Anasayfa > Güncel Yazılar > Erdoğan'ın Yükü, Türkiye'nin Kamburu

Erdoğan'ın Yükü, Türkiye'nin Kamburu

Ahmet Alış

11 Mart 2014

I.

İkinci Meşrutiyet Dönemi’ne dair aldığım enfes derslerden birisini Ahmet Kuyaş misafir olarak Boğaziçi Üniversitesi’nde vermekteydi. Ahmet Hoca, o çokça bilinen ‘olsa da kodum, olmasa da kodum’ hikâyesini aktarıp, hem de hiç sansürlemeden, 1908 ve sonrası Türkiye’sinin nasıl anlaşılması gerektiğini çok güzel özetlemişti. Zira haklı bir şekilde gerek İttihatçıların gerekse sonradan Kemalist olarak bilinecek grupların siyaseten ve ahlaken yaptıkları şey öyleydi: ‘olsa da kodum, olmasa da kodum...’ Yani kaçış yoktu.

Aslında bana göre Türkiye’deki güncel tartışmalar çoğu zaman için 1960’ları ve 70’leri hatırlatmaktadır. 1908’ler yerine, her ne kadar bu tarihlerde analiz etmek ve anakronik durumlara düşmeden benzerlikler ve bağlantılar kurmak için önemliyse de, 27 Mayıs 1960 sonrası Türkiye birçok aktüel meseleyi anlamak için önemlidir. Demokrat Parti’nin (1950-1960) dörtlü takrir (1945) diye bilinen o meşhur ayrışma vesilesiyle imzacı Celal Bayar, Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuad Köprülü tarafından 1946 yılında kurulduğunu ve aslında siyasaları ve ideolojik çerçeve açısından CHP’den kopma (çok da farklı bir yeni tür olarak değil ama) bir hareket olduğunu nedense sürekli unutma eğilimindeyiz.

AKP daha ilk başlardan itibaren kendini DP’nin varisi olarak ortaya koyarken bu meselenin 1960 sonrasında Yeni Türkiye Partisi ve Adalet Partisi diye oluşan iki partiyle ilk olarak ortaya çıktığını hatırlamak gerekir. 1964’te Süleyman Demirel’in parti başkanı seçilmesiyle 1965 genel seçimlerinden 12 Mart 1971 muhtırasına kadar CHP’nin birkaç yıl devam ettirmek istediği koalisyon hükümetlerine son vermişti. O zaman varlık gösteremediği için YTP’nin değil de AP’nin varisi mi olduğunu söylemektedir AKP? Tam emin olmasam da, belki de yaptıklarıyla aslında bu dönemi ve 2014-2015’teki seçim performansıyla da 1973-1980 Türkiye’si ve daha çok Milliyetçi Cephe hükümetleriyle bilinen o en çalkantılı ve en karanlık döneme benzer bir şekilde mi hükümetini devam ettirecek, bunu göreceğiz.

II.

AKP’nin bir arada olamayacak kesimleri 10 yıldır bir araya getirmesi önemli bir husus. Turgut Özal bu noktada hem Anavatan Partisi hem de siyasi kabiliyetleri açısından Erdoğan’ın siyaseten çok benzediği bir kişidir. O da zamanın ruhuna göre ‘askere kafa tutmuş,’ 12 Eylül sonrası siyasi atmosferde seçimlerde başarılı olmuş, ekonomide neo-liberal ve piyasacı hareketin başını çekmiş ve ‘komplolar’ görmüştü, en son Kürt meselesinin çözümü için adımlar atmak istemiş, Türkiye’deki Kürt hareketinin temsilcileri ve daha özelde Abdullah Öcalan ve PKK ile masaya oturulacağı izlenimi vermiş, mektuplar gidip gelmişti.

Daha başından beri, Başbakan Erdoğan’ın siyasi geçmişinden hareketle, Erdoğan’ın en fazla bir ‘siyasi parti başkanı’ veya ‘başbakan’ veya ‘cumhurbaşkanı’ olabileceği malum bir konudur. Bugün açık bir yok etme savaşı içine gittiği Fethullah Gülen gibi, ya da içinden çıkıp siyaseti öğrendiği hareketin başındaki Necmeddin Erbakan gibi bir ‘karizmatik lider’ yahut ‘ideolog’ vb. hususiyetleri olan aynı zamanda da siyasette de söyleyecek sözleri olan ‘önder’ birisi değildir. Nitekim fikri olarak tıpkı, yine sağ hareketten örnek vererek, Devlet Bahçeli nasıl ki Alparslan Türkeş gibi bir ‘lider’ ‘ideolog’ vs. olamayacaksa, Erdoğan da hiçbir zaman Erbakan gibi olamayacaktır. Her ne kadar ‘çılgın projeler’ veya ‘vizyonlar’ üretir gibi görünse de, aslında Erdoğan’ın entelektüel dünyasında, bir ‘ütopya’ yoktur ve çevresinde de o ütopyaya gönül veren ‘yoldaşları’ yoktur. O yüzden de böyle bir ‘ütopya,’ ‘ülkü’ veya ‘dava’yı paylaşanları anlaması, o müritleri, inananları, yoldaşları kavraması zor görünüyor. Aksine, Erdoğan’ın partizanları, seçmenleri ve her iktidarda olduğu gibi çevresine dolanan yandaşları vardır sadece ki kendisi ancak bu tür bir havuzda insanları bir araya çekebilecek geçmişe ve gelecek vaadine sahip görünmektedir.

III.

Türkiye’de iktidarın karşısında bir istemi olan her kesime ve özellikle PKK’ye yıllarca ‘çete’ ‘çapulcu’ ‘hain’ vb. ithamlarla yüklenildi. Zira kimin ne ve ne kadar olduğu bilinse de, devlet bir taraftan bildiğini diğer taraftan bilinmesi gerekeni dengelerken ‘dil seçimini’ ona göre yapar.

AKP’nin devlet aklıyla, Ortadoğu’da muktedir olma refleksleriyle hareket ettiğini en çok da kullandığı ‘dil’ yoluyla görmek mümkün. Fakat bizim gibi masa başında oturup birçok şeyi ve aktörü, aksiyonun çok da bir parçası olmadan, tıpkı gözünü uzaydan ve yıldızlardan ayırmayan uzay bilimciler gibi, astronotun düşünmek zorunda kaldığı birçok pratik meseleye takılmadan, -şeyleri- konuşanların durumu farklıdır. Bu siyasete ne kadar fayda sağlar bilinmez.

Siyasi aktörlerin rüştünü tanımamak Türkiye’de onlarca örnek verilebilecek ve çokça görülen bir durumdur. Öyle ki, şimdi ‘Cemaat'in de bir rüştü olduğu artık ‘reşit’ olduğu ve kendine göre ‘tercihleri’ olabileceği, paternalist bir şekilde dikkate bile alınmıyor. Tıpkı Kürt hareketinde olduğu gibi aslında. Bu da haliyle o ‘rüşt’ sahiplerini biraz daha yabancılaştırıyor. Bu ikili çatışma su yüzüne çıktığından beri iki tarafın yayın organlarını karşılıklı okuduğumdan, artık iki tarafından da kendisini ‘diğerine’ anlatma derdi, en fazla bir haftadan sonra, kalmadı. Hele bir diğerini anlamak ‘empati’ yapmak daha başından beri yok ki bu Türkiye siyasi kültürünün, geçmişinin doğasına aykırı.

IV.

Herkesin bildiği sır olan ‘rüşvet ve usulsüzlükler’ bir o kadar da ‘yasadışı dinleme ve dayatmalar’ için çokça bir şey söylemeye gerek yok. Cemaat tarafı bize doğruyu söylerken doğru olmayan bir yöntemle şimdiye kadar daha çok tahayyül düzeyinde kalan ‘gerçek’ iktidar savaşından nasıl çıkar, nereye kadar çıkar kestirmek zor. Aynı şekilde AKP ve Erdoğan, çok iyi bildikleri ‘dövüşü,’ kazansalar da, ellerindekini nasıl tutup bunu tarihe nasıl yazacakları hususunda deneyimli değiller. Hele ki ‘kurucu meclis’ olarak anılacak anayasa yapma mevzusu çoktan unutulmuşken, attıkları adımların ve yaptıkları kanunların geleceği de kesin görünmemektedir.

Daha başından beri (2001) en fazla %25-30 oy yükünü kaldırabileceğine inandığım AKP’nin sırtına yüklenen ağırlığın sorumlusu (yüklendiği şeyle yaptıklarının değil, haliyle) en çok da Sosyal Demokratlar ve 1960’lardaki TİP gibi 1980’lerdeki gibi SHP gibi partilerin olmamasıdır. Kürtler açısından savaşın ve çatışmaların halen sürüyor olması bir nedendir. Türkiye açısından bakıldığında bir tek bürokratların işine yarayan AKP’nin bu oy oranı, rantın ve ‘iktidar’ alanının genişletilmesinde etkili oldu. Bürokratların huyudur, kamu yönetimi söz konusu olduğunda kendi kontrolündeki bütçeyi, personel sayısını artırması yeterdir ki siyasiler de devleti çoğu zaman bürokrasiden ibaret gördükleri için bu yönelimleriyle ülke gerçeğini karıştırabiliyorlar.

Hükümet nezdinde, sanırım içindeki ve çevresindeki herkesin bildiği ama kılıfını uydurduğu, legal olmasa da meşrudur diye okuduğu ‘hayırlı bir iş için’ kullanmak üzere yapılanlara, aslında ‘caizdir’ şeklinde yorumlanan iç muhasebelere, dini ve ahlaki tartmalara girdikten sonra sessiz kalınması da önemlidir. Bu olaylar kamuya çıktıktan sonra, herkes ‘4 bakanın’ istifasına odaklanırken, benim için daha çok, Ali Babacan, Mehmet Şimşek gibi, hem Türkiye’de hem de dışarıda çokça saygı duyulan ve aslında işini teknik ve siyasi düzeyde iyi yapan isimler gelmişti. Fakat sonraki beyanlarından da anlaşılacağı gibi ki kendilerine verilen talimatların boyutunu bilmeden, aksine iktidarın topyekûn dağılmasına yol açacak bir ‘istiklal’ savaşı yürütülmekteydi. En son, sessiz kalma ustası cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün tartışmalı ve özellikle Avrupa tarafından hayal kırıklığıyla bakılan kanunlara onay vermesi de meselenin bir noktada 78 kuşağı İslamcı Gençliği ve ‘Yenilikçi Kanadın’ iktidarda kalma savaşı olduğunu bir kez daha hatırlattı.

V.

Bundan sonra AKP’nin bir anda siyaset sahnesinden silinmesini beklemek (mesela 30Mart Yerel Seçimlerinde veya Ağustos ayındaki Cumhurbaşkanlığı Seçiminde) doğru olmaz, ama bir daha %50 oy oranını görmesi de mümkün görünmemektedir. Hatta en fazla bu sene cumhurbaşkanlığı seçimlerini (Abdullah Gül aday olursa şayet) kazanabilir ve erkene alınmazsa 2015’teki genel seçimlerini birinci parti olarak (ama %40’lara bile varması zor görünen bir oy oranıyla) geçmesi mümkün olan AKP ve Erdoğan, asıl var olma savaşını, bürokratik olanını değil, 2015’ten sonra bu sefer gerçekten de ‘halk ve sandık’ nezdinde verecektir. Kanaatimce, Türkiye’de ‘iki-partili’ sistem, ülkenin siyaseti kaldıramadığından, bir kez daha sona yaklaşmaktadır.

Son olarak, tüm bu olanlar olurken, PKK’nin ilk defa Türkiye kamuoyu karşısında demonize edilmediği ve hükümet düzeyinde muhatap bulmuş olması ve süregiden ateşkes durumu ne kadar sürer sorgulamak gerekir. Kanaatimce artık Öcalan ve PKK ittifakı bile Erdoğan’ı kurtaramaz. 1980’lerin ikinci yarısından başlayarak ‘muhatap bulma’ mevzusuna çok enerji harcamış ve çokça hayal kırıklığı yaşamış PKK’nin ‘muhatap kayması’ diye tabir edebileceğimiz duruma hazırlıklı olup olmadığı belli değil, zira yakın gelecek tam da buna işaret etmektedir ve bugün Türkiye siyasetini (bu sebeple sandık sonuçlarını) belirleyen en önemli unsur ekonomi iken ikinci sırada (çatışmalar durduğu için şimdilik) uzun bir süre daha Kürt meselesi gelecektir, yani Cemaat ve Hükümet çatışması en fazla üçüncü sırada yer alabilir.