Anasayfa > Güncel Yazılar > AKP'nin Kurnazca Yöntemleri

AKP'nin Kurnazca Yöntemleri

Ahmet İnsel

23 Ocak 2006

Göstermeden vurmak, kaçak güreşmek, itle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmak gibi davranışlar, içinde oluştukları ortam dikkate alınmadan değerlendirilemezler. Belli durumlarda kaçak güreşmek verili güç dengesine çok daha uygun bir tavır olabilir. Türkiye toplumunda egemen bir davranış tarzı olan çalıyı dolaşmak da, cepheden ve sert çatışmalardan kaçınmanın, durumu idare etmenin makul bir yolu olarak değerlendirilebilir. Masa altından tekme atmak, göstermeden vurmak, beklenmedik yerde pusu kurmak türü davranışlar, etik olarak tasvip edilmeseler de, kendini ezen güç karşısında güçsüzün çaresizlik içinde bulduğu savunma yöntemleri olarak bazı durumlarda anlayışla karşılanabilir.

Türkiye’de AKP hükümetinin reform anlayışı, bu yukarıda sayılan davranışların ilginç bir sentezini yansıtıyor. Reform yapma olanağını ona veren güçlü bir parlamento çoğunluğuna sahip olmasına karşın, yaptığı hamlelerin bir kısmı kurumsal karşı denge unsurları tarafından engellendiği için, vur-kaç taktiğiyle reformculuk yapmaya çalışıyor. Vur-kaç taktiğinden kasıt, bir konuyu bütünlüğü içinde ele almadan, dar bir amaca yönelik bir değişikliği “çaktırmadan” parlamentodan geçirmek, yönetmeliklere sokuşturmak. Sonra ilgili çevreler ayaklandığında, “kastı aşan bir iş olmuş” deyip, onu düzeltir gibi yapmak.

Kurnazlık, bu yaklaşımı tarif eden en uygun sıfattır. İmam-Hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girmelerini engelleyen düzenlemeleri yürürlükten kaldıramayan hükümetin, kurnaz buluşlarla engelleri aşma girişimlerini üç yıla yakın bir zamandır izliyoruz. Orta eğitimde kayıtlıyken, fark derslerini vererek üniversite giriş sınavlarına açıktan girmeyi mümkün kılan yeni kurnazlık bu kez başarılı olacak mı, göreceğiz.

Ceza yasası reformu sırasında da, ilgili kuruluşların ısrarlı ikazlarına rağmen, hükümet ve onun emrinde çalışan bürokrasi benzer kurnazlık yöntemlerini benimseyerek, bugün ellerinde patlayan kanun maddelerini Meclise onaylattı.

AKP hükümetinin bir türlü başaramadığı reformlardan birisi, YÖK konusudur. 12 Eylül rejiminin bütün otoritaryen özelliklerini içinde barındıran YÖK yasasının hazırlanışında, üniversite camiasına karşı duyulan derin bir güvensizlik belirleyici olmuştu. O günden beri bu güvensizlik değişmedi. Hükümet ve YÖK çevreleri bugün zıt kutuplarda yer alıyor gibi görünseler de, özünde her iki tarafa da bu güvensizlik hakim. Bir de üniversiteyi kendi arka bahçesi olarak görme arzusu. YÖK düzeni içinde rektörlük kurumu, bu farklı güvensizliklerin birbirlerine bağlandığı düğümlenme mevkiini oluşturuyor.

Birkaç aydan beri, tasarruflarından rahatsız olduğu bazı rektörlerle AKP’nin kurnazca bulduğu yöntemlerle uğraşmasını izliyoruz. Van Üniversitesi rektörüne karşı ceza hukukunun sınırlarını zorlayarak veya 19 Mayıs Üniversitesi rektörüne karşı Meclis araştırma komisyonu kurarak, sonuçta başarısız kalması kuvvetle muhtemel, gövde gösterisi girişimleri sergiliyor. Buna karşılık, üniversite camiası içinde, bu hükümetin yapacağı bir YÖK reformuna güvenip, reform girişimini destekleyecek kesim, atılan her kurnazlık adımında daha daralıyor. Kurnazlıkla zeka arasındaki fark da zaten budur. Kurnazlıkla durumu bir an için kurtarırsınız ve bir yerden sonra kurnazlığın bedelini ödersiniz.

Hükümetin YÖK ve rektörler konusunda, hem öç alma hem de çalıyı dolaşma girişimlerinin son hamlesi, 24 Aralık 2003’de yürürlüğe giren 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununda değişiklikler yapan kanunun 22 Aralık 2005’te yürürlüğe girmesinin ardından geldi. Kanun değişikliğinin uygulanmasına yönelik tebliğin içine sokuşturulan bir iki önlemle gayet sessiz biçimde gerçekleştirildi.

5018 sayılı kanun üniversiteleri “özel bütçe kapsamındaki idareler” olarak tanımlayıp, kendi kapsamına alıyordu. “Bütçeye ödenekle tahsis edilen her bir harcama biriminin en üst yöneticisi(ni) harcama yetkilisi” olarak tanımlıyordu. Buraya kadar diyecek bir şey yok.

31.12.2005 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Harcama Yetkilileri Hakkındaki Genel Tebliğ ile yeni bir kurnazlık manevrası başladı.Tebliğ, Üniversite ve Yüksek Teknoloji Enstitülerinde harcama yetkililerini, Genel Sekreter, Daire Başkanı, Hukuk müşaviri, Dekan ve Yüksekokul ve Enstitü Müdürleri olarak belirliyor. Daha açık bir ifadeyle, rektör ve rektör yardımcılarını harcama yetkilisi olarak tanımıyor. YÖK’ün aşırı yetkiyle donattığı rektörlük makamının, seçimle gelen kurullar ve ara yönetim kademeleri tarafından dengelenmesini önerenler, ilk elde, “oh be!” diyebilirler. Gelgelelim bunu, YÖK düzeninin demokratikleşmesi hamlesi olarak yorumlamak mümkün değil.

Rektörün önerisiyle YÖK’ün atadığı, ne kendisi seçimle gelen ne de seçimle gelmiş bir fakülte kurulu karşısında sorumlu olan bir dekanı harcama yetkilisi yapmak, üniversitenin demokratikleşmesi değil, kralın yetkilerinin vasallarına dağıtılmasıdır. Tebliği kaleme alanların, dokunamadıkları YÖK yasasını hassas bir yerinden oyma fırsatı yakalamış oldukları inancı içinde kurnaz gülümsemelerini görür gibi oluyoruz. Tebliğin yayımlanmasının ardından Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğü Maliye bakanlığına gidip, tebliğin sakıncalarını anlatmış. Bunun üzerine, 3 Ocak’da çıkan yeni tebliğde, üniversite ve yüksek teknoloji enstitülerinin merkez yönetim örgütünde yer alan daire başkanlıkları, müdürlükler, danışmanlıklar, hukuk müşavirlikleri, uzmanlıklar ile büro ve iç hizmet görevlerini yerine getiren birimlerin harcama yetkisi rektör onayı ile kısmen veya tamamen genel sekreterde birleştirilebileceği belirtildi. Ama birleştirme suretiyle bu yetkinin ne rektörlere ne de rektör yardımcılarına verilemeyeceği bir kez daha vurgulandı. Dolayısıyla, akademik birimlere tabi olmayan, bilgi işlem merkezi, yurtlar, kütüphaneler, sosyal yardımlar gibi üniversitelerin ortak kullanım alanlarında bile harcama yetkilisi, rektör değil ancak genel sekreter olabilecek.

Denebilir ki, bu da fena değil, böylece rektörler kendilerini meşgul eden bir sürü harcama işleminden kurtulup, esas yapmaları gereken işe yoğunlaşabilirler. Ama yürürlükteki YÖK yasası üniversitelerde ita amirini rektör olarak belirlemeye devam ediyor. Dolayısıyla üzerinden harcama sorumluluğu alınmış ama denetim ve atama yetkileri bütünüyle saklı kalan bir rektörlük yaratıyor AKP hükümeti. Türkiye’de sorumsuz yetkililerden şikayet edenlerin, kurnazlıklarının yeni bir ürünü, yetkisiz sorumlu bir rektör. Çünkü 5018 sayılı kanun, rektörlerin harcamalardan bakana karşı sorumlu olduğunu belirtiyor.

Bu tebliğin uygulanmasıyla Türkiye üniversitelerinde ortaya çıkacak çatışmaları tahmin etmek zor değil. Rektörün önerisiyle atanan ama rektörde olmayan harcama yetkilerine haiz bir dekan ve bunların arasında sürecek bitmez tükenmez pazarlıklar, bütçe manevraları ve hesaplaşmalar. Ya da ne olur ne olmaz anlayışı içinde, her türlü harcama emrinin eskisinden daha fazla rektörlük makamının onayını almak üzere gönderilmesi, rektörün yetkisiz yetkilerinin daha bir şişmesi.

AKP hükümetinin “şu rektörlere bir çelme atalım” diyerek ya da rektörlere harcamalardan el çektirip, bunu profesyonel yöneticilerle sürdürmeyi özleyen üniversite anlayışının kulağına fısıldadığının cazibesine kapılarak yaptığı küçük kurnaz manevra, YÖK kanununun ilgili maddeleriyle uyuşmazlık nedeniyle gene geri tepecek gibi gözüküyor. Böylece YÖK kanunun dokunulmazlığı, AKP kurnazlığıyla bir kez daha tescillenmiş olacak.

Kurnazlıkla, beklenmedik gol atmanın verdiği geçici hazla hükümet olmanın kendini dar bir alana hapsettiğini AKP kurmaylarının anlayamadıklarını bu vesileyle bir kez daha müşahade ediyoruz. Bu küçük bir örnek elbette. Ama genel bir tavrı aydınlatıyor. Kurnazlık siyasetinin bir tarz hale gelmesi, AKP’ye muhalif duranların şüpheciliğini arttırıp, öküz altında buzağı aramayı meşrulaştırıyor. Üstelik her zaman olmasa da zaman zaman öküz altından gerçekten buzağı çıkıyor.

AKP kurmayları, küçük manevralarla, kurnazca tasarlanmış girişimlerle siyasetin ufkunu daraltmanın, onu kompo avcılığına indirgemenin esas kendileri için kurulan bir tuzak olduğunu algılayamıyorlar mı?

Radikal İki, 22.1.2006'da yayımlanmıştır