Anasayfa > Güncel Yazılar > Hobsbawm'ın Ardından

Hobsbawm'ın Ardından

Barış Özkul

04 Ekim 2012

Hobsbawm’ı yitirdik, “20. yüzyıl aydınının evindeki en önemli mobilya” eksildi. Onun tarihyazımı alanına katkılarını derinlemesine tartışmak bu yazı ve yazarın gücünü aşar. Bu yüzden 20. yüzyılda Britanya Komünist Partisi bünyesinde bir araya gelen tarihçiler arasındaki konumuna dair birkaç şey söylemekle yetineceğim.

Britanyalı Marksist tarihçiler olarak anılagelen ekolü oluşturan Eric Hobsbawm, E.P. Thompson, Christopher Hill, Rodney Hilton, Maurice Dobb, Dona Thor, A. L. Morton gibi yazarlar arasında siyasi gelişmelere verdikleri tepkiler bakımından bazı temel farklılıklar vardır. Sözgelimi Sovyetlerin Macaristan’ı işgali ve SBKP’nin 20. Kongresinde açığa çıkan “malum sırlar” karşısında A.L. Morton gibi Stalinizmin erdemine sonuna kadar inanmış birisinin (ve onunla birlikte Eric Hobsbawm’ın) benimsediği tutumla sosyalistleri Stalinizmden topyekûn vazgeçmeye çağıran, bunu komünist ideallere bağlı kalmanın önkoşulu olarak tanımlayarak partiden ayrılan E.P. Thompson’ın tutumu arasında yakınlık yoktur. Buradan bakıldığında, belki diğer kitaplarında değil ama Aşırılıklar Çağı’nda, 20. yüzyılda sosyalizmin niçin başarısız olduğunu âdeta politbüro huzurunda açıklamaya çalışan; sorunu yaratan kurumsallaşmış zihniyetle açıktan hesaplaşmaya yanaşmayan bir Hobsbawm görülür.

Britanyalı Marksist tarihçileri ortaklaştıran asli unsur daha ziyade tarihe yaklaşımlarında temellenir: Ödünsüz bir ampirist perspektiften salt olgu ve deneyimlere odaklanıp tarihin ve Marksizmin teorisini ikinci plana atarlar. “Yapı” kavramını neredeyse matematiksel bir aksiyoma dönüştüren, “teorinin sağlaması kendi içinde yapılır” diyecek kadar teorisizme meyleden Althusser’e Thompson’ın getirdiği eleştiriler bu tarih anlayışının en bilindik ifadesidir. Thompson’ın Althusser’le ilgili eleştirilerinin görece haklılığına rağmen Britanyalı Marksist tarihçilerin pek çoğunun ampirizm düşkünlüğünde işçi sınıfının tarihsel deneyimine yönelik sahici bir ilginin yanı sıra soyutlamaya soğuk, deneyim ve deneye hayırhah bakan epey “İngiliz” ve liberal/Lockeçu bir taraf vardır. Hobsbawm teoriye itibar etmemekte kararlı tarih anlayışını kendini salt olgu ve deneyime hapsetmeden sorgulayarak Britanyalı Marksist Tarihçiler ekolünün bu yönünü törpüler: “Gramsci ve Siyaset Teorisi”nde devlet, devrim, parti, hegemonya gibi meseleleri Uluslar ve Milliyetçilik’te ise milliyetçiliği bir olgu fetişizmine saplanmadan, teorik kaygıları boşlamadan ele alır; “sosyal haydutluk” gibi kavramlar icat eder. Bu bakımdan onun yazdıklarıyla A.L. Morton-George Tate’in Britanya Emek Tarihi veya Christopher Hill’in Devrim Çağı arasındaki teorik düzey farklılığı aşikârdır.

/

Hobsbawm’ın Marksist tarihçiler arasında bir başka ayırt edici özelliği de Christopher Hill büyük ölçüde 17. yüzyıl, Rodney Hilton feodalite, E.P. Thompson ve Morton 19. yüzyıl çalışırken (ilgi alanlarını Britanya tarihiyle sınırlandırarak) Hobsbawm kendi tarihçiliğinin sınırlarını mekân ve zamanda genişletmek için olabildiğince çaba gösterir. Fransız Devrimi’nden Rus Devrimi’ne Luddite hareketinden işçi sınıfı aristokrasisine değişik konularda kalem oynatır. Bir uzmandan çok bir ansiklopedisttir, onu “20. yüzyıl aydınının evindeki en önemli mobilya” haline getiren biraz da budur zaten. Ama bu ansiklopedizmin temel derdi malumatfuruşluk değil son derece “uzun” ve girift bir tarihsel sürecin dinamiklerini bazen determinist tınılar da taşıyan nedensellik ilişkileri çerçevesinde anlamlandırmaktır. Hobsbawm’ı anarken “büyük komünist tarihçiler devri böylece kapandı” gibi takatsizlik burukluk karışımı bir hissiyata kapılmaya gerek yok. Ömrünün altmış senesini sosyalizm ve genel olarak hak ve özgürlük mücadelelerinin tarihsel sorunlarını tartışmaya adamış birisinin böyle ucuz bir sentimentalizmle yâd edilmekten hoşlanmayacağı belli. Ayrıca Hobsbawm’ın neden hoşlanacağı bir yana Ulysses’te Stephen Dedalus’un dediği gibi “tarih hâlâ uyanmaya çalıştığımız bir kâbus” olduğuna göre bu kâbusu en derinden yaşayanların tarihsel deneyimini “aşağıdan yukarıya” yazacak bir başka sosyalist tarihçiler kuşağı niçin mümkün olmasın?