Anasayfa > Güncel Yazılar > Demokrasinin Sınırları ve Yeni Siyaset

Demokrasinin Sınırları ve Yeni Siyaset

Yavuz Yıldırım

07 Aralık 2011

Yunanistan ve İtalya’da ekonomik krizler hükümetlerin sonunu hazırlarken, yerine geçenler uzmanlardan oluşan ekiple donatıldı. Hükümetlerin görevi, ekonomik paketleri uygulamak ve “gereğini yerine getirmek” olacak. Böylece ajanslar bize krizin çözüldüğünü bildirdiler! Aslında çözülen, liberal demokrasilerin işleyiş kalıplarıydı. Siyasetin bilenlere emanet edildiği durumlarda demokrasiden bahsedilemeyeceğinin altını çizmek gerekli. Yaşananlar, demokrasinin sınırlarına ulaştığımızı ve yeni bir siyaset üzerine kafa yormak gerektiğini gösteriyor.

Avrupa, ekonomik işbirliğine dayalı bir yapı olarak kurumsallaştıkça, birlik meselesi başka bir boyutta ilerlemeye başladı. Bir araya getirilenler sadece hükmedenlerin ekonomik çıkarı olduğu için, halkların birliğinden söz etmek mümkün olmadı. Avrupa’nın krizi, anayasa tartışmaları boyunca zirveye çıkmıştı ki referandum süreçlerinin ardından birlik olarak Avrupa’dan bahsedilemeyeceği belirginleşmeye başladı. Evrensel değerlerin peşinden koşan bir Avrupa yerine ekonomik çıkarların birbirine bağladığı unsurlar şimdi gittikçe parçalanma eğiliminde. Tam da bu çözülmeyi işaret edercesine, liberal demokratik sisteme dayalı yapılar, yürütmelerini uzmanlara emanet ediyor. Avrupa Birliği, muhalif hareketlerin ifade ettiği biçimde Bankalar Birliği olma yolunda işi sadece Brüksel’deki eurokratlara bırakmadı ve ulusal hükümetleri de uzmanların tekeline soktu. Yöneten/yönetilen, bilen/bilmeyen ayrımının derinleşmesi, tıpkı Ranciere’in ifade ettiği gibi bir “demokrasi nefreti”nin göstergesi. Bu nefret, kitlelerin kontrol altında tutmak arzusunun bir sonucu. Halbuki tersine demokrasi, bu ikili kalıpların, ayrımların ve bir sınıra sokmanın karşısında yer alır. Demokrasi, haşmetlilerin karşısında boyun eğmeyip kendi sözünü söylemenin göstergesidir. Ancak demokrasinin ana unsuru, en alttakiler, yoksullar ve temsil edilemeyenler, demokratik oyunun içinde iyice geri plana atılırken krizlerin mağduru durumu olduğu kadar siyasetin de mağduru haline getiriliyor.

Bu durum tam da en baştan beri dile getirilen Avrupa Birliği’nin “demokrasi açığının” sembolü durumunda. Kurumların oluşturduğu ancak karar alma mekanizmalarında temsil edilenlerin en alt düzeyde yer aldığı Avrupa’nın birliği, halkların birliği olmaktan tamamen uzaklaşıyor. Çünkü toplumların kendilerine dair söz söyleme araçları bu sürecin bir parçası değil. Onlar yerine ve onlar adına konuşan uzmanlar, siyasal olanın sona erdiğinin ve yeni bir aşamaya geçildiğini açık etmiş durumda. Toplumsal muhalefet ise bu noktada yükselttiği tepkilerle siyaseti yenide çağırma noktasında bir göreve sahip. Muhalif hareketlerin birlikteliğini sağlayacak alanları geliştirmek de bu noktada kritik önemde.

Ekonomik krizlerin artması ile birlikte, insanların tepkilerini göstermek için daha fazla sokağa çıktığını görüyoruz. Bu noktada bir umut ışığı beliriyor: Siyaset köklerine geri dönüyor ve alanlar bir kez daha söz söyleme yeri olarak beliriyor. Deneyimlerimiz gösteriyor ki siyasal olanı temsilcilere, aracılara temsil ettiğimiz sürece ortak iş yapma gücümüzü kaybediyoruz. Böylece başkalarına devrettiğimiz gücümüzle siyaseti yönetme gücümüz de yok oluyor. Hükümetlerin “bir bilen”e devredilmesi, halkın sesinin artık var olan siyasetin temeli olmadığının göstergesi. Liberal demokrasiler sınırlı bir alan çizdiği toplumun eylemlerini, piyasa kutsiyeti nedeniyle daha da daraltmak eğiliminde. Demokrasinin gerekli görüldüğü koşullarda askıya alınması, gerekenlerin yapılması için uzmanlara başvurulması bugün demokratik sistemin kendi sınırlarına ulaştığını gösteriyor. Bu sınırları daha da zorlamak, toplumsal hareketlerin görevi. Tarihte hep olduğu gibi hareketler sistemin açmazlarını göstermeye devam ettiği sürece, kurumsal siyasetin işlemezliği daha da belirgin hale gelecek. Karar alma mekanizmalarında olmayan, meşruiyeti sağlamak için kimi toplantılara temsilci düzeyinde davet edilen kesimlerin kendi eylem alanlarını kurabilmeleri, bu çıkmazı aşmanın temeli olarak duruyor. Tahrir Meydanı, Wall Street işgali, Gerçek Demokrasi eylemi bu alanların tekil örnekleri. Bu örnekler, artık “bir bilen”in-liderin-kurumun-öncünün peşinden gitmenin yerine kendi hayatına sahip çıkma üzerine kurulu yeni bir siyasetin geliştiğini gösteriyor. Bu örneklerin farklı yanları mutlaka vardır ancak ortak noktaları, siyasal olanın bir uyum değil çatışma ve uyuşmazlık üzerine kurulu olduğunu bize hatırlatmaları.

Yeni siyaset, her şeyi tam bilen birilerinin değil, bazı şeyleri eksik bilenlerin, bu eksikliklerini birlikte kapatma ihtiyacıyla şekillenecek. Tam bilgi yerine, parça parça bilgiler birlikte daha büyük bir gücü simgeleyecek. Bu aynı zamanda kendi sözüne sahip çıkma ve onu başkalarına anlatmak için çabalamakla ilgili. Dışarıda bırakılanlar, ötelenenler ve uzmanların karşısında ikincil konuma itilenler, kurulu düzenin ilkesini kabul etmediklerini daha yüksek sesle ortaya koyuyorlar. Bugün ABD’de, Mısır’da, İspanya’da, Yunanistan’da devam eden hareketlilik, ben “kendi hayatımda söz sahibi olmak istiyorum” diyenlerin çabaların örnekleri. Bu çabaları bir araya getirecek alanlar kurmak, yeni siyaseti geliştirmenin önündeki en önemli aşama.