Anasayfa > Güncel Yazılar > Neden Gidiyorlar?

Neden Gidiyorlar?

Kemal Vural Tarlan

12 Eylül 2015

Kadim Ortadoğu halkları, tarihi boyunca iç içe yaşasa da, her zaman dinsel, etnik, aşiretsel çatışmalara, emperyal çıkarlar için gerilimlere sahne oldu. İçten içe yanan bir coğrafyaydı her daim buralar, bazı zamanlar alazlar alevlere evirildi, bazen cılızlaştı ama hep içten içe yandı. Bu coğrafyada yaşayan kadim halklar bu yangında hep çocuklarını yitirdi, kimi savaşarak, kimi göç yollarında, kimi çöllerde katledildi. Tarih 21.yüzyılı gösteriyor hala Ortadoğulu gençler omuzlarında silahlarla savaş alanlarında, cepheden cepheye koşuyorlar, bir birlerinin boğazını kesiyorlar. Kimi evini, toprağını savunuyor, kimi binlerce yıldır insanlığın yarattığı tüm değerleri, kültürel ve tarihsel mirası yerle bir edecek kadar insandan ve insanlıktan uzaklaşmış ölümü, ölmeyi kutsallaştırmış, sanal cennetler peşinde cellatlara dönüştü. Yıllardır bu topraklarda, toplumsal farklılıklar üzerinden çatışmalar körüklendi, demokrasi, insan hakları ve eşitlik talepleri, kadim çıkarlar için kurban edildi, edilmeye devam ediliyor.

 

29 nisan 2011 tarihinde ilk Suriyeli mülteci kafilesi Türkiye topraklarına giriş yaptığında herhalde ne Türkiye hükümeti ne de Avrupa ülkelerinin yöneticileri bu kafilelerin sınırları aşıp bir gün Avrupa’nın içlerine kadar yayılabileceğini hayal dahi edememişlerdi.  Bu günlerde hayal edilmeyen oluyor, yüzbinleri bulan mülteciler, sınırları geçip, Akdeniz’i aşıp, karşı kıyıya da ulaşmaya başladı. Bu yangın, Ortadoğu’da yüz yıl önce çizilen keskin  sınırları belirsizleştirirken,  Avrupa’da son yirmi yılda belirsizleşen sınırları yeniden keskinleştirmeye başladı. Bu gün artık Ortadoğu’nun çocukları bu kirli savaşlarda ölmek istemiyor. Yaşayabilmek için ölümü göze alıp denizleri, sınırları aşıp insanca bir yaşam umuduyla oraya “medeniyetin beşiğine” lastik botlarla binilip, çocuklarına ve sırt çantalarına sıkı sıkı sarılarak, göçe başladılar.

Son 4 yılda yaşananları, Türkiye’de yaşayan her kes az çok biliyor. Özellikle sınır illerinde yaşayanlar, dört yıldır her gün, bu savaşı evinin içinde yaşadı. Apartmanında, sokağında, mahallesinde savaş mağdurlarıyla isteyerek yada istemeyerek birlikte oldu. Bir gün bu insanların ülkelerine dönmelerini, evlerine gitmelerini istedi. Ama bu kirli savaş uzadıkça, bu insanların çaresizliğine tanık oldu, kendi çocuğu okula giderken, oturduğu apartmanda, sitede, sokakta mülteci çocuk 4  yıldır okula gidemiyordu. Komşusu olan Suriyelinin gözlerinde büyüyen umutsuzluğa tanık oldu. Sokakta geçerken, Suriye kahvesi, kaçak sigara yada defne sabun dizilmiş  karton bir kolinin, önünde saatlerce oturan kadının gözlerindeki çaresizliğe bakmaktan utanıp yolunu değiştirdi. Bunlar gibi, yüreğini burkan, daha nice anı yaşayarak 4 yıl geçti. Kimisi de, bu insanları işsizliğinin, evsizliğinin, parasızlığının nedeni yabancılar olarak gördü ve onlardan nefret etti.

Bu günlerde görüyoruz ki, kimimizin dost edindiği, empati kurup el uzattığı, kimimizin de nefret edip, sınır dışı edilmesini istediğimiz bu insanlar, ölümü göze alıp başka ülkelere gidiyorlar. Giderken, göç yollarında, hayatlarından oluyorlar, çocuklarının cansız bedenleri kıyılara vuruyor.

Peki, neden gidiyorlar?

Hani kimilerince, kamplarda, bir eli yağda bir eli balda yaşayan. Devletin bizlerden alıp onlara verdiği paraları, patronların bizden alıp onlara verdikleri işlerimizi, ellerinin tersiyle itip, neden ölümü göze alıp batıya gidiyorlar.

Ne yazık ki yukarda saydığım şehir efsaneleri bir yana, hükümetimizin ve İslamcıların muhacir kardeşleri, seküler kesimin büyük bölümünce tanımladığı şekliyle “Erdoğan’ın cihatçı - cahil Arapları”  pek çok solcunun tanımlarken kararsız kaldığı ama ulusalcılığa meyledenlerin Anti-emperyalist! Esad’ın düşmanı teröristleri ve meşrebimize göre daha nice tanımlamayla adlandırdığımız ama evrensel hukuk tarafından mülteci olarak tanımlanan bu insanlar, neden gidiyorlar?

4 yıl  nasıl yaşadılar?: Misafirlikten geçici korumaya mülteci hayatlar

29 nisan 2011 tarihinde ilk Suriyeliler geldiklerinde, nasıl olsa bir kaç aya kalmadan geri dönecekleri hesaplanarak, uluslararası kurallar gereği sınırın en az 50 km uzağına kurulması gereken kamplar ( misafirhaneler!), sınır çizgisinin yanı başına kuruldu. Tam bu günlerde Kilis  sınırında tanık olduğum bir olay olayı özetliyordu. Kaçakçıların yıllarca kullandığı mayınlı alan içerisinde ki patikaları geçip Türkiye tarafına ulaşan bir grup insanı sınırdan geri çevirmeye çalışan güvenlik görevlisine grubun içerisindeki, Türkçe bilen yaşlı adam gözleri dolarak, “ Daha bizim gençlerimiz sokağa çıkmadan, sizin hükümetiniz haber salıp erkeklerimize, siz savaşın, çocuklarınızı ve kadınlarınızı bize gönderin, biz onlara bakarız, diyordu. Şimdi de gidin diyorsunuz. Benim kardeşim Esat’ın ordusunda asker, oğlum ise muhalif. Amcalar yeğenler birbirlerini vuruyor. Çocuklarımızın cenazeleri sokakta kaldı, köpekler parçalıyor. Şimdi siz bize gidin diyorsunuz. Nereye gidelim? köyler, şehirler bombalanıyor,  evimiz, ülkemiz harap oldu.” demişti.

Çaresizlikten yollara düşen; yaşlılar, kadınlar ve çocuklar o günler de kendilerini en yakın sınırdan dışarı atmışlardı. Türkiye’ye de geldiler. Devletimiz bu insanların “uluslararası koruma statülerinden” yararlanmamaları için bekleme odasına aldı. Daha sonra bu durumu çıkardığı “Geçici Koruma Yönetmeliğiyle” de yasallaştırdı. Bu yönetmenlikle, geçici korunmaya alınan yabancıların, eğitim, sağlık, iş, barınma gibi ihtiyaçları ile ilgili tanımlamalar yapılırken, bu insanların;

Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununa göre belirlenen uluslararası koruma statülerinden herhangi birini doğrudan elde etmiş sayılmayacağı, özellikle vurgulandı.

"Bizler de Ensar Olduk Sizin İçin”

Yukarıda ki cümle, Cumhurbaşkanı tarafından 2014 yılında Gaziantep İslâhiye kampında Suriyeli mültecilere hitaben söylendi. Aynı konuşmanın bir bölümünde de, “Şu anda Kobani düştü, düşüyor” diye devam ediyordu.  Bu iki cümle Türkiye’nin Suriye politikalarının özeti gibiydi. Türkiye Suriye politikasını bu iki saik üzerinden temellendirdi. Birincil olarak yeni kurulacak Suriye’de Kürtlerin hiç bir koşulda statü sahibi olmaması, Türki’de ki çözüm süreci gibi sorunu ümmetçilik eksenli çözebileceğine olan inancı ve Suriye muhalefetine her daim bunu telkin etmesi ve de tüm destekleri bu şart eksenli yürütmesi. Kaçınılmaz olarak bu durum İslamcı ve Arap milliyetçisi muhalefetle iş tutulmasını sağladı. Diğer yandan, Baas rejiminin bir kaç ayda yıkılacağı öngörüsüzlüğü, rejimin yerini alacak olan yeni muktedirlerin kendilerine yakın "Müslüman Kardeşler ve İslamcı " ideolojiden olma stratejik sığlığını getirdi. 

Aslında yaklaşık yüzyıldır, Ortadoğu’daki diğer muhalefet odaklarıyla birlikte, diktatörler ve baskıcı rejimlere karşı muhalefet eden İslamcıların; Ensar - muhacir ilişkisi ve "benim muhacirim" nostaljilerinin bu çağda geçerliğini yitirdiğinin fakına varması, yeniden kurulan dünyada, din, inanç ve etnisite gibi farklılıkların ancak hak, eşitlik, adalet ve hukuk gibi evrensel değerler üzerinden insanları bir arada tutabileceği gerçeğine gözlerini kapamak, kulağını tıkamak olduğunu bilmeleri gerekiyordu. Ama Mısır’da olduğu gibi Türkiye’dekilerde toplumu ve toplumsal muhalefeti anlamayı beceremediler.

(Ben bu konuda,  “Özellikle “Arap Halk Ayaklanmaları” sürecinin hala Ortadoğu toplumlarında çok güçlü ve dinamik bir dip dalga olarak devindiği, şimdilik Mısır, Libya, Suriye, Yemen ve Bahreyn’de olduğu gibi yeni muktedirler tarafından yenilgiye uğratılmış gibi görünse de, gelecekte bu yeni kuşak toplumsal hareketin yeniden Arap sokağını dolduracağın kanısındayım... Türkiye’de geziden bu yana yaşananlar bunun göstergelerinden biri...”)

Şunu bilmemiz gerekiyor, hiç bir Suriyeli, Türkiye’ye yada diğer komşu ülkelere Darü’l-İslam toprakları diye hicret etmedi. Bu düşüncenin hakim olduğu İslami çevreler büyük bir yanılsama içerisinde, bu insanlar sığınacak bir liman arayışındaydılar ve 4 yılda bu limanın Türkiye olmadığını anladılar. Şimdi batıya, Hristiyan dünyaya gidebilmek için yola çıkıyorlar ve o yolda ölüyorlar.

Eğitimsiz “Kayıp Kuşak”

4 yıldır bu insanlar “muhacirlikten mülteciliğe geçme umuduyla” beklediler. Bekleme odası olarak algıladıkları Türkiye’de, gün geçtikçe sorunlarının ağırlaştığını, özellikle çocukların eğitim sorununa, 100 bine yakın Türkiye’de doğmuş "vatansız" çocuğun vatandaşlık sorunu gibi acil önlem alınması gereken sorunlar da eklendi, geçim derdi, gelecek korkusu, yer yer şiddete varan, göçmen ve yabancı düşmanlığı, ırkçı nefret gibi pek çok sorun gün geçtikçe ağırlığını his ettirmeye başladı. Okul yaşındaki her 100 Suriyeli çocuğun yalnızca 17'si okulla gidebiliyordu. Bu şansı elde edenlerin okulda karşılaştıkları ayrımcılık, yabancı düşmanlığı sorunlar bir yana, aileler 5 yıldır eğitim almayan çocuklarının geleceklerinin ellerinden kayıp gittiğinin farkına varmaya başladılar. Bu eğitimsiz çocukların geleceğin vasıfsız iş gücü olarak Türkiye sermayesinin hizmetine sunulacağını, açık açık dile getiren akademisyenler, devlet yetkilileri vardı.

Çocuklarının gelecekleri için kaygı duymaya başlayan aileler, aradan geçen 4 yılda alınan yolun ne denli zor ve kabul edilmez olduğunu yaşayarak öğrendiler. ilk ayladaki "misafirperverlik" gün geçtikçe yerini sığıntıya bıraktı. Gün geçtikçe yan komşusu onları, çocuklarının işine göz koyan, okula giden çocuğunun eğitim hakkını elinden alacak olan bir yabancı olarak görmeye başladı. Suriyeli ailelerin çocuklarının, okula gidenler dahil, geleceklerine dair kaygıları gün geçtikçe büyüyordu. Okula gidenlere verilen derslerin dini müfredatla güçlendirilmesi, Suriye’de radikal İslamcı örgütlerin güçlenmesiyle birlikte, aileler çocuklarımız bu örgütlere militan mı olacak kaygısı gütmeye başladı. Bunu ve eğitimde ki diğer sorunları dillendirdikleri toplantılarda yetkili makamdakilerin "misafirliğinizi bilin" uyarılarıyla karşılaştılar ve İslami bir tandansla muhacirlikleri hatırlatıldı. 

Çocukları ve eşiyle birlikte, 4 yıldır kampta kalan üniversite mezunu bir mülteci, son görüşmemizde çocuklarının geleceği için Avrupa’ya gitmek istediğini. çocuklarına verilen eğitimin hiç bir yararı olmadığını, savaş gibi büyük travma yaşamış öğretmen ve öğrencilerin psikolojik destek almadan eğitim yapamayacağını, söyledi. Kamplardaki hayatın ne denli zor olduğunu, kamp yönetiminin kendilerine davranışlarını kabullenebildiklerini ama çocuklarının gelecekleri için mutlaka Avrupa’ya gitmeleri gerektiğini söylüyordu ve Dubai den yaşayan bir akrabasından, kaçakçılara verilmek üzere, borç para istediğini, onu beklediğini eğer gelirse de gideceğini, söylüyordu.

Suriye’de Orta Sınıf, Türkiye’de Ucuz Emek

Bu gün artık şunu biliyoruz ki Suriyeli mülteciler neredeyse Türkiye’nin her şehrinde ucuz iş gücü olarak çalışıyorlar. Bakmayın siz devletin her sıkıştığında ben Suriyelilere 6 milyar para harcadım demesine. Bu kadar para harcanmışsa bu para çocuk, kadın ve erkek her Suriyelinin alın teridir. 4 yıldır bu ülkede çöplerimizden atık toplayan, tarlalarımızda karın tokluğuna çalışan, inşaatlarımızda en ucuz yevmiyeyle iş yapan, fabrikalarda, işliklerde 14-15 saat çalıştırdığımız ve çoğu zamanda hak ettikleri parayı dahi vermeden işten kovduğumuz bu insanların alın teridir. Bu gün,  Çukurova’da, Amik’de, sahil bölgelerinde seralarda, Orta Anadolu’da pancar çapasında, hasadında Suriyeli mülteciler çalışıyor. Hepimizin Yaşar Kemal romanlarından bildiği Kürt ırgatların yerini şimdi Suriyeli mülteciler aldı çünkü muhtaçlar bu nedenle daha ucuza çalışıyorlar.

Kentlerdeki atölyeler, fabrikalar daha mı farklı orada da durum aynı, çocuk yaşta gençler, kadınlar işlikleri doldurmuş durumda. ilk geldiklerinde evlerinin kirasını verebilmek, çocuklarının akşam ekmeğini götürebilmek için ne iş olsa yaparım diyen erkelerden daha az ücret karşılığında şimdi çocuklar ve kadınlar tercih ediliyor. Okulla gitmeyen çocuklar, hiç olmazsa meslek sahibi olurlar umuduyla, işe gönderiliyor. İş bulamayan erkeğin yerine evin geçim yükü kadının omuzlarında. Savaşta eşini yitirmiş kadın çocuklarının ve evin gereksinimleri için pek çok riski göze alarak çalışmaya başlıyor. 

Suriye’den gelen işçilere her karşılaşmada, Türkiye’de en zor durumda olanların orta sınıfa ait olan, eğitimli kesimden olduğunu görülüyordu. Suriye’de üniversite bitirmiş hekim, akademisyen, avukat, mühendis gibi eğitimli kesim çok zor şartlar altında yaşamaya çalışıyordu. Atölyelerde, işliklerde, tarlalarda çalışan mevsimlik işçiler içerisinde bu kesimden pek çok işçiyle karşılaşmak sıradan bir durumdu. Söyledikleri şey şuydu, günde 12-13 saat çalışıp 600-700 lira ancak kazanabiliyorlardı. Daha önce işçilik yapmadıkları için bu koşullarda çalışmak çok zordu, işi bilmedikleri için daha çok vasıfsız işçilik yapıyorlardı ve çoğu zaman işverenler çalışmalarını beğenmedikleri için hakkettikleri ücretlerini dahi vermeden işlerine son verebiliyorlardı. ilk yıllar, mülteciler bu durumun geçici olduğunu nasılsa kısa sürede ülkelerine geri döneceklerini ve yeniden mesleklerini yapacaklarına inanıp bu geçici işlerde çalışmayı göze aldı, bir kaç aile bir arda kiraladıkları evde kalıyorlar, bir kaç kişi çalışıp evin zaruri geçimini sağlayabiliyorlardı. Zaman geçtikçe bu insanlar artık bu küçük evlerde kalamaz oldular, ihtiyaçları farklılaştı. Çocukların eğitimi gibi sorunlar oluştu. Diğer yandan aynı işyerinde çalıştığı Türkiye vatandaşı arkadaşı  ondan daha çok ücret alıyordu ve onların aldığı maaş ihtiyaçlarını karşılamanın çok uzağındaydı. Diplomalarının Türkiye’de geçerliliği yoktu, bu yüzden Suriyeli pek çok hekim diğer Arap ülkelerine göç etmek zorunda kaldı. Bu gün Avrupa’ya geçmek için yollara düşenlerin büyük bir kısmını bu orta sınıflar oluşturuyor.

Bir diğer kesimde iç savaşla birlikte politize olan, bir kısmı Türkiye'de büyüyen, yeni genç kuşağın oluşması. Büyük bir çoğunluğu dil bilen, uluslararası yardım kuruluşlarında çalışan, dünyada ki yeni aktivist kuşakla iletişim kuran, Ortadoğu’da ki kendi kuşağıyla aynı networkü paylaşan bu gençler Türkiye’nin öyküsünü son yıllarda dünyadan ve evrensel demokrasiden kopuşunu hem yaşıyor hem de uluslararası basından okuyabiliyor. Bu kuşak geleceğini ne Suriye’de ne de Türkiye’de görebiliyor. Batıya gitmek bu kuşağın en büyük hedefi ve bunun için hayatını riske edebiliyor.

Suriye muhalefetine olan güvensizlik

Suriye, 15 mart 2011 tarihinden itibaren “Arap Baharı” olarak adlandırılan halk ayaklanmaları sürecine girdi. Arap sokağının uğultusu Şam, Hama ve Dera’ya ulaştığında, protestoların öncülüğünü büyük ölçüde orta sınıfın genç kuşağı tarafından yapılıyordu. Rejimin dönüşmesi gerektiği fikri, "Halk, düzenin yıkılmasını istiyor" (Eş-şaab yurid ıskat'en-nizam) sloganından daha etkindi. Ta ki 29 nisan da Dera’da işkenceyle katledilen çocukların bedenleri ailelerine (21 Mayıs) temsil edilene kadar. Çocuklara yapılan insanlık dışı muamele toplumda büyük bir infiale neden oldu. Ülkenin neredeyse her yerinden insanlar, çocukların duvara yazdığı, “Halk, düzenin yıkılmasını istiyor” sloganıyla sokağa çıktı. Suriye’de ki sokak hareketinin başarısızlığının temel nedenlerinden biri, muhalefetin gerçekten örgütsüz ve dağınık olmasındandı. Müslüman Kadeşler’den, Kaide’ye varan İslami kesim ile evrensel anlamda demokrasi isteyen yeni orta sınıftan,  Kürtler ve diğer etnik gruplara uzanan toplumsal muhalefet kendi içinde yüzlerce gruba bölünmüştü. Suriye’nin coğrafi konumu ve jeopolitik önemi dış güçlerin olaya hızla müdahalesi, her kesin kendi çıkarları gereğince konumlanmasına sebep olmuştu. Libya’dan ve komşu ülkelerden akan silah ve cihatçıların devreye girmesi, rejimin korkunç yüzünü göstermesi, gözaltılar, sokakta barışçıda olsa her türlü protesto en şiddetli şekilde bastırılmaya çalışıldı. Diğer yandan, muhalefetin bir kesimince oluşturulan,  Özgür Suriye Ordusu’nun da şiddeti tırmandırması, cihatçı grupların bu çatı altında etkin hale gelmeleri, gün geçtikçe El Kaide türevi örgütlerin, özerkleşmeleri, gelen silah ve askeri yardımların bu grupları güçlendirmeleri darken IŞİD’in oluşumu ve büyük bir kaos haliyle bu günlere geldi.

Suriye içerisinde ki silahlı muhalefet, yeni orta sınıfın ve demokrasiden yana olan toplumsal muhalefetin elinden “devrimi” tam anlamıyla gasp ederken, Suriye dışında oluşan muhalefet de, sığındıkları ve destek aldıkları devletlerin denetimine girmeye başladı. Katar ve Türkiye’nin Müslüman Kardeşler öncülüğünde bir muhalefet öngörüsü, bu grubun çok güçsüz olması ve savaş sahasında etkin olmaması dolayısıyla yardımların, El Nusra (daha IŞİD ayrılmamıştı), Ahrar-u Şam ve diğer radikal cihatçıların desteklenmesine dönüştü. Dışarıda ki muhalefetin iş tutuğu ülkelere bağımlılığının üzerine deneyimsizliği, beceriksizliği ve savaş rantı da eklenince kaos giderek büyüdü. Bu gün artık Suriye muhalefetine, mülteciler içerisinde, güven duyulmaz bir organizasyon olarak bakanların sayısı oldukça artmış durumda. Özellikle akçeli işlerin ve savaş rantının dağılımı konusunda üzerlerinde ki şaibe gün geçtikçe artmakta. İlk yıllarda ÖSO kullandığı sembollerin artık mülteciler içerisinde pek rağbet görmediğini, işlerin buralara gelmesinde muhalefetin sorumluluğu hararetli bir şekilde tartışılıyor. Muhalefet içerisinde pek çok kişinin Türkiyeli İslamcı çevreden iş adamlarıyla, Suriye içine, ticaret yaptıklarını söylüyorlar. Bu konuşan Halepli mülteci, muhalefet için “O beylerin umurunda değil, bizim çocuklarımız sokakta dileniyor, kadınlarımız sokağa düşmüş, gençlerimiz günde 15 saat köle gibi çalıştırılıyor, onlar para kazanma derdinde,” diyor. Bir diğer mülteci, Avrupa’ya gidenler için, “Onlar Suriyenin geleceğine dair umutlarını yitirdiler, bir yanda zalim bir diktatör, diğer yanda işi gücü para olan bizim muhalefet, düşünsenize başlarında ki adam bir işadamı, ölenler her iki tarafta yoksul çocukları, para bulabilenler Avrupa’ya gidiyor, bulamayanlar da ya buralarda köle gibi çalışıyor ya da savaşta ölüyor,” diyor.

Etnik ve Dinsel Azınlıkların Gözünden Suriye Politikamız

Son bir yıldır, özellikle Araplar dışındaki,  Suriyeli Mülteci toplumunda Avrupa'ya gidebilmek, oraya ulaşabilmek için hayal kuran gençlerin çoğaldığını, bunun için ailesini sınır illerinde bırakıp İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlere gidenlerin artığı biliniyordu. Bunlar içinde, sayıca Kürtler çoğunluktaydı ama Süryani, Filistinli, ve Arap Alevi orta sınıfın ve özelikle de gençlerin çoğunlukta olduğu görülebiliyordu. Özelikle Suriyeli Ermenilerin büyük ölçüde rejimden yana taraf olmalarında ki büyük etkenin, Muhalefet – Türkiye ilişkisi ve Keseb’in Türkiye yardımıyla cihatçı grupların eline geçmesinde ki rolüne bağlanıyor. Irak işgalinden bu yana, Süryani, Nasturi ve Keldani grupların Ortadoğu’da ki radikal İslamcıların güçlenmesinden kaynaklı olarak ülkelerini terk ettikleri, Suriye’dekilerin de çatışmaların başlamasıyla birlikte, özelikle gençlerin, Avrupa’ya göç etmeye başladıkları biliniyordu.

Üç kanton dışında ki şehirlerde yaşayan Kürtler çatışmaların başlamasıyla ya kantonlara taşınmış yada Türkiye’ye sığınmıştı. Türkiye’ye sığınanların pek çoğu Kürt olduklarını saklıyorlardı. Buna neden olarak da Türklerin Kürt fobisinden korktuklarını, bunun yanı sıra da yardım dağıtan “İslami Cemaat ve derneklerin” Kürtlüklerinden dolayı kendilerine yardım etmediklerini ileri sürüyorlardı. Kobani’nin yaratığı tramvayı da eklersek Kürtler içerisinde Avrupa’ya gidiş fikrinin çok yaygın olduğunu kestirebiliriz.

Son dönemde; AKP hükümetini, uluslararası güçlere karşı,  Suriye ve Suriyelileri kendi siyasi çıkarları için kullandıklarına inancının genç kesimde yaygınlaştığını, en son “güvenli bölge” yaratma düşüncesinin de bu eksenli bir manevra olduğu söyleniyordu. Kürt Güçlerinin bu bölgeyi IŞİD den temizleyeceği ve kontrolü Özgür Suriye Ordusuyla sağlayacağı korkusuyla, Türkiye'nin ABD anlaşmak zorunda kaldığını, Hükümet'in Türkiye içerisinde Kürtlerle başladığı Savaş'ın da Suriye siyasetinden kaynaklandığını tespitleri yapılıyordu.

Türk hükümetinde “kadim devlet refleksinin” yeniden canlandığı dünyada Kürtler statü sahibi olmaması karşılığında, Suriyelilerinde feda edilebileceği kanısı gün geçtikçe artıyordu. 

Transit Ülke Türkiye

Tüm bu sebeplerin dışında, başka ve yeni bir mülteci grup daha var. Türkiye’yi batıya geçişte “transit ülke” olarak kullanan bu insanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Suriye’de ki çatışmalı süreç boyunca Türkiye’ye gelmeyen, daha çok  Suriye içerisinde kalan ve güneydeki Lübnan, Ürdün gibi ülkelerde mülteci hayatı süren bu insanlar, Türkiye’den geçişlerin kolay olduğu duyumuyla, sınırlardan geçip, batı illerine gitmekte ve buradan Avrupa’ya geçmeye çalışmaktalar.

Bugün gördüğümüz mültecilerin cansız bedenleri işte bu duygularla ve daha nice etmen sebebiyle yola çıkmış insanlara ait.

Evet büyük ölçüde bunun sorumlusu tabi ki bizi yönetenler, devlet - hükümet politikaları ve kadim çıkarlar. Batılı ülkelerin içerisinde bir kesimin, Suriye meselesini, tıpkı Afganistan meselesinde olduğu gibi dünyada ki fanatiklerin toplanıp birbirini öldürdüğü, kendi ülkelerinde ki radikalleri buralara gönderdiği gerçeğini bir kenara koyarsak, Batılılar ve bu alanda çalışan BM gibi uluslararası örgütler Suriyeli mülteciler konusunda Türkiye hükümeti bizim elimizi kolumuzu bağlıyor, bahanesi arkasına sığına dursunlar, aslında pek de çaba sarf etmediler. Mülteci çocukların eğitimi, mültecilerin barınma, iş ve yardımlar konusunda hükümeti zorlayabilecekken, Türkiye’ye gönderdikleri Sivil Toplum Kurumlarıyla, çoğunlukla, projecilik oynamayı sürdürmekteler.

Suriye’de ve çatışmaların olduğu ülkelerde yüz binlerce insan öldürülmekte, bu çatışmalarda yaşamını yitiren çocukların kişisel öyküleri ve ölü bedenleri yüreği olan her insanın  vicdanını sızlatmalı! ama kişisel öykülerin dramatikliği gerçek sorunların üzerini örtmeye başlar ve gerçeği gizlerse ki "gösteri toplumu" olarak adlandırdığımız bu günkü toplumun algıları, büyük ölçüde,  buna göre biçimlenmiş o zaman cansız çocuk bedenlerinin vicdanımızdaki yankısı çocuğun etnisitesine göre değişebilir. Oysa vicdanı olan her insana düşen her türlü savaşın, çatışmanın karşısında durmak, sorunların barış içerisinde siyaset ve diyalogla çözülebileceğini savunabilmektir.