Anasayfa > Güncel Yazılar > Bir Hrant Dink Yazısı

Bir Hrant Dink Yazısı

Polat S. Alpman

16 Ocak 2013

“Bir çocuktan bir katil yaratan zihniyet faşizm ise, katilden kahraman yaratan zihniyetin adı ne?”

Burhan Sönmez

Bu hafta (10 Ocak 2013) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Hrant Dink davasıyla ilgili İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararın bozulmasını talep eden bir tebliğname hazırladı. Tebliğnamede özetle Hrant’ın katledilmesinin örgüt işi olduğu hususunu vurgulanıyor ve örgütün bulunması, cezalandırılması için Mahkemenin daha önce verdiği kararın bozulması talep ediliyordu. Bu talep yerinde bir talep olmakla birlikte aynı zamanda bir başka akıl yürütme biçiminin sorgulanmasını da beraberinde getiren yeni bir tartışmayı başlattı. Şöyle yazıyordu tebliğnamede: “Son eylemin sıradan bir adam öldürme eylemi olmadığı, dosyadaki eylemlerin, devletin birlik ve bütünlüğünü bozmak, otoriteyi zaafa uğratmak, kamu düzenini bozup ülkede kaos, kargaşa ve güvensizlik ortamı oluşturmak, huzursuzluk ortamına zemin hazırlamak, ülkemizi uluslararası arenada sıkıntıya sokmak şeklinde amaçlarının olduğu açıktır.”

/

Aslında Hrant’ın katledilmesine, yani bir masumun kanının dökülmesine neden olan süreç, Savcılığın bozma talebinin omurgasıyla oldukça örtüşmektedir. Tebliğname, devletin birliğinin ve bütünlüğünün bozulması konusunda Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana devam eden kaygıları tekrar ederek cümlesine başlıyor. Alışageldiğimiz üzere bu sefer “birlik ve bütünlüğü” tehdit edenler Kürtler, Zazalar, Ermeniler, Rumlar ya da Museviler değil. Bu sefer tehdit, tam da bu birlik ve bütünlük inancının sarsılmaz müritlerinden geliyor. Bir başka ifadeyle devletin aklı değişmiyor, sadece özne görünümlü nesneler değişiyordu.

Devletin, birlik ve bütünlük sahibi olabilen, mekanik bir varlık olarak tasarlanabilmesi bu birlik ve bütünlüğün bozulabilmesini de mümkün hale getiriyor. Bunun yanına Türkiye’deki egemen lümpen milliyetçiliği de ekleyince, her türden farklılığı bir ihanet olarak algılamaya teşne bir şiddetle baş başa kalıyoruz. Baştan aşağı bir devlet tartışması ya da devletsizlik övgüsü yapmak niyetinde değilim. Benim bu süreçte asıl önemsediğim, Hrant’ın öldürülmesiyle birlikte başlayan sürecin Türkiye’deki egemen devlet aklının eleştirisini sağlayan bir sürece dönüşmesi. Çünkü bu devlet aklı, ısrarla eleştirilmezse Hrant’ın katilleri bulunamamakla kalmayacak buna zemin hazırlayan “milli şiddet” kendini meşru kılacak toplumsal imkânları ve alanları üretmeye devam edecektir. Hele ki, Ermeni halkına yönelik nefret vaizlerinin yeraltından her an neşet etmeye hazır olduğu bir ortamda bu eleştiri daha da hayati bir önem kazanmaktadır.

Türkiye’deki ortalama siyasal zekânın analiz yeteneği keskin ikilikler üzerinden şekillendiği için ötekini anlamak genellikle çok zor. Bu tartışmayı bir “öteki” sorununa indirgeyerek anlamanın başka türden sorunlara gebe olmasından dolayı sorunun bağlamını daha geniş tutmak zorundayız. Mesele sadece bir “ötekiyle yaşamak” meselesi değil. Asıl sorun doğrudan doğruya devlet mekanizması tarafından, toplumu meydana getiren öğelerin biçimlendirilmeye çalışılması ve bunun doğrudan ya da dolaylı şiddet aracılığıyla yapılması. Kimi zaman alçakça bir kurşun sıkarak, kimi zaman ağız dolusu hakaretler ederek, kimi zaman haklarını gasp ederek, kimi zaman rencide ederek, görmezden gelerek vs… Bu şiddet halinin gerçek insanlar tarafından gerçek insanlara yönelik gerçekleşmesi, insanlığın günümüze kadar getirdiği evrensel değerlerle oluşturulan toplum algısını köreltmekle kalmayıp bir kabileci aklın toplumun tüm katmanlarına egemen olmasına neden oluyor.

Gerek toplumsal gerek siyasal kültür içerisinde ırkçı, faşist ve ayrımcı reflekslerin onaylanmasının ve buna eşlik eden erkeklik kültürünün neden olduğu “duyarlılık” toplumsal yaşam içerisinde kendine birçok farklı açıda ve alanda yaşam stili üretmek isteyen insanları sığ ve bir o kadar bayat söylemlerin içerisine hapsetmekle kalmıyor, bunu yurttaşlığın yegâne ve tek ölçütü sayıyor. Hrant Dink’in katledildiği Türkiye, böyle bir atmosferi teneffüs ediyordu. Bugün bunun ne kadar uzağında olduğumuz ise oldukça tartışmalı bir husus. Çünkü devlet aklı her ne kadar (Kürt hareketi gibi) toplumsal talepler ve etkili kamuoyu marifetiyle reformlara zorlansa da arka planda siyasal mekanizmanın içerisine, kılcallarına kadar işlemiş bir ayrımcılık makinesi çalışıyor. Ne yazık ki, bu makinenin işleyiş prensiplerini değiştirmek niteliğini değiştirmiyor. Bu nedenle devlet aklının eleştirilmediği her zeminde kuru ve yüzeysel bir tartışmayla yetinmek zorunda kalıyoruz.

Çok değil yaklaşık bir sene önce, Taksim’deki Hocalı mitinginde, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in huzurunda “Hepiniz Ermeni’siniz, Hepiniz Piçsiniz” pankartının açılması ve yine Bakanın huzurunda “Hrant’ın Piçleri Yıldıramaz Bizleri” sloganlarının atılması, sorunun sadece bir katliam ya da şer odaklarının işi olmadığını gösteren önemli karinelerden biridir. Ermeni’ye sövmenin onaylandığı bir toplumsal ve siyasal kültürün içerisinde bulunuyoruz. Bu onaylama her zaman doğrudan olmak zorunda olmadığı gibi somut olmak zorunda da değil. Hatta tam aksine bu onaylamanın sembolik karşılığı çoğu zaman daha geçerli bir sermaye üretiyor. Hrant Dink’in katili Ogün Samast’ın emniyette, polislerle birlikte çekilen fotoğrafları hala hafızalarda. Bu nedenle Türkiye’de devlet aklının, kendini kimlik siyasetinin içinde kavramasının tipik sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkan bu durum, muhtaç olduğu kudreti damarlarındaki asil kanda arayan bir gençlikle buluştuğunda ortaya yakıcı bir karanlığın çıktığını inkâr etmek karanlığı yeniden üretmekten başka bir sonuç üretmiyor. Bu karanlık sadece cinayet işlenmesine neden olmuyor, aynı zamanda neden olduğu nefretle bizatihi kendi gerçekliğini de kavrayamaz hale gelen zihinler yetiştiriyor.

Hrant Dink’in katledilmesinden hemen sonra dönemin İstanbul İl Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah “Cinayet milliyetçi duygularla işlenmiştir, herhangi bir örgüt ve siyasi bağlantısı yoktur” diye bir açıklama yapmıştı. Milliyetçi duyguları doğal ya da kendiliğinden bir öz gibi kavrayan bu bürokratik yaklaşım aynı zamanda egemen devlet aklının bir tezahürüydü. Örgüt yoktu, milli duygular vardı. Gelinen süreçte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “örgüt var” demesi, bu türden yaklaşımları ötelemek açısından anlamlı, fakat bunun gerçekten anlamlı bir sürece dönüşmesi devlet aklının ve otoritesinin kılcallarına kadar işleyen bu ayrımcı pratikleri fark eden bir aklıselim ve bununla mücadele eden bir gayretle mümkün. Tam da bu yüzden Hrant Dink’i katleden karanlıkla ve bunun neden olduğu felaketle mücadele etmenin yolunu geliştirmek aynı zamanda Türkiye’deki özgürlük ve demokrasi mücadelesini geliştirmek anlamına gelmektedir.

Bu nedenle Müslümanların bu sürece sağlayacağı katkı daha fazla önem kazanmaktadır. Eğer Müslümanlar Hrant Dink davasına sırt dönmek, kendi sorunu değilmiş gibi algılamak yerine bunu sahiplenmeyi tercih edecek olursa Türkiye’de arzu edilen değişim süreci gerçekçi bir biçimde gerçekleşebilir. Aksi halde, tarih bilinci felç olmuş, dumura uğramış, siyasal aklı donuklaşmış, parçalanmış bir toplumun üyeleri olarak “hoşgörü” gibi oldukça sığ, içeriksiz ve ne anlama geldiği şaibeli kavramlar üretmeye çalışarak acılarımızı katmerlemeye devam edeceğiz. En basit empati davranışını bile bir etnik/dini sorun haline getiren egemen kültür kalıpları karşısında Müslümanların “Hrant için”, “Adalet için” tepkisini ve taleplerini dile getirmesi Türkiye’nin, bu ülkede yaşayan ve yaşama iradesini gösteren herkes için, memleket olmasını sağlayacaktır.

/

Nihayetinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Hrant Dink’in katledilmesinin örgüt işi olduğunu ifade edilmesi göz ardı edilecek bir gelişme değil. Kaldı ki, 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Mahkeme Başkanı bile verdikleri karardan tatmin değildi. Şimdi eğer dava yeniden görülecek olursa belki devletin dehlizlerinde saklanan, karanlık kuytularda kendilerine yer bulanların yakalanması ve yargılanması sağlanabilir, en azından bunun için mücadele etmeye devam edilebilir. Ancak eğer Hrant Dink’in katledilmesine neden olan devlet aklı değiştirilmezse, bu devlet aklı ve onun periferisinde şekillenen bürokratik eyyamcılık başka canlara kastetmeye devam edecektir.