Anasayfa > Güncel Yazılar > Beyefendi'nin Vedası

Beyefendi'nin Vedası

Sanem Su Avcı

29 Haziran 2013

Gezi Direnişi beklenmedik, öngörülemez ve endazeye vurulamaz bir olaydı. Aniden başladı, alevlendi, ve geçen haftasonu polisin Gezi Parkı’na girmesinden sonra vites küçülterek farklı alanlara yayıldı.

Gezi Direnişi’nin bu ani durulmasından hoşnut olmayan, herhangi bir kazanımın elde edilemediğini düşünen çok insan var. Üzerinde uzlaşılmış talepleri olmayan ve bir alternatif belirtecek durumu olmayan bir hareketin düşünmek üzere geri çekilmesi anlaşılmaz bir gelişme değil.

Direniş somut ve aleni sonuçları bakımından şimdilik çok bir şey getirmiş gözükmese de derin bir sarsıntı yarattı; neleri yıktığını zamanla, iktidarın üzerinde yürümeye çalıştığı taşlar çatırdarken daha iyi anlayacağız. Ancak şimdiden görülen bir şey var: Gezi’de zafer elde etmeye yönelik çabaları, Erdoğan’a siyasi hayatının ilk büyük yenilgisini getirdi. Bu yenilgi yalnızca uzun yıllar boyunca özenle oluşturulmuş Erdoğan figürünü alaşağı etmekle kalmıyor. Erdoğan’ın kendisinden olmayanla kurduğu (aslında kuramadığı) problemli ilişki, öteki %50’nin susmayı kabul etmediği şu durumda, Erdoğan’ı siyaseten hükümsüz hale getiriyor.


Ahmet İnsel Direniş’in ilk günlerinde yazdığı bir yazıda isabetli bir tanım yaparak Gezi Direniş’ini bir haysiyet ayaklanması olarak adlandırmış ve insanların Erdoğan’ın fütursuzca ilerlettiği icraatlarından ve hor gören tavrından dolayı sokaklara indiğini söylemişti, özetle.[1]

Gezi Direnişi’nde haysiyet unsuru kesinlikle mevcut. İnsanların önemli bir kısmı azar işitmeyi, talimat almayı ve sokaklardan kovulmayı reddettikleri için alanlara indiler. Direniş bu bakımdan tam olarak başarılı olmuş sayılmaz: devlet henüz “insan olmadı,” Erdoğan da saç baş yolduran üslubundan vazgeçmiş değil.

Bununla beraber, Gezi Direnişi’nin çok önemli, fakat sıkça gözden kaçırılan bir başka boyutu daha vardı: Tanınma.

AKP oyların çoğunluğunu alarak üç dönemdir tek başına iktidara gelmiş olsa da, Erdoğan ile halkın ilişkisi geride bıraktığımız on yıl boyunca genellikle tek taraflıydı. Erdoğan konuşur, çalışır, halk için karar verir, millet adına anlaşmalar imzalar ve rakiplerini aşağılarken; halkın tek yapabildiği dört yılda bir Erdoğan’a onay vermek oldu.

/
Foto: Sanem Avcı

Bu asimetrik ilişki içerisinde, özellikle de eski rejimin kurumları çökertildikten sonra, Erdoğan kendini giderek Hegelci anlamda bir “efendi” olarak kurmaya başladı. Erdoğan’ın, danışmanlarının ve yandaşlarının “dik durmak” olarak gördüğü bu efendilik; karşısındakini hiçe saymak üzerine inşa edildi. Halkın büyük bir kısmından alınan oylar, oy verenlerin iradelerinin Erdoğan’a teslim edilmesi olarak algılandı. Halk ve seçmenler edilgen “onay vericiler” olarak yeniden kurgulanırken, Erdoğan onların iradeleriyle güçlenmiş, yanılmaz ve hesap vermez “Beyefendi” oldu. Ona oy veren herkesi sokağa dökebileceğini sanmak şeklindeki hezeyanlar, bu kurguda filizlendi.

Seçmenleriyle ilişkisini bu şekilde dönüştüren Erdoğan, seçmeni olmayanlara da Efendi’lere özgü bir tavırla yaklaştı. “Onlar” sadece bilinmeyen, düşman öteki olarak vardılar. Aslında yoktular, hükümsüzdüler. Erdoğan Başbakanlık dönemi boyunca kendi halkı olarak görmediği kimseyle temas etmedi. Demokratikleşme, AB’ye uyum, azınlık hakları gibi konulardaki çalışmaları bile “onlar” için değildi. İtirazları dikkate almak, fikir almak, beraber düşünmek Beyefendi’ye göre değildi. 12 Eylül Referandumu’nda gördüğümüz gibi, diğer kesimi kendi yanına çekmek adına gösterdiği maksimum çaba o tarafı ikna etmek için büyük bir kampanya yürütmek oldu.

Karşısındakini ciddiye almamak, tekliflerini red bile etmemek, ona taviz vermemek bu Beyefendi’ye özgü davranış biçimleriydi. Başta CHP ve MHP olmak üzere siyasi rakipleri de bu bağlamda Erdoğan’ın efendilik iddialarını desteklediler. Erdoğan’ı taklit ettiler, o bağırınca bağırdılar, onun gündemini takip ettiler, ona cevap verdiler. Erdoğan kimseye aşağılamadan cevap vermedi, kimseyi ciddiye almadı ve kimseye taviz vermedi – en azından yarattığı imaj bu şekildeydi, ve ülkenin büyük kısmı bu imaja ikna oldu.

Gezi Direnişi ise tam olarak bu hiçe sayılmayı reddeden bir eylemdi. Gezi Protestoları’nın ilk hedefi Erdoğan’dı, ancak Gezi Direnişi Erdoğan’ı yok etmeyi değil, Erdoğan’la muhataplık kurmayı hedefledi. Direniş boyunca duvarları kaplayan yazıların ve sloganların çok büyük bir kısmının Tayyip Erdoğan’la konuştuğu, onu bir diyalog içine soktuğu gözden kaçmamıştır. “Tayyip İstifa” sloganı, temelinde, Erdoğan’ı yok olmaya değil cevap vermeye, hesap vermeye çağırıyordu. “Tayyip, pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım,” diyenler de gerçek bir arzuyu ifade ediyorlardı: Erdoğan’la diyaloga girmek arzusunu.

Yine bir duvar yazısının belirttiği gibi, “Tayyip bize bir ‘hi’ bile demedi”. Erdoğan Gezi eylemcilerini tanımayı reddetti. Kendince iyi niyetli çabaları olmuş olabilir, 1 Haziran günü televizyona çıkıp Fatih Altaylı’ya röportaj vermek, kendi seçtiği temsilcilerle görüşmek, sonradan çapulcularla “masum çevreci gençleri” birbirinden ayırmak gibi. Ancak insanların istediği karşılığın onun konuşması değil dinlemesi olduğunu anlamadı, ya da kabul etmedi – Beyefendi’ye yaraşan buydu. Ve sonuç olarak, siyasi duruşunun bir özelliği olarak asla diyaloga girmeyen, karşısındakini “tanımayı” reddeden Erdoğan, kendi rızası dışında Gezi Eylemleri’nde etki edemediği bir diyalogun tarafı yapıldı. Çoğunlukla alaycı, yer yer küfürbaz, yer yer sitemkar duvar yazıları aracılığıyla insanlar Erdoğan’la muhabbet ettiler, ona kendilerini anlattılar. Onlar Erdoğan’ı on yıl dinlemişlerdi, şimdi de Erdoğan dinleyecekti.

Erdoğan’ın Hegelci efendilik’ini bitiren, işte bu darbe oldu. Hiçe sayılan kitleler sokaklara inerek kendilerini kabul ettirdiler, itildikleri köle pozisyonundan zor kullanarak çıktılar. Kendilerini gösterdiler. Kendilerini var ettiler. Siyasi iktidara iletişim ve muhataplık üzerine kurulu yeni bir ilişki biçimi önerdiler.

Erdoğan kendisine empoze edilen ve bir efendi’ye yer bırakmayan bu ilişkiye taraf olmayı kabul etmedi, efendi gibi davranmaktan vazgeçmedi. Halkın dinlediği, kendisinin konuştuğu, kendisinin talimat verdiği ve birilerinin talimatları yerine getirdiği eski ilişkiye sarıldı. Polis gücünü kullanarak eylemleri sonlandırmaya yöneldi, halkın iradesini reddederek sorumluluğu karanlık odaklara yıktı, “bana sosyoloji bilmez dediler” diye kendi halkına, % 50’sine dert yandı. Diyaloga girmektense kendisini “dik duran, eğilmeyen, değişmeyen, kimseye eyvallahı olmayan” birisi, yani diyaloga girilemez bir kişi olarak bir kez daha inşa etti.

Burada Erdoğan’ın farkına varmadığı ya da görmek istemediği şey, olanın olmuş, o çok sevilen ifadeyle söyleyecek olursak, Rubicon’ın artık geçilmiş olduğuydu. Erdoğan’ı Beyefendi yapan ilişki biçimi, yalnızca Erdoğan öyle davrandığı için değil, Erdoğan’ın karşısındakiler şu ya da bu şekilde bu ilişkiyi kabul ettiği için devam ediyordu. Gezi Direnişi daha ilk gününde bu ilişki biçimini sonlandırdı, kendisini Başbakan’ın gündeminin ortasına yerleştirdi ve Erdoğan’ın ses tonundan vücut diline, günlük programından uluslararası aktörlerle ilişkilerine kadar her şeyi etkiledi. Gezi Direnişi, Erdoğan’ı tanrılar katından aşağı, insanların arasına indirdi. “Ayaklar ne zamandan beri baş oldu,” diye soran biri, baş olmak için gereken meşruiyete sahip olmadığını bilen biridir.

Hal böyleyken Erdoğan’ın “bu Erdoğan değişmez” tavrını sürdürmesi, kendisini gerçekten trajik bir figür haline getiriyor. Mucitleri tarafından muhtemelen çok sağlam bir savunma stratejisi olarak sunulan bu tavır, bir siyasetçi olarak Erdoğan’ın yalnızca şanının değil, varlığının temellerine dinamit koydu. Halkın sustuğu ve Erdoğan’ın konuştuğu ilişkide Erdoğan değişmeyen ve dinlemeyen biri olarak var olabilirdi; ancak hem halkın hem Erdoğan’ın konuştuğu bir ortamda Erdoğan’ın “dik durarak” siyaset yapması mümkün olamaz. Ve bugünlerde konjonktür (parti içi dengeler, çözüm süreci, bölgenin durumu, burjuvazinin tercihleri) halkın susturulmasına izin vermiyor gibi. Bu durumda, dik duracaksa eğer, Erdoğan’ın önündeki tek seçenek kendisini mumyalamak olacaktır.

Mumyalanmak, Erdoğan’ın geleceğinde anahtar kelime olacak gibi görünüyor, çünkü Erdoğan, kendisinden karşılıklı etkileşim adına hiçbir şey beklenemeyeceğini açıkça ifade ederek kendisini siyaseten işlevsiz hale getirmiş bulunuyor. Öteki’yle ilişki içerisine girmeyi reddeden, bir başkasının etkisiyle değişmeyi kategorik olarak dışlayan bir kişinin insanlar arasında yeri olamaz, hele de seçmenden oy isteyecek bir siyasetçi olarak. Erdoğan bu ifadeleri ve tavrıyla, kendisinin bir özne değil bir nesne olduğunu ilan etmiştir: o bir Tanrı-Baba sembolüdür, dik duruş takıntısının putlaştırılmış halidir.

Peki Erdoğan bir put olarak siyaset hayatına devam edemez mi?

Erdoğan’a siyasi kariyerinde en büyük adımı attıran, onun Siyasal İslam’ı demokrat değerlerle barıştıracak, İslamcılık’ı modern dünyaya taşıyacak bir siyasetçi olarak parla(tıl)masıydı. Gömlek değiştirmiş, gelişmiş, modern değerleri benimsemişti; iktidara faiz ve NATO karşıtı Refah Partili bir İslamcı olarak değil, dindar bir demokrat olarak geldi. İktidarının uzun bir bölümünde eski rejime karşı modern demokratik değerleri temsil etti; ekonomik ve siyasi istikrar vaadiyle iktidarda kaldı. Hedefinin demokratik bir Türkiye kurmak değil, kendi vesayetini kurmak olduğu son yıllarda dile getirilmeye başladıysa da bu itirazlar çeşitli yöntemlerle etkisiz hale getirildi.

Gezi Direnişi boyunca sergilediği tavır ise, Erdoğan’ın aslında demokrat değil, düpedüz otoriter bir lider olduğunu inkar edilemeyecek şekilde gösterdi ve Erdoğan’ı ana akım bir siyasetçi yapan “demokratlık,” “ılımlılık” iddialarını çöpe gönderdi. Erdoğan bugün onu Türkiye’ye başbakan yapan yönleriyle değil, otoriter bir haz ekonomisinde değer bulan yönleriyle putlaşıyor. Yakın zamanda sahneden çekilmesi beklenmezse de, gittiği yollar bir yere çıkmayacak – çünkü gidebileceği her yerde “başkaları” var.

Bu hazin sona Gezi Direnişçileri değil kendisi sebep oldu, kendisi ve pek güvendiği kurmayları. Erdoğan kendi kehanetine inanarak atılabilecek en yanlış adımları attı, yeni bir paradigma içerisinde kendisini yeniden kurmayı denemektense paradigması ve dik duruşuyla beraber tarih olmayı tercih etti. Baktıkları her yerde büyük oyunlar arayan AKP kurmayları, Direniş’te kendi iradesiyle talepler öne süren bir halk olduğunu kabul etmediler. “Yedirtmeyiz” gibi son derece isabetsiz açıklamalarla Gezi üzerinden bir yerlere mesaj uçuranlar, meselenin özünü kaçırarak kendilerini işlevsiz hale getirdiler. Tanınma ve var sayılma talep eden bu eylemlerin uluslararası bir komplonun parçası olduğunu iddia etmek, sokaklara inen insanların iradesini yok saymak yangına körükle gitmek oldu; halkı sokağa onlar döktü. Bu direnişi biraz da onlara borçluyuz.

Gezi Direnişi’yle beraber Beyefendi, kendi aşırı şişmiş efsanesinin içinde kayboldu. Erdoğan’ın kaderi, neyse ki, başkalarının zulmüne yenilen Kemalettin Tuğcu kahramanları gibi olmadı. Sağlam bir trajedide kendi hayaletlerinin kurbanı olarak bizlere veda ediyor Başbakan. Bu veda ona yakışıyor. Bize kalan ise onu uğurlamaktır, hak ettiği şekliyle.


[1] Ahmet İnsel, “Haysiyet Ayaklanması” Radikal, 4 Haziran 2013.