Anasayfa > Güncel Yazılar > Bir Vejetaryen Mahkumdan Mektup

Bir Vejetaryen Mahkumdan Mektup

Osman Evcan

17 Eylül 2011

Merhaba, Sevgili Dostlar;

Sağlıklı, huzurlu, mutlu, güzel, özgürce yaşamlar diliyor, sevgiyle, özlemle kucaklıyorum, öpüyorum, sevgilerimi, selamlarımı iletiyorum. Bu mektubumu Kırıkkale F-Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazmaktayım. Bağımsız, özgürlükçü duygu, düşünce, fikirleri benimsemekteyim. Veg-anarşist ve eko-anarşist yaşam tarzını benimsemekteyim.

Düşünsel, felsefi eğilimlerim nedeniyle 8 yıldır vejetaryen bir yaşam sürdürmekteyim. Hiçbir hayvan eti ve hayvan etiyle yapılmış yemeği yememekteyim. Bununla birlikte hayvansal ürünleri de (tereyağı, peynir, bal, süt, yoğurt, sucuk, salam vb.) yemiyorum. Hayvansal ürünlerden yapılmış (deri, yün) kullanım-giyim eşyalarını kullanmamaktayım.

Vejetaryen olmam nedeniyle cezaevi mutfağında pişirilen etsiz vejetaryen yemekler tarafıma verilmektedir. Fakat cezaevi mutfağında yapılan bu yemekler o kadar kötü, bozuk yapılıyor ki, yenilebilir düzeyde değildir. Özel olarak küçük krom tencerelerde pişirilen vejetaryen yemekler o kadar kötü, berbat yapılıyor ki, yemeği koklamak bile insanın midesini bozmaya yetiyor. İnsanın istifra edesi geliyor. Dolayısıyla bu yemekleri yemek mümkün olmadığından dökmek durumunda kalmaktayım. Bu durum bir yıldır devam etmektedir.

28 Şubat 2011 tarihinde cezaevi müdürlüğüne dilekçe yazıp vejetaryen yemek olarak bulgur pilavımın içine katılan kimyasal karışımla ilgili olarak bilgilendirip, sorumlular hakkında soruşturma başlatılmasını talep ettim.

Yazmış olduğum dilekçeme cezaevi yönetimi ilgisiz kaldı, benimle görüşme ihtiyacı hissetmediler.

1 Mart 2011 tarihinde Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaşanan durumla ilgili olarak suç duyurusu niteliğinde iki sayfalık dilekçe yazıp yollamış oldum.

Aynı gün (1 Mart 2011 tarihinde) öğleden sonra cezaevi müdürü İsmail Karaküllah ve yanında dört beş kişiden oluşan infaz koruma baş memurlarıyla birlikte kalmakta olduğumuz B-8 odasına gelmiş oldular. İnfaz koruma memurunun elinde benim Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazmış olduğum dilekçem bulunuyordu. Cezaevi müdürü yaşanan olayla ilgili olarak benden bilgi istemiş oldu. Ben de yaşanan olayı kendilerine olduğu gibi anlatmış oldum. Kanıt-delil olarak saklamış olduğum bulgur pilavını göstermemi istediler. Ben de kanıt olarak saklamış olduğum bulgur pilavını kendilerine gösterdim.

Cezaevi Müdürü, “böyle bir durumun mümkün olamayacağını, diyet olarak çıkarılan yemekten 6-7 kişinin daha almakta olduğunu” söylemiş oldu. Oysa küçük, tek kişilik krom tencerede pişirilip getirilmişti bulgur pilavı. 6-7 kişilik olarak değil, tek kişilik olarak pişirilmişti.

Cezaevi Müdürü İsmail Karaküllah, bulgur pilavını dökmemi istedi. Bulgur pilavının laboratuvara gönderilip tahlil edilmesine gerek olmadığını, çok zaman alacağını ve uğraşmalarına neden olacağını ifade etti.

Bununla birlikte Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazmış olduğum suç duyurusu nitelikli dilekçemi göstererek; “Bu dilekçeyi göndermene gerek yok, iptal et” dedi. Ben yazmış olduğum dilekçemin ilgili kuruma gönderilmesi yönünde ısrarcı olmuş oldum. Ayrıca yaşanan sorunla ilgili olarak soruşturma başlatılmasını talep ettim. Cezaevi müdürü, yaşanan sorunla ilgili olarak cezaevi mutfağında çalışanlarla görüşüp soruşturma yapacağını söyledi ve odamızdan ayrıldılar.

Yine aynı gün (1 Mart 2011 tarihinde) akşam yemeği esnasında yemek dağıtan, görevli mahkûm çalışan, yemek alıp almayacağımı sordu. Ben yapılan yemeklerin içersine zarar verici kimyasal maddelerin katıldığını ve verilen yemekleri artık almayacağımı söyledim. Bunun üzerine yemek dağıtan görevli mahkûm çalışan “yemekten tatmış olduğunu, temiz olduğunu, herhangi bir madde katılmadığını” söyledi. Ardından da cezaevi müdürünün mutfak çalışanlarıyla yaşanan sorunla ilgili olarak soruşturma başlattığını ve kendisinin B bloktan alınarak A bloka verildiğini, artık A blokta yemek dağıtacağını söyledi.

Şu olguyu da ifade etmek istiyorum: Cezaevi idaresi mutfakta çalışan adli hükümlüleri kendi çıkarlarına hizmet edebilecek biçimde kullanagelmektedir.

26 Şubat 2011 tarihinde yaşana gelen bu olayın ardından vejetaryen yemekler birkaç gün kaliteli, yenilebilir düzeyde çıkartıldı. Birkaç gün ilk defa kaliteli, yenilebilir konumda yemek yemiş oldum. Demek ki, istenildiğinde vejetaryen yemekler anında düzeltilerek, yenilebilir hale getirilebiliyor. Niyetler iyi olduğunda insanın olumlu düşünceleri görevine de olumlu olarak yansıyabilmektedir. Fakat niyetler kötü olursa, iyimser bir ruh hali yoksa davranışların-tutumların da kötü, yıkıcı, saldırgan, sömürgen bir nitelikte olacağı kaçınılmaz bir durumdur. Genel olarak otorite sahipleri farklı düşünen, farklı yaşam kültürüne sahip insanları, bireyleri bütüne katıp ekleyebilmek, itaate zorlamak, disipline edebilmek için bu tür zarar verici, yıkıcı, saldırgan eylemlere başvurmaktadırlar. Bana yönelik olarak kurguladıkları, uygulamış oldukları zarar verici eylemlerinin niteliği ve amacı da bu bağlamda ele alınıp değerlendirilmelidir.

Cezaevi idaresi göstermelik olarak birkaç gün vejetaryen yemeklerin kalitesini iyileştirdikten sonra tekrardan yine eski baskıcı, saldırgan uygulamasına kaldığı yerden devam etmiş oldu. Vejetaryen yemekler, yine art niyetli bir yaklaşımla kötü, bozuk, yenilmeyecek düzeyde yapılmaya başlandı. Verilen yemekleri kötü olduğundan dolayı dökmek durumunda kalmaktayım.

17 Haziran 2011 tarihinde, fiili olarak tavır koyarak, yemek dağıtmaya gelen görevlilere, “vejetaryen yemekler düzeltilene kadar verilen yemekleri bundan sonra almayacağım” dedim.

20 Haziran 2011 tarihinde ise Cezaevi Müdürlüğü’ne bir dilekçe yazarak yaşanmakta olan sorunumu belirterek, çözülmesini talep ettim. Vejetaryen yemeklerin yenilebilir hale getirilene kadar verilen yemekleri almayacağımı belirttim.

Aradan bir hafta geçmesine rağmen cezaevi idaresi dilekçeme ilgisiz, duyarsız kaldı.

27 Haziran 2011’de hem Kırıkkale İnfaz Hakimliği’ne, hem de Kırıkkale Cumhuriyet Savcılığı’na iki ayrı dilekçe yazıp yolladım. Her iki kuruma yazmış olduğum dilekçem 4’er sayfadan ibarettir. Sorunlarıma ayrıntılı olarak dillendirmiş oldum, çözümü yönünde ilgi, duyarlılık gösterilmesini talep ettim.

11 Temmuz 2011 tarihinde, Adalet Bakanlığı’na 5 sayfalık uzunca bir dilekçe yazıp yolladım. Bu dilekçemi iadeli taahhütlü mektupla gönderdim. Aradan yedi gün geçtikten sonra tarafıma herhangi bir PTT dekontu verilmedi.

19 Temmuz 2011 tarihinde, kız kardeşim Asiye Evcan’a, iki dosya kağıdı iadeli taahhütlü mektup yolladım. Yazmış olduğum bu mektubumda da yaşamış olduğum sorunlarımı açıkça ve ayrıntılı olarak dillendirdim. Yaşamış olduğum sorunlarımı aile bireylerine aktarıp, onların da bilgilenmesini istedim. Onların da yaşamış olduğum bu sorunlara duyarlılık göstermelerini talep ettim.

Aradan bir hafta geçmiş olmasına rağmen kız kardeşim Asiye Evcan’a yazmış olduğum iadeli taahhütlü mektubumun yollanmış olduğuna dair PTT dekontu tarafıma verilmedi.

25 Temmuz 2011 tarihinde, kız kardeşim Asiye Evcan’a yazmış olduğum mektubumun neden yollanmadığına ilişkin olarak Cezaevi Müdürlüğü’ne dilekçe yazıp bilgi istedim. Bu dilekçeme de cezaevi idaresi yanıt vermedi.

25 Temmuz 2011 tarihinde Kırıkkale Cumhuriyet Savcılığı’na çağrıldım. Annem Zeliha Evcan, cezaevinde yaşamış olduğum sorunlarım nedeniyle Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuş. Annemin yazmış olduğu bu dilekçeye ilişkin olarak Cumhuriyet Savcısı ifademi aldı. Vermiş olduğum ifademde yaşamış olduğum sorunlarımı dillendirdim. Ayrıca daha önce hazırlamış olduğum 3 dosya kağıdı sorunlarımı anlatan dilekçemi de bu ifade tutanağına ilave-ek yaptırmış oldum. Başsavcılığa yaşamış olduğum sorunları tarihsel süreçleriyle ve belirginleştirilmiş tarihleriyle anlatmış, aydınlatmış oldum.

Aradan bir aydan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı yeterli düzeyde bir soruşturma başlatmamış olmalı ki, yaşamakta olduğum mevcut sorunlarım hâlâ devam etmektedir.

17 Haziran 2011 tarihinden bu yana cezaevi mutfağında pişirilip verilen yemekleri kötü-berbat, yenilmeyecek konumda olduğundan ve içine kimyasal zararlı maddeler atıldığından almamaktayım. 2.5 aydır yemek almama eylemim devam etmektedir.

Beslenme ihtiyacımı kendi ekonomik olanaklarımla karşılamaktayım. Beslenmem tek tip ve yetersiz çeşit olduğundan sağlık sorunları yaşayabilirim.

Cezaevi idaresi yaşamakta olduğum bu soruna ilgisiz, duyarsız bir biçimde yaklaşmaya devam etmektedir. Gerçi sorunu üretenler, oluşturanlar cezaevi idaresidir. İster istemez sıkıntı çekmemi, yıpranmamı isteyeceklerdir. Bu uygulama idarenin bilinçli tercihidir.

Kırıkkale İnfaz Hakimliği’ne ve Adalet Bakanlığı’na yazmış olduğum dilekçelerime de ilgisiz, duyarsız bir yaklaşım gösterilmiştir.

Yukarıdaki bölümlerde cezaevi idaresinin vejetaryen yemekler üzerinden baskı-tahakküm politikasının uygulanmışlığını anlatmaya çalıştım. Bilinçli ve idari bir biçimde yemeklerin çok kötü, berbat, yenilemeyecek düzeyde yapılması, yemeklerin içerisine zararlı kimyasal karışımların atılması gibi uygulamalar birey-insanı hem psikolojik olarak hem de bedenen yıpratmayı, yıldırmayı amaçlamaktadır. Böyle bir saldırganlığın amacı birey-insanın kendine özgü duygu, düşünce, fikir ve değerlerinden arındırılarak genel-bütüncül, otoriter-tahakkümcü ve sömürgen yapıya kazandırılmak(!) nihai erek olarak düşünülmektedir.

Cezaevi idaresinin uygulamış olduğu bu baskı ve yıldırma politikalarına ilaveten;

Tutuklu-hükümlülerin sağlık problemlerini, baskı, yaptırım aracı olarak kullanabilmektedir.

Hastane sevkim yapıldığında üç kez bilinçli olarak “doktor ameliyatta” denilerek hastaneden muayenem yapılmadan geri götürüldüm. Bu ertelemeler ayları bulmaktadır. Bu geçen aylar içerisinde hastalık daha etkin bir biçimde ilerlemiş oluyor. Cezaevi sağlık görevlileri bu tür uygulamaları kasti olarak yapmaktadırlar. Muhalif, özgürlükçü tutsakların tedavileri bilinçli olarak ve değişik bahanelerle ertelendirilerek hastalığın etkisi daha da ciddi düzeye yükselmektedir.

Bir başka insani olmayan uygulama ise muayene için doktor odasına girdiğimizde onur kırıcı bir uygulama yapılmaktadır: Kelepçelerimiz çözülmemekte ve kolluk güçlerinin hepsi muayene odasını işgal etmektedirler. Oysa muayene esnasında kelepçelerin açılması ve kolluk güçlerinin hepsinin dışarıda beklemesi gerekmektedir. Kelepçeli muayeneyi kabul etmediğimizde muayene yapılmadan geri götürülmekteyiz.

Yaşamış olduğum bu nitelikte sorunlar nedeniyle 7 Temmuz 2011 tarihinde ve 28 Temmuz 2011 tarihlerinde Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı’na ve Kırıkkale İnfaz Hakimliği’ne iki kez suç duyurusunda bulundum.

Belirtmek istediğim önemli bir sorun da hastane sevklerinde, kutu gibi daracık bölmelere konularak özel yapılmış cezaevi araçlarıyla hastaneye getirilmekteyiz. Bu sevkiyat insani yönden insan hakkı ihlalidir. Sağlık koşullarına uygun değildir.

Hastanede tutuklu, hükümlü hastaların konulabileceği özel dizayn edilmiş bir oda yapılmadığından zorunlu olarak ve saatlerce bu özel yapılmış cezaevi arabası içerisindeki kutu gibi bölmelerde bekletiliyoruz. Yazın 40 derece sıcağında, havalandırmasız, kliması bozuk bu daracık-kutu gibi bölmelerde tutulmamız başlı başına işkence uygulamasıdır. Uygulama insan hakları ihlalidir ve insanlık suçudur. Üstüne üstlük bu daracık, havasız bölmelerde tutulurken ve aşırı sıcakta insani ihtiyaçlarımızı karşılama istemlerimiz reddedilmektedir. Maalesef, iyileşebilmek ve tedavi olmak için geldiğimiz hastaneye mevcut bu koşullarda tutulduğumuz için daha da hastalanmış vaziyette geri götürülüyoruz. Tutsaklar olarak hastaneye geldiğimize pişman ediliyoruz.

Hastane doktorlarının yazmış olduğu ilaçlar tarafımıza keyfi nedenlerle verilmiyor. İlaçlarımızın verilmesi kasti olarak geciktiriliyor. Veyahut da ilaçların tamamı verilmiyor. Tüm bu uygulamalar birey-insana karşı bilinçli-yarı iradi bir yıpratma çabasıdır, baskıcı, tahakkümcü uygulamalardır.

Anımsatmak istediğim çok önemli ve yaşanmış bir insan hakkı ihlalinden yeri gelmişken bahsetmiş olayım.

Yine bu cezaevinde 2009 yılı içerisinde rahatsızlığım nedeniyle revire çıkıp muayene olmak amacıyla dilekçe yazmış oldum. Dilekçeme yanıt verilmedi. Tekrar yazmış oldum, yine çağrılmadım. Sonraki günlerde muayene için dilekçe yazmama rağmen bilinçli ve kasti olarak 6 ay muayeneye çıkarılmadım. Yanlış duymadınız tam 6 ay muayene hakkım keyfi olarak engellendi.

Ha bir insanı katletmişsiniz ya da 6 ay bir insanın tedavi ve muayene olma hakkını engellemişsiniz. Nitelik olarak iki olgu da aynı anlamı taşımaktadır.

Hem ben hem ailem 6 ay boyunca başvurmadığımız kurum, yasal merci organı kalmadı. Altı aylık yoğun bir insan hakkı mücadelesi verdikten sonra cezaevi revirine çıkıp muayene olma hakkını kazanmış olduk.

Tüm bu yasadışı uygulamalar nedeniyle hiçbir cezaevi görevlisi hukuki olarak yargılanmadı, ceza almadı. Yaşanılan bu insanlık suçu örtbas edildi. Sadece Kırıkkale İnfaz Hakimliği aileme mektup yollayıp özür dilemiş oldu bu yaşananlardan dolayı.

Cezaevi idaresinin diğer baskıcı, keyfi uygulamalarından bir tanesi de; sebze-meyve ve diğer kantin ihtiyaçlarımızın bazılarının keyfi olarak kısıtlanması, engellenmesidir. Bu insani ihtiyaçlarımız da keyfi olarak yaptırım aracı olarak bizlere uygulanmaktadır.

Kısacası cezaevi ortamı içerisinde yaşamımızı sürdürürken tüm insani ihtiyaçlar size karşı baskı unsuru, yaptırım aracı olarak kullanılabilir. Cezaevi idaresi, tutsaklara karşı bu insani ihtiyaçlar üzerinden baskıcı, tahakkümcü, saldırgan, sömürgen politikalarını uygulamaktadır.

Bir yıldan fazla bir zamandır vejetaryen yemek sorunu ve ilaveten diğer belirtmiş olduğum ek sorunlar yaptırımlar bu biçimiyle uygulanmaktadır, sürüncemede tutulmaktadır. Amaçlanan hedef hem psikolojik olarak hem de bedenen yıpratılmam, güçten düşürülmem ve itaate zorlanmamdır. Görüldüğü üzere, otoritenin-iktidarın-devletin nesnel işlevi zaten birey-insanın özgünlüğünün, kendine ait değerlerinin, fikirlerinin, yaşama kültürünün silikleştirilerek genele-bütüne, egemen olan sömürgen sisteme uyumunun sağlanmasıdır. Bu değişim, dönüşüm şiddete, zora, baskıya dayanılarak hayata geçirilmektedir. Bu uygulamanın niteliği insani nitelik arz etmemesidir.

İktidarı ve devlet otoritesini ellerinde tutanlara karşı insani, hukuki haklarımı korumam, savunmam ve bu konuda çaba sarf etmiş olmam anlaşıldığı kadarıyla yönetici erkin hoşuna gitmemiştir. Dolayısıyla da devletin-iktidarın, siyasi-hukuki-idari organları elbirliği etmişçesine bütüncül bir biçimde birey-insanın özgürlüğünü yok etmek ve “burnunu sürtüp, hizaya getirmek için” olanca güçleriyle çabalamaktadırlar.

Ben, birey-insan olarak insani ve hukuki haklarımı savunmaya, korumaya bilincimin ve gücüm yettiğince mücadele etmiş olacağım. Bu çabamın insanlaşma ve özgür birey olmak çabası olduğunun bilincini taşımaktayım.

İnsanlaşma, özgürleşme, birey olmak mücadelesini sürdüren tüm sevgili dostlarımdan sorunlarımı paylaşmalarını, yardımlarını, desteklerini beklemekteyim. Hepinizi sımsıcak dost duyarlılığıyla sevgiyle, saygıyla, özlemle kucaklıyorum, öpüyorum.

Kendinize çok iyi bakın

Sağlıcakla kalın

Mutlu, güzel, özgür yaşamlar diliyorum.

Osman Evcan

29.8.2011

F Tipi Kapalı CezaeviOda No: B-8Hacılar/Kırıkkale