Anasayfa > Güncel Yazılar > Müslüman Türkün Söyleminde Hegel'in Gölgesi ve İyi-Kötü İkiliğinde Kürtler

Müslüman Türkün Söyleminde Hegel'in Gölgesi ve İyi-Kötü İkiliğinde Kürtler

Deniz İlgin

07 Nisan 2011

“Tanrı Devlet’in kırbacıdır”

Mihail Bakunin

Kürt meselesi epey uzun bir süredir canlı bir şekilde kanıyor. “Neredeyse yüz senedir devlet, bürokrasi, hükümetler Kürt meselesiyle uğraşıyor” diyen Mesut Yeğen’e ek olarak, hatırı sayılacak bir süredir de medya, “doğu” adı altında muğlak bir tanımla meseleyi, “-mış gibi”, seyirlik diziler haline getiriyor. Tersten yaklaşıldığı taktirde bütün bu hal ve tavırların işaret ettiği gerçek bir nokta var aslında – Kürt meselesinin etnik-kültürel bir mesele olduğu gerçeğinin biliniyor olması. Cumhuriyet projesi olarak asimilasyondan, bugünkü “tanıma” siyasetine değin Kürtler çeşitli dönemlerde farklı bir sorunun kaynağı olarak gündeme getirildi. Ancak bugün gelinen noktada söz konusu “tanıma” siyaseti, meselenin muhataplarından Kürtleri yeni bir dönüştürme[1] sürecine dahil ediyor. Şüphesiz bu sürecin baş aktörlerinden biri Gülen cemaati. Zira cemaate mensup televizyon kanallarında yayınlanan dizilerde Kürtlerin konumu, bilinen Kürt gerçekliğinin aksine, imansızlık ve sadakatsizlik söylemi ile anılıyor. Kürt meselesini etnik-kültürel bir hak arayışı olarak değil de “öyleymiş gibi” bir tavırla imajlara dökerek, Kürtleri her daim gizli bir projenin ortakları olarak lanse ediyor. “Kah gerçek kişileri hayalî konumlara kah kurgusal kişileri gerçeğe”[2] dahil ederek “izleyicilerine izlediklerini ‘öyleymiş gibi’ kabul etme izlenimi ve buna dayalı”[3] olarak da bir Kürt algısı sunuyor. Pek tekin olmayan bu münasebette, mevzu Kürt meselesi olunca her biri birer siyasal girişime dönüşen etkinlikler, sözüm ona “kamu vicdanını rahatlatacak” şekilde bir anda imajlara dönüştüğü gibi imajlar da gerçeğin yerini alabiliyor. Bu hususta özellikle Gülen cemaatine mensup Samanyolu TV’de yayınlanan bazı diziler gerçeklerin basit imajlara, imajların ise katı gerçeklere çevrilmesi hususunda yoğun bir tempoyla çalışarak Kürtleri hal yoluna koymak için canla başla uğraşıyorlar. Elbette Kürtleri bu şekilde hal yoluna koymak malum meseleyi çözmek anlamına gelmiyor. Kürtlerin, eşit bir vatandaş olarak değil de farklı çıkarların peşinde, birlik ve bütünlüğü bozan, İslam dinini yeterince bilmeyen kişiler olduğu söylemine dayalı olarak yeniden üretilmesi, olsa olsa 1980’lerin gözde sağ dünya görüşünü oluşturan Türk-İslam anlayışının 30 yıl sonraki bir başka türevidir. Zira Kürtler adına konuşan, Kürtler adına öneren Türk’ün, dizilerdeki söylemi “varlığını biran evvel armağan et” anlayışından pek farklı sayılmaz.

Peki Kürtleri yeniden dönüştürmeyi amaçlayan, cemaat medyasında yayınlanan dizilerde dinsel milliyetçi söylemler yoluyla Kürtler için kurgulanan ne? Sorunun, bir bilgi sorunu olmadığını söyledik. Ülkede yaşayan, siyasal gündemi ucundan kıyısından takip eden herkesin Kürtlerin varlığı ve neliği konusunda bir malumatı var. Hal böyleyken realitesi bilinen bir mesele olan Kürt meselesinin –nitekim etnik bir meseledir–, hatta ve hatta Kürtlerin ne istediği, çokça iyi bilinmesine rağmen Kürt’ün adının dahi güç bela telaffuz edildiği dizilerde tanınan, bilinen Kürtlere karşı bu fütursuz tavrın nedeni ne? Dılşad Haşimi’ye göre dinî söylemler ile milli yön arasında doğrudan bir ilişki var. Söz konusu münasebette milli yönün ağır bastığı cemaatler dinî söylemler yoluyla milli şuuru ayakta tutacak esasları üretirler:

Türkiye’de ortaya çıkan birçok İslami cemaat ve hareketin çoğu dinî oldukları kadar milli yapılanmalardır. İslam’ı hakim kılmaya aday oldukları kadar milli birlik ve beraberliklerini güçlendirmeye de soyunmuşlardır. Üyesi oldukları toplumun dilini, edebiyatını, sanatını vd. geliştirmeyi, zenginleştirmeyi kendileri için önemli bir gaye edinmişler ve İslam’ı kendi renk ve zevkleriyle yaşamak için uğraş vermişlerdir. Gülen cemaatinin her yıl Türk dil olimpiyatları düzenlemesi buna güzel bir örnektir. Türk kökenli cemaatlerde milli yön daha çok ön plandadır. Milli yönün ağır bastığı hareketlerde din, milli birlik ve beraberliği sağladığı için önemsenir ve bu gayeye matuf olacak şekilde yorumlanır.

Şüphesiz Kürtler Türklük fikriyle öteden beri tanışıyorlar. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren izlenen asimilasyon siyaseti “Kürtler başta olmak üzere, memleketin Türk olmayan Müslümanlarını Türkleştirmek için”[4] sistemli şekilde uygulandı. Ancak “arzulanan ve gerçekleşen arasındaki mesafe”[5] beklendiği gibi olmadı. Şark Islahat Planı’yla ayyuka çıkan, istenildiği gibi gerçekleşmeyen beklentinin –asimilasyonun– yerini ise bir süredir “bölücülüğe karşı dalgakıran”[6] görevindeki Gülen cemaati aldı. Özellikle özel eğitim kurumları üstünden “Kürt tabanını dönüştürmeye, Gülen cemaati talip oldu”.[7] Bu doğrultuda Hüseyin Gülerce’nin “Güneydoğu’da eğitim faaliyetlerine Gülen camiası öncülük ediyor… Bana göre bir terslik yok. Herkes lafta ‘dağa çıkışın önünü kesmek lazım’ diyor ama Gülen camiası bunun için tüm Güneydoğu’da harıl harıl çalışıyor… Camia gücünün önemli bir bölümünü bu soruna yönlendirdi… Bu gönüllü faaliyetler artacak…”[8] şeklindeki açıklamaları, Gülen cemaatinin Kürtlere yönelttiği ilginin düzeyini gösteriyor. Üstelik bu ilgi Türkiye’de yaşayan Kürtlere yönelik değil sadece; zira Kuzey Irak’ta açılan çok sayıda cemaat okulu var.[9] Velev ki Gülen cemaatinin sloganı da bu yönde: “Adriyatik’ten Çin Seddi’ine kadar Türk dünyasının emrindeyiz”.

İYİ VE KÖTÜ; DEVLET VE MİLLET

İyi ve kötünün ölçütünün, devlet ve milli bütünlükle orantılı olarak sunulduğu Müslüman Türk’e ait dinsel, milliyetçi önerilerin bugünden var olduğunu söyleyemeyiz. Hatta 1980’lerde gündemde olan Türk-İslam anlayışın da ötesinde, idealize edilmiş daha eski bir programa, Hegel’in Tanrı ve devlet arasında kurduğu ilişkiye değinmeden geçemeyiz. Nitekim dizileri analiz ederken Müslüman Türk programının devlet anlayışıyla, varlığını biricik bilen ve onu Tanrı’nın yeryüzündeki tezahürü olarak gören Hegel’in[10] devlet anlayışının ne derece örtüştüğüne ve Hegel’in nesnelleşmiş zihin olarak gördüğü devlet karşısında iyi ve kötü ikililiğine yerleştirilen Kürtlerin sunumuna bakacağız.

Sorunun adının devletten bağımsız konduğu Kürt meselesinde, Müslüman Türk söyleminin en açık şekilde işlendiği dizilerin başında Tek Türkiye ve Şefkat Tepe gibi aynı kanalda[11] yayınlanan diziler geliyor. Kullandıkları söylemin birbirinden neredeyse hiç bir farkı bulunmayan bu dizilerde iyi ve kötü ikililiğine yerleştirilen Kürtlerin bir adı yok. Zaman zaman kıskaçtaki Kürt’ün kim olduğuna veya nasıl olması gerektiğine kanaat getiren vurgular dışında etnik-kültürel olarak varlıklarından bahsedilmez. Tek Türkiye ve Şefkat Tepe’de doğrudan etnik bir sorun olarak karşılaşmadığımız Kürtler, daha ziyade iman-itikat ekseninde kötülük mefhumuyla sınanarak ve ancak iyilik mefhumuyla dinin çatısı altında öteki olmaktan kurtulurlar. Bu tür dizilere göre etnik bir sorun olmayan Kürt meselesinin çözümü, iman ve itikattan yoksun, irşat ekseninden[12] ayrılmış, hakikat çizgisini kaybetmiş, devlete karşı silah çatan, kah çapulcu kah teröristlerin yok edilmesi veya daha iyimser şekilde yola getirilmeleriyle olanaklı. Adı geçen dizilerde varlık nedenini bulamamış kötü, devletin bölünmez bütünlüğüne kast ederken, kendini adamış iyi ise devletin bölünmez bütünlüğünün yılmaz savaşçısı olarak Türklüğü ile sembolikleşerek dinsel milliyetçilik adına her Kürt’e huzur dolu yarınların vaadinde bulunur. Ve diyebiliriz ki etnik bir mesele olarak doğrudan adlandırılmayan, Kürt meselesinin çözümü iyi-kötü mefhumlarından iyiyi seçmekle; bir başka ifadeyle vaat edilen cennette yer edinmek ancak devlet koşulsuz itaatle mümkün. Gerek Şefkat Tepe, gerekse Tek Türkiye gibi dizilerde mühim sayıda diyalog ve sahnenin iyi ve kötüyü cennet-cehennem, itaat-ihanet şeklinde sunması, Kürt meselesinde yeni olmayan bir gerçeğin bu defa da dinsel söylemler yoluyla yok sayılması anlamına geliyor. Türk olmayan Kürtlerin birer memnuniyetsizlik kaynağı olarak işlendiği bu dizilerde tek etkin söylemin Müslümanlık adına önerilen iyi mefhumuyla sınırlı olmadığını, Türklük fikriyle de yakından ilgili olduğunu biliyoruz. Zira Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olan devleti çelişkilerin ortadan kalktığına inanılan kurumlar üstünde bir yapı olarak korumak –devlet nesnelleşmiş zihindir artık– Müslüman Türk’ün biricik misyonu.[13] Bu şekilde Kürt gerçeğini iyi-kötü düzeyine indirgenerek iyiyi devletin nazarında kendi gerçekliğine ilişkin söz söylemeyen vatan düşkünü; kötüyü ise cehaletin, kandırılmışlığın nazarında devlete karşı itaatsizlik olarak tanımlamaları Müslüman Türk söyleminde Kürtlerin konumunu belirliyor. Ezcümle yeni olmayan bu durum, Müslüman Türk söyleminde “bir tür sadakatsizlik meselesi”[14] olarak ortaya çıkıyor. Şüphesiz sadakatsizlik algısı devletin varlığıyla doğrudan ilintili. Varlığını devlete armağan eden bir söylem, Türklüğü devletinin varlığıyla perçinleyen bir anlayış.

ANALİZ

Felsefenin insana ilişkin temel bir problem olarak gördüğü iyi ve kötü sorunu, mezkur dizilerde Müslüman Türk programınca cevaplanıyor. İrşat kavramı üstüne bina edilen dizilerde kahramanlar iyinin tercümanı, insanlara doğru yolu göstermekle mükellef kişiler olup, eğitimsizliğinden kaynaklı kandırılıp örgüte katılmış kişileri hakikat eksenine çekerek, onları saplandıkları bataklıktan kurtarıp kalp gözlerini açmak gibi birçok ulvi görevi üstlenmişlerdir. Masa başında örgüt lideri ile geçen bir diyalog, Kürtlerin ne olmadıklarının bilgisini, ne oldukları şeklinde yeniden üretir.

‘Uyguladığımız dinsizleştirme projesi tutmadı’ … ‘ateist olduğumuzu gizlemeliyiz’, Tek Türkiye, “Son Karakol”, 127. Bölüm.

Kürtlerin dinsizleştirilmesi, dinsiz Kürtlerin inanç ve itikattan yoksun planlarının başarısız bir sonucudur. Onların başarısızlıkları ise yeni bir öneriyi, Müslüman Türk önerisini çoktan dolaşıma sokmuştur. İnanç ve itikattan yoksun, imansız kişilerin imansızlıklarını gizleyip, sahte imanla karşılarına çıkma tehlikesi göz ardı edilmez. Koyun postuna bürünmüş kurtların ne olduklarını ya da olmaları gerektiği ise hemen yukarıdaki diyalogun ardından

‘Çok insan ölmeli çok, yüzlercesi’, Tek Türkiye, “Son Karakol”, 127. Bölüm.

 

şeklinde kötülerce itiraf edilir. Kürtlerin ne olmadıklarının bilgisi tekrar tekra yeniden üretilir. Öne sürülen kötü kişi her şeyiyle kötüdür. Yemek yerken, bir kadınla konuşurken, gülerken kötü oldukları gibi dinen haram olanı yaparak da kötüdürler. “Örgüt” üzerinden Kürtlerin münafık, “dindışı vb. olduğu ve gerçekte Kürt olmadığını vurgulayan değerlendirmeler yapılırken çok zayıf bir propaganda diline başvurulur”.[15]

‘Bu inatçılar domuz eti yemeyiz diye tutturdular. Sizce yesinler mi? Yesinler’… ‘Bizim dinimizde domuz eti yemek yoktur, domuz haramdır…’, Tek Türkiye, 16. Bölüm.

Her sözde, her eylemde dinen haram olan bir işaret bulunur. Bu defa da kötülük, etnik kimliğe yöneltilen sorunun cevabıdır. Kürtler üstüne kurgulanmış bu dizilerde tanrısal düzenin bir modeli olarak düşünülen devlete karşı talepkar oluşlarından ötürü daha baştan kötü olan Kürt’ün karşısında kendi gerçekliğine dair hiçbir söz söylemeyen iyi Kürtler bulunur. Köy meydanında örgüt liderince sorulan bir soru onun kötü olduğuna bir işarettir:

‘Siz nasıl Kürtsünüz?’, Şefkat Tepe, 5. Bölüm.

Zira kötü, devlete karşı sadakati sarsılmış, itaatsiz kişidir. Bu kişilerin kötülüğü bilgisizlikten, cehaletten kaynaklanan, doğru yoldan sapmış, devlete başkaldırmış, dinden çıkmış, devlet karşısında varoluşlarına dair talepleri ile kötü yola sapmış kimselerdir. Bu durumda kendi gerçekliklerine –Kürtlüklerine– ait hakları talep etmenin bir sonucu vardır. Dağa çıkmak, gözünü kırpmadan adam öldürmek veya söyleme uygun haliyle kötü olmaktır. Örgüte katılmış genç kıza verilen nasihat tam da bu doğrultudadır. Dağa çıkmakla kötü olma yolunda ilk adımını atmış kıza, kötü olmanın, acımadan insan öldürmenin yolu olarak şu nasihat verilir:

‘İçindeki sevgi ve merhameti öldürmedikçe kimseyi öldüremezsin’, Şefkat Tepe, 1. Bölüm.

Bu tür dizilerde siyasal amacına ulaşmak isteyen kötü Kürt’ten sakınmanın göstergesel belirtisi nedir? Veya iyi Kürt’e tavsiye edilenler, kötünün hesap vereceği cehennem imgesinde mi aranmalıdır? Her iki haliyle kötü mefhumu üstünde anlamlandırılmaya çalışılan korkudur. “Sizde hiç mi Allah korkusu yok?” diyerek işaret edilen yerin kötü olduğu, her iki dizide de mühim sayıda sarf edilen ifadelerden anlaşılıyor. Böylece bu dizilerde ortaklaşa bir dilin varlığından söz edilebilir: yarattığı ötekinin toplumsal algıdaki yerini korumak için dinsel mefhumları kullanarak, esasında kötüye cehennem vaadinde bulunarak korkunun güçlerini harekete geçiren bir dil. İzleyiciye sunulan haliyle korkunun güçleri, bazen cehalete kurban gitmiş yeni yetme bir kötünün kimsesiz, sahipsiz cesediyken, bazen de devletin en ücra diyarlara değin uzanan elidir. Bu durum her iki haliyle de tanrısal olan korkunun ön plandaki izahıdır. Tanrısallığıyla bu dünyanın da ötesine uzanan devlet, cennetin bile bekçisidir. Bu açıdan bakılınca, devleti yer yüzündeki tek tanrısal güç olarak gören Hegel’in görüşleri Müslüman Türk söylemine sirayet etmiş görünür. Orada bir köyün varlığı gidilmese de, görülmese de tıpkı Tanrı gibi devletin bakışı altındadır. Nitekim Tek Türkiye’de kötüye karşı mücadele verenin, devletin doğrudan koruyucu silahlı gücü olan askerin değil de devletin bakışını taşıyanların olmasıdır.

Peki önerilen iyi kimdir, nasıl olmalıdır? Devlet karşısında varoluşuna ait talepleri nelerdir? Veya kendi gerçekliğini ne şekilde ifade eder? Esasen adı geçen dizilerin Kürtler adına önerdiği iyi olma durumu bir çeşit kabulleniştir. Devleti kutlu bilen, devleti saygın tanıyan bir kabulleniş.[16] Bu kabulleniş devlet karşısında varoluşlarına ait taleplerin ortadan kalkması anlamına gelir. Ve böylece iyi kişi artık Kürtlüğünün değil, ona önerilen dinsel biçimlenişle –bu biçimleniş aynı zamanda cehaletten kurtulmanın da koşuludur– dinin birleştiriciliği altında var olur. Köyün aksakallı bilgesince çocuğa anlatılanlar Kürt meselesinin çözümünde iyinin nasıl olması gerektiğinin ip uçlarını verir:

‘Türk’ü, Kürt’ü Alevi’si Çerkez’i ne kadar vatan evladı varsa, ne kadar Allah’ını bir bilen, kıblesini bir bilen, peygamberini bir bilen, kaderini bir bilen varsa hepsi göğsünü siper edip cepheye koşmuştu’, Tek Türkiye, “Son Karakol”, 122. Bölüm.

Söylenenler kurtuluş savaşına bir göndermede bulunur; birlikte verilen mücadelenin sonucunda kazanılmış zafer yenilenir. Vatan evlatlarını birarada tutan dinsel unsurların varlığıdır. “İslam aleminin dört bir yanından İslam’ın son kalesini savunmak için Çanakkale’ye gelen Mehmetçik’in ateş kusan çelik zırhlılar karşısında yılmayan azim ve imanındaki”[17] sır anlatılır. Aynı azim ve iman geri çağrılır. Öyle ki yenilenmek istenen bu zaferde en büyük görev iman sahibi, devlete sadık, itaatkar iyinindir. Buna göre devlet sınırları ile anlatılan, dinsel olarak yaşanan bir yapıdır. Kurulan yapı girdi çıktılarıyla hem ruhani hem de maddi unsurları bir arada taşır. Hegel’de de mevcut bu yapı Tanrı-devlet-iyi-kötü şeklinde geçişseldir. Bu şekilde Hegel’in geçişsel olan Tanrı-devlet-iyi-kötü sistematiği dizide kendini anlatır olur. Hegel’e göre mutlak iyi olan Tanrı’nın maddi dünyadaki karşılığı olan Devlet de mutlak iyiye sahiptir. Haliyle Tek Türkiye ve Şefkat Tepe, PKK karşısındaki bir avuç “inanmış” iyiyi yansıtır. Tek Türkiye’de devletin bölünmezliğini, milli birlik ve beraberlik söylemini kuşanarak kurulan “Umut Erleri” adındaki örgüt bu duruma bir örnektir. Doktor Tarık liderliğinde toprak, bayrak, ecdat vb. milli unsurlar üstüne yemin ederek asli görevlerini de açıklamış olurlar.

‘-Karakol nedir?
-Topraktır, bayraktır, namustur, emanettir.
-Karakol nedir?
-Anadolu’dur.
-Vatanın bütünlüğünü bölmek, son karakolu ebediyen yıkmak için pervasızca saldıranlara karşı Malazgirt’te, Kosova’da, Çanakkale’de kefenleriyle yeri yerinden oynatan kahraman ecdadımız gibi korkusuzca savaşmaya var mısınız?
-Varız.
-Allah yolundan ayırmasın.
-Amin.’ Tek Türkiye, “Son Karakol”, 111. Bölüm.

Okul ders kitaplarından apartılan “Anadolu’nun kapısının Türklere açıldığı” Malazgirt, “yedi düvele karşı destan yazılan” Çanakkale ve Kosova gibi tarihî göndermeler ile zedelenmiş milli birlik yeniden tesis edilir. Ancak daha geride dipten anlatılan, içten içe daha eski bir söylemin varlığı söz konusudur. Kötüye karşı verilen can-ı siperane mücadelenin kutsallığı adeta şanlı geçmişte yaşananlardan feyz alınarak törenselleştirilir. Ancak söz konusu tarihî göndermeler Türk’ün zaferi veya Müslüman kıyımını işaret etmekle yetinmez. Bununla birlikte Doktor Tarık eşliğinde “şanlı geçmiş”e yapılan yolculuk sinsice bir hamle olarak Müslüman ol(a)mayanları da hedefler. Öyle ki daha önce memleket nasıl “gavur”dan, “Allah Allah nidalarıyla taarruza geçen ‘iman sahibi’ kişiler”ce arındırıldıysa, bu kez de zalim, her türlü kötülüğün kaynağı, dış mihrakların oyuncağı olan “örgüt”ten arındırılmaya çalışılır. Çanakkale’den, Kosova’dan kopartılanlar bugüne taşınarak “örgüt” ve “gavur” arasında bir özdeşlik kurulur. Nitekim Cemil Çiçeğ’in “Sadece Ermeni terörü de değil… Ermeni terörü ile PKK terörü arasında yakın işbirliği var; bunlar kan kardeştir. O devreden çekildi, iş bu tarafa verildi. Zaten, özür dilerim, bir kısım teröristlerin sünnetsiz oluşu, size çok şeyi ifade ediyor demektir. Bu bir rivayet değil; biz kimin ne olduğunu iyi biliyoruz”,[18] şeklindeki açıklaması bir tesadüften ziyade aynı nesnelleşmiş zihnin ürünüdür.

Peki, Mezkur dizilerde Müslümanlık paydasında Kürtlerle kurulan bir ortaklık söz konusu mu? Adem Demir, Express Dergisi için verdiği röportajda “Samanyolu TV’deki Tek Türkiye dizisi yüzünden Hizbullah, Fethullah cemaatine tepkili… Gülen ve Hizbullah örgütleri zaman zaman bu dizi yüzünden çatışmanın eşiğine” geldiğini ancak, iki örgütün etkili isimlerinin bir araya gelmesinden sonra dizideki Hizbullah karakterinin “hidayete” erdiğini söylüyor.[19] Şüphesiz aralarındaki ihtilafı kaldırmaları Müslüman Türk söyleminde Kürtlerin yerini değiştirmedi. Zira devleti ve milleti Kürt’ün şerrinden, münafığın zehrinden korumak için dizilerdeki dinsel söylemler yeniden kendi kaynakları içinde üretilerek Müslüman Türk söylemi korundu. Bu hususta Ahmet Türk’ün müşterek paydaya –Müslümanlık– yönelik açıklamaları oldukça açıklayıcı: “%99’u Müslüman olan Kürtler, İslam dinini çok iyi biliyor; vicdan ve yüreğinde yaşıyor. Ama birilerinin Kürtlere İslamiyet’i öğretmeye çalıştığını görüyoruz”.[20]

‘Müslümanlara karşı Sırpların yanında yer aldık. Bunun neresi Kürt davası? İslam ve Müslüman düşmanlığıdır’, Tek Türkiye, “Son Karakol”, 113. Bölüm.

Ve yine göndermeler dış güçlerin oyununa alet olmuş, Müslüman olmayan kafirleredir. Bu şekilde Kosova’da Sırplara taraf olarak Müslüman kıyımını destekleyenlerin “davası” sözde meşruiyetini yitirerek İslam ve Müslüman düşmanlığına dönüştürülür.

Tek Türkiye’de sıralanan Türk, Kürt, Alevi, Çerkez etnik ve mezhepsel farklılıkların bir aradalığı vurgusuyla benzer şekilde Şefkat Tepe’de karşılaşırız. Köy baskınında öne atılan yaşlı adamın söyledikleri, aksakallı bilgenin yeniyetme çocuğa söylediklerinden pek farlık değildir. Amaç aynı amaçtır. Hegel’in varlığını tanrısal addettiği şekliyle, devlete itaatin, dinsel biçimlenişle öngörülen iman, itikat yolunda iyi vasfını üstlenerek olanaklı olacağıdır.

‘Oğul T.C deyip duruyorsun ama o T.C devleti bizim devletimiz değil midir? Bin yıldır bizim kaderimiz bu insanlarla beraber değil mi? Allah’ımız bir, kıblemiz aynı değil mi?’, Şefkat Tepe, 5. Bölüm.

Ardından yaşlı adamdan başlanarak bütün köy ahalisi kurşuna dizilir. Kötü, kötülük iddiasını bir kez daha ispatlar. Yaşlı adamın alimane verdiği ders cehaletin kör ettiği kötüleredir. Kötü olmak dinsel olarak biçimlenmemekle, imansızlıkla eştir. Cehaletten kurtulmanın, “iyi” olmanın, cennetle mükafatlandırılmanın yolu, yani devlet karşısında var olmanın koşulu iki şeyi koşulsuz kabul etmekle olasıdır. Bunlar dinsel biçimleniş ve bu yolla devlete koşulsuz itaat ve sadakattir. Nitekim dizi kahramanlarının en esaslı görevi, siyasal arenada epeyce yıpranmış devlet itibarını yeniden tesis etmek, devletin birliğini, tekliğini, devletin bölünmez bütünlüğünü, sarsılan otoritesini önerdiği iyi üstünden tedavi etmektir. Keza İlker Başbuğ’un “dağa çıkmanın önünü kesemedik” açıklaması bu duruma bir örnektir.

Şüphesiz korkulan kötü olma durumu, izleyen ve izlenen arasına yerleştirilen aitlik bağı ile sadece Kürtlere değil, toplumun geneline yönelik içten içe varoluş tarzı önermesi bakımından da önemli. Fakat daha ziyade dizilerde tanımlanan iyi ve kötü mefhumlarının Kürtler üstünden anlatılıyor olunması, bu önerilerin Kürtler adına Müslüman Türk tarafından yapıldığını gösteriyor. Öyle ki, Şefkat Tepe’de karşımıza çıkan devlete dair temel göndermeler –huzur, refah ve şefkat– bir uç karakolda cisimleşir ve ancak iyinin, yani devletin kontrolü altında bir anlam kazanır. Sıcak ve huzurlu bir imge olarak devletin varlığı, bazen kandırılmış gençlerin, bazen pişman olmuşların ama her defasında kötü olanların iyiye dönüp sığınacağı yerdir. Tıpkı Hegel’de olduğu gibi bu dizilerde de iyi ve kötü arasındaki döngüsel yapı göz ardı edilmez. Bunun için “zalim” bir örgütün “zulmüne” karşı canla başla çalışılır. Cehaletin sarıp sarmaladığı coğrafyaya hakikat çizgisinde bir anlam kazandırılmaya çalışılır. Hegel’e göre iyi ve kötü aynı zamanda özgürlüğün ortaya çıkması için zorunludur. Fakat her ne kadar iyi ve kötünün bütünlüğünden bahsedilse de neticede özgürlüğe, bir ruha sahip olan mutlaka iyidir. Nitekim dizilerin yarattığı kötü kişinin ruhsuzluğu, kötü komutan Zaim’in yaralı yüzünde, kırık dökük Türkçesiyle etrafına tehditler savuran karakterinde, işkence sahnelerinde açıktan verilir. Tıpkı Şefkat Tepe gibi, benzer söylemleri kullanarak Kürt meselesine ilişkin söz söyleyen, Gülen cemaatinin siyasal alandaki rolünü üstlenen Tek Türkiye dizisinde de Hegel’in izlerini bulmak mümkün. Şefkat Tepe’de olduğu gibi iyi, lütufkar Müslüman Türk tarafından sunulan devlete itaatle eş bir anlamı ifade ederken, kötünün dönüşümü ancak Müslüman Türk’ün çabalarıyla mümkündür. Kendisinden gözü dönmüş, hain, acımasız, gaddar olarak bahsedilen kötünün cisimleştiği dizi karakterlerinden biri olan Şivan’ın dönüşümü Müslüman Türk söyleminin başarısıdır.

‘Bence Şivan örgütün gerçek yüzünü görecek, yavaş yavaş tövbe edip imana gelecek ve kendisini kandıranlardan bunun hesabını soracak.’[21]

Kötüden iyiye dönüşü sağlanan kişi imanın yolunu bulmuş olup, artık kötünün karşısına retoriğe uygun olan söylemleriyle dağ gibi dikilecektir. İyiye dönüşüm bazen anlam arayışıyla, bazen pişmanlıkla anlatılırken her daim bir yol göstericinin varlığı iyiye yönelmede dikkat çekicidir. Nitekim Şefkat Tepe’de Komutan Serdar’ın üstlendiği kötüden iyiye dönüştürme görevi bu yöndedir.

‘Hepsinin temeli kalpten merhameti silip atman. Önce çevreye, mahlukata acımaz hale gelirsin sonra da senin gibi düşünmeyenlere. Her yanlışa giren insan gibi istersin ki herkes senin gibi olsun eline silahı alsın vursun, kırsın, döksün. İşte Leyla bir yalan rüzgarı gibi savurdun kendini dağlara. Dediklerimi orada yaşadın aynen. Bak eline bir fırsat daha geçti, ya sevgiye dönüş ya da zulüm rüzgarlarına kendini yeniden salış.’, Şefkat Tepe, 8. Bölüm.

Tanrı’nın mutlak iyi olduğunu öne süren Hegel’e göre kötü, insandadır. İyi ve kötü arasında kurulan döngüsel yapının bağlayıcı olduğu yer insandır. Buna göre Tek Türkiye dizisinin anlattığı ve izleyiciyle kurduğu ilişki, kötünün ya bertaraf edilmesi ya da iyiye çevrilerek tanrısala giden yolda devletin itaatkar kulları olması gerektiğidir yolundadır. Hakkari’nin bir dağ köyünde görevlendirilen doktor Tarık’ın görevi de bu yöndedir. Marazlı bir yapıyı tedavi edip, kötüyü bulaştığı topraklardan arındırmaktır. Dizide kötüyü söküp atmakla görevli doktor, önceleri, Cumhuriyet projesinin hedeflediği asimilasyona uygun haliyle bir öğretmendi. Ancak mevzu bulunan bu iki dizide sıkça söz ettiğim şekliyle bu yeni durum temelde vatan, millet ve en nihayetinde toprak ve parçalanmaya dönük histerik bir durumdan kaynaklı olarak Cumhuriyet projesinin asimilasyon aygıtı olan öğretmenden ayrılır. Daha açık bir ifadeyle kötü olan Kürt’ün tedavi edilmesi dinin birleştiriciliğinde “yeniden Türkleştirme” projesi olarak karşımıza çıkar. Öyle ki dizi adlarının içinde taşıdıkları anlam ilişkilerinin belli bir takım rollerle yüklenmesi açıkça Müslüman Türk programını özetler niteliktedir.

SONUÇ

Hegel’in yokluk, gerçeksizlik ve varlıksızlık olarak nitelendirdiği kötü, devletin resmî söyleminde olduğu gibi, söz konusu dizilerde de Kürt meselesinde hak talep eden her Kürt’e dair bir konum bildirir. Söylemler tekrar tekrar üretilir, kullanılan sıfatlar yenilenir. Kürtlerin etnik-kültürel veya siyasal hak talepleri vicdanı şişkin iyinin kötüyü belirlemesiyle berhava edilir. Öteden beri varlıksız oldukları devletin kendince ifade edilen Kürtlerin, söz konusu dizilerde iyi ve kötü mefhumlarıyla birlikte anlatılması şüphesiz Kürtlerin hala sözde vatandaş konumunda olduğunu gösterir. Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa: Cumhuriyet ve Kürtler kitabında Mesut Yeğen’in önemle üstünde durduğu ve Kürt meselesinin her dönemde farklı bir problemin adı olarak gündeme getirilmesi, Yeğen’e göre Cumhuriyet’le birlikte başlayan asimilasyon sürecinin çeşitli türevleridir. Kürt meselesi değişik dönemlerde irtica, eşkıyalık, şeyhler ve ağalar, kalkınma ve cehalet olarak görünmüş, ancak meselenin gerçekliğini ifade etmeye asla yanaşılmamıştır. Devletin stratejik tutumunu ise Cenk Saraçoğlu şöyle özetler: Devlet “her dönemin değişen ihtiyaçlarına ve ‘düşmanlarına’ karşı farklı milliyetçilik biçimlerini istihdam etmesini sağlayabilecek bir esneklik yaratarak “Türk milleti” kurgusunun değişen koşullara uyumlu işlevler kazanmasını mümkün kılmıştır.”

Velhasıl Türkiye’deki siyasal gündemi büyük oranda belirleyen veçheleriyle Kürt meselesi Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kanıyor. Ne yazık ki öteden beri bir türlü telaffuz edilmeyen Kürt’ün gerçekliği şimdi de Müslüman Türk’ün tanrısal devleti karşısında kötülük mefhumuyla sınanarak bir başak sorunun adı haline getiriliyor.


[1] Kürtlerin dinsel unsurlar yoluyla, cemaate ait dünya görüşü içinde çözülmesinde Diyarbakır, Van gibi bölge nüfusun nispeten daha yoğun olduğu bölgelerde faaliyet gösteren Gülen cemaatine bağlı kolejler, üniversiteye hazırlık kursları, okuma salonları dönüştürme sürecinin en etkili enstrümanlarıdır.

[2] Tanıl Bora, Sol, Sinizim, Pragmatizim, Birikim Yayınları, 2010, s. 239-240.

[3] A.g.e.

[4] Mesut Yeğen, Son Kürt İsyanı, İletişim Yay., 2011, s. 30.

[5] A.g.e.

[6] Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Mütevelli Heyet Başkanı Hüseyin Gülerce’nin Güneydoğu’daki cemaat faaliyetlerini değerlendirirken yaptığı açıklama.

[7] “Değerlendirmeler”, Mahir Kaynak, http://www.tumgazeteler.com/?a=2381532&cache=1

[8] A.g.e.

[9] Işık Kolej Erbil, Nilüfer Koleji Erbil, Işık İlkokulu Erbil, Işık Anaokulu Erbil, Selahattin Eyyubi Koleji Süleymaniye, Kız Lisesi Süleymaniye, Süleymaniye İlkokulu Süleymaniye, Kerkük Çağ Lisesi Kerkük.

[10] Sarp Erk Ulaş, Felsefe Sözlüğü, Bilim Sanat Yayınları, 2002.

[11] Samanyolu TV.

[12] İrşat; hakikati, iyiyi, doğru yolu göstermek. Bu kavramın Müslüman terminolojideki yeri için bkz. Fetullah Gülen, İrşat Ekseni, Nil Yayınları, 1998. Ayrıca kitabın tam metni için bkz. http://www.irsatekseni.com.

[13] Hegel düşüncesine göre, Tanrı’nın yer yüzündeki egemenliği korumak tanrısal olanı, devleti korumaktır. Bunu sağlayacak olansa özgür insandır. “Hegel’e göre, insanlar ancak devlet sayesinde ve devlet vasıtasıyla özgürlüklerine kavuşur.” Mutlu Aslan, “Devleti Kuramsallaştırmak”, Birgün Kitap, 27 Temmuz 2010.

[14] Yeğen, a.g.e..

[15] Abdullah Arı, Agos Kitap Eki Kirk, Ocak 2010.

[16] “Toplumumuz ise, tarihin en eski vakitlerinden beri devlet deneyimine sahip, devleti kutlu bilen, devleti saygın tanıyan bir toplumdur”, bkz. Sezai Karakoç, Çağ ve İlham, c. 4, 2008, s. 55.

[17] Ramazan Balcı, “Çanakkale Şehitleri ve Biz”, Sızıntı, Mart, 2011. s. 38-39.

[18] “Bazı PKK’lılar Sünnetsiz” başlıklı haber. http://www.milliyet.com.tr/-bazi-pkk-lilar-sunnetsiz-/guncel/haberdetay/21.08.2010/1279153/default.htm

[19] İrfan Aktan, “Ahmet Demir’le röportaj”, Express Dergisi, sayı 116, Ocak 2011, s.22.

[20]“Ahmet Türk Gülen cemaatine çattı”, http://www.postmedya.com/news_detail.php?id=33708 , 20 Şubat 2011, 08:50

[21] www.samanyolufanlari.com/forum/viewtopic.php?t=21&t=6035&start=60, internet sitesinde “dua” adlı kullanıcının, Tek Türkiye, 52. bölümdeki kötünün dönüşümü hakkındaki yorumu, 17 Ocak 2009.