Anasayfa > Güncel Yazılar > Bir Savaş Hazırlığı olarak “Güvenlik” Paketi

Bir Savaş Hazırlığı olarak “Güvenlik” Paketi

Kemal Göktaş

21 Ekim 2014

Hükümetin daha birkaç ay önce, Şubat ayı başında “demokratikleşme paketi” ile değiştirdiği birçok düzenlemeden geri adım atmasını ve ek bazı sınırlamalar getirilmesini öngören güvenlik paketinin “manası” ile ilgili çokça tevatür dolaşıma girdi.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun "güvenlik" tedbirlerine ilişkin yasal hazırlığı hala ve ısrarla "reform" olarak adlandırma komikliğine düştüğü açıklamasındaki şu ifadeler bizi ‘paralel’ bir ülkede yaşıyor vehmine sürüklemiş olsa da, gayeyi açık eden ifadeler olarak okuyabiliriz: 

Avrupa'da polisin savcıya sevk etmeden 24 saat gözaltı yetkisi var. Bizde yok. Birisi önünüzde molotof atsa ambulans yansa içindeki hasta da yansa polis götürdüğü kişiyi savcıya götürecek savcı da serbest bırakabilir. Savcıya güvensizlik değil bu ama o anki değerlendirme farklı olabilir. O zaman da toplumsal olayları kontrol altına almak mümkün olmaz. Teröristler, vandallar, her türlü yetkiye sahipken polisimizin kamuyu korumak anlamında yetkiyi koruma anlamında yetkiye sahip olmaması kamu düzenini ortadan kaldırır. Avrupa'daki ABD'deki uygulamalarda hiçbir gösteride maske kullanılamaz. O anda kimliğini tespit etmek mümkün değil. Kimliğini neden saklıyor, barışçıl gösteri yapan neden kimliğini saklasın. Maske takan birinin kimliğini tespit etmek için bile onu alıp bir yere götüremezseniz kamu düzen sağlanamaz.

Hükümetin Kobane'deki IŞİD saldırılarını protesto için düzenlenen yaygın protesto eylemlerinin ardından gündeme getirdiği "Güvenlik" paketinin ilk kısmı, bu yasa hükümlerinin uygulayıcısı olacak hakim ve savcılara zam öngören teklife eklenerek Meclis'e sunuldu. Tabii, teklifinin Meclis'e sunulduğu tarihin 12 Ekim'de yapılan ve hükümetin desteklediği Yargıda Birlik Platformu'nun kazandığı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'ndaki seçimden sonra "zam teklifine" eklenmiş olması da oldukça "manidar" sonuçlarla anılmalı.

Cemaat-hükümet ortaklığı

Hükümet, artık kanlı bıçaklı olduğu eski ortağı, cemaatle birlikte, vahşi bir düşman ceza hukukunun uygulayıcısı oldu yıllardır. Devletin kadim düşmanları olan sosyalistlerin ve Kürtlerin yanı sıra tasfiye halindeki eski Cumhuriyetin legal ve illegal kadrolarının da hedefe konulduğu bu düşman ceza hukuku uygulamasının yürütücüsü, güvenlik ve yargı bürokrasisine (ki Türkiye'deki yargı aygıtının bilinen anlamda bir hukuk-adalet aygıtı olmayıp devletin 'yürütme' gücü içinde yer aldığını artık, son gelişmelerle birlikte, ispata gerek duyulmayan bir tür malumun ilanı babında zikredebiliriz) hakim güç olan cemaat idi.

Cemaatin, bilinen ve bilinmeyen pek çok nedenle hükümetle karşı karşıya gelmesinin ardından 17 Aralık ve 25 Aralık'ta yaptığı "yolsuzluk" hamlelerinin ardından hükümetin acil olarak yöneldiği iki kurum oldu. Bunlardan ilki polis içindeki cemaatçi kadroların görevden alınması ve/veya sürülmesi iken ikinci adım cemaatin yargıdaki gücünün etkisizleştirilmesi çabası idi. İkincisi için, yolsuzluksoruşturmalarını yürüten savcıların görev yerlerinin değiştirilmesi ve ardından cemaatin yeni yargısal hamlelerinin önüne geçilmesi için kanun değişiklikleri yapılması yoluna gidildi.

Şubat ayında çıkarılan yasayla özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasının yanı sıra tutuklama, gözaltına alma, dinleme, izleme, malvarlıklarına el koyma, ajan görevlendirme, teknik takip ve ortam dinlemesi gibi birçok alanda önemli düzenlemeler yapıldı. Yolsuzluk soruşturmalarının başlamasından sonra yapılan atama kararlarına karşı açılan davalarda yürütmenin durdurulması kararının zorlaştırılması, kanun yürürlüğe girmeden önce verilmiş bütün dinleme, teknik takip, malvarlıklarına el koyma gibi kararların geçersiz sayılarak yeniden değerlendirmeye alınması gibi hükümler bu yasanın amacını da ortaya koyuyordu. Amaç açık biçimde yolsuzluk soruşturmalarını etkisiz hale getirmekti.

“Demokratikleşme” paketi

Kanunda özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasıyla cemaat kadrolarının yoğunlaştığı ve büyük bir güç biriktirdiği önemli bir odak tasfiye edilmiş oldu. Azami tutukluluk sürelerinin 10 yıldan 5 yıla düşürülmesi, tutuklama ve gözaltı kararlarını zorlaştırarak "suç şüphesinin varlığını gösteren olgular" yerine “somut delil” şartı getirilmesi, yolsuzluk soruşturmaları ile beklemediği bir korkuyla yüz yüze gelen hükümet üyelerinin kendilerini (ve ailelerini) koruma altına almayı hedefledikleri oldukça açıktı. Kanunda ayrıca, ev ve işyerlerinde arama yapılması, telefonların dinlenmesi, kayda alınması, sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi, suçtan kaynaklı malvarlıklarına el konulması, bilgisayarda arama, kopyalama ve elkoyma işlemi yapılabilmesi, gizli soruşturmacı (ajan) kullanılabilmesi, teknik takip, ortam dinlemesi ve gizli kamera çekimi için "makul şüphe" yerine, “somut delillere dayanan kuvvetli şüphe" şartı aranması hükme bağlanmıştı.

Bu kanunla iletişimin tespiti, dinlenmesi, kayda alınması, teknik takip yapılması, işyerlerinde ve kamuya açık alanlarda ortam dinlemesi ve gizli çekim yapılması, mal varlığına el koyma tedbiri uygulanacak suçlar arasından "suç işlemek amacıyla örgüt kurma" suçu da çıkarılmıştı. Böylece çete kurmak ve yönetmek suçundan soruşturulan kişilerin mal varlıklarına el konulamayacak, telefonları dinlenemeyecek, ortam dinlemesi ve gizli çekim yapılamaması hükme bağlanmıştı. “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu” hem 17 Aralık hem de 25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarında ileri sürülen bir suçlamaydı. Böylece bu suçun takibi ile ilgili birçok usul hükmü devre dışı bırakılıyordu.

Her ne kadar düzenlemelerin içeriğinden, amacın halen hükümet için bir tehdit olarak görülen cemaatçi yargı mensuplarının “operasyon” alanlarını kısıtlamak olduğu anlaşılsa da genel olarak özgürlükler bakımından ileri adımlar olduğu da söylenebilirdi. Yolsuzluk musibetinden böyle bir hayır neden çıkmasındı ki?

Tabii, hukukun genel ve soyut kuralların herkese eşit biçimde uygulandığı zehabına kapılanlar açısından gerçekten bu düzenlemelerden bir hayır beklenebilirdi. Oysa hukuk, mevzuatta ne yazdığı değil, polisin sokakta size nasıl bir uygulamayı reva gördüğü ile daha çok ilgiliydi ve Şubat ayında çıkarılan bu “demokratikleşme paketi”nin ülkeye ne kadar demokrasi getirdiği ise ‘meçhul’ kaldı.  

Zemin hazır

Şubat’tan bu yana cemaatin yargıdaki gücünün kırılması için olağanüstü bir efor gösteren hükümet, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu etkisi altına almak için ağırlık noktasında İşçi Partisi, CHP  ve MHP’ye yakın yargı mensupları ile bazı tarikatların olduğu bir ittifakla seçime gitmeyi tercih etti ve Yargıda Birlik Platformu adı verilen bu ittifak, çok zorlansa da seçimi cemaatin kıl payı önünde kazanmayı bildi.

Bu aşamadan sonra cemaatçi polislerin, savcıların kullanmaması için tırpanlanan bir takım yetkilerin, sınırlamaların yeniden devreye sokulmasının zamanı gelmişti. Hükümet, siyaset alanının darlaştırılması, medya üzerindeki baskılar nedeniyle adım adım örülen İslamcı otoriter düzenin önündeki en önemli engelin sokak eylemleri olduğunu görmüş; önce Gezi ve ardından da Kobane eylemleri nedeniyle akıbetinin büyük ölçüde sokaklarda şekilleneceği korkusuna kapılmıştı. “Paralel yapıya” yönelik soruşturmaların önünü tıkayan HSYK’nın yapısında hükümet lehine değişimin sağlanmış olması da artık hükümetin gücünün sahne almasını gerektiriyordu. Bu manzarada hükümetin ve onun yargısının yeni düşmanları esas olarak “sokak” hareketleri ve paralel yapı olacaktı.

Paralel yapıya ilişkin özellikle Emniyet kadrolarında kısmi tasfiyeler yaşandıysa da asıl “operasyonel” soruşturmalar için HSYK’daki seçimin tamamlanması bekleniyordu. Seçimden hükümetin desteklediği Yargıda Birlik Platformu’nun zaferle çıkmasıyla birlikte Emniyet’te başlayan “paralel” operasyonun yargıya ve oradan da cemaatin diğer kurumlarına doğru genişlemesine artık kesin gözüyle bakılmaya başlandı. Bu yüzden cemaate ve “sokak hareketlerine” yönelecek ortak düzenlemelerin yapıldığı görülüyor. Özellikle arama için “makul şüphe” kriterine dönülmesi başta olmak üzere katalog suçların genişletilmesi de yine bu perspektiften okunmalıdır.

Hükümet, Kobane eylemlerinin yarattığı atmosferi de kullanarak Şubat ayında getirilen düzenlemelerden geri adım anlamına gelen ve yeni düşman tanımına uygun düzenlemeler yapmak için harekete geçmiştir.[1]  

Mal varlığına el koyma

Güvenlik paketi adı verilen düzenlemelerin ilk kısmı Meclis’e daha önce verilen bir kanun teklifine eklenen maddelerle gün yüzüne çıktı. Teklife göre Gezi gibi yaygın sokak eylemlerine destek verenlerin mal varlıklarına el konulabilecek. Ayrıca halen sadece "terör örgütü üyeliği" suçundan soruşturulanlar hakkında alınabilen dinleme, teknik takip, gizli soruşturmacı görevlendirme gibi birçok tedbire "Anayasal düzeni, TBMM'yi ve hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs ve suçları işlemek için anlaşma" suçlarında da başvurulabilecek. Böylece terör örgütü bağı olmayan ancak "darbeye teşebbüs" ile suçlanan birçok kesim için mal varlığına el konulması ve diğer tedbirlere başvurulması gündeme gelebilecek. Düzenlemelerin bu nedenle Gezi ve Kobane gibi yaygın kitlesel sokak eylemlerine destek veren kesimlerin yanı sına "Paralel yapı" iddiasıyla çeşitli soruşturmaların yürütüldüğü cemaati de hedeflediğini söylemek mümkün olacaktır.

Şubat ayında yapılan değişiklikle şüpheli veya sanıkla ilgili arama kararları verilebilmesi zorlaştırılmıştı. Yapılan değişiklikle şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası, konutu, işyeri ve ona ait diğer yerler ancak "somut delillere dayalı kuvvetli şüphe" olması durumunda aranabiliyordu. Teklif, Şubat öncesinde olduğu gibi "makul şüphe" olmasını arama için yeterli görüyor.

Teklifle "suç işlendiğine dair somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkanının bulunmaması durumunda" yapılabilen iletişimin tespiti kararları artık bu koşullar olmadan da verilebilecek. Yani telefonla kimin kimi aradığı, ne kadar konuşulduğu, kimlerle mesajlaşıldığı, elektronik posta ve internet yoluyla mesajlaşmaların tespit edilmesi için herhangi bir şüphe veya delil şartı aranmayacak. İletişimin tespiti herhangi bir süreyle sınırlı olmayacak.

Teklifle dinleme, iletişimin tespiti, sinyal bilgilerinin alınabileceği, gizli soruşturmacı (ajan) kullanılabilen ve teknik takip yapılabilen suçları ifade eden "katalog suçların" da kapsamı genişletiliyor. Buna göre mevcut kanunda "silahlı örgüt üyeliği" ve "bu örgütlere silah sağlama" suçlarında dinleme ve iletişimin tespiti yapılabiliyorken teklifle bu suçların yanı sıra "devletin güvenliğine ve Anayasal düzene karşı" işlenen 14 ayrı suç tipi de katalog suçlar kapsamına alındı.

Kamu görevlisine laf edene “tehdit” cezası

Teklifle ayrıca tehdit suçunda da değişiklik öngörülüyor. Halen, "yaşam, hürriyet, vücut ve cinsel dokunulmazlığa yönelik bir saldırı tehdidi" suç olarak kabul ediliyor. Teklife göre mal varlığına yönelik tehditler de suç olacak ve 6 aydan 2 yıla kadar hapisle cezalandırılacak. Ayrıca kamu görevlisini tehdit de ağırlaştırıcı neden olacak ve 2-5 yıl arası hapisle cezalandırılacak. Kamu görevlisinin sahip olduğu nüfuzu kötüye kullanarak tehdit etmesi de yine 2-5 yıl arası hapisle cezalandırılacak.

Şubat'ta ayında yapılan değişikliklerle CMK’nın avukatların "gizlilik" kararı verilen soruşturma dosyalarını incelemelerine sınır getiren düzenlemeleri kaldırılmıştı. Ancak teklif bu düzenlemelerin yeniden getirilmesini düzenliyor.

Yapılacak düzenlemelerle önleme aramaları, telefon dinlemeleri ve gözaltı işlemlerinin yanı sıra katalog suçlarda da yeni düzenleme yapılacak. Ayrıca, devlete karşı işlenen suçlar çerçevesinde eylemlerde yüzüne maske takan kişiler, "kimlik gizlemek" iddiasıyla adli soruşturmaya tabi tutulacak.

Uzun süredir güvenlik bürokrasisinin talep ettiği ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına açıkça aykırı olması nedeniyle yapılmayan “önleme gözaltısı”na ilişkin düzenlemenin de güvenlik paketine alınması bekleniyor. Buna göre ortada işlenmiş bir suç yok iken, hakkında “suç işleyeceği” yönünde şüphe bulunan kişiler gözaltına alınabilecek. Cumhurbaşkanı, Başbakan gibi yöneticilerin protesto edilmesini önlemek gerekçesiyle yıllardır fiili bir şekilde uygulanan “önleme gözaltısı”nın yasallaştığı anda çok farklı durumlarda devreye sokulmasını beklemek gerekecek. Düşman ceza hukukunun “suçu” değil, “kişiyi” cezalandıran anlayışının en net yansımalarından biri olacak olan “önleme gözaltısının” yürürlüğe girmesi “Ortaçağ hukukuna dönüş” iddiasının abartılı bir eleştiri olarak kalmasının da önüne geçecektir.

Makul şüphe

Meclis’e verilen teklifte aramalara ilişkin “somut delillere dayalı kuvvetli şüphe” yerine “makul şüphe”nin yeterli olacağı düzenleniyor. Henüz Meclis’e sevk edilmeyen ve üzerinde çalışılan diğer düzenlemeler arasında telefon dinlemelerin de makul şüphe üzerinde yapılacağına ilişkin öneri de var. Halen telefon dinleme kararlarının mahkemelerden "kuvvetli suç şüphesi" olması halinde verilmesine karşın, düzenlemenin yürürlüğe girmesi halinde, mahkemelerden alınacak kararlarda "makul şüphe" yeterli olacak. Kolluk kuvvetlerinin takibinde olan bir kişinin hakkında makul şüphe kendisine yönelik teknik takip yapılmasına olanak sağlayacak.

Düzenleme kapsamında, maskeli olarak eylemlere katılan kişiler için devlet güvenliğinin tehlikeye girmesi gerekçesiyle adli işlem yapılacak. Maskeli kişi ya da gruplar için "kimliği saklamak" iddiasıyla haklarında adli soruşturma başlatılarak ceza almaları sağlanacak. Bunun yanı sıra, daha önce de gündeme geldiği şekliyle eylemlerde gösterici grupların kullandığı molotoflar "silah" olarak tanımlanacak ve buna göre ceza verilmesini sağlayacak düzenleme yapılacak.

Hedeftekiler…

“Güvenlik paketi”nin Kürt illerinde son yılların en büyük ve kapsamlı gösterilerin hemen ardından gündeme getirilmesi ve hükümetin çözüm sürecinde ilerlemenin bir ön şartı olarak “kamu düzeninin sağlanmasını” ileri sürmesi önümüzdeki dönemde çatışmanın yaşanacağı eksen konusunda önemli bir fikir veriyor. Hükümet, kısa-orta vadedeki “hukuksal” ihtiyaçlarını tespit etmiş ve buna uygun bir yasal düzenlemeye girişmiştir. Geçmiş dönem bize Ceza Muhakemeleri Kanunu’ndaki dinleme, teknik takip, izleme, iletişimin tespiti, gizli soruşturmacı (ajan) görevlendirme gibi soruşturma tekniklerinin düşman ceza hukuku uygulamalarının en etkili enstrümanları olduğunu göstermişti. Şimdi yine işe buralardan başlanılması ve zaten mevzuatta ağır cezai yaptırımlara bağlanmış olan “maske takmak”, “molotof kokteyli atmak” gibi fiilere yönelik yeni düzenlemeler yapılması da hükümetin “hukuksal ihtiyaçlarının” esas itibariyle “sokağa” ve “cemaate” yönelik olduğunu göstermektedir.


[1] Güvenlik paketi olarak adlandırılan yasal düzenlemelerin toplumda yaratmak istediği algıyı en pür biçimde Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Cemil Barlas’ın, kişisel Twitter sayfasından attığı mesajlar anlatıyordu. Barlas, daha detaylarının belli olmadığı bir günde yeni yasa hazırlığını "Bundan sonra herkes bilecek ki sokak için çağrı yapanın çağırdığı yer ya mezar ya da hapishane" ifadeleriyle savunurken “Yeni yasa ile ‘sokak kozu’ şer ittifakının elinden alınıyor. Başka kapıya!” yorumunu yapıyordu. Başbakan Ahmet Davutoğlu da yasa için bir simge halin getirmeye çalıştığı maske konusunda “biz ve onlar” ayrımını körükleyecek biçimde Amasya’daki mitingde taraftarlarına "Hiçbirinizin yüzünde maske görmüyorum. Niye maske takmadınız? Çünkü siz buraya suç işlemek için gelmediniz" derken düşman ceza hukukunun en veciz laflarından birini etmekteydi.