Anasayfa > Güncel Yazılar > Ergenekon'da Yeni Hamle: Darbe Tehdidi Gerçekten Bertaraf Edildi mi?

Ergenekon'da Yeni Hamle: Darbe Tehdidi Gerçekten Bertaraf Edildi mi?

Yetvart Danzikyan

07 Temmuz 2008

Temmuz başında süregiden Ergenekon soruşturması çerçevesinde eski Jandarma Kuvvetleri Komutanı emekli orgeneral Şener Eruygur, eski 1. Ordu komutanı emekli orgeneral Hurşit Tolon, emekli albay Atilla Uğur, emekli tümamiral İlker Güven, Ankara Ticaret Odası başkanı Sinan Aygün, Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay, Susurluk davasıyla ilgili eski itirafçı Osman Gürbüz gibi isimlerin gözaltına alınması ilk planda “şok”, ikinci planda ise “tepedeki isimlere mi uzanılıyor” gibi bir tepkiyle karşılandı. İkinci gün ise -bu soruşturma boyunca sık sık tanık olduğumuz üzere- muhafazakar/liberal cephe-demokrat/sol cephe ve laik/otoriter cephe hemen kendi saflarına çekildi ve gelişmeleri kendi çerçevelerinde sunmaya itina gösterir oldular. İlk günlerin tozu dumanı dağılıp da polis sorguları sona erdiğinde ise elimizdeki somut durum şudur: iki eski ordu komutanı terör örgütü kurmak ve yönetmek suçlamasıyla tutuklanarak cezaevine konmuştur. Bu komutanlara isnat edilen suç TCK’nın 312. maddesi kapsamında “cebir ve şiddet uygulayarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya ve görevlerini yapmaya kısmen ya da tamamen engellemeye teşebbüs etmek” şeklindedir. (Hürriyet, 6 Temmuz 2008) Operasyonda 21 kişi gözaltına alınmıştı ve ilk sorguların ardından Mustafa Balbay’ın da aralarında bulunduğu kimi isimler salıverildi. Eldeki veri iki eski ordu komutanının tutuklanarak Metris cezaevine gönderilmesi olduğuna göre Hükümet’in kritik bir hamlesi ile karşı karşıyayız demektir. Fakat bu hamlenin umulan sonucu doğurup doğurmayacağı, daha doğrusu ne tür bir sonuç doğuracağı konusunda az önce saydığımız üç cephenin de zihninde önemli soru işaretleri vardır ve bu soru işaretleri ve rezervler -bilhassa laik/otoriter cephedeki rezervler- hamlenin varacağı sonucu da etkileyecek çaptadır.

Oluşan şüpheler kabaca şöyle a) Hükümet yeldeğirmenlerine saldırıyor, bu soruşturmadan bir şey çıkmaz, bunlar zaten tasfiye edilmiş adamlar b) Hükümet nihayet tepedeki isimlere ulaştı ama laik/otoriter cephenin emrindeki Doğan medyası işi sulandırıyor, bu işten bir şey çıkmayacak yazık olacak c) Hükümet kapatma davasına karşı adım atmak için çok kritik bir hamle yaptı, Ordunun şimşeklerini üzerine çekti, er ya da geç Ordu sert bir cevap verecek, Türkiye hiç olmadığı kadar darbeye yakındır artık d) Hükümet düpedüz totaliter bir rejime doğru gidiyor, Ordu buna sessiz kalıyor, Ergenekon diye bir örgüt yok, Hükümet sadece kendisine muhalif isimleri yıldırıyor.

Çok kabaca şüpheler ve rezervler böyle. Şimdi cephe ayrımı yapmadan, ister muhafazakar-liberal olsun, ister demokrat sol cepheden olsun, ister laik/otoriter cepheden olsun, oluşan soru işaretlerine yakından bakalım ve belki böylece son hamlenin mahiyetini de biraz incelemiş oluruz.

a-Hükümet yeldeğirmenlerine saldırıyor: Meşru bir sorudur. Koskoca iki eski ordu komutanı tutuklanarak cezaevine gönderilmiş durumda, ama yine de meşru bir sorudur. Şu son operasyonu dışarıda bırakacak olursak, bir yıldan fazla bir süredir devam eden Ergenekon soruşturmasında hala en kritik isim Veli Küçük’tür. Susurluk Davası’nın kritik isimlerinden Veli Küçük o dönemde dava ile ilgili olarak hakkındaki iddialar nedeniyle sorgulanamamış bir isimdi, hatırlanacaktır. Halihazırdaki tutukluluk halinde kendisine ne tür bir suç isnat edileceği henüz bilinmiyor ancak dosyanın o döneme uzandığı konusunda -sorgusundaki sorular dışında- pek bir emare yok. Küçük ve arkadaşları asli olarak mevcut Hükümet aleyhinde komplo kurmak iddiasıyla gözaltına alınmış ve o çerçevede sorgulanmışlardı. Ve bu son dalga gözaltılar başlamadan önce artık Ergenekon konusundaki iddianamenin açıklanması beklenmekteydi. Ki Eruygur ve Tolon gözaltına alındı. Eruygur bilindiği gibi Nokta dergisi tarafından gün ışığına çıkarılan 2003-2004 yıllarına dair Sarıkız ve Ayışığı darbe planlarının kahramanıdır. Bu planlar eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlükleri (ve bu günlüklerin Nokta dergisinde yayımlanması) sayesinde günışığına çıkarılmışlardı. Eğer günlükler doğru olarak kabul edilirse (ki bu aşamadan sonra doğru kabul etmek gerekiyor, zira bu günlüklerin Örnek’in bilgisayarından çıktığı mahkeme kararıyla belgelendi, gerçi Örnek “bu günlüklerde bana ait olmayan ifadeler var” diyorsa da en azından o dönemde komuta kademesi içinde AKP Hükümeti’ni karşı bir darbe ya da en azından müdahale konuşulduğu artık genel kabul görüyor. O döneme yakından tanık olan gazeteciler de bu yönde planlardan haberdar olduklarını yazdılar) Eruygur’un daha o dönemde komuta kademesi içinde yalnız kaldığını görüyoruz. Yani evet, bir darbe konuşulmuş ancak halihazırdaki komuta kademesinin en tepedeki iki ismi de dahil olmak üzere diğer komutanlar bu planlara iştirak etmemişler. Yani Eruygur daha o dönemde aslında tasfiye edilmiş. TSK’yı yakında izleyen kimi çevreler 2007-2008 döneminde komuta kademesine otomatik olarak yükselecek isimlerin kendilerini bekleyecek bir genelkurmay başkanlığı varken durduk yere Eruygur gibi bir isme (jandarma komutanı) Devlet Konseyi Başkanlığı gibi bir makamı teslim etmelerinin zaten beklenmemesi gerektiğine işaret ediyor. Bu kadar ayrıntıya da gerek yok, soğukkanlı bir bakış, şimdiki komuta kademesinin Kıbrıs konusunda cüretkar bir diplomatik hamleyi gerekçe göstererek darbe yapmanın çok mantıksız olduğunu görebilecek kapasiteye sahip olduklarını zaten teslim eder. Özetle, Eruygur ve Tolon zaten o dönemde “maceracı” olarak görülmüş ve komuta kademesinden uzaklaştırılmış isimlerdir. Dolayısıyla “AKP hükümeti Ordunun zaten gözden çıkardığı isimlerle uğraşarak yeldeğirmenlerini dövmektedir” görüşü o kadar da yabana atılmamalı. Ancak az önce de altını çizdiğimiz gibi söz konusu iki isim kuvvet komutanlığı yapmış orgenerallerdir ve bu tutuklamaların bu iki isme fikrî düzeyde yakınlık duyan TSK kadrolarında tepki yaratması beklenebilir.

Bu görüşteki asıl merama gelecek olursak. Yani “AKP bu hamle ile kapatma davasında aleyhine çıkacak bir sonucu engellemeye çalışıyorsa, yanılıyor” görüşüne gelecek olursak, net bir hüküm vermek zor. Laik/otoriter cephenin kapatma davası başladığından beri daha, nasıl desek, daha “incelikli” bir çizgi yürüttüğü aşikar. Son olarak Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelerde türbanı serbest bırakan Anayasa değişikliğini iptal etme kararında bunu gördük. Dolayısıyla laik/otoriter cephenin Eruygur, Sinan Aygün gibi isimlerin yaratacağı bir kaos planına bel bağlamadığını pekala düşünebiliriz. Şu gün içinde yaşadığımız yargı vesayeti rejimi zaten bu gibi isimlerin faaliyetleri ile kurulmadı. Dolayısıyla bu isimlerin tutuklanması ya da tasfiye edilmesi ile laik/otoriter cephenin tamamen geri çekileceğini düşünmek, nasıl desek biraz erken bir hüküm olabilir. Ancak bu son hamle kritiktir, her kadronun cesaret edebileceği bir hamle değildir, darbe geleneğimizde her çizginin değilse de bir çizginin artık ömrünü doldurduğunu söylemek herhalde mümkündür.

b-Hükümet nihayet tepedeki isimlere ulaştı ama Doğan medyası işi sulandırıyor: Meşru bir görüştür. Ergenekon soruşturmasının başlamasından bir dönem sonra, yani soruşturmaya AKP Hükümeti’nin rengini vermesinden sonra, 22 Temmuz seçimleri ile birlikte tamamen laik/otoriter cepheye katılmış bulunan Doğan medyası, soruşturmanın esasını bir kenara bırakıp Hükümet ve savcılık makamının yalpalamalarına odaklanmış, buralarda atılan yanlış adımları öne çıkarmaya başlamıştır. AKP Hükümeti’nin soruşturmayı mükemmelen yürüttüğünü söyleyemeyiz. Hatta soruşturmanın asgari şartlar temin edilerek yürütüldüğünü de söyleyemeyiz. Veli Küçük ile Şener Eruygur arasında organik bir bağ olup olmadığını hukuki manada henüz bilmiyoruz. Ümraniye’de ele geçirilen el bombaları ile Eruygur, Tolon ve Sinan Aygün arasında bir bağlantı olup olmadığını da henüz bilmiyoruz. Ancak Eruygur’un, görev dönemi sırasında seçilmiş bir hükümete karşı darbe planları yaptığını artık üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Bu aleyhinde darbe planları yapılan Hükümet’i sevmiyor olabilirsiniz. Darbe planlarını ciddi bulmuyor da olabilirsiz. Tutuklanan isimleri üç beş maceracı olarak da görüyor olabilirsiniz. Ancak yürütülen yayın politikasının sonucu, mefhum-u muhalifinden hareketle, dosya hakkında hüküm vermiş olmaktır. Yani “soruşturmanın arkasında AKP olduğuna göre, bu dosya taraflı bir dosyadır, biz de karşı tarafta olduğumuza göre bu soruşturmayı pekala baltalayabiliriz” demektir. Yok eğer böyle değilse, 4 günlük gözaltı süresini “Ziverbey Köşkü’ndeki gibi” bir başlıkla sunmayı nasıl açıklayacağız? (6 Temmuz 2008, Hürriyet) Darbe döneminde işkence edilen tutuklularla poliste gözaltı süresinin kanunun elverdiği en uzun şekilde kullanıldığı zanlıları aynı kefeye koymak, nasıl derler, biraz art niyetlilik olmuyor mu? Şu çok açık ki, Doğan grubu, bilhassa da Hürriyet gazetesi hükmünü vermiştir, iddianame ne şekilde çıkarsa çıksın, mahkeme ne tür bir karar verirse versin, onlar bu davanın kamuoyu gözünde “balon bir dava” olarak görülmesi için ellerinden geleni yapacaklardır. Bu, şunu gösteriyor. Yani Doğan grubunun Veli Küçük, Şener Eruygur gibi isimlerin yargılandığı-yargılanacağı bir davayı sulandırmaya çalışması, şunu gösteriyor: Laik/otoriter cephenin AKP sonrası hesapları ciddidir ve artık iyice şekillenmiştir. Bu hesaplar nihayete varır mı, yani evdeki hesap çarşıya uyar mı, net bir hüküm bildirmek zor. Doğan grubunun yanına geçtiği siyasi hareketleri başarıya ulaştırma sicili pek parlak değil. Ancak karşısına geçtiği siyasi hareketleri hayli yıprattığını biliyoruz. Ancak mevcut durum öncekilere pek benzemiyor. Kuvvetli bir halk desteğine sahip ve şu kuşatmadan çıkma ihtimali (ama koşulların değişmesi, ama laik/otoriter cephenin karar mekanizmalarındaki denge değişiklikleri vesilesiyle) hiç de az olmayan bir siyasi hareket var karşısında Doğan grubunun. Ne derler, zaman gösterecek.

c-Hükümet kritik bir hamle yaptı, Ordu er ya da geç sert cevap verecek, darbe aslında daha yakın: Yabana atamayız bu görüşü de. Eruygur pek bilinmez ama Hurşit Tolon’un mevcut komuta kademesi ile iyi ilişkiler içinde olduğu biliniyor. İlginç olan şu ki Veli Küçük’ün gözaltına alınmasından sonra kamuoyunda bir hakim görüş oluşmuştu, bilindiği gibi. İşte “bu operasyon Ordu ile mutabakat halinde yapılmıştır..” yönünde. Bu son gözaltılardan sonra da söz konusu görüş “Evet mutabakat kesin, başka türlü olamaz, hatta Haziran ayındaki Erdoğan-Başbuğ görüşmesinde bu konu görüşülmüş olmalı” şeklinde tahkim edildi. Her görüşten köşe yazarı ve televizyon yorumcusu, ilk gün bu görüşü bol bol dile getirdiler. Ki zaten uzun süredir genel kabul gören bir görüş bu. Gözaltıların hemen ertesi gününde Kara Kuvvetleri Komutanı (ve çok çok büyük bir sürpriz olmazsa müstakbel Genelkurmay başkanı) İlker Başbuğ bir vesileyle kameraların karşısına çıktı ve bu yorumlara net bir dille karşı çıktı. Hayır, bu konu Erdoğan ile yaptığı görüşmede gündeme gelmemişti ve bu tür yorumlar ancak komplo teorisi sayılabilirdi. Açıklama boyunca Başbuğ, operasyonla ilgili olarak TSK’nın tepki içinde olduğunu ima edecek bir söz söylememeye gayret gösterdi. Aynı gün Başbakanlık’tan da bu yönde bir yazılı açıklama geldi. İlk planda şu düşünülebilir: “Herhalde, ‘evet biz böyle bir görüşme yaptık, son gözaltıları birlikte planladık,’ diyecek değillerdi” . Dolayısıyla bu düşünce geçerliliğini korumakla birlikte, küçük bir ihtimal olsa da, tam tersi de mümkün. Yani Hükümet Ordunun komuta kademesini ofsaytta yakaladığını düşünerek böyle bir hamle yapmış olabilir. Hatta ve hatta evet, genel bir mutabakat içinde hareket edilmiştir belki de ama gözaltıların ve tutuklamaların kamuoyunda yarattığı yankıya bakarak TSK’daki alt kademeler yukarıya doğru bir tazyik hareketi de oluşturabilirler. İhtimal dışı denemez herhalde. Şu gün, yani 6 Temmuz itibariyle “AKP hiç olmadığı kadar iktidarını tahkim etmiş durumdadır, kendisine karşı darbe planlayan paşaları içeri tıkmıştır, hiçbir hükümet buna cesaret edememişti” demek ne kadar mümkün ise; “Kamuoyu, klasik manada bir darbeye değilse bile TSK’dan gelecek sert bir muhtıra ve sonrasında oluşacak bir türbülans -kapatma davasını da hesaba katın- neticesinde oluşacak bir ara dönem hükümetine hiç olmadığı kadar yakındır” demek de o kadar mümkün. Daha önce de vurguladığım (bkz: Devlet karar arifesinde: AKP ile mi, AKP’siz mi?, Birikim, sayı 230-231) Anayasa Mahkemesi’nin türban kararı ile bir cins darbe rejiminin zaten kurulmuş olduğu, şu aşamadan sonra AKP’nin statüko-dışı yanlarının zaten törpülendiği görüşüne sadık kalacak olursam, şunu da diyebilirim ki AKP’nin devre dışı bırakılma planı hâlâ masadadır ve şu son hamle laik/otoriter cephenin işini zorlaştırmamış, hatta bir açıdan bakıldığında kolaylaştırmıştır. Sonbaharda, kapatma davası kararı ile hayata geçirilmesi an meselesi olacak planın uygulanıp uygulanmayacağı; hâlâ dünya ve Türkiye ekseninde yaşanacak gelişmelere bağlıdır.

d- Hükümet düpedüz totaliter bir rejime doğru gidiyor, Ergenekon diye bir örgüt yok, Hükümet sadece kendisine muhalif isimleri yıldırıyor: Çeşitli açılardan yanlı bir argüman olmakla birlikte, birinci ve üçüncü önermede gerçeklik payı yok demek, zor. İlhan Selçuk ve Mustafa Balbay gibi isimler büyük gözaltı gösterileri eşliğinde nezarete alınmış ve daha sonra serbest bırakılmışlardır. Savcılık sorgularından basına yansıyan bilgiler bu sorgularda dişe dokunur sorular sorulmadığı yönündedir. Bu tip sorular sorulacaksa böylesine gösteriler eşliğinde bu tip isimlerin gözaltına alınmasında art niyet aramak doğal. Veli Küçük de dahil olmak üzere bir çok isme sorulan sorulardan biri “Bu hükümeti neden sevmiyorsun” türünden -bu çapta bir operasyonda tuhaf kaçan- sorudur. Can Dündar’ın 5 Temmuz günkü Milliyet’teki yazısında dile getirdiği şüpheler yabana atılmamalı. (Uzun uzun özetlemek zor, Dündar’ın yazdığına göre olay şöyle gelişiyor: Can Dündar aylar önce soruşturmanın savcısı Zekeriya Öz ile Doğan Öz’ü isim benzerliğinden de yola çıkarak aynı yazıda anıyor, bunun üzerine Zekeriye Öz Dündar’ı ifade vermeye çağırıyor, “Beni hedef gösteriyorsun” dedikten sonra Ergenekon kitabı ile ilgili sorular yöneltiyor, soruşturmanın gidişatı hakkında 2 saat kadar konuşuyor, sohbetin bir aşamasında Dündar’a “tutuklulardan biri Ergenekon kitabını Can Dündar’a Veli küçük yazdırdı şeklinde ifade verdi” diyor vs. Can Dündar’ın yazdıklarından çıkan sonuç, soruşturmanın biraz rastgele yürüdüğü şeklinde.) Keza emekli kıdemli albay Erdal Sarızeybek’in yine soruşturmayı yürüten savcı Zekeriya Öz’e verdiği ifadede dikkat çektiği noktalar da yabana atılmamalı. Buna göre Öz, Sarızeybek’e “Siz iyi bir subaymışsınız, sizi general yapmamışlar, hakkınızı yemişler, Ersöz ve Eruygur hakkında bildiklerinizi anlatın” şeklinde sorular yöneltmiş. Tüm bunlara ilave olarak AKP yanlısı medyanın da bu son gözaltı dalgasındaki performansı da öncekileri aratmadı. Kesinlik taşımayan bir “7 Temmuz kaos planı” yine devreye sokuldu, -Doğan grubundan olmayan gazeteciler de bu planın gerçekliğinden ciddi biçimde şüphe duymaktalar- zanlıların çoğu yine bu gazeteler tarafından mahkum edildi. Hükümet’in dosya ile ne derece iç içe olduğu şu an bilinemiyor. Hükümet’in soruşturmayı ne şekilde yönlendirdiği şu an bilinemiyor. Ve tüm bu “prosedür-dışı” hamleler soruşturmanın selametine gölge düşürüyor, Doğan grubuna aradığı fırsatları veriyor, soruşturmanın varacağı sonucu şimdiden gölgeliyor.

Tüm bu soru işaretlerini, tahminleri, öngörüleri bir tarafta tutup eldeki mevcut resme bakacak olursak. Birkaç not çıkarmak mümkün.

1-AKP Hükümeti, tüm gücünü kendisine yönelik bir komployu ortaya çıkarmaya hasretmiştir. Soruşturmanın daha derinlere inmesini beklememek gerekir. Daha derinlere derken şunu kastediyoruz: Kabaca 1980’lerin başlarından bu yana bilhassa Güneydoğu’da işlenen fail-i meçhul cinayetlerin başını çektiği devletin kirli işlerinin ortaya çıkarıldığı, sorumlularının yargı önüne çıkarılıp hesap verebildiği bir soruşturma. Bunu yapmaya AKP’nin çeşitli sebeplerle gücü yoktur. AKP’nin buna niyeti de yoktur. AKP kadrolarının böyle bir meselesi yoktur. AKP tabanının böyle bir derdi yoktur. Şemdinli vakası bunun en iyi örneğidir. Mevcut komuta kademesi bu olayda AKP Hükümeti’nin gideceği sınırı çizmiş, Hükümet de bu sınırı şevkle benimsemiştir. Dolayısıyla soruşturmanın gideceği yer, herhalde şu “Hükümet aleyhinde komplo” ile sınırlı kalacak gibi görünüyor. Ki bu konuda bile çok da rahat olmamak lazım. Daha önce de dikkat çektiğimiz gibi, zayıf bir iddianame sonucunda şu tutuklanan kadroların büyük bir tantana içinde serbest kalması, Hükümet’i hiç hesaplamadığı derecede zor durumda bırakabilir. Devletin kirli işleri bahsinde ise şu son operasyonla gözaltına alınan ve tutuklanan eski itirafçı Osman Gürbüz’ün ne şekilde, ne ciddiyette sorgulanacağı bir tür emare olacaktır.

2-Ordunun daha 2004 yılında tasfiye ettiği, eski model darbelere bel bağlamış komutanların devre dışı bırakılma ihtimali bile, toplumu psikolojik olarak “darbe gelebilir” ihtimaline hazırlıyorsa eğer (ve tabii medya da bu havayı körüklüyorsa eğer) şu bahsedilen kadrolar tasfiye edilse dahi, toplumda, bilhassa da laik tabanda ve establishment denilen kesimde “iktidarı seçilmiş bir hükümete bırakma” konusunda hâlâ bir direnç olduğu, olacağı görülüyor. Bu eğilim, Türkiye’de azınlıkta değildir. Bu eğilimde olmasa da, serbest seçimlere inanan muhafazakar kesimde dahi “Orduyu çok kızdırmamak lazım” zihniyeti hâlâ geçerliliğini korumakta. Son dalgada bunun emareleri de görüldü. Yani TSK ve laik/otoriter cephe, hiç böyle bir planları olmasa dahi, mevcut atmosferi kendi lehlerinde kullanabilecek durumdadırlar aslında. Şimdilik şunu söylemek mümkün: otoritelerin meydan savaşı sürüyor, AKP’ye hangi şekilde darbe “yapılmayacağı” ortaya çıktı, ancak bir yandan da darbe tehdidi uzaklaştıkça, belki de yakınlaşıyor..