Anasayfa > Güncel Yazılar > Şarkiyatçılığı İstismar Etmek

Şarkiyatçılığı İstismar Etmek

Fırat Mollaer

20 Ekim 2015

'Şarkiyatçılık' terimini Edward Said icat etmedi ama meşhur kitabının 1978'de yayınlanmasıyla teorik gündeme bir molotof kokteyli gibi düşürdü. Gelgelelim eleştirel bir araç olarak teorik dolaşıma giren bu terimin, özellikle Türkiye'de, başından itibaren, yazarının eleştirel niyetlerinin hilafına kullanılıp kültürelcilik, medeniyetçilik ve sağcılığın cephaneliğine taşındığı da bir vakadır. Öyle ki, bu vaka 'tekno-muhafazakârlık'ın kültürel-politik cephelerinden birini ortaya koyabilecek kadar etkilidir.

Buradaki Said ve Şarkiyatçılık okumasının masum olmadığı belli ama asıl önemli olan ne tür bir okuma olduğunu belirleyebilmektir. 'Şarkiyatçılık'ın kötüye kullanımı, metin dünyevi bir bağlama yerleştirildiğinde bir kültürel ve politik semptom olarak görünmeye başlar. Semptomun işaret ettiği sorun ise şu şekilde ortaya konulabilir: 'Batı'ya karşı muhalefetin 'Doğucu' bir kültürelcilik kanalında iş görmesi ve 'Batı'nın ekseriyetle kültürel bir bütünlük telakki edilerek kültürelci bir Batı-karşıtlığının ve maddi temeli olmayan bir anti-emperyalizmin üretimi.

Said’in bu konuda herhangi bir katkısının olup olmadığını, varsa bunun ne olduğunu tartışmak eserin metodolojik sorunlarına dair ayrı bir konu açarak bizi amaçlarımızın dışına doğru yönlendirir. Bununla birlikte, en azından, eser hakkında sonradan kaleme aldığı yazılarda Said tam da bundan yakındığına göre,[1] yazarın niyetlerini aşan bir yorumlama ve alımlama ile karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu noktada asıl önemli olan, Said düşüncesinin 'yanlış' yorumlarına karşı 'hakikati'ni göstermekten ziyade, 'Şarkiyatçılık'ın istismarı aracılığıyla eklemlenen entelektüel ve politik hegemonyaya dikkat çekerek sorunsallaştırabilmektir. Zira bu kavram ('oryantalizm') Türkiye’nin hem entelektüel ve politik alanında hem de iç ve dış politikasında aynı anda iş görebilen son derecede kullanışlı bir politik araç olmaya devam etmektedir. Aşağıda atıf yapacağım ve tarihleri 2-7-21 Aralık 2013 olan yazıların yanısıra, Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı dönemindeki 'senior adviser'larından biri olan Ertan Aydın’ın 11 Aralık 2013 tarihli Al Jazerra’da 'Talking Turkey: Orientalism Strikes Back' başlıklı bir yazısının yayınlanması şaşırtıcı bir tesadüf olarak görülmemeli. Bilâkis, tam da hegemonyaya hizmet eden unsurların eklemlenmesini ortaya koyan anlardan biridir bu…

'Oryantalizm' konusu, Ian Almond’un yakın zamanlarda piyasaya çıkan Yeni Oryantalistler kitabı vesilesiyle yeniden güncellendi. Hakeza bu güncelleme yukarıda sözünü ettiğim ideolojik çerçevede gerçekleşti. Kitabın yazarıyla Yeni Şafak’ta yapılan (7 Aralık 2013 tarihli) söyleşinin başlığı dahi ilk bakışta buna işaret edecek verilerden biri olarak okunabilir: 'İçimizdeki Müslüman Oryantalistler'. Söz konusu 'içimizdeki…' tamlamasının kurduğu habis anlam dünyasını söyleşi yapılan yazar biliyor mudur veya -Türkiye’de uzun bir süre bulunduğuna göre- biliyorsa aslen kendisinin kullanmadığı bu kelimelerin başlıkta yer almasından memnun kalmış mıdır tam olarak bilemiyoruz tabiki. Fakat burada da yazarın niyetlerini aşan bir ideolojik araçsallaştırma harekatının iş başında olduğu ileri sürülebilir. Zira yazarın sorunu 'içimizdeki…' diye ortaya koymadığı, kastedilen 'içimizdekiler'in kitapta ele alınan birçok yazardan sadece ikisine işaret eden temsil gücü zayıf bir tanımlama olduğu ve en nihayet yazarın asıl niyetini 'yeni oryantalistler' olarak başlıkta zaten belirttiği aşikâr.

Burada bahsettiğim, öyle kapsayıcı bir ideolojik niyetliliktir ki, hem yazarın -Orhan Pamuk ve Salman Rushdi’yi kastederek kullandığı- 'Müslüman coğrafyadan çıkmış Batılı yazarlar' ifadesini kapsayabilir hem de 'içimizdeki hainler' tamlamasıyla derhal ilişkiye geçerek kültürelci duyguları seferber edebilir. Soğuk Savaş döneminde kültürelcilik, bir ileri (kültürel) modernizm olarak görülen sosyalizme düşmanlık yönünde harekete geçirilmişti; günümüzde ise (Yeni Şafak’ın yayıncılık faaliyetini hesaba katarsak) hem sosyalizme karşı hem de Gezi Direnişi’nin meşruiyetini kırmaya yönelik ideolojik bir amaca matuf olarak kullanılmaktadır. Bu manada, Soğuk Savaş’ın bittiğini düşünmek naifliktir. Söyleşiyi yapan kişinin, -eğer bir isim benzerliği değilse- 21 Aralık tarihli Yeni Şafak’ta Gezi’ye destek verenlerin 'radyografi'lerini çıkarma mesaisi yapan, bu konudaki yayınların artışını ticari çıkarlara indirgeyen 'Gezi Bahane Ekmeği Şahane' başlıklı makalenin yazarı olduğunu da kaydedelim. 'Radyografi'yi tırnak içine aldım. Çünkü bu kelime, Necip Fazıl’ın özel siyasi lügatına aittir. Büyük Doğu, 1950’lerin sonlarında komünistlerin 'radyografilerini çıkarma' ve iktidara jurnalleme mesaisi yapmaktaydı. Ayrıca, Ertan Aydın’ın yazısı da Batı medyasında Türkiye’ye karşı 'oryantalist temsillerin arttığı' tezini ileri sürerken, çok büyük ihtimalle, Gezi Direnişi sonrası bir tutumla, yani Gezi’ye yönelik dış basının ilgisine tepki gösteren bir hükümet yetkilisi sıfatıyla hareket etmekte, bu hareketinde de 'oryantalizm'i işlevsel olarak kullanmaktadır.

Buna ek olarak, aynı kitap hakkında Kitap Zamanı’nda (2 Aralık 2013 tarihinde) 'Oryantalizmin Yeni Yüzleri' başlıklı bir yazı da yayınlandı. Öncelikle yazıda kitabın kapağı yerine -ele aldığı birçok yazardan sadece biri olan- Zizek’in fotosunun yer almasının oldukça tuhaf olduğunu belirtelim. Kitap Zamanı’nın popülarite kaygısı belki de...

Daha önemlisi, tam bu biçimsel tuhaflığı düşünürken, bu kez içerik ve yazarın tutumuyla ilgili bir başka tuhaflıkla karşılaşıyoruz: 

"Yıllar sonra Said’in öncü eseri, bu defa Frankfurt Okulu’nu Türkiye şartlarında tesis etmek isteyen çevrelerce Şarkiyatçılık başlığıyla yeniden çevrildi. Tarihi bir vakıa olarak ‘oryantalizm’e ‘şarkiyatçılık’ adlandırması yapmak, basit bir şark kurnazlığının ötesindeydi. Bu adlandırmayla, Batı’nın Doğu ilgisi, sömürgeciliğinden soyutlanıp sözüm ona ilmî bir kisveye sokuluyordu. Üstelik dünyada postkolonyal bir sürecin yaşandığı apaçık meydandayken. 1970’li yıllarda Marksizm, tüm dünya entelektüelleri üzerinde öylesine baskı unsuruydu ki, Edward Said Rus oryantalizmini, bırakın konu edinmeyi, bu bahsin adını dahi anmıyordu. Fakat bir kere maske düşmüştü ve bunun arkası gelecekti..."


Bu pasajda, eleştirinin tutku dozu aşırı, kindar duygulanımlarla, dedektifvari bir üslupla, üç parıltılı kelimeyi biraraya getirerek kotarılabileceğine vehmeden çağdaş muhafazakar üslûbun örneklerinden biriyle karşı karşıya olduğumuzu söylemekte bir sakınca yok. Yazıya genel olarak bakıldığında ne Said'in düşüncesine yönelik bir nüfuz ve mâlumat ne de vaat edilen Yeni Oryantalistler'e yönelik ciddi bir tanıtım ve eleştiri söz konusu.

'Şarkiyatçılık'ın kötüye kullanımları karşısına doğru kullanımları konulduğunda berhava olacak bilgikuramsal hatalar değildir. Ancak yine de, insan, acaba 'o 'Doğunun yedinci oğlu' gibi takdim edilen Said'in (ki Said, mezkûr gazetenin TV kanalı olan Mehtap TV’deki bir kitap tanıtım köşesinde de 'Müslüman mütefekkir' olarak takdim edilmişti), esasında, kendisini 'sadık bir öğrencisi' olarak gördüğü filozofun tam da Frankfurt Okulu'nun önde gelen isimlerinden biri olan Theodor Adorno olduğu nasıl bilinmez?' diye düşünmeden edemiyor. Yazara göre, Said muhtemelen muhafazakâr bir mirî malı ve buna dair imgeyi kırmamalıyız; Metis Yayınları gibi bunu kıran bir müdahale olduğunda da epistemik yeterlilik ve donanımımız ne olursa olsun buna karşı çıkmalıyız; çünkü burada bir bilgi sorunundan fazlası var. Mesele bilgi sorunu olmaktan çıktığında, okuyucunun yazardan Said düşüncesinin ilham kaynakları arasında 'Batı Marksizmi'nin bulunduğunu ve bu akım içinde Sovyet Komünizmi’nin muhtelif biçimlerde eleştirildiğini bilmesini bekleme hakkı da ortadan kalkıyor. Bilgi sorunu gibi, bir okuyucu hakkı olarak düşünülebilecek yazar ehliyeti talep etme hakkı da buharlaşıyor. Sonuçta, ortada bir bilgi ve hak sorunundan çok daha fazlası olduğu anlaşılıyor.

Gelgelelim, eleştirmenin asıl borcu konunun politik aciliyetini göstermek olsa bile, bilgi konusu önemsiz değildir. Bu bağlamda, yazıda 'Marksizmin dünya entelektüelleri üzerinde baskı unsuru olması' ile Rus oryantalizminin Said tarafından araştırılmaması varsayımları arasında nasıl bir irtibat olduğu da açık değil.

Said'in sözkonusu eserini Filistin Kurtuluş Örgütü'nün sosyalizan-ulusçu-anti-emperyalist politik örgütlülük dalgasının oluşturduğu özgürleşmeci zeitgeist'ta ve bilfiil -bir vakte kadar- örgütlü olarak yazdığını bilmeyen var mı? Bunun gibi, Said'in tarihsel materyalizmle dirsek temasında bulunan bir eleştirel hümanizmden hareket ettiğini ve başta Lukacs olmak üzere Antonio Gramsci, Lucien Goldmann, Raymond Williams, Maurice Merlea-Ponty gibi Batılı Marksistlere sempati duyup eserlerinde onların yaklaşımlarından geniş biçimde yararlandığını duymayan kaldı mı?

Velev ki, Marksizm dünya entelektüellerini baskı altına almış olsun (ki aynı dönemde Fransa'da ve Almanya'da Stalinizm’in eleştirisi kimi Marksist entelektüellerin başlıca meşguliyeti haline geliyordu ki, İngiltere'yi zaten anmaya bile gerek yok) Said'in Rusya'yla bir derdi var mıydı? Diyelim ki, bu baskı nedeniyle Rus oryantalizmine yönelmemiş olsun, peki onun yönelmediği diğer oryantalizm biçimi olan Alman oryantalizmini nasıl açıklayacağız? Bu da mı 'Marksizmin baskısı'? Esasında Said'in bu konudaki yaklaşımı, yazarın tam da Metis Yayınları’nı suçlarken kullandığı bir temayla ilgili: Said emperyalist forma sahip iki şarkiyatçılık biçimiyle (İngiliz-Fransız) ilgilendiğini söyler...

Ayrıca, yazar, "Nitekim Thierry Hentch, Hayali Doğu’sunda (1988) Said’in sorunsallaştırdığı şeye yeni boyutlar katıyordu. Ona göre ‘Doğu/Batı’ adlandırması bile oryantalizmin ürünüydü..." derken 'Doğu/Batı' ayrımını Hentch'in eseriyle öğrendiğimizi ima eden yanlış bir bilgilendirme de söz konusu ki, eğer böyleyse, Said'in entelektüel müdahalesinin hiç anlaşılmadığı anlamına geliyor. Bunu ilk defa 1988'de iddia edenin Hentch olmadığını sosyoloji ve siyaset bilimi 2. sınıf öğrencileri bile söyleyebilir.

Yazının girişinde Said’in Orientalism’inin kültürelciliğin enstrümanı haline getirildiğini söylemiştim. Sonuç olarak, Almond’un Yeni Oryantalistler’i de çıkışının Gezi’ye yakın bir tarihe denk gelmesi ve hükümetin öteden beri kullandığı bir ideolojik enstrümanın (medeniyetçilik ve/ya kültürelcilik) hizmetine koşulabilecek terimi ('oryantalizm') merkezine alması gibi nedenlerden ötürü hegemonyaya derhal dahil olarak benzer bir kaderi paylaşmıştır. Nihayetinde 'oryantalizm' hegemonik kullanımında, bir eleştirel silah olmaktan çok, toplumsal, politik ve ekonomik ilişkilerin ayık kafayla görülmesine engel olan bir kültürelci zihniyetin güdümünde serüvenine devam etmektedir. 



[1] Said, “1995 Baskısına Sonsöz”de şöyle yazar: “Kitabın alımlanışının beni en çok üzen, şu anda (1994) üstesinden gelmek için en çok uğraştığım bir yönüyle söze başlayayım: Kitaba atfedilen Batı aleyhtarlığı...Yazarı da savları da açıkça özcülük karşıtı, Şark ile Garp gibi tüm kategorik adlandırmalar karşısında had safhada kuşkucu, Şark ile İslamı ‘savunmamaya’, hatta tartışmamaya büyük özen gösteren bir kitaba ilişkin bu karikatürvari yorumlar karşısında ne diyeceğini bilemiyor insan”. Said, Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları, çev. Berna Ülner, Metis Yayınları.

doğu batı edward said şarkiyatçılık