkilemek için elinden geleni yapacak ve koalisyon kurma sürecinde aktif ve ilgili olacaktır.  Cumhurbaşkanı Erdoğan kişisel olarak bu görüşmelerde yer almasa bile, sık sık işleri delege ettiği kişileri arayarak onların ne yaptıklarını ve verilen görevleri nasıl yaptıklarını yakından kontrol edecektir. Kısacası, bu durumun aksini isteyen ve/ya bekleyenlere böyle olmayacağını söyleyebiliriz.

Ayrıca, olayları kontrol etme gücü yüksek olduğuna inanan diğer liderler gibi Erdoğan da, mümkün olan durumlarda, diğer lider ve/ya etkin kişilerle yüz yüze görüşmeyi tercih edebilir.  Bu şekilde onların bazı konularda (mesela koalisyon ve/ya erken seçim) ne kadar istekli olduklarını ve/ya ne kadar ileri gitmek isteyeceklerini bizzat görmek isteyebilir. Aslında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CHP’den milletvekili seçilen Deniz Baykal’la görüşmesini bu şekilde açıklamak mümkündür. Erdoğan’ın bu özelliği nedeniyle inisiyatifleri başlatması için önce başkalarının öneriler vermesini beklemesini de olasılık dahilinde  görüyoruz.

Ayrıca, Cumhurbaşkanı Erdoğan, fikirlerini ortaya atıp bu fikirleri kimin destekleyeceğini test etmekten hoşlanan bir lider. Ancak, beklemediği durumlarla karşılaşınca, olayları kolayca etkileyebileceğini düşündüğünden, olayların sorumluluğunu almaktan da kaçınmayacaktır. Yine, bu özelliğinden dolayı Erdoğan’ın kolay taviz veren bir yapıda olmayacağını da öngörebiliriz. Bir karar aldıktan sonra güvenle ve ısrarla kararının arkasında durması ve kolay kolay taviz vermemesi beklenmelidir. Bu nedenle, mesela, geçici bir süre için başkanlık sistemi gibi konuları fazla gündeme getirmekten vazgeçse de, uzun vadede siyasi konjonktür değiştiği veya uygun hale geldiği zaman bu isteklerini yeniden gündeme getireceğini beklemekteyiz.  

Erdoğan’ı diğer liderlerden ayırt eden bir başka liderlik özelliği, konuşmalarında ‘iç-grup’ yanlılığının diğer liderlere göre az olmasıdır. Erdoğan’ı yakından takip edenlerin şaşkınlık içinde ‘Ama bu nasıl olabilir?’ sorusunu duyar gibiyiz. Aslında Erdoğan’ın kendini ait hissettiği kimlik grubuna karşı iltimaslı tutumu, 2002’den 2013’e bir artış gösterse de, diğer Türk liderlerle kıyaslandığında (örneğin, Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit) kendini ait hissettiği grubu diğerlerinden üstün görme eğilimi daha düşüktür. Buradan şu çıkarımları yapabiliriz: Bugünkü konumunda Erdoğan, ister İslami hareketin çeşitli fraksiyonları, ister AKP içindeki bazı muhalif kişiler, ister diğer partiler içinden kişiler olsun ‘kendisine karşı’ olan kişiler arasında bir ayrım gözetmemektedir. Etnik veya dini hiçbir grubu diğerinden üstün görmemekte, kimin kendi yanında kimin karşısında yer aldığına karar verirken bu kategorilere ilişkin önyargılardan ziyade, tamamen kendi kişisel pozisyonu çerçevesinde buna karar vermektedir. Kısacası, kendi pozisyonunu destekleyen kişiler hangi gruptan, etnik kökenden, veya dini gruptan olursa olsun, onları aynı yerde konumlandırabilmektedir. Bu nedenle de ‘ötekine’ olan yaklaşımını kategorik veya ideolojik önyargılar yerine, konjonktüre uygun olarak kendi çıkarları belirleyecektir. Kontrolü elinden kaçırdığını düşündüğü zamanlarda, “biz” ve “onlar” kategorilerini daha akışkan olarak kullanabilen Erdoğan için bu gruplara kimlerin dahil edilip edilmeyeceği sürekli olarak değişkenlik gösterebilir. Tam da bu sebeple, Erdoğan’ın içteki muhalefetle başa çıkma yollarından biri olarak günah keçisi aramasını beklemek de yerindedir.  Ötekilere duyduğu güvensizliği ise gerçekçi ipuçlarına dayandırmasını ve genel-geçer bir şekilde uygulamamasını bekleyebiliriz. Ayrıca, içteki gerginlikleri sakinleştirmek ve kontrolü sağlamak için olumlu diplomatik jestler ve büyük katılımlı görüşmeler de yine Erdoğan’ın istediği zaman kullanabileceği stratejilerdir diye düşünüyoruz.  Bu özelliği nedeniyle Erdoğan’ın yeni hükümeti kurma görüşmelerinde, ideolojik temelli olan veya belli bir grubu veya partiyi öncelemeye yönelik bir tercih yapmaktan kaçınacağını; bunun yerine kendi konumu için en faydalı olacağını düşündüğü pragmatik koalisyonu tercih edeceğini tahmin etmekteyiz. Bu tahminimiz bir yandan da Erdoğan’ın kişilere veya kurumlara duyduğu güven ve güvensizliğin kategorik olmaktan ziyade (örneğin, Kürtler şöyledir böyledir tarzında kalıp yargılara dayanan), önceki karar verme sürecindeki deneyimlerinden kaynaklandığını ve bunların anlık olarak, söz konusu duruma ve kişiye göre şekillenebilmesine dayanıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni hükümetin kurulması sırasında etkili olacağını düşündüğümüz bir diğer liderlik özelliği ise Türkiye siyasetine atıldığı 2002 yılından bugüne sürekli artış gösteren özgüveni. Erdoğan’ın özgüveni, yani kendisini ne derece olayların merkezinde görme eğiliminde olduğu, iktidarının başındaki diğer liderlere kıyasla daha düşükken, yıllar içinde düzenli olarak arttığını gözlemledik. Kendilerini olayların merkezine koyma eğilimi artan liderler, karar alma sürecinde bilgi almak konusunda gittikçe dışarıya kapalı hale gelirler. 7 Haziran seçim sonuçlarının Erdoğan’ın özgüvenini  azaltacağı konusunda şimdiden bir yorum yapmak mümkün değil; ancak, Erdoğan’ın özgüveni daha önce değişebildiyse, bu olaya bağlı olarak tekrar değişebilir. Öncekinin aksine Erdoğan, bu dönemde dışarıdan gelen bilgiye ve farklı kişilerin önerilerine daha açık hale gelebilir, göründüğünden daha hassas olabilir. Özgüveninde düşüş olması durumunda ise sorunları çözebileceğine dair kendisiyle ilgili şüpheleri doğacaktır. Bu sebeple de, etrafındakilerce onaylanmak, diğerlerinden düşüncelerine ve duygularına ilişkin geribildirim edinmek ve/ya onay almak isteyebilir. Çevresinden yaptıklarının doğruluğu konusunda onay beklentisinde olabilecektir. Bu sayede ‘rüzgarın estiği yöne göre’ politika tercihlerini de beklenmedik şekilde değiştirebilir. Çevresinden devamlı suretle bilgi edinerek, kendini içinde bulduğu durumlarda nasıl davranması gerektiğini öğrenmeye çalışarak; güvendiği ve donanımlı olduğunu düşündüğü kişilere kritik konularda yetki vererek özgüvenini yeniden sağlamlaştırmaya yönelebilir. Kısacası, bu dönemde 2002’de ilk seçildiği zamanki Erdoğan’ı görme ihtimalimiz, 2011’den sonraki Erdoğan’ı görme ihtimalinden daha fazla olabilir.

Erdoğan’ın yeni hükümet görüşmeleri sırasında önemli olabilecek bir başka özelliği, icraat ve çözüm odaklı bir lider olması. İcraat motivasyonu ile hareket eden tüm liderler gibi Erdoğan da detaylar hakkında uzun süre tartışarak zaman kaybetmek istemeyen, başkalarının kendi icraatlerini onaylayıp onaylamamasından ziyade eldeki konuyu veya çözülmesi gereken problemi önceleyen ve kendi tabanını kolaylıkla koyduğu hedefe doğru yönlendirebilen bir lider. Bir ‘usta icracı’ davranışı sergileyen bu tür liderler sürekli olarak ekibini ve/ya tabanını belirli bir problemi aşmaya yönlendirir.   Bu doğrultuda güvenilen kişilerin güçlü kılınması da önemlidir.  Bir yandan çözümün uygulanması için seçenekler üreterek hareket edilmesini talep edebilen Erdoğan, diğer yandan alternatif görüşleri olabildiğince zayıflatmak yolunda değişik stratejiler geliştirebilmektedir.  Dünyayı aşılması gereken problemler, yerine getirilmesi gereken icraatler ve kendi rollerini de bu problemlere çözüm üretmek olarak görme eğiliminde olan Erdoğan, önemli gördüğü konulardaki problemlerde çözümün parçası olan insanları bireyden çok, çözüm sunan araçlar olarak görme eğiliminde olabilecek; işin içindeki insanları kişisel özelliklerinden çok sundukları öneriler ve sunulan çözümün kendilerine faydası olup olmamasıyla daha çok ilgilenecektir.

Yukarıda bahsettiğimiz tüm liderlik özelliklerini birleştirdiğimizde Cumhurbaşkanı Erdoğan engellere ve sınırlamalara meydan okumayı seven bir lider olarak karşımıza çıkmakta. Ancak, bu meydan okumayı yaparken elindeki gücü çoğunlukla dolaylı olarak değil, doğrudan kullanması ile dikkat çektiği için, engelleri aşmak konusunda her zaman istediği ölçüde başarılı olamamakta. Gücü kapalı kapılar ardında manipülasyonlar yoluyla değil de doğrudan ve sert kullanmayı tercih ettiği için birçok kişiyi de rencide edebilmektedir.  Erdoğan’ın siyasetteki genel olarak amacının öncelikle kendisinin olmak üzere, partisinin, seçmenlerinin ve/ya tabanının diğerleri üzerindeki kontrolünü mümkün olabildiğince artırmak olduğunu da görüyoruz. 7 Haziran seçimleri ertesinde hükümet kurma çabası da bu genel çerçevede değerlendirilmelidir. Kısacası, ortaya konulan her türlü hükümet önerisi Cumhurbaşkanı açısından bu kazanımları sağladığı sürece tercih edilecektir.  

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Haziran seçim sonuçlarının yeni koşullar doğurması sebebiyle, bazı konularda eskisine göre değişebileceğini bekleyebiliriz (örneğin, dışarıya daha açık bir lider haline dönerek daha önce dinlemediği farklı seslere kulak vermesi). Ancak, kendisinin gücü kullanma biçimi, engelleri kaldırma isteği, ve olayları kontrol edebileceğine dair yüksek inancı açısından değişim göstermeyeceğini düşünüyoruz.  Kendisinden ve/ya kendisine yakın kişilerden duyabileceklerimizin aksine, Erdoğan’ın kısa vadede siyasi yaklaşımında küçük bazı değişimler görmemiz mümkün olsa da, kendisinin uzun vadeli amaçlarından vazgeçmesini ve liderlik tarzında köklü değişiklikler yapmasını beklemek pek de gerçekçi olmaz.  

 


[1] Araştırma Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Turgut Özal, Abdullah Gül, ve Recep Tayyip Erdoğan’ın liderlik tarzlarını ve tarzlarının dış politika karar alma süreçlerine olan etkisini incelemiştir. Bu çalışmamız liderlerin dış politika hakkında doğaçlama konuşmalarının içerik analizine dayanır. Araştırmamız siyaset psikolojisinde denenmiş ve başarılı bulunmuş birkaç farklı kuramsal çerçeveden faydalanmıştır. Veri istatistiksel yöntemlerle analiz edilmiştir. Araştırma ekibinde bu yazıdaki üç yazar dışında Dr. Juliet Kaarbo da bulunmaktaydı. Araştırmadan henüz bir makale yayınlanmış olmakla birlikte, diğer makaleler ve kitap hazırlanma aşamasındadır. TÜBİTAK proje raporu internet üzerinde erişime açıktır..