Anasayfa > Güncel Yazılar > Kadının İntihar Bombacısı Hali

Kadının İntihar Bombacısı Hali

Ayşe Hür

19 Mart 2006

Geçenlerde gazetelerde şöyle bir başlık vardı: “X kimlikli kadın PKK bombacısı çıktı.” 14 Şubat’ta Bahçelievler’deki Kiler Market’e giden peruklu bir kadın, içinde bomba olan çantayı emanet bölümüne bıraktıktan sonra süt alarak dışarı çıktığı sırada çantadaki A-4 tipi bombanın patlamış ve 2'si ağır olmak üzere 12 kişi yaralanmıştı. Polisin 10 gün sonra tutukladığı şüphelinin parmak izleri çantada bulunmuş, kadının üzerinde Arzu Balkan ismine düzenlenmiş sahte bir kimliğin çıkması gazetelere “X kimlikli kadın” diye manşet olmuştu. Polis söz konusu kadının PKK üyesi Hatice Bozkurt olduğunu açıkladı ve zanlıyı cezaevine gönderdi.

Aynı günlerde İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri Kandil Dağı'nda eğitim aldıktan sonra bir süre Van’da hemşire olarak çalışıp (ya da Van’da çalışan bir hemşirenin kimliğini kullandıktan) sonra İstanbul’a gelen 21 yaşındaki E.T adlı kadını Esenyurt karakolunu bombalamak üzere iken yakaladıklarını açıkladı. Polise göre, E.T. Esenyurt’daki LPG istasyonunu da bombalayacaktı. Bu sefer kadına X denmemişti ama adının baş harflerinden öteye de gidilmemişti. Kimdi E.T.? Gerçekten olay polisin anlattığı gibi miydi? Bunları bilmiyoruz.

Aslında dünya yüzündeki bu tür olayların tam bir dökümüne sahip değiliz. Aynı şekilde olaylarda yer alan kadınların yaşam öykülerini, ya da örgütlerindeki yerlerini de bilmiyoruz. Az sayıdaki araştırma ise esas olarak erkek bakış açısı ile kaleme alınmış. Buna bir de medyanın işi sansasyonalleştirme eğilimini katarsak resim iyice bulanıklaşıyor. Hem teröre (ya da “direnişe”) katılan kadınların sayının giderek artması, hem de bazı yazarların durumu bugüne dek evlerine tıkılmış olan Müslüman ya da Hindu kadınların artık “görünür” olmasının ya da erkeklerle eşit olmaya başlamasının işareti sayması üzerine bu konuda birkaç söz etmek farz oldu.

Tarih boyunca amacı uğruna ölümü göze alan gözü kara kadın tipi her zaman ilgi çekmiştir. 1878 yılında Petersburg şehrinin askerî yöneticisini vuran Rus nihilisti Vera Zasulic; 1881’de Çar II. Aleksander’a suikast düzenleyen Sofia Petrovskaya ya da Lenin’i öldürmeye teşebbüs eden Fanni Kaplan’ın anıları epey silikleşmiş olsalar da 1950’li yıllarda Fransızların acımasız yönetimi altında inleyen Cezayir’in ünlü Milli Kurtuluş Partisi FLN’nin üyelerinden Cemile Bupaşa’nın Fransız kahvelerine bomba koymakla suçlanarak ağır işkencelerden geçirildiğini gazeteci John Henri Alleg’in anılarından hatırlıyoruz. 1969’da İsrail havayollarına ait bir uçağı kaçıran Filistinli Leyla Halid ya da Almanların ünlü Ulrike Meinhof’u da belleklerimizde, ancak son yıllarda kadın (ve de elbette erkek) intihar bombacıların sayısındaki trajik artış, kahramanların adlarının daha çok gözden kaçmasına neden oluyor. Bu yazının bir amacı da bu kadınların adlarını unutulmanın kara deliğinden çıkarmak.

HAMAS’IN İLK KADIN ŞEHİDİ

Pek çok araştırmacı bu kadınların muhalefet etme halini, neredeyse anonim olan bir düşmanla birlikte kendini öldürmeye kadar götürme kararlılığının ardında dinsel referanslar aramaya eğilimli. 2001 yılının Ağustos ayında kadınların araba kullanmasının bile yasak olduğu Suudi Arabistan’da Yüksek İslam Konseyi’nin kadınların intihar bombacısı olmasına fetva vermesi ve ardından kadın intihar bombacılarının artması böyle düşünenlere destek sağlıyor. Gerçi El-Kardavi başta olmak üzere pek çok saygın İslam bilgini bu fetvaya karşı çıktı ama Mart 2004’te İsrail güçleri tarafından öldürülen HAMAS’ın dinî lideri Şeyh Ahmed Yasin, 31 Ocak 2002’de Şark’ül-Evsat gazetesine “bir kadının ancak bir erkeğin refakatinde intihar saldırısına katılabileceğini” söyledikten sonra, bir diğer röportajında “kızların ancak evlerinden 24 saat uzaklıktaki eylemlere katılabileceğini” ekleyince Vahabi ulemayı izleyeceğinin işaretlerini vermişti. Nitekim 2004 yılın Ocak’ta Gazze şeridindeki meşhur Erez geçiş noktasında kendisi ile birlikte 4 İsrail askerinin ölümüne, 7 kişinin yaralanmasına yol açan saldırıyı gerçekleştiren 22 yaşındaki iki çocuk annesi Reem El-Reyashi “HAMAS’ın ilk kadın şehidi” olarak tarihe geçti. Şeyh Yasin ise “İlk kez bir kadın kullandık. Bu düşmana karşı direnişte yeni bir gelişmedir. Direnişimiz tırmanacaktır" diyerek övündü. Reem’i ölmeden önce çektirdiği fotoğrafta, bir elinde kalaşnikof, diğer elini ise 2 yaşlarındaki oğlunun omuzlarında görmek gerçekten yürek burkuyordu.

Dinsel referansları, 2004 yılında kadın intihar bombacılarının 47 kişiyi ölüme götürdüğü İslam Kerimov’un laik ama baskıcı rejimi altında inleyen Özbekistan’da da gördük. Başkent Taşkent’de 2003 Mart’ında 23 kişinin ölümü ile sonuçlanan intihar saldırısında yer alan 4 kadın teröristten biri siyahlar giyinmiş olarak kırmızı bir otomobilin içinde polise doğru arabalarını sürmüşlerdi. Siyahlı kadın arabadan ayrılıp bir otobüse binmeye kalkışmış polisin dur ihtarı üzerine üzerindeki bombayı patlatmıştı. Kadından tek bir parça bile kalmadığı için kimliği tespit edilemedi. Tanıklara göre arabadaki kadınlar laik Özbekistan için pek alışılageldik olmayan biçimde (hicap) giyinmişti ve tanıkların anlamadığı bir başka Orta Asya dili konuşuyordu. Olayların arkasında o güne kadar teröre bulaşmamış olduğu bilinen Hizbut-Tahrir adlı Vahabi partinin olduğu iddia edildi, ancak parti bunu reddetti. (Bu şablona pek oturmayan ama yine de ilişkili olabilecek örnek ise 2004’ün Mart ayında Taşkent’de üzerlerindeki bombaların patlamasıyla ölen üç genç kızla ilgili. Dilnoza Holmuradova, Zahro Turaeva ve Şahnoza İnayatova varlıklı ailelerinin ailelerinin sevgili kızlarıydılar ve üniversitede okuyorlardı. Diğer ortak noktaları ise üçünün de Mısır elçiliğindeki Arapça kursuna gitmeleriydi.) Rusya’ya karşı yürüttükleri savaşta binlerce kurban veren Çeçen kadınların ikonası; adına şarkılar bestelenmiş, şiirler yazılmış olan 22 yaşındaki Havva Barayeva da 2000 yılı Haziran ayında bomba yüklü kamyonla 27 Rus askerini öldürdüğünde, daha sonra kimsenin sahiplenmek istemediği bir fetva ile desteklenmişti.

“KARA DULLAR”

Ancak bazı olayları dinsel inançlarla açıklamak mümkün değil. Örneğin ilk kadın intihar saldırısı 1985 yılında Suriye Sosyalist Milliyetçi Partisi tarafından Lübnan’da uygulanmıştı ve bu örgütün 12 intihar saldırısından 5’inde kadınlar rol almıştı. Bugün dünyada en çok kadın intihar komandosuna sahip Sri Lanka’nın ünlü Tamil Eelam Kaplanları (LTTE) ile 21 intihar saldırısından 14’ü kadın militanlarca gerçekleştirilen Kürtlerin PKK’sı da dinsel değil etnik-ulusal bir savaş yürütüyor. Katıldıkları eylemlerde çok kişi ölmediği için basın tarafından ‘başarısız’ bulunan Kürt kızlarının ölüme nasıl hazırlandıklarını bilmiyoruz ama Fransız filozofu Bernard-Henry Levy ile röportaj yapan eski bir gerilla liderinin anlattığına göre Sri Lankalı kadınlar vajinalarında el bombalarını taşıyacak kadar gözü karalar. Özgürlük Kuşları adlı kadınlar tugayının Sri Lanka’daki kampını ziyaret eden Norveçli gazeteci Thorbjorn Farovik ise örgüt liderinin gözleri yaşlı genç kızlara “Öleceğiniz kesin, ama en yüce mertebeye ulaşmış olacaksınız. Hâlâ niye ağlıyorsunuz” dediğini yazmıştı. Hindistan’ın ilk kadın teröristi 1991’de Tamil Nadu eyaletinde bir ziyarette bulunan başbakan Rajiv Gandhi’yi öldüren 17 yaşındaki Tamil Eelam Kaplanları üyesi Dhanu idi. Dhanu’nun başbakana sunduğu çiçeklerin arasından fışkıran binlerce parça metal çevreye ölüm kusmuştu. Her iki örgütte de kadınların erkeklerle en azından görünüşte eşit olması ve liderlik kadrolarında kadınların yer almasına karşın, gerek PKK lideri Öcalan’ın (onun yakalanmasından sonra başka erkeklerin) gerekse Tamil lideri Prabhakaran’ın kadın militanlarca yarı tanrı olarak görülmesi bazı araştırmacıların bu kadınların bağımsızlığından kuşkulanmasına neden oluyordu.

Medyanın siyahlar giyindikleri için “Kara Dul” diye adlandırdığı Çeçen kadın intihar bombacılarının çoğu ise eşlerini ya da erkek akrabalarını Rusya ile savaşta kaybetmişler. “Kara Dul” erkeklerini ağına dolayıp öldürmekle ünlü olan bir örümcek türünün adı olduğu için medyanın kullandığı terminolojinin işin özüyle bağdaşmadığı çok açık. İlk şehitleri Havva Barayeva olan ve bellerine patlayıcılarla dolu kalın kemerler takan bu siyahlı kadınları Ekim 2002’de Moskova’daki Dubrovka Tiyatrosu’nda 800 rehineden 129’unun ölmesiyle sonuçlanan olaylarda Rus polisi tarafından zehirli gazla öldürüldüklerinde de görmüştük. 2003 yılı Mayıs ayında İlaşhan-Yurt yerleşiminde 18 kişinin ölümüne, 145 kişinin yaralanmasına neden olan Çeçen kadını Şehide Baymuradova’nın 36 kadından oluşan bir hücrenin üyesi olduğunu söylendi. 2003 Temmuz’unda Moskova’daki Krylya (Kanatlar) gençlik festivaline bir intihar saldırısı düzenleyen iki Çeçen kadını ise 16 kişinin ölümüne neden olmuştu. Çeçen kadın bombacılar son olarak 2004 yılında Rusya havayollarına bağlı iki uçağın havada infilak etmesinden ve 90 kişinin ölümünden de sorumlu tutuldular. Ancak durum tam olarak açıklığa kavuşmadı. Çeçen teröristlere ait bir web sayfasında bu “kız kardeşlerin” görevine ilişkin bir bildiriye göre (ki benzer içerikte olanı Ortadoğu’da da kullanılıyor) Çeçenlerin kadınlara bu savaşta biçtiği rol hemşirelik, yiyecek ya da su getirmekle sınırlı görünüyor. En fazlası moral destekleri bekleniyor. Ayrıca şunlar yazıyor: “Kadınlarımızın cesareti modern erkeklerin utancıdır.”

ULUSUN KIZLARI

2002 yılında bazı gazeteler Özbekistan İslami Hareketi’nin öldürülen liderlerinden Ubeydullah’ın dul karısı Aziza’nın Pakistanlı kadınları intihar saldırıları için eğittiğini yazdı, 14 Kasım 2002’de ise ajanslara yansıyan bir haberde Pakistan’ın başkenti İslamabad’da VİP yolcuları taşıyan bir uçağı Karaçi hava alanında kaçırmak üzereyken yakalanan 30-35 yaşlarındaki, az buçuk Urduca ve İngilizce konuşabilen iki kadının kocaları El-Kaide’ye karşı operasyonlarda hayatlarını kaybetmiş Pakistanlı El-Kaide militanları idi. Bu açıklamalarda ima edilen, bu kadınların feodal baskı ile ölüme gönderildiği idi. Ancak bu kadınları eğiten örgüt olan Sepah-i Pasdaran, El-Kaide için terörist yetiştirmekle tanınıyor. Örgütün İsrail’de kullandığı kadın bombacılar da biliniyor. Olayları örgütleyen kişi ise Hindistan’ın İran’daki diplomatik temsilcileri. Hindistan polisi 2003 yılında 50 kişinin ölümü, 154 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bir dizi saldırıda rol oynayan iki kadın teröristin mensup olduğu Duhteran-ı Millet (Ulusun Kızları) ve Hizb’ul Nisa (Kadınlar Partisi) adlı örgütlerin üyelerinin de terörist eş ya da akrabalarca yönlendirildiğini sürdüğünde kamuoyunda büyük şaşkınlık yaşanmıştı. Çünkü Dhanu’dan beri bu tür bir olay pek yaşanmamıştı ve Hindistan’da kadınların yeraltı dünyasının parçası olması ancak bir mafya babasının göz kamaştırıcı metresi sıfatıyla olurdu. Ünlü mafya babası Davud İbrahim’in aktris sevgilisi Mandakini ya da Davud’un baş düşmanı Abu Salem’in ikinci sınıf yıldız adayı Monika Bedi’yi herkes tanırdı ancak kadınların bellerine dinamit lokumlarını bağlayarak hedeflerinin üstüne atılması pek alışılageldik değildi.

Bir Taliban militanı, 2005 Aralığında, Newsweek dergisine, El-Kaide’nin iki numaralı lideri Eyman al-Zevahiri’nin kadınların cihad savaçısı olmasına şiddetle karşı çıkan Taliban lideri Molla Ömer’i ikna edememesine karşın 2001 sonunda 22 El Kaide savaşçısının dul eşinden bir tim kurduğunu söyledi. Bu konudaki ilk somut adım Eylül 2005’de, Irak’ın Suriye sınırına yakın Telafer’de erkek kılığına girmiş bir kadın intihar bombacısının beline sardığı bombaları patlatarak 5 ölü ve 30 yaralıya neden olmasıyla atıldı. Ebu Musab El-Zarkavi’ye yakınlığı ile bilinen bir web sitesinde vücudu yok olacak kadar küçük parçalara ayrılan bu kadının adı ve kimliği hakkında bilgi verilmedi ama “Allah kızkardeşimizi şehit olarak kabul eder inşallah” denildi. Böylece Zarkavi Cihad’ın erkeklerin işi olduğu tabusunu yıkmış oldu. Ekim 2005’de El-Kaide, Musul’da Amerikan devriyesinin üstüne bombaları ile atlayan bir başka kadın intihar bombacısını takdim etti. Ama yine ismini söylemeden. İddialara göre kadının yanında kocası da vardı. Aralık ayında ise bir üçüncüsü ile tanıştık: Bu seferki kahramanımız Muriel Degauque adlı 38 yaşında bir Belçikalı idi. Çocukluğunda sık sık ailesinden kaçan yaramaz biri iken, genç bir kadın olarak önce bir Türke, sonra bir Cezayirliye, sonra da Belçika’da yaşayan bir Faslıya gönül vermişti. Muriel’in Selefi inancına bağlı son sevgilisi ile 3 yıl Fas’ta yaşadıktan sonra adını Meryem olarak değiştirdiği yazıldı. El-Kaide’nin iddiasına göre Meryem 9 Kasım’da kendini belindeki bombalarla birlikte Bakuba civarında Amerikan birliklerinin üzerine atmıştı. Bombalar patlamadan önce kocası sonra da kendisi askerlerin kurşunlarına hedef oldu. Böylece tarihe “Avrupa asıllı ilk kamikaze” olarak geçti. Aynı gece Ürdün’ün başkenti Amman’daki üç otele intihar saldırısı oldu. El-Kaide Irak yine gururla açıkladı: Bunlardan birinde bir kadın intihar bombacısı vardı. Aynı günlerde 35 yaşındaki Sacide Mübarek el-Rişavi Ürdün’ün As Salt şehrindeki düğüne saldırırken üzerinde bombalarla yakalandı. Sacide’nin açıklamasına bakılırsa, üç kardeşi Amerikan askerlerince öldürülmüştü, kendisi de birkaç gün önce bir örgüt arkadaşı ile evlenmişti ve bu erkek intihar saldırılarının elebaşı idi.

İSRAİL’İN SINIR POLİTİKALARI

Peki kadınları intihar bombacısı olmaya iten nedenler ne? Bu soruya her bölge için cevap vermek kolay değil, çünkü kadın bombacıların çoğu hakkında bilgi almak bile zor. Ama nispeten daha bilgili olduğumuz Filistin için cevap ararsak, kadın terörist sayısındaki artışta İsrail’in sınır politikalarının rolünün büyük olduğu açık. 1990’ların ortalarından beri 40 yaşların altında evli olmayan bir erkeğin İsrail sınırlarından yasal bir izin kağıdı olmadan geçemediğini tüm dünya biliyor. Ramallah’da faaliyet gösteren Filistin Amerikan Araştırma Merkezi (PARC) direktörü Mouin Rabbani, Filistinli intihar bombacılarının sorgusuz sualsiz politik liderlere itaat etme geleneğinin ürünü olmadığını, kendi arzuları hilafına bu eylemlere zorlanmaya razı olmayacaklarını söylüyor. Ona göre bu kişilerin hareketlerinin ardında İsrail’in yaptıklarını devlet terörü olarak görme düşüncesi yatıyor.

Gerçekten de teröre karışan Filistinli genç kızların hepsinin acı birer hayat hikayesi var. Mesela 2002’nin Şubat ayında kontrol noktasında 3 İsrail polisini kendisiyle birlikte imha eden Darin Ebu Ayşe her ne kadar terör örgütlerinin denetimi altındaki El Necef Üniversitesinde İngiliz Edebiyatı okumaktaysa da ailesinin büyük bir bölümünü İsrail’le çatışmalarda kaybetmişti. 2002 Mart’ında Kudüs’te bir süpermarkete girip üzerindeki bombayı patlatan 18 yaşındaki Ayat El-Ahras da orta halli bir ailenin sevilen, üniversite öğrencisi, nişanlı kızıydı. Ayat üzerindeki bombayı patlattığında neler düşündüğünü bilmiyoruz çünkü BBC tarafından kısa bir bölümü yayımlanan ve olaydan kısa süre önce doldurulduğu anlaşılan veda mesajında Ayat’ın koyu renk gözleri, uzun siyah saçları ve birkaç Arapça sözcükten fazlası görülmedi, duyulmadı. Batı Şeria’daki Dehaishe mülteci kampında oturan Ayat’ın komşuları genç kızın eylemini olaydan birkaç gün önce kampa gelen İsrail askerleri tarafından dövülerek öldürülen komşuları için duyduğu üzüntüye bağlamışlardı. Komşulara göre olayı izleyen genç kız gün boyu ağlamıştı. Aile ile röportaj yapan Christian Science Monitor’un muhabiri ise, konuşmaları “fazla sakince” izleyen nişanlısından şüphelenmiş görünüyordu. Ayat’ın komşusu Udeh ailesinin 14 yaşındaki kızı Şirin gazetenin muhabirine “eğer Şaron bizi terörist olarak görüyorsa ona terörün ne olduğunu göstermemiz lazım” demiş. Gazetecinin ona “sen bir intihar bombacısı olur musun” sorusuna ise “eğer Allah isterse” diye ciddi sesle yanıt veren Şirin “eğer bu mümkün olursa hemen yarın yapmak isterdim bunu” diye eklemiş. Kampın kurulduğu 1948’den beri burada yaşayan orta sınıftan Whirpool çamaşır makinelerinin servis görevlisi olan Şirin’in babası ise “Baba olmak burada dünyanın her yerinden daha zor” diyor. “Babası kızının intihar bombacısı olmaması için elinden geleni yapacağını anlatıyor ama iyi bir öğrenci olan ve matematiği çok seven Şirin hafifçe aksayan ayağı ile babasının sağduyusu olmasa kolayca intihar bombacısı olacak biri gibi görünüyor” diyor muhabir.

24 Ekim 2003’de Hayfa’da bir restoranda kendisiyle birlikte 2 kişiyi havaya uçuran 29 yaşındaki Hanadi Tayzir Ceride intihar bombacısı olmaya iten olay da Haziran ayında Cenin’deki evlerinin Israil Defence Force tarafından yıkılması ve kardeşi Fadi ile kuzeni Salah’ın öldürülmesi olarak açıklandı. ise Ölmeden iki gün önce avukatlık lisansını alan Hanadi’nin komşuları, Hanadi’nin ölenlerin mezarları başında “katiller bu cinayetin bedelini ödeyecekler ve ağlayan sadece biz olmayacağız” diye yemin ettiğini anlatmışlar. İsrail makamları ise iki erkeğin İslami Cihad’ın üyesi olduğunu ve Salah’ın onlarca kişiyi öldürmekten arandığını ve evin saldırıdan sonra ceza olarak yıkıldığını iddia etti ve böylece “ilk günahı” kimin işlediği açıklığa kavuşmadı.

FEMİNİST YORUM

Pek çok kişinin tepesini attıran bir yorumun sahibi olan feminist yazar Andrea Dworkin’e göre ise intihar saldırıları, ataerkil toplumlarda sürekli taciz edilen ve geri plana itilen kadınların toplumsal anlamda “görünür” olmalarını sağladığı ve toplumsal saygınlık kazandırdığını için “seçmek zorunda” oldukları yol. Andrea Dworkin, Feminista Journal adlı dergideki makalesini yayımladığında bu kadar tepki çekeceğini düşünmemiştir herhalde.

Ona göre intihar bombacısı olan kadınların büyük bir bölümü en yakın aile bireylerinin cinsel saldırılarına uğrayan, tecavüze uğrayan kadınlar oluşturuyordu. Yazar “İsrailli ve Filistinli feministlerin kurduğu merkezlerde en çok yapılan işin kızlık zarı onarma ameliyatları olması bu kadınların ne denli çaresiz olduğunu gösterir” diyor. Yazara göre bu kadınları ölüme gönderenler İsraillilerden önce kendi kültürlerinden gelen erkekler. Bir kadının “sanki büyük bir hapishanede yaşıyoruz, bana bakın iyi eğitimli ülkeler dolaşmış ben, burada aynen İsraillilerin bize söylediği gibi hamamböcekleri, sinekler, köpekler gibi muamele görüyoruz.” dediğini aktaran Dworkin intihar bombacılarının arasında sadece alt sınıflardan gelen kadınların olmadığını söylüyor.

Yazara göre diğer neden intihar bombacısı olmanın bu kadınları toplumsal anlamda erkeklerle eşit vatandaşlar haline getirmesi. Ama Cezayir örneğinde olduğu gibi savaş bittikten sonra tekrar evlerine tıkılmak kaydıyla! (Gerçi Filistin’deki örgütlerin hiçbirinde kadın yönetici ya da lider yok ama, yine de kadınlar kendilerini erkeklerle eşit görüyorlarsa ne ala.) Üçüncü neden şeref duygusu. Ona göre “bir genç kızın en az bir erkek kadar cesur olabildiğini göstermek her kadının içinde yaşayan bir duygudur”. Nitekim bir terörist şöyle diyormuş: “En az erkekler kadar erkeğiz!” Dworkin devam ediyor: “Böylece yıkılmış evlerin içinde yenik bir yüzle oturan babaları ya da kızgın annelerinin gözünde daha yüceliyorlar.”

1978’de 36 İsrailli ile 1 Amerikalı fotoğrafçıyı öldürerek “Filistinli ilk kadın terörist” ünvanını kazanan Dalal El Mağribi’nin böyle ezik biri olup olmadığını bilmiyoruz ama 2002 Ocak ayında, çalıştığı Filistin Kızılayı’na ait bir ambulansı infilak ettirerek 1 İsrailliyi öldüren ve 127 kişiyi yaralayan Vefa İdris çocuk doğuramadığı için eşi tarafından reddedilmiş ve baba evine dönmek zorunda kalmış bahtsız bir kadın olarak Dworkin’in argümanlarına uygun görünüyor. Fotoğraflarında kolsuz giysileri içinde ve kırmızı rujlu dudakları ile gülümseyen Vefa’nın ailesi Ramallah civarındaki Am’ari mülteci kampında oturuyormuş.Aynı şekilde 2002’nin Nisan ayında Kudüs çarşısında 6 sivilin ölümüne neden olan Andalib Süleyman’ın da gayrimeşru bir gebelikten dolayı çaresiz olduğu iddia edilmişti. 2003 Mayıs’ında İsrail’in Afula şehrinde kendiyle birlikte 3 kişiyi öldüren ve 48 kişiyi yaralayan 19 yaşında bir açık öğretim fakültesi öğrencisi Hiba Daraghmeh’in kuzeni Murad gazetecilere “yüzünü hiç görmedim, onunla hiç konuşmadım, elini hiç sıkmadım” demiş. Nedeni kızın çok içine kapanık ve muhafazakar olmasıymış. Nitekim İsrail makamları, Hiba’yı El Aksa Şehitleri Tugayı üyesi olan ağabeyinin etkilediğini ileri sürüyor.

Dworkin’i destekleyen bir diğer örnek de Çeçenistan’dan. Başkent Grozni’de faaliyet gösteren “Memorial Human Rights Center” adlı kuruluşun yöneticilerinden Lida Yusupova’ya göre, ‘Kara Dul’ diye anılan kadınların bir daha iyi bir evlilik yapması mümkün değil çünkü “Çeçenistan’da aklı başında genç bir erkek bakire olmayan bir kadınla evlenmez.” Nitekim 23 yaşındaki Çeçen bombacı Zarema Muzhakhoyeva’ya iki yıl önce kendisinden 20 yaş büyük bir erkek tarafından kaçırıldıktan sonra eşini bir alacak verecek davasında kaybettiğinde ilk çocuğuna hamile imiş. Yaşamak için önce küçük hırsızlıklar yapan Zarema çocuğunu evlatlık vermek zorunda kaldıktan sonra gönüllü olarak intihar bombacılığına talip olmuş. Aldığı kursu ayrıntıları ile anlatan Zarema, sonunda öleceğini anlayamadığını büyük bir safiyetle söylüyor gazeteciye. Bir de örgüt liderinin karısının kendisinden nefret ettiğini...

Ancak kadınların intihar bombacısı olmaları hâlâ kolay değil. Katı sosyal normlar, kadınların ailelerinden uzaklaşmalarının da, erkekler tarafından eğitilmelerinin de önünde büyük engel. Öteki engel ise kadınların ölü halde iken bile vücutlarını erkeklere göstermemelerine ilişkin dinsel yasak. Parçalara ayrılsa bile kadının bedeninin erkek polisler ve uzmanlar tarafından incelenecek olması hâlâ caydırıcı görünüyor. HAMAS’ın bu nedenle kadınları kullanmadığı, konumuz olan kadınların ise laik eğilimli El Aksa Tugayları mensubu olduğunu hatırlatalım. (Bu örgütün kadınları kullanması da bir erkek teröriste bomba taşıyan bir genç kızın yanlışlıkla bombayı patlatmasından esinlenilmişti.) Geçen yıl İslami Cihad’ın Ahmed adlı genç bir lideri İslamın bu konuda herhangi bir kısıtlaması olmadığını söyleyerek yeni bir vizyona işaret ediyordu. Ahmed’e göre İslam bu konuda kısıtlayıcı değildi. Aksine toplumsal ilişkilerin kabahati vardı ve bunu aşmak için yepyeni stratejiler geliştiriyorlardı. Örneğin Nablus’ta kadınlarla ilişkiler sadece telefonla ya da internetle kuruluyordu.

MONA LİSA’LAR

Terörü İslam doktrini açısından eleştiren El-Ezher İmamı Şeyh Muhammed El Tantavi’nin ülkesi Mısır’daki El Vefd gazetesinin ise Vefa İdris’i “rüya gibi gözleri ve gizemli gülüşü” ile Mona Lisa’ya benzettiğini biliyoruz. Bu yaklaşımlar televizyona çıkan bir Arap erkeğinin şunu söylemesine neden olmuş: “Filistinli kızların ölümünü seyretmekle yetinen Arapların kollarında uyumaktansa dövüşmeye gitmeyi tercih ederim.” Ramallah’daki Bir Zeit üniversitesinde kadın konularında çalışan Islah Jad öğrencilerine kadınların intihar saldırılarında yer almasını garip bulup bulmadıklarını sorduğunda “asıl garip olan saldırılarda yer almamaları” şeklinde yanıt almış.

Aslında sorun giderek şehitliğin yüceltilmesinin sosyal yaşamda ana akım haline gelmiş olması gibi görünüyor. Kadınların da bu şerefli duruma dahil olmayı istemeleri şaşırtıcı değil. Nitekim Middle East Media Research Institute adlı kuruluşun bir dizi Arap-İslam din adamı ve gazete yazarı arasında yaptığı araştırmada çoğunluğun Vefa İdris örneğini onayladığı anlaşılmıştı. 25 Mayıs 2003 Jerusalem Post’da çıkan bir yazıya göre Katar Üniversitesi’nde görevli Şeyh Yusuf El Kardavi intihar saldırısını İslami kurallara uygun bulduğunu açıklamıştı. Hatta daha da ileri giderek intihar saldırısına giderken kadınların bombaları saçlarının ya da çarşaflarının altına nasıl saklayacaklarını bile tarif etmişti. Nedeni ne olursa olsun ve ne kadar güç olursa olsun, geçtiğimiz yıl El-Aksa Şehitleri Tugayı’nın temsilcisinin The Guardian’a 200 genç kadının Beytüllahim civarında kendilerini anavatanları için feda etmek için hazır beklediğini müjdeledi. El-Fetih örgütünün web sitesinde kadın intihar saldırıcılarına duyulan saygıyı anlatan mektuplar görülebilir. Aynı mektubun Batı Şeria ve Gazze şeridindeki üniversitelerde de dağıtıldığı biliniyor. Bunlardan birinde “intihar saldırıları ile kadınların parfümlerini topraklarının kokusu ile, mücevherlerini silahlarla değiştirmeleri” gibi şairane ifadeler var. Mektupta bu kadınların eğitimcisi adıyla anılan genç adam ise “kadınlarımız artık ağlayan, sızlanan kadınlar değil. Artık şehitlik mertebesine ulaşabilecek kadınlarımız var” diyor.

Edward Said 1984’de yayımlanan “Permission to Narrate” adlı makalesinde terör meselesini “Filistin olaylarının anlatılmasına ilişkin bir retorik sorunu” olarak tanımlamıştı. Ona göre herhangi bir siyasi eylemin terörizm olarak görülmesi ona siyaset, tarih, gelenek ve yorumun buluştuğu bir anlatı statüsü tanınmaması demekti. Bu açıdan bakınca son yıllarda, hele de Bush’un Irak’a müdahalesinden sonra, kendini güçsüz ve çaresiz hisseden kesimlerin, ABD hegemonyasına ve işbirlikçilerinin “devlet terörüne” karşı neredeyse tek meşru silah olarak kutsadıkları “ezilenlerin terörüne” herhangi bir eleştiri getirmek cesaret istiyor. Terörün siyaset bilimi açısından yeterince analize tabi tutulmaması bir yana sosyolojisi de henüz bilinmiyor. Bilinse bile durumu değiştirmek kolay değil. Hele kadınların çeşitli nedenlerden kaynaklanan zayıflıkların ya da duyarlılıklarının istismar edilmesini önlemek daha da zor. Dünyadaki politik durum ve bunu yorumlama biçimi değişmedikçe giderek daha çok Mona Lisayı ve onlarla birlikte masum insanları kaybedeceğimiz anlaşılıyor.