Anasayfa > Güncel Yazılar > Dört Tarz-ı Milliyetçilik: Söylemsel Tarzlara Dair Ön Notlar

Dört Tarz-ı Milliyetçilik: Söylemsel Tarzlara Dair Ön Notlar

Fırat Mollaer

14 Aralık 2015











I
Efendi’nin İlkel Dışlayıcılığı

Türkiye’de milliyetçiliğin ideolojik serüveni hem farklılaşan hem de iç içe geçebilen dört söylemsel tarz açısından analiz edilebilir. Bunlardan ilki, Kürt halkının varlığından son derece rahatsız, koşullar elverirse yok etmeye kararlı, political correctness'a pabuç bırakmayan “efendi”nin ilkel dışlayıcılığıdır.

Bu tarzın -Weberyen anlamda- “ideal tip”i, halkları neredeyse (“saf”/”safkan” gibi) zoolojik kategorilerle tanımlarken, Türk’ün bu ülkenin “yegâne efendisi” olduğunu ve “saf Türk soyundan olmayanlar”ın bu memleketteki tek hakkının “hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı” olduğunu savunan, soyadını Mustafa Kemal Atatürk’ün verdiği, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasal sisteminin oluşturulmasında büyük katkıları bulunan Mahmut Esat Bozkurt’tur.

Söz konusu tarzın erken Cumhuriyet döneminde palazlanan tarihsel konumu, çok partili dönemdeki muhafazakâr-milliyetçilik söylemleri tarafından kısmen sarsılmışsa da, cumhuriyet tarihi boyunca her daim tetikte durmuş, nihayet 2000'li yıllardan itibaren yükselen ve âdeta bir yamalı bohçayı andıran ulusalcı akımların içinde tekno-milliyetçilik/ırkçılık biçiminde hortlamıştır. Bu tekno versiyonun temsilcilerinin internetteki sitelerinde kısa bir gezintiye çıkmak öğretici olabilir. Mesela yeni sloganlarından biri şudur: "Yüzde yüz Türk olduğun gün cihan senindir."

Türk kimliğinin tamlığını, öteki'nin imhası arzusu üzerinden sağlayan dışlayıcı bir tarzdır bu. Esasında, her ırkçılık, “yüzde yüz olmak” durumunda açıkça teşhis edilebilecek bir tür ereksiyon durumunu imleyen fallik bir imgeye yaslandığından pornografiktir ama bu dışlayıcı tarz dört tarz-ı milliyetçiliğin en pornografik türü olarak da görülebilir: Öteki, başlı başına, (kolektif) benin iktidarsızlığına işaret eder; yüzde yüz olmasını engeller, bütünlüğünü sürekli geciktirir; ancak imha edilerek ortadan kaldırılabilir. Dolayısıyla burada benin bütünlüksüzlüğünün bir yüceltmeyle (sublimation) aşılması söz konusu değildir, ki bu özellik, “efendi”nin hamlesini ilkel bir dışlama/olumsuzlamaya dönüştürür.

II
Türk-İslâm Sentezi ve Hegemonyacı Özümseme 

İkincisi, politik soykütüğünde dışlayıcı tarzın da yer aldığı Türk-İslâm sentezcileri ve 12 Eylül’cü tarzdır. Her ne kadar bazı açılardan birinci tarzın söylemsel takipçisi ise de, öncekinin dışlayıcılığına karşı özümseyicidir. Gelgelelim “dışlayıcılık”a karşı “özümseyicilik”, bu tarzın daha meşru veya haklı olduğu anlamına gelmez; bilakis tam aksi bir politik efektle bir arada yaşama açısından tehlikenin dozunu arttırabilir bile. Ayrıca mezkûr fark özsel değildir; kimi zaman bir kelime oyununa bile dönüşebilir.

Birinci tarz, bir gösterge, negatif gösterge, benliğin iktidarına engel olan alt edilmesi gereken bir gösterge olarak sabitlemekle, Kürt halkının varlığını kabullenmiş görünür. Özümseyici tarza göreyse, “Kürt” diye bir halk yoktur. Yine de “özümseme” gereği, bu dışlamadan sonra bir içerme hareketiyle, Kürtlerin Türklüklerini unutmuş (unutkan) Türk boyları olduğu eklenir.

O halde, ilk tarzın salt/saf dışlayıcılığı burada dışlayıcı-içerme/özümseme formuna kavuşmuş olur. Bu tarz, “evrenselci”/özümseyici/içerici ama aynı zamanda dışlayıcıdır.

III
Civic Milliyetçilik ve Asimilasyon

Üçüncüsü, “etnik milliyetçilik”in söylemsel yükünden kendisini özenle ayırt eden “civic” milliyetçi tarzdır. Bu tarz, aslına bakılırsa, milliyetçilik kuramlarında uzunca bir dönem hakim olmuş meşhur bir teorik yanılgıya yaslanan asimilasyonist idealden başkası değildir.

Söz konusu teorik yanılgıya kısaca değinirsek, bu; “ırka/kana dayanan, irrasyonel, romantik Alman milliyetçiliğine karşı coğrafya temeline, soyut vatandaşlık ilkelerine dayanan, rasyonel, liberal Fransız millliyetçiliği” gibi bir formülasyona ya da Alman milliyetçiliğine karşılık gelen etnik milliyetçilikle Fransız milliyetçiliğine denk düşürülen “civic”/medeni milliyetçilik arasında yapılmış yapay ayrıma dayanan bir teorik yanılgıdır.

Nazizmi “günah tekesi” ilan eden liberal emperyalistlerin üslubu, dışlayıcı ve özümseyici ırkçılığı lanetleyen bu tarzın “Atatürk Milliyetçiliği” tarafından devralınmasına benzer. Keza, Kemalizmin liberal bir kanadı bu ayrımda kendisini Fransız/civic tarafında uzunca bir dönem konumlandırmış ve hegemonya mücadelesinde bu (“civic”) nokta-i nazardan epey meşruiyet devşirmiştir.

Esasında Fransız emperyalizminin “medenileştirici misyon”unun ifadelerinden biri olarak da düşünülebilecek bu söylem asimilasyonist olduğundan, Fransız milliyetçiliğinin aslında coğrafya/soyut yurttaşlık temeline dayanıp dayanmadığı ya da bu “soyut” yurttaşlık ilkelerinin evrenselci bir ırkçılığın belirtisi olup olmadığı elbette Cezayirlilere sorulmamıştır; tıpkı Kemalist asimilasyonist milliyetçiliğin mahiyetinin Kürtlere sorulmaması gibi...

Bu tarzın dayanağı olan asimilasyoncu ideal, devletin ideolojik aygıtlarında oldukça iyi kurumsallaşmıştır ve kamusal söylemleri belki de önceki iki tarzdan daha etkili bir biçimde belirleyebilmektedir.

Önceki iki grubun söylemleri, civic milliyetçiler tarafından liberal ve seküler argümanlarla alt edilmeye çalışılır. Fakat iyi bakıldığında, burada karşımıza “liberalizm örgütlenmiş riyakârlıktır” savsözünde kastedilene yakın bir portre çıktığı kolaylıkla anlaşılabilir. Liberalizm, özgür irade ve iradi mukavele yanılsamasına dayanır; işçi ve “işveren”in özgür bir biçimde ve eşit koşullarda mukavele yaptıklarını iddia eder. Civic tarzın riyakârlığı ise, kamusal alan, belli bir kimliği diğerlerine karşı egemen kılan söylem, sembol, gösterge, yasa, mevzuat vesaireden müteşekkilken, kamusal alanın Locke'un boş zihni/levhası (tabula rasa) kadar nötr/tarafsız olduğunu, kimseyi kimseye karşı kayırmadığını, egemen de kılmadığını iddia ederek tersine çevrilmesi daha zor bir ideolojik manipülasyona, başa çıkılması zor bir teorik yanılsamaya başvurmasıdır.

Hakeza, üçüncü tarzın -performansı açısından değerlendirildiğinde- en “başarılı” yanı, kendisini, liberalizme benzer bir riyakârlıktan mütevellit, bir “fırsat ideolojisi” olarak da sunabilmesidir. Böylelikle egemen Türklerin ideolojik pozisyonları korunduğu gibi, toplumsal ve siyasal olarak Kürtlere de yükselme kapısı açılır; civic milliyetçi asimilasyon, toplumda farklı etnisiteler arasında elit dolaşımını görece mümkün kıldığından, sağlam bir biçimde işleyerek egemen kamusal söylemlerden biri haline gelir.

IV
İslâmi Milliyetçilik, Tarihsel Ulus ve Eritme Potası

Dördüncü tarz, zihniyet dünyası bu ülkenin en kritik dönemlerinden biri olan Soğuk Savaş’ın anti-komünizmiyle biçimlenmiş; kâh zavallı (“öz vatanında parya”) kâh mağrur (“yürü altın nesli o tunç oğuz'un”) bir haletiruhiyeye bürünen, büründükçe palazlanan İslâmi milliyetçiliktir ve “tarihsel ulus” şemsiyesi ile “eritme potası”ndan hareketle izah edilebilir.

Öncelikle, zavallılık-mağrurluk sosyo-psikolojileri arasındaki salınımı tarihsel koşullara göre değişen bu tarz, psikanalitik zaviyeden incelenmeye halen muhtaç görünmektedir. Söz konusu ikilemi ortadan kaldırma çabaları (zavallılıktan mağrurluğa mutlak geçiş) toplumsal-siyasal patolojilere yol açabilir ki, tarzın Soğuk Savaş performansı sarih bir vaziyette ortaya koymuştur bunu.  

Söz konusu tarz, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Cumhuriyet'e bir “hakim millet kodu”nu taşımıştır; Kemalistlerle temel sorunlardan biri de, bu “hakimiyet”in seküler mi yoksa dinî terimlerle mi tanımlanacağı olmuştur.

Bu tarz dairesinde, ilk tarza -İkinci Meşrutiyet İslâmcılarından biri olan Babanzade Ahmed Naim’in deyişini kullanacak olursak- "İslâm’da kavmiyet davası yoktur," denilerek karşı çıkılır. Bu noktada, dışlayıcı tarza karşı tavır alış gerçekten göz kamaştırıcıdır. İkinci tarza ise, Kur’anî bir ilke olan varoluş durumlarının çoğulluğu anlayışından destek alınarak gerçekten etkileyici bir biçimde mesafe alınır. Böylelikle, Kürt halkının varlığı tanınmış olur.

Fakat üçüncü tarzla mukayese edildiğinde, sekülerizm açısından uzlaşmazlığa karşın, ortak bir zeminde buluşulduğu da rahatlıkla düşünülebilir: Hegel'den beri insanlık durumlarını zehirleyen “tarihsel ulus” düşüncesi. Buna göre, ancak devlet kurmuş halkların tarihinden ve dolayısıyla varlığından (ki varlık burada poetik biçimde değil yazı-nesir-bürokrasi üzerinden mevcudiyet kazanmaktadır) bahsedilebilir.

İslâmi milliyetçilere göre, İslâm tarihinin temelde üç tarihsel ulusu vardır: Araplar, Türkler, Farslar. Yani “Türk” burada tarihsel ulus misyonundan devşirilmiş bir siyasal “kalın”lık, yoğunluk ve geçirimsizlik arz eder.

Bununla birlikte, Türklüğün aynı zamanda bir kapsayıcı “şemsiye” olduğu iddia edilir. İslâmi milliyetçilerin bir tür “eritme potası”dır bu. Müslüman zaten Türk demektir totolojisinden, kendisini Türk şemsiyesi altında ifade etmeyenlerin tarihsel ulusun misyonunu düşünüp kendilerine gelmeleri sağlanmaya çalışılır.

Nihayetinde, söz konusu şemsiyenin (“eritme potası”ndaki gibi) etnik sembol vesaireden arındırılmış, farklı kimlikler bazında “nötr” bir İslâmi kamusal alana işaret ettiğini varsayabiliriz. Buradaki nötralizasyon, İslâmi milliyetçilerin de “civic” milliyetçilerle benzer bir “renk körlüğü”nü paylaştıklarını ortaya koyar. Her iki tarz da esasında kamusal alanın kimliklerin farklılığına kayıtsız bir renk körü anlayış çerçevesinde belirlendiğini politik maharetmiş gibi ortaya koyar. Bu üslup ise, renk körlüğünün ardında yatan asimilasyonun belirlenmesini daha da güçleştirir. Son tahlilde, İslâmi milliyetçiliğin de bir asimilasyonist milliyetçilik ürettiğini söyleyebiliriz.