Anasayfa > Güncel Yazılar > Çocuklarımız Neleri Sevmiyorlar ki?

Çocuklarımız Neleri Sevmiyorlar ki?

Fırat Konuşlu

14 Mart 2014

Bu yazıyı ilk yazmaya başladığımda yüreğimizi Ali İsmail Korkmaz’ın annesi yakıyordu. Ağlıyordu, koca bir futbol stadyumunun içinde. Çağları aşan acılar, şekil değiştirse de kendini tekrarlıyordu. Benjamin’in dediği üzere ezilenlerin tarihi tek bir felaketten ibaretti zira. Yüzyıllar evvel ya bir arenanın, bir şehir meydanının, ya bir kilisenin, havranın, caminin tanık olduğu iktidar sembolleri olan mekanların içinde “küçük” insanların “küçük” gözyaşlarının yaşattığı karşıtlığı düşünelim.

Bu yazıyı yeniden elime aldığımda, Berkin Elvan yakıyordu yüreğimizi, dev bir hastanenin içinde küçücük kalmış nefes almayan bedeniyle. Ali’nin fotoğraflarında hissettiğim şey, Berkin’in fotoğraflarında da vardı; o oyun oynayan bir çocuktu. Hayatı oyunla, oyunun neşesiyle ve kederiyle örgütlüyordu. Devrim dediğin nedir ki, uzun uzadıya laflar etmeye gerek yok. Çocuklarımızın özgürce ve eşitçe sokaklarda oyun oynayabilmesidir devrim. Onlar da emir kulu ve ekmeğinin peşinde diyerek meşrulaştırılan bir polis şiddetinin asıl ekmeğinin peşinde olan ufacık bir yavruyu öldürmediği gündür. Şehir meydanlarında futbol, saklambaç oynadığımız, uçurtma uçurduğumuz gündür. Bu duygular siyasetidir. Ama önce biraz daha aklı ve bilgiyi çağırıp yüreğimizin atacağı alanı tanımlayacak kısmına geçelim yazının:

Futbolun Türkiye’nin politik gündemini meşgul etmesi yeni bir olay değil. 90’larda milliyetçilikle iç içe girmesi, yerel yönetimlerde, hatta ülkenin genel yönetiminde de (Başbakan ya da Cumhurbaşkanı’nın doğdukları illerin takımlarının Süper Lig’e yükselmesi gibi hadislerde gördüğümüz üzere) bir rant-oy-ödenek unsuru olarak gündemde yer alması, ideolojik duruşları olan tribün gruplarının kendilerini daha ikonografik olarak ifade etmeye başlamaları biçiminde ana hatlarıyla ifade edilebilir. Bunlar elbette politizasyonun oldukça net göstergeleri, zaten futbol tarihindeki benzer siyasi etkileşimlerle doğrudan politik meselelerin göbeğinde bir popüler kültür unsurudur. Örnekler bu minvalde çoğaltılabilir. Fakat bunun ötesinde futbol sadece yalın haliyle bile politik bir meseledir ki bu yazı bu çok basit ve genel haller ile yani futbolun ve de oyunun kendiliğinden halleriyle, bu makro politik haller arasında bir çizginin çekilebileceğini iddia ederek, günümüzde, futbol-Gezi Parkı ilişkisi üzerinden başka bir boyutla gündelik hayat-oyun-iktidar ilişkisine dair bir şeyler söylemek istemektedir.

Futbolun en yalın halinin politik olmasını basit bir mahalle maçı alegorisi ile anlatabilirim sanıyorum. Futbol diğer top ile oynanan takım oyunlarından top ve boş alandan farklı olarak ek bir malzeme gerektirmemesi, yani bir pota-file vs. ihtiyacı duymaması sebebiyle her şeyin ötesinde her toplumsal sınıfın potansiyel olarak dahil olabileceği bir sınıfsal karşılaşma alanıdır. Örneğin basketbolun oynanabilmesi için gerekli olan alanın ya bir “devlet okuluna giriş iznine” ya da “güvenlikli bir sitenin basketbol sahasına sahip olmak” olduğu gerçeğine karşı her mahalle arası “potansiyel olarak” herkesindir. Sadece potansiyel olarak diyorum çünkü orada mülkiyet ilişkisi ve o mülkiyet ilişkisine başkaldırının en yalın hallerinden biriyle karşılaşırız. “Gidin kendi evinizin önünde oynayın” ile “burada biz oynayacağız çünkü burası bizim sokak” ile kendini gösteren sahip olma ilişkisi “top benim topum istediğimi oynatırım”[2]cümlesindeki mülkiyet ilişkisine yolculuk eder. Burada bir çocuk için ilk kolektif karşı çıkış, mücadele başlar, iktidarı idare etme, oyalama (“tamam teyze ses yapmadan oynayacağız) ya da doğrudan ona karşı çıkarak (“nerede oynayalım top oynayacak yer mi var”; “burası bizim de kapımızın önü sen karışamazsın”) biçimlerinde kendini gösterir. Günümüzde mahalle aralarında yapılan maçların en azından yaşantımın geçtiği mahallelerde gördüğüm kadarıyla ortadan kalkmasının, mutlaka kent siyasetinin mekanı getirdiği hal ile alakası da vardı. Çünkü artık sokak kalmamıştı, artan binalar ve artan park yerleri, çocukluğumuzun top oynanacak yerlerini kaplamıştı, apartman sakinleri, “teyzeler” savaşı kazanmıştı.

Aynı hikaye daha makro düzey politik olanla, kurumlarla da ilişkilendirilerek anlatılabilir. Lefebvre’nin kapitalizmin sorunun mekan sorunu olduğu yönündeki değerlendirmesinin çok basit bir örneği olan bu mesele, kendini niteliksel olarak “top sahipleri”- “top oynanacak mekanların sahipleri” olan büyük kurumlarla, futbol takımlarıyla, devletle, belediye başkanlarıyla, sponsorlarla, yayıncı kuruluşlarla ilişkilendirir. Futbolu gitgide daha fazla eline alan kapitalizmin tarihsel olarak devlet-kültür ile birlikte büründüğü biçime karşı verilecek mücadele, esasında mahalle arasındaki oyunumuzu geri kazanma mücadelesidir. Çocukluğumda “bedava” olarak televizyondan izlediğim takımımı izleyebilmek için aylık bir miktar para ödemek zorunda kalmak, tribünden izleyebilmek için maaşının önemli bir kısmını maç biletine ayırmak zorunda olmak ile basit bir şekilde kendini hissettiren bu durum, kurumsallaşma-tekelleşme-metalaşma ilişkileriyle asıl sahibi olan taraftarın elinden alınıp para babalarının kontrolüne verilen takımıma politik olarak karşı durma, ama onu yalnız bırakmak istememe ve sürekli bu çelişkiden kaynaklı gerilimi içinde hissetme şekline kadar uzanır.

Bahsettiğim mücadelenin bizlerin nasıl gündelik mücadelemiz olduğunun örneğine tekrardan mahalle maçı alegorisine dönerek cevap vereyim. Fenerbahçe-Kasımpaşa maçında tribünlerin ismini bağırdığı Ali İsmail Korkmaz, yaşı itibariyle mahalle maçlarının son yıllarını yakalamış bir çocuktu. Diğer Gezi Şehitleri de öyle. Çocukluğunu 90larda geçirmiş bir kuşağın, politikliğini işte tam da bu bilinç düzeyinde aramak gerekiyor, gündelik olanla iktidarın ilişkisinde. Mahalle maçında sesini çıkaran çocuklar sonra hiç politik kitaplar okumadılar belki ama mahalle maçı onlara futbolu öğretirken politik bir şeyler de öğretti. Yoksa hayatı o hafta takımının üç puan almasından başka bir şey olmayan kişinin birden politize olmasını ve bir anda kendini politik kimlikle ifade eden taraftar gruplarının içinde bulmasını, o güne kadar görmediği bir adamı, örneğin Deniz Gezmiş’i takımının atkısında gördükten sonra merak edip bu adam ne için savaşmış diye araştırmaya başlamasını hiçbir zaman anlayamayız. [3] Burada saf bir bilinçlenme halinden bahsetmiyorum. Sokaklarda “adalet için yürüyen”, Ali İsmail Korkmaz için bağıran Fenerbahçelilerin, tribünden Hırsız Tayyip Erdoğan diye bağıran aynı Fenerbahçelilerin, takımlarının asbaşkanının ismi yolsuzluk tapelerinde geçen, havaalanı projesinin ortaklarından Nihat Özdemir olması elbette büyük bir çelişkidir. Ya da hala bir ölçüde muğlakta olsa da, şike yapmış bir takımın taraftarı olmaları da bir çelişkidir. Ama zaten gündelik bilinçten hareket eden bir politik hat tanımlıyorsak zaten bu çelişkilerle doludur ki zaten bu çelişkileri terkketmeyip onları onarmak için mücadele etmemiz de bu yüzdendir.

Futbol en büyük oyunların başında geliyor elbette. Gerek sanal ortamlara “gerçekçilik” vurgusuyla aktarılan türlerinde olsun, gerek televizyon ekranlarında büyük pazarlama stratejilerinin ürünlerinden olsun, oldukça büyük bir oyun. Fakat “oyunun” kendiliğinden haline bakıp, oyunlar arası toplumsal hiyerarşiyi kaldırıp, genel olarak “oyun oynama haline” bakarsak işte o zaman öldürülen çocuklarımızın oyun oynarkenki yüz ifadelerini anlayabiliriz ve siyasetin nasıl bir oyun olduğunu.

Benjamin, çocukta ve çocuğun oyununda bir zamanlar hepimiz çocuktuk cümlesinden gelen evrensel bir devrimci yönelim keşfetmişti. Her şeyin başında cansız bir objeyi canlandırabilen, onun canlılığına kendini inandıran ve kaptıran kişidir çocuk. Eline bir arabayı alır, oradan oraya sürer, sesini de kendi çıkarır mesela. İşte Benjamin tarihsel maddeciyi de böyle bir oyuna davet ediyor. Cansız nesnelerin tarihi aslında bir can taşırlar ve her nesnenin bir hikayesi vardır. O nesnenin kendisini canlandırmak, o nesnenin arkasındaki tarihsel ilişkiyi görmek ve onunla yeni bir oyun kurmaktır. Biz de Berkin’in alamadığı ekmeği, başkalarının yediği bir oyunun içindeyiz. Bu noktadan hareketle bu oyunu bozan bir oyun kuruldu meydanlarda. Sadece ekmek dağıtıldı Berkin için toplanan kalabalıklara. Mendil satan çocuklar da yediler o ekmeği, oyun gerçek oldu. Bir oyuncu zeka ve canlandırmaydı bu. Nesneler hepimizin, ve hepimize dokunan nesneler bizleri birleştirecek. Nesnelerle kurallarını bizim kurduğumuz oyunlar kuralım.

Saklambaç oynar çocuk. “Evdeki saklanabilecek bütün yerleri zaten biliyor, her şeyin eskisi gibi bulunacağından emin olarak gidilen bir ev gibi dönüyor onlara” diyor Benjamin yine. Saklambaçta herkes belli başlı yerlere saklanır, işte sırf bu yüzden yeni bir yer bulma yaratıcı bir oyunun parçasıdır. Aynı yere saklanmanın keyfi ise, aynı hazzı defalarca ama her seferinde farklı deneyimlemede saklıdır. İşte polisin “biber gazı oyunu”na karşı bu kitlede öyle bir oyunculuk var. Geleneksel tepkiden farklı olarak, meydana toplanmış kalabalık, kurallarını bildiği bir oyunu oynuyor, birazdan anons yapılacak ve kaçacağız. Güçsüzlüğü kaçmaktan kaynaklananların tuhaf bir biçimde güçleri de kaçmalarından gelmektedir. Biraz kaçarlar. Sonra bir anda kalabalığın arasına dağılıp anonim olurlar, sonra tekrardan kalabalıklaşırlar. Her yerde ve hiçbir yerdedirler. Saklanırlar, kaçarlar. Aynı oyunu defalarca oynarlar. O meydana gittiklerinde ilk gaz atılışında kaçacaklarını bilirler. Kaçacak ve bir yerlere saklanacaktırlar. Sonra tekrar toplanacaktırlar. Zillere basıp kaçacaklar. Her gün aynı yerde saklambaç ya da benzer oyunlar oynayıp her seferinde başka bir deneyim yaşıyor olduğunu hissetmek, işte bu oyuncu ruh şu anda hala mahallesinde oyun oynuyor. Oyun oynamaya devam ettikçe aklımıza yeni fikirler gelecek ve yeni bir siyasi irade canlanacak. Bir de böyle düşünelim.

Esasında burada çok daha genel bir tartışmanın basit bir örneğini sunmaya çalıştım. İçinde bulunduğumuz siyasetin önümüzdeki yıllarının toplumsal hattını 90’lar kuşağı belirleyecekse, öncelikle “devlet, kültür, kapitalizm” gibi kucak kucağa olan soyutlamaların kendilerini gündelik hayatımızda gösterdiği somut imgeleri algılamaya ve onlar üzerinden kendi oyuncu ruhumuza uygun siyasetler kurmaya ihtiyacımız var. Zira bu kuşak kapitalizmin 80’li yıllarla doruğa çıkarak yaşadığı dönüşümün sebebiyle fazlasıyla imgesel bir dünya içinde yaşamaya alışmış,[4] kendi çocukluğunu hislerle, olaylarla, eylemlerle değil onların somut imgelere bürünmüş halleriyle ve onlar üzerinde kurduğu oyunlarla anlatmaya alışmış bir kuşak.[5] Bizim çocukluğumuz, 90ların çocukluğu, oyun ve oyuncak üzerine kuruludur. Üstünde sadece Fenerbahçe forması olduğu için bir sürü insan tarafından bağra basılan Ali İsmail Korkmaz, o 19 yaşındaki çocuk, elinde uçurtmayla oradan oraya koşan, salıncak üzerinde poz veren Berkin Elvan aslında günümüzün siyasi teorisini ve pratiğini bizlere öğretiyor. Gündelik olanı tüm çelişkileriyle yaşamak, o oyuna dahil olmak, o çelişkilerin içinde mücadele etmek, oyunun kurallarını bozmak yeniden yapmak. Yapılar ancak yeniden üretildikleri taktirde vardırlar, onların yeniden üretimini dönüştürmek, bozmak ancak onun içinde var olarak mümkün kılabileceğimiz bir şeydir. Saklambaç oynamıyorsak, mahallemizin kuytu köşelerini bilemeyiz. Mahalle maçının bir parçası değilsek, bizi sokakta oynatmayan teyzeye karşı çıkamayız. Teyzeye onunla aynı düzeyde karşı çıkmak bir yöntemdir, o maçın bir öznesi olmadığın halde, teyzenin kapısını çalıp çocukların orada oynamasının bir hak olduğunu söyleyebilirsin, bu da tarih içinde siyasal bir andır; ama Ali İsmail ve Berkin hem bunu yapan, hem de mahalle arasında çok güzel çalımlarla rakiplerini geçerek gol atan çocuklardı, ben onu öyle görüyorum. Paslı oynamasını istiyorlardı takım arkadaşlarının, takım oyununa inanıyordu. Kaldırımın kenarında oyuna girmek için bekleyen çocuğu oyuna dahil ediyordu. Ali İsmail’in oyuna aldığı kaldırımda bekleyen çocuk Berkin Elvan’dı. Duvardan gol yok diyorlardı, kaleciyi şaşırtmanın alemi yok, ya da kale boyları eşit değildi Ali İsmail’e göre, kısa boylu kalecinin kalesi Berkin’in kalesi uzun kalecinin kalesine göre daha alttan başlıyordu, boyunun yettiği yerden. Bu kadar naifti eşitlik anlayışı. Bize en basitten başlamayı öğütlüyordu. Haydi çocukların mahalle arasında oyun oynama hakkını savunan bir siyaset geliştirelim. Kent hakkı buradan başlamaz mı?


[1] Rıfat Ilgaz’ın Uçurtma Şiiri’nin (1981) ilk dizesidir.

[2] Bir imge olarak aklımızda yer eden bu halin makro-politikle ilişkisini gösteren bir karikatür için bknz: http://aysberg.files.wordpress.com/2011/01/227070383.jpg

[3] Buradaki tasvirler somut sosyolojik gözlemlerin ürünüdür.

[4] Debord’un Gösteri Toplumu’nda belirttiği üzere kapitalizme dair bir sürecin devamı olarak düşünülmeli.

[5]Basit örnekler için:http://www.youtube.com/watch?v=mI5H-YV6lKk

https://eksisozluk.com/90larda-cocuk-olmak--625297