Anasayfa > Güncel Yazılar > Orhan Kemal Sosyolog Olsa N’olurdu?

Orhan Kemal Sosyolog Olsa N’olurdu?

Selin Işık

20 Şubat 2016


Orhan Kemal İstanbul’dan Çizgiler kitabında kendisinin de parçası olduğu yoksul mahalleleri Ferit Öngören ile dolaşır. O anlatır, Ferit Öngören çizer. Bu kitapta beni etkileyen sınıf gözlüğüne sahip Orhan Kemal’in gerçekliğe bakma arzusu, bu arzusunu hikâye arayan bir yazar avcılığı ile değil samimi bir ezilen dayanışması ile yapması ve bunu yaparken naif, masum yoksul aramamasıydı. Yoksulluk paketinde bulunan kırılganlık, hoyratlık Orhan Kemal’in ne gözünden kaçar ne de eşitlikçi şefkatini azaltır. Bu hissi tekrar Birelma’nın kitabında duydum.

Kitabın başlığı bir yandan yoksulluğu ekonomik yoklukla tarif etmediği için sevindirmişti. Diğer yandan muhafazakârların kapitalizme alternatif olarak sundukları “ahlâk” sorumluyu ortadan kaldırdığı ve sonunda çubuk ezilenlerin ahlâkının tartışıldığı bir yere vardığı için başlıkta geçen “haysiyet” kelimesi beni endişelendirmişti. Bu endişelerim yersiz çıktı.

Mücadelenin zamanına duyduğu saygı, mücadele içinde yaşanan her detaya verdiği dikkat, örgütlenme, sınıf mücadelesi ile uğraşanlara bir kaynak yaratmış. Özellikle işverenin işçi yönetme taktiklerinin artık duygu yönetimine profesyonel olarak da el attığını, beyaz yakalılara uygulanan bu disipline etme taktiklerinin manuel işçilere de uygulandığını düşünürsek, bu meselenin daha da önemli hale geldiği görebiliriz. İşçileri yönetmek artık sadece askerî disipline sahip personel müdürü ve işçinin de patronun da dilinden konuşabilen uyanık ustalar tarafından değil profesyonel insan yöneticileri tarafından da yürütülmektedir.

Kitabın diğer bir önemli yönü, mücadelenin kendiliğinden olmadığını göstermesi, iradi boyutuna yaptığı vurgudur. Yine, öncüler etrafında anlatılan mücadele örneklerinde öncülük de sorgulanmış, mücadelenin katılımcıları için mücadelenin anlamı es geçilmemiş, ayrıca insanların tutumları bir sabite olarak ele alınmamış. Birelma başarıyı bir sonla açıklamamış, başarısızlığın da attığı tohumların yeşermesine gözlerini dikmiş.

Öğrenci zamanlarımızın sloganının başka bir versiyonu[1] ile işçilerin ağzından duyduğum satırlar kitabın duygusal olarak en yoğun olduğu parçaydı ve benim için mücadelenin damarlarının kesişebileceğini, mücadelenin zamanının anlanması gereken bir zamansallık olduğunu hatırlattı. Birelma bu zamansallığı ciddiye alıyor; bunu sağlayan ise onun da mücadeleye olan inancı ve saygısı. Birelma satır aralarında kendi deneyiminden, sınıfsallığından, kendisi açısından mücadeleye tanıklık etmenin dönüştürücülüğünden de bahsetmiş, sonuçta tarafını açıkça ezilenlerden yana olarak belirtmiş.

Aklımda bir soru kaldı: Birelma’nın kitabının sonunda kolektif eylemin karşısına koyduğu bireycilik konusu. Mücadelenin neşesi, zorluğu, meydan okuyuculuğu, insanı kendi sesi, bedeni ve varlığı ile tanıştıran gücü bireyselliği de güçlendirir. Bireyselliği güçlenen insan bunu kendiyle taşır ve başka yerlere yayar; bu ise itirazı daha mümkün kılar. Fedakârlık ve bireysel tercihte bulunma gelgitlerini birbirleriyle karşıtlık içinde değil birbirleriyle ilişkisi içinde açıklayan başka bir çalışmayı da kendisinin kaleminden okumak isteriz. Haysiyeti olduğu gibi, belki bireyselliği de ezilenler açısından yeniden tanımlamak başka bir çalışmanın konusu olur.
[1] “Dünya yerinden oynar işçiler birlik olsa” (s. 184).