Anasayfa > Güncel Yazılar > Yumuşak Makine'nin Yayıncısı İrfan Sancı ile Söyleşi: Sansür Bir Devlet Geleneği

Yumuşak Makine'nin Yayıncısı İrfan Sancı ile Söyleşi: Sansür Bir Devlet Geleneği

Söyleşen : Can Öktemer , Söyleşen : Emre Can Dağlıoğlu , Söyleşilen : İrfan Sancı

24 Aralık 2011

Türkiye’de hiç de kar getirmeyen, hatta tam tersine zarar ettiren bir sektör olan kitap yayıncılığına nasıl bulaştınız (elbette ki idealist saikleriniz vardır)?

- Yayıncılık faaliyetine nasıl bulaştığıma geçmeden evvel kitap yayıncılığıyla ilgili “kar getirmeyen, zarar ettiren bir sektör” tespiti yanlış bir kanı olduğunu belirteyim. Bu, geçmişte bizzat bu işi yapan bazı yayıncıların oluşturduğu bir algıdır. Bunun altında da ya beceriksizliğe kılıf uydurma ya da telif, çeviri v.s. konularda emek gaspı vardır. Yayıncılıkta zarar edildiği gibi kar da edilir.

Benim yayıncılığa nasıl bulaştığıma gelince, 1984'ün sonunda cezaevinden tahliye oldum. O güne kadar mesleğin devrimci iken, o günden sonra sıradan bir işsizsin. Ne yapabilirim derken, bir gazetenin düzeltme servisinde çalışmaya başladım. Bu arada da bazı yayınevlerine dışarıdan düzeltmenlik yapıyordum. Gerek gazetede gerek yayınevlerinden aldığım işler sonuçta başlakalarının seçtiği ya da yazdıklarını düzeltmekten ibaret. Oysa ben istediğim yazıyı düzeltmek, kendi seçtiğim kitapları yayınlamak istiyordum. 1990'da tecrübesiz ama yayıncılık yapma isteğiyle dolu biri olarak işe koyuldum.

Yayınevi olarak külliyatınız daha çok toplum tarafından dışlanmış, marjinalize edilmiş ve “garipsenen” karakterlerin ve toplum tarafından tabu addedilen konuların yaratıldığı metinlerle dolu. Sizce yayınlarınız “yeraltı edebiyatı” olarak adlandırılabilir mi? Neden yayın skalanız yoğun olarak “yeraltı edebiyatı” üzerine?

- İçeriği “toplum tarafından dışlanmış, marjinalize edilmiş ve “garipsenen” karakterlerin ve toplum tarafından tabu addedilen konuların yaratıldığı metinlerle dolu” olan kitapları “yeraltı edebiyatı” olarak adlandırılamaz. Yerüstünde “yeraltı edebiyatı” yapılmaz. Bu kanıya bazı kitaplardan yargılanıyor olmamızdan varılıyorsa, bu durum tamamen halka güvenmeyen, neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirlemeye kalkan Türk yargısının sansürcü yaklaşımının sonucudur. Mesela yargılandığımız bazı kitapların yazarlarına bakalım: Guillaume Apollinaire, William S. Burroughs, Enis Batur, Metin Üstündağ, Mehmet Ergüven. Apollinaire, Fransızların ulusal şairi; Burroughs'un kitapları ise yeraltından ziyade anti-edebiyat olarak değerlendiriliyor. Enis Batur, Met-Üst ve Mehmet Ergüven'in ise yaptıklarının “yeraltı edebiyatı” olduğunu söylemek, başta bu yazarlara haksızlık olur.

Türkiye’de kitap yayıncılığının geleceğini nasıl görüyorsunuz? Yasal olandan neredeyse daha fazla sayıda korsan kitap satılıyor. Sizce “korsancılık” satıcı için olmasa bile okur için bir hak mıdır?

- Ülkemizde kitap yayıncılığı yeni yeni bir sektör olma yolunda. Tabii ki sorunlar var ama ben yine de geleceğinin iyi olacağını düşünüyorum. Günümüzde eski usül yayıncılık yerini daha yenilikçi, daha iyi yönetilen, dünyadaki gelişmelere ayak uydurabilen yeni anlayışa bırakmaz zorunda. Böyle baktığımızda geçmişe göre daha iyi bir yerde olduğumuzu düşünüyorum.Korsancılık ise bir emek gaspıdır ve bu da hiç kimse için hak değildir.

Korsancılığın bahanesi olarak genelde bandrollü kitapların fiyat politikası öne sürülür. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz, bir üniversite öğrencisi için yeter sayıda bandrollü kitaba ulaşmak kolay mı?

- Hiçbir şey korsancılığın bahanesi olmamalı. Hele hele sözümona birtakım sosyal gerekçeler uydurarak korsanı mazur görmek tam bir ikiyüzlülüktür. Neyse ki, korsanı tercih etmeyen okur ve fotokopi kitapla derse giren öğrenciye tavır koyan hocalar var.

Bu konuda son olarak, dünyada yükselen bir Korsan Partiler akımı var. İsveç ve Almanya’da siyasi başarı kazandılar, Tunus’ta da parti olarak seçimlere girdiler. Korsancılık bu kadar yoğunken ve kolayca meşrulaştırılabiliyorken, böyle bir partinin Türkiye’de taban bulma ve siyasi başarı kazanma şansı var mı?

- Korsan Parti veya oluşumların mücadelesi bir ürünü korsan üretip onu satanları yasallaştırmak ya da teşvik etmek değil bildiğim kadarıyla. Onlar daha çok entelektüel tekele karşılar. Copyright ve patenti elinde tutan şirketlere karşı tüketiciyi savunuyorlar. Buradan bakınca da, bir korsan parti girişiminin şu anda ülkemizde pek bir karşılığı yok.

Yayıncılık konusunda teknoloji, tablet bilgisayarlar kol kola e-kitaplar üzerinden yükseliyor. Bu teknolojik değişimin Türkiye’deki geleneksel yayıncılığa etkisi nasıl olacak sizce?

- E-kitabın ortaya çıkışı teknolojik gelişmelerin bir sonucudur. Fakat teknolojik gelişmenin etkileri bununla sınırlı değildir. Çağa ayak uyduran bir yayıncı teknolojik gelişim sayesinde basılı ürününün hem daha hızlı duyulmasını, hem de daha fazla okura ulaşmasını sağlar. Yani teknolojik gelişme bazı cephelerde yayıncılığı zorlasa da, aynı zamanda önümüzü de açar.

Gelelim davanıza. Geçmişte de şimdi de benzer sebeplerden dolayı yargılanmıştınız ve yargılanıyorsunuz. Davalarınızdaki son durum nedir?

- Şu an William S. Burroughs’un Yumuşak Makine adlı kitabıyla ilgili yargılanıyoruz. Davanın üçüncü duruşması 18 Ocak 2012 tarihinde görülecek.

“Türk milletinin milli, ahlaki, insani, maddi ve manevi kültürel değerlerini benimsemeyen” yayınlardan ötürü yargılanıyorsunuz. Sizce “Türk milletinin milli, ahlaki, insani, maddi ve manevi kültürel değerleri” nelerdir?

- “Türk milletinin milli, ahlaki, insani, maddi ve manevi kültürel değerleri” bir fiskede patlayan kocaman bir balondur. Bir tarafta, ne kadar cengaver, ne kadar soylu bir millet olduğumuzu iddia ediyor, neredeyse tüm insani değerlerin içinde yaşadığımız topraklardan çıktığını savunurken, bir taraftandan da bir resimden, bir romandan ar ve hayâ duygumuz incinip manevi değerlerimiz yıkılıyor.

Sansür aygıtı, devletin bir baba figürü gibi “şu kitabı okuyabilirsin ama bu yasak” demesidir bir bakıma. Devletin buna hakkı var mı?

- Sansürcü devlet anlayışının harcı, cumhuriyetin kuruluş felsefesinde karılmıştır. Toplum mühendisliğine soyunan bürokratlar, halkı kötülüklerden korumanın kurumlarını, ta o zamandan kurup günümüze kadar gelmesini sağlamışlardır. Bugün açılan davalara dayanak olan raporları veren Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun kuruluş tarihi 21/6/1927’dir.

Türkiye’de dava edilen Chuck Palahniuk ve William S. Burroughs’un kitaplarının İngilizceleri serbestçe satılırken, Türkçelerinin dava edilmesi, bir “milli sansür” zihniyetini işaret ediyor. Sizce sansürün “milli”si olur mu?

- Gerek Chuck Palahniuk gerek, William S. Burroughs’un kitaplarıyla ilgili görülen davaların Kapıkule’den ötede hiçbir değeri yoktur. Türk mahkemeleri ismi bile arkaik kalmış bir kurulun raporuna dayanarak, salt Misak-ı Milli sınırları içersinde yayıncı ve çevirmeni cezalandırmakla kalmıyor, uygar toplumların “dünya kültür mirası” saydıkları değerlere karşı savaş açmış sayılıyor ve bunun da çok saygın bir davranış olmadığı ortada.

Sansürün sebebi olarak kullanılan “muzır neşriyat” ne demek?

- Muzır Neşriyat tanım olarak “tahripkâr, her şeyi bozup karıştıran, cinsel gelişmeye zararlı, sağlığı bozan yayın” demek. Muzır neşriyat, TCK’nın 226. maddesine göre cezalandırılıyor ama AB uyum süreci çerçevesinde yapılan olumlu değişiklik sonucu aynı maddenin 7. bendi “bu madde edebi eserlere uygulanmaz” der. Fakat yasanın böyle olması savcıları durdurmaya yetmez bu sefer de sözkonusu kitaplar için “edebi değildir” diye dava açarlar. Biz de Burroughs’un kitabının edebi bir eser olduğunu ispatlamaya çalışırız. Yani nerden baksan ahmakça, nerden baksan tutarsız…

Kitapların toplanıp yakıldığı veya yakalanmamak için sahipleri tarafından gömüldüğü darbe dönemlerinden, sansür mekanizmasının işlemesi bakımından ne kadar uzaktayız?

- İster darbe döneminin içinde, ister darbe döneminden uzakta ol, ister hükümette sosyal demokratlar olsun, ister dinciler hiç farketmez, bir devlet geleneği olarak sansür her zaman tepemizdedir.

Peki, çevirmenlerin suçu nedir? Çevirmenlerin de yargılanması, ileride çeviri edebiyat üzerinde bir oto-sansüre neden olur mu?

- Çevirmenin kendisinden istenilen bir işten sorumlu tutulup yargılanması tam da çevirmeni yıldırmaya yöneliktir. Ve bunun da çoğu çevirmen üzerinde etkili olduğunu söyleyebiliriz. Neyse yakın bir döneme kadar matbaacıları da sorumlu tutuyorlardı, ondan vazgeçildi.

Sizce Türkiye’de yayıncılık bu şartlar altında devam edebilecek mi? Siz, bu şartlar altında mevcut skalanıza uygun yayıncılığa devam edecek misiniz? Hâlâ bunun için şevkiniz var mı?

- Yayıncılık tabii ki devam edecek. 500’ün üzerinde kitap yayınlamış bir yayınevinin 3-5 kitabına dava açıldı diye bizim şevkimizin kırılacağını düşünen varsa boşuna heveslenmesin.