Anasayfa > Güncel Yazılar > Kutsal Can ve İnsan Hakkı

Kutsal Can ve İnsan Hakkı

Ayşegül Çimen

21 Haziran 2012

Kararı ve gerçekleşme süreci bir yana dursun, bazı konuların tartışılması dahi sevimsiz, dramatik ve de trajiktir. Üstelik çoğu zaman şirazesinden çıkmış, deli divane savrulan, kimi zamansa pervasızlaşan söylemler hâkim olur tartışmalara. Kürtaj da böylesi konulardan biri. Siyasi angajeyi, günü kurtarma çabalarını ve dâhiyane teşbihleri beri yanda tutmak mevcut tartışmaların salahiyeti açısından daha makul bir yaklaşım. Kaldı ki, kürtajın ne olduğuna, niçin yapıldığına, neden ‘hak’ veya neden ‘cinayet’ olduğuna bakmanın, karikatürleşmiş veya karşılıklı sloganlar üzerinden yürütülecek bir tartışmayla gerçekleşmeyeceği aşikâr. Dahası, bakmanın da ötesine geçip görmek, bilmek ve tanımlamak, siyasi münakaşada taraf olmaktan daha adil bir yaklaşım olabilir, olmalıdır.

KÜRTAJIN AĞIR YÜKÜ

Kimsenin, neşeyle uyanan bir kadının “uçuyorum, çok mutluyum, öğleden sonra randevum var, kürtaj yaptıracağım” dediğine şahit olduğunu düşünmüyorum. Mutlu olma kısmı bir yana dursun, kürtaj yaptıracağını eşine dostuna haber veren kişi sayısı oldukça azdır. Bu durum, konuya farklı yaklaşanların rahatlıkla kabul edeceği bir gerçektir. Kürtaj, hem tıbbi açıdan hem de duygusal açıdan kadın için istenmeyen, sevimsiz bir operasyondur. Zorunlu olarak anne veya bebeğin sağlık sorunları nedeniyle gerçekleşen kürtajı bir yana bırakalım, çocuk sahibi olma(ma) düşüncesinin ürpertisiyle gerçekleşen kürtajın dahi ne ölçüde zor olduğu, jinekoloji polikliniklerinin bekleme salonunda bile yapılabilecek bir gözlemden rahatlıkla anlaşılabilir. Bunu şunun için söylüyorum, tartışmanın geldiği nokta ziyadesiyle patolojiktir. Uç söylemlerin hâkim olduğu bir tartışma ortamı var karşımızda. Tecavüz suçunun cezasının sarih bir şekilde konumlandırılamamış olduğu (N.Ç davası hatırlanabilir) bir devlet/hukuk düzeninde ya da üst yapısında diyelim, tecavüzden doğacak çocukların akıbeti konuşuluyor. Tecavüzün aklı ve bedeni içine düşürdüğü dehşet ne kadar güçlüyse, ardından kimin öldürülmesi gerektiği tartışması da aynı ölçüde bir başka dehşettir.TEOLOJİK VE SEKÜLER YAKLAŞIM

Bu yazının amacı güncel tartışma savlarının ötesinde bir tahlil niyetidir. Bu nedenle bu savların arka planına bakmanın, anlamanın daha makul olduğu düşüncesindeyim. Zira bu arka plan temelde teolojik ve seküler dünya algısının tezahürlerini tanımlamaya yardımcı olacaktır. Örneğin; “benimdir, sana ne?” savının teolojik bir yaklaşımla ele alındığında, pek iler tutar yanının olmadığı görülecektir. Çünkü bu yaklaşım, kürtaj ‘hak’kı talebinin hukuki üst yapıya mı yoksa Allah’ın iradesine mi karşı konumlandırıldığı, seslendirildiği veya sloganlaştırıldığı sorusuyla karşımıza çıkar. Bunun sorulması, kürtaj hakkı talebini seslendirirken, beden üzerindeki hâkimiyet düşüncesinin derinleştirilmesine yöneliktir. Soruyu savsaklamadan önce itikadın ve aklın bu coğrafyadaki ehemmiyetini düşünmek yerinde olacaktır. Hem Aydınlanma felsefisi hem de 19 ve 20. yüzyıllarda ortaya çıkan modern seküler akımlar, insanı, daha temelde bedeni, üzerinde çalışılabilir, sonsuz tasarruf imkânına sahip olunan, haklar silsilesinin üzerinde yoğunlaştığı, kutsiyet halesinden uzak bir konuma oturttu. Kutsalından arınan ‘can’, bu defa teolojiye karşıt, modern hukuktan beslenen, ona haklar tanıyan, dünyevi ve modern paradigmanın halesiyle taçlandırıldı. Burada “haktır” ya da “değildir” tartışmasına girmeden, beden üzerinde özellikle 21. yüzyılın mühendislik çalışmalarına bakmak yeterlidir: Son teknoloji plastik cerrahi, tüp bebek, genetik ve cinsiyet değişimleri vb. ‘Benimdir, sana ne’ savının eleştirisi bu noktada gelmektedir.

Beden, insanın sahip olduğu bir varlık mıdır yoksa ona emanet mi edilmiştir? İnsanın sahibi olduğu şey nedir? Kendisini bir dinin müntesibi kabul eden kimsenin bu yaklaşımı benimsemesi, dünyevileştirilmiş, modern dünya paradigmasının etkisinde olduğuna işaret eder. Zira ‘sana ne’ diye seslendiği kişi Allah’tır. Bu durumda kendi iradesini, Allah’ın iradesinin üzerinde konumlandırmaktadır. Kürtajda olduğu gibi vicdani ret meselesinde de dile getirilen bir sorun var burada; ‘can’ı sonlandırma iradesini Allah’ın elinden almak. Burada kürtaj cinayettir ya da değildir tartışmasının arkasında itikadi bir meselenin yer aldığına işaret etmek istiyorum.

Siyasi gündemin yönlendirmesinden vareste, kürtaj “yasak” ve “hak” -ki iki yaklaşım da modern dünyada varlığını hukuka borçludur- karşıtlığından öte bir düzlemde düşünülmesi ve cevaplandırılması gereken bir soru-n-dur. Siyasi iktidarın muhatabı olduğu bu karşıtlığın dışına, çok değil, bir adım ötesine geçerek, seküler ve teolojik bir karşıtlık zeminine gitmeyi kastediyorum. Kürtaj konusundaki ‘canilik’ ve ‘insan hakkı’ karşıtlığının temelde bu seküler-teolojik ayrımından kaynaklandığı söylenebilir. Bir hatırlatmada bulunmalı: beden üzerinden yürütülecek olan kürtaj tartışmalarının teolojik kısmı, genelde ‘can’ üzerindeki her nevi olumsuz müdahaleyi nitelerken aslında ‘canilik’ ya da ‘cinayet’tin yanı sıra, ‘ihanet’ vurgusu yapar. ‘İhanet’ bu tasavvuru inşa etmede diğerlerine nazaran daha odak bir kavramdır. Dil ve tasavvurun paralel ve kesişen düzlemi, hakikati dile getirmede duyulan en mühim ihtiyaçtır. Dilin tasavvur inşası, tasavvurunsa dili yaratması, birçok konuda olduğu gibi, genelde kadın-beden özelde ise kürtaj konusunda çok açık bir olgudur. Peki, ihanet nedir? Aslında burada ihanete yapılan vurgu cinayeti hafifletmekten ziyade bir sonuç durumuna işaret. Kur’an “Enfal” suresinin 27. ayetinde inananların emanete sahip çıkmalarını söyler: “O halde, siz ey imana erişenler, Allah’a ve Elçi’ye karşı haince davranmayın; size tevdi edilen emanete bilerek ihanet etmeyin!” Ayette “emanet” aklın ve iradenin sorumluluğuna göndermede bulunur: insana nefsin iki yönü olan fucr ve takva meyline istinaden, akıl ve irade emanet edilmiştir, yani sorumlu hale gelmiştir. Yapıp ettiklerinden sorumludur. Sahip olduğu akıl ve bedene yönelik olumsuz davranışlarından insanın sorumlu olma hali.

/

Teolojik ve seküler algının, siyaset, ekonomi, toplum, birey, kadın ve beden algısı birbirinden ziyadesiyle farklı, çoğu zaman taban tabana zıttır. İki farklı dünyanın dilini üretir bu karşıtlık. Bir yanda Allah’ın iradesi varken, diğer yanda toplumun dünyevi ahlakçılığı vardır. Burada bireyin nereye düştüğü, bedenin hâkimiyeti meselesi üzerinden bir okuma yapmak kürtajın karşıtlık içindeki konumunu daha iyi belirleyecektir. “Tekvir” suresindeki ayet şöyledir:“Diri diri gömülen kız çocuklarına sorulduğunda hangi suçtan dolayı öldürüldükleri.” Arap yarımadasında gerçekleşen İslamiyet öncesi kız çocuğu cinayetlerine atıf yapan bu ayette, muhatap, kadın veya erkek değil, bizzat, ‘can’a kastedendir: Allah’ın verdiği cana kasteden. Teolojide beden, Allah’ın insana verdiği bir varlıktır. Yani verilidir. Bu anlamda, bir enâniyet, kendini gerçekleştirme veya mühendislik aracı olmaktan azadededir. İslam’da bedenin gerçekleşmesine yön veren fıtrattır; doğu(rmak)m, ölüm, ergenlik, yaşlılık vb. evreler. Bu evrelerin gerçekleşmesinde, yasada, Kur’an tabiriyle Sünnetullah’da bir değişiklik bulunamayacağı, pek çok ayette geçmektedir: “O halde yüzünü, Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir, ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değişme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler”(Rum-30).

Bu yaratılış fıtratının dışına çıkan insan tuğyandadır. İnsan bu evreler arasında yaşam bulan, Eşrefi Mahlûkat’tır, yani yaratılmışların en şereflisi ve en hayırlısı. Bu nedenle de ona verilen can kutsal bir nitelik taşır. Yaratılmış diğer tüm varlıklardan üstündür. Ayrıca bu ‘en hayırlı’ olma durumu, Allah’ını bilme fıtratını tanımayla paraleldir. Zira aynı Eşrefi Mahlûkat, Spinoza’nın Etika’sında vurguladığı gibi, arzularının ve tutkularının yönlendirdiği bir ‘köle’ durumundaysa Esfele Safilin olması kaçınılmazdır. Yani ‘aşağılıkların aşağısı’, diğer bir değişle ‘hayvandan aşağı’ bir konumda olarak nitelenir. Burada anlatılmak istenen, insanın, bedenin din âleminde verili bir varlık olduğu ve bu varlığın emanetiyle de sorumlu tutulduğu, bu nedenle de beden üzerindeki tasarruf konusunda ehliyeti olmadığı düşüncesini açmaktır. Bu anlamada kürtaj meselesi de (fıkhi boyut ve detaylarına girmeksizin) beden üzerindeki hâkimiyeti anlatan bir uygulama olarak görülür. Seküler dünya algısı ve modern yaşam paradigması birlikte düşünüldüğünde, bilimsel ilerleme ve teknolojik gelişmenin elde ettiği engin tasarruf imkânı, bu verili ‘emanet’ üzerindeki hâkimiyet çabasını anlamaya yardımcı olacaktır. Bu durumda ortaya çıkan diğer bir karşıtlıksa, Nazife Şişman’nın kitap adı olarak kullandığı,[1] emanet ve mülk kavramlarıdır. Verili, yani emanet olan beden ve yeniden inşa edilebilir, hâkim olunabilen, mülk olarak beden karşılaştırması kürtaj meselesi tartışmasında kilit bir noktayı temsil ediyor.

Buradan hareketle, kürtajın, onu gerçekleştiren kimsenin tercih ederek kullandığı bir ‘hak’ olduğu iddiasına bakacak olursak, hakkın kaynağını düşünmenin faydalı olacağı kanaatindeyim. Hak kavramının kendisi varlığını neye borçludur. İnsan varoluşsal olarak bu hakla mı dünyaya gelmiştir? Özgürlük kavramıyla birlikte de değerlendirilebilir. İnsan bedenine yasanın hâkim olma durumu; bu yasa meseleyi hak olarak tanımlarsa özgürlük, yasak olarak tanımlarsa otoritenin baskısı görülecektir. Her iki durumda da yasanın varlığına ihtiyaç var. Yani beden üzerinde ‘izin veren’ de olsa bir güç söz konusu. Peki, bu izin veren kendi gücünü neye dayandırıyor? Yasa geçerliliğini nereden alıyor? Bu konu böyle kısa bir yazıda açıklanabilecek ve tartışılabilecek bir konu değil tabii ki. Ancak, özellikle 19 ve 20. yüzyılların seküler ve modern paradigmasının, hâkimiyeti aşkın bir varlık olan Tanrı’nın elinden alarak, onu dünyevileştirmesi, öldürme ve yaşatma hakkını sadece kendi tekelinde, yani dünyevi otorite ve yasa koyucunun elinde bulundurması, insan hakkı kavramını yeniden düşünmeyi gerektirir. Yanı sıra, bu otoriteye biat ettiğimizi ve memnuniyetimizi ifade etmiş olsak dahi bir sorun var. Kur’an’da ve diğer İslam kaynaklarında geçen Cenine ruh üflenmesi ve anne rahmindeki varlığın bir insan olduğuna yönelik 16. hafta hatırlatması göz önüne alındığında, o meşum otorite bu yeni insana da bir takım haklar tanımaz mı?

Kürtaj meselesinin diğer birçok meselede olduğu gibi pek çok nedeni ve tartışılması gereken yönleri vardır. ‘Can’a kastetme, cenini öldürme ya da bunun bir insan hakkı olduğu konusunda farklı argümanlar ileri sürülebilir. Sadece ‘Kürtajın zorunlu olduğu durumlar diye bir başlık atılsa, bugünün modern dünyasında; tıbbi, dini, ekonomik, sosyal vb. birçok açıdan bu başlığın altına sayısız haller dâhil olacaktır. Dolayısıyla tartışmayı militan bir yaklaşım ve pornografik bir şiddet dili oluşturmadan yürütmenin anlaşılmaya yön vereceği kanaatindeyim, anlaşmaya olmasa da. İnsan, kendi fiillerinin failidir. Bu nedenle de yapıp ettiklerinden sorumludur. Ve bu sorumluluk neticesinde özgürdür. Bu özgürlüğü, artık bir kan pıhtısı halini aşmış ve insan haline gelmiş bir varlığı, iradi ve zorunlu olmayan bir kürtaj operasyonuyla sonlandırarak kullanması, bu emaneti yüklenmiş özgür kişinin sorumluluğunda demektir.


[1] Nazife Şişman. Emanetten Mülke Kadın-Beden-Siyaset, İz Yayıncılık: İstanbul. 2006.