Anasayfa > Güncel Yazılar > Ya Yeni Bir Tiran Bekliyorsak Hepimiz!

Ya Yeni Bir Tiran Bekliyorsak Hepimiz!

Erdoğan Özmen

09 Ağustos 2014

Ve söz konusu tiranın mütemadiyen sayıp dökülen negatif özelliklerinin hiçbir önemi yoksa? Dahası hatta: Otoriterlik, totaliter bir zihniyete sahip olma, hak-hukuk tanımazlık, ölçüsüzlük, kaba sabalık, hoyratlık, açgözlülük, intikamcılık gibi tüm o ‘ürkütücü’ vasıflara yapılan vurgu paradoksal bir etki üretip duruyorsa? O totaliter figürün bizatihi kendisinin her şeyi iptal ederek yasanın vücut bulmuş halini temsil etmesiyse bütün mesele. Kaçınmaya, deşifre etmeye ve etkisiz kılmaya çalıştığımız şeyin ta kendisiyse asıl tuzak?

Her yere yetişen, her şeyi bilen, tüm ülkeyi kendi şahsi mülkü gibi gören, bütün kararların, vaazların, buyrukların, inisyatiflerin, paraların toplandığı merkez olarak temayüz eden totaliter bir figür çoktandır özlemini duyduğumuz şeyse? Korkutucu gazabı, delice enerjisi, her türlü yasak ve sınırı hiç düşünmeden ihlal eden tekinsiz cesaretiyle toplumsal bir talebe yaslanan, mevcut güç ve pozisyonunu o talep sayesinde muhafaza eden birinden söz ediyorsak? Onca aşırılığı biçimlendirip duran şey derindeki o talebin indirgenemez karakteriyse? Toplumsal/simgesel evrenimizin şimdiki yapılanma biçimi ve çerçevesi içinde başka türlü bir tatminle yatışmayacak bir talepse sözünü ettiğimiz?

Totaliter liderin geri dönüp bütün toplumsal/siyasal sahneyi işgal etmesi ve belirlemesinin gerisindeki asıl etken, Freudçu “İlksel Baba” mantığına göre işleyen figürlere hayatiyet kazandıran yeni ve daha genel bir libidinal ekonominin varlığıysa?

Yani asıl mesele, öfkesini bile kontrol edemeyen, tümüyle intikamcı bir ethosa saplanıp kalmış,tüm zihinsel meşguliyeti habis bir haset, kin ve nefret kompleksinin kendi içinde açtığı oyuğu hırsla koyultup durmaktan ibaret‘zavallı’bir figürün–belki de daha ‘normal’ bir zamanda üzerinde durmayı zül sayacağımız- yetersizlikleri, eksik ve aşırılıkları ile değil de bizimle ilgiliyse?Mevcut insanlık durumumuzun temel ve acınası bir semptomuyla karşı karşıyaysak?

Ya da şöyle soralım: Hangi zamanda konuştuğumuz, mevcut toplumsal/kültürel bağlamın hangi içeriklere sahip olduğudeğil midirönemli olan? Neoliberal/post-modern kapitalizmin şartlarını, sebep olduğu ve yaslandığı yapıları ıskalamak başa sarıp durmakla, aynı nafile çabayı tekrarlamaklabir ve aynı şey değil midir?

BİÇARE İNSANLIĞIMIZ BİZİM

Tarihin tam bu zamanına denk gelmek bu. İnsan’ın ve dünyanın simgesel derinliğinden ve zenginliğinden büsbütün mahrum edildiği bu sert ve kuru zamanlara. Öylece, çıplak. İyilik ve kötülük için bize rehberlik edecek “saf aklın” bütün yordamlarını kaybettiğimiz ve tam bir boyun eğişle “araçsal aklın” stratejilerine teslim olduğumuz dehşet zamanları. Teknolojinin her şeyi ikame edişi. Doğru ve yanlışı, hakiki ve sahteyi tartacağımız hiçbir ölçünün kalmaması elimizde. Ezeli bir çıpa olarak, hayatlarımızdan anlamlı bir hikaye –yoksa nedir ki bir ömür!- yaratma gayretinin tüm referansından koparak çökmesi. İnsanın bedene eşitlenmesi. Sermayenin aşırı hızlı hareketinin, canavarca tüketme/yok etme itkisinin münasip nesnelerinden, bir üründen öte bir statüsü olmayan sıradan bedenlerden başka neyiz ki çoktandır zaten? Korkunç ve genelleşmiş bir yamyamlık çağı bu.

Çünkü simgesel bir varlıktır insan en başta. Konuşan bir varlık olması, bu en ayrıcalıklı özelliği de aynı anlamdadır. Bizi bekleyen, çoktan orada mevcut olan bir dilin içine doğarız.İnsan varlığı söz konusuysa, onubütün hayvanlardan ayıran temel bir Yasanın yönettiği kültürün inşasıdır aslolan çünkü. Daha hayata başlamadan bizi saran –daha doğmadan ötekinin söyleminde konuşulur halde çoktan mevcudiyete sahibizdir-, içine alan ve öldükten sonra da orada olmaya devam eden simgesel dokudur bu. O kadar ki, simgesel bir çerçevenin yokluğunda herhangi bir yas bile –bizden sonra geride kalanlar için- mümkün değildir artık. Dünyaya geldikten sonra konuşmalarının içine düştüğümüz çevredeki herkes –anne, baba, kardeşler- birbiriyle simgesel bir ilişki içindedir. Bir kuşaktan diğerine türoluşsal olarak aktarılamaz nitelikteki simgesel ilişkiler en temelde, insanın uyumsuz (disadapted) bir hayvan oluşuna karşı en etkili çare ve araçtır. -İfadeyi zorlayarak söyleyecek olursak eğer- Gerçeğin çölünü, simgeseli her seferinde en baştan adım adım inşa ederek ve keşfederek geriletiriz.

FİRUZ KUTAL

İnsan varlığı için simgesel dünyaya girişin ne denli hayati ve asli bir beceri ve potansiyel olduğunu kavramak için en baştaki meşakkatli süreci, çocuğun gizemli harfleri adeta bir hiyeroglif dizisi karşısındaymış gibi deşifre etme gayretini düşünmemiz yeter.Türoluşsal olarak değil ama söylem ve anlatı aracılığıyla aktarılan simgesel işlev sayesinde bilgiyi, toplumsal ilişkileri, inançları, isimler ve kuralları ediniriz. Ve en önemlisi, bizden önceki ebeveyn kuşağının anlatı ve söylemi sayesinde sonraki kuşak olarak konuşma yeteneğini kazanırız. O anlatıların/hikayelerin hitap ettiği makam olarak kendimizi bir benlik olarak teşhis eder, kendimizi çevremizdeki tüm ötekilere göre, onlarla ilişki içinde konumlandırırız. Simgesel işlevin aktarılması için konuşan bir özne olarak kurulmamız şarttır.

Budur tahrip edilen Simgesel. Lacancı büyük Öteki.Ve sonrasında oradaki boşluğun/enkazın metalar arasındaki doğrudan ilişkiler tarafından doldurulmasıdır bu. İnsanlar arası her türlü mübadele ve etkileşimin bütün aşkın/etik referans ve güçlerinden ayrılması, yoğun insaniyet kaybıdır. Piyasanın ve mal mübadelesinin çıplak, dolaysız, tek boyutlu biçiminin bütün ilişkileri istila edip kendi suretinde yapılandırmasıdır.Malların ve sermayenin serbestçe ve sınırsızca dolaşmasının önündeki bütün kolektif yapı ve faillerin –sendikaların, politik örgütlerin, ailenin, ulus devletlerin, kültürün, kolektif temsillerin sahası olduğu ölçüde dinin vb.- hızla değersizleştirilmesi ve insafsız bir kara propagandanın hedefi yapılması bu yüzdendir. İnsanlığın intiharıdır bu. Çünkü önümüzdeki tek seçenek, bütün bağlardan ve sorumluluklardan kurtularak, yaptığımız her şeyi izole kendiliklerimiz için maksimize etmekten ibarettir artık.

İnsani ilişki ve değiş-tokuşu geçerli kılan ve her daim bir derinliğe, etik ve estetiğe, arayışa ve virtüel olana (henüz gerçekleşmemiş olana) işaret eden simgesel referans çöktüğünde geriye kalan tek şey maddi dünyanın tekdüzeliğidir. İçinde sadece metaların mübadelesine yer veren tek katlı bir dünya sahnesi: Suyun, havanın, ormanların, organların, sağlığın, eğitimin, göçmenlerin, çocukların küçücük emeklerinin alınıp satıldığı, insan hayatının her seferinde daha da ucuza getirildiği bir borsa seansı.

Karanlık ve bereketsiz zamanlar işte. Derin ümitsizliğin ve çaresizliğin zamanı. Totaliter siyasi figürün, kurtarıcı babanın, “İslam alemini ihya edecek yüce liderin”, bütün soruların cevabını bilen ustanın, paternal cinsel tacizcinin, bir anda ‘dini bir tarikat’ oluşturuverentecavüzcü yoga üstadının vb., vb. geri döndüğü, zuhur ettiği, yerleştiği zemin burasıdır. Farklı düzey ve yoğunluklarda tümüne varlık ve içerik  kazandıran şey kendi insanlık durumumuzdur:Henüz somut bir tiran tarafından doldurulmamış bir tiranlık durumuna çoktan sahip olmak bu. Simgesel her türlü bağdan kopmuş, aşkın-etik her türlü referansını kaybetmiş, ben-idealleri çökmüş halde sürükleniyor oluşumuzu zapt edecek, bir sabitlik noktası yaratacak o tiranın yerinin çoktan hazır olması demek. Bir hipnoz seansının tam ortasındaymışız gibi genelleşmiş bir nihilizm çağının talebi ne olabilir ki zaten irili ufaklı tiranlardan başka?

Eğer insanlığın önünde, kendi insaniyet zeminini kaybetmeden bir seçenek varsa yine de, kendine, kendi haysiyetine yaraşır bir kurtuluş hamlesi, kutlu bir çıkış,yaratıcı ve ucu açık bir çözüm,  koşulsuz bir buyruk olarak formüle edilebilir ancak: Kıyasıya sürdüreceğimiz anti-kapitalist mücadeledir bu, tiranlar rejiminin de kökünü kurutacak olan. Dahası, bir geleceğimiz -kelimenin en yalın anlamında- olacaksa eğer...