Anasayfa > Güncel Yazılar > “Ununa Bir Sözüm Yok. Eleğini Astığın Duvar Yıkılsın!”: Ekoloji, Emek Hareketleri ve Feminizm

“Ununa Bir Sözüm Yok. Eleğini Astığın Duvar Yıkılsın!”: Ekoloji, Emek Hareketleri ve Feminizm

Nur Elçik

08 Mart 2016

Kafka’nın Dönüşüm romanını her okuduğumda Samsa’nın gösterdikleriyle tefekküre dalarım. Böceğe dönüşerek bir zamanlar sırf borç ödemek için yaptığı işin sıkıcılığını kavrar, müzik dinlemekten aldığı keyfi fark eder Samsa. Ruhu bedeninin hapishanesinden böceğe dönüşerek kurtulmuştur. Fakat bir yandan da bir böcek olarak konuştuklarının anlaşılmamasının, sözlerinin insanlara böcek vızıltısı gibi gelmesinin sıkıntısını çeker. Sistem için işe yaramaz olmanın keyfini çıkarırken kendini duyuracak sözünden de olur Samsa.

Ekolojik köy tahayyülünün ve bu tahayyülü feminizm ve emek hareketleriyle birlikte kurmanın hem bizi Samsa’lığa evrilteceğine, hem de böcekçenin herkesçe anlaşılabilir olma politikasını işleteceğine inanıyorum. Aşağıda Samsa’lığa geçişimizi bir tesadüfe bırakmadan, birilerinin bizi Samsa’ya çevirmesini beklemeden kuracağımız ekolojik hareketi ve bu hareketi emek ve feminizmle birlikte eylememizin ehemmiyetini tartışacağım.

Ekoloji hareketi aktivistleri bana kızacaklar fakat benim başat problemim dünyanın tüm kaynaklarının yok olmasıyla, yaşanılamaz bir yer haline gelmesiyle değil. Asıl derdim dünyanın herkes için aynı oranda yaşanılmaz olmaması ve bir grubun karbon ayak izi/sömürü yükünün dünyayı daha çok diğer grubun omuzlarında (özellikle emekçilerin ve doğanın) ağırlaştırması. Özetle, bu bozulma yükünün dahi adaletli bölüşülmeyişi.

Belirtmek lazım ki burada arı bir yoksulluk/yoksunluk güzellemesine de tarafgir değilim. Yoksulluk/yoksunluk, doğası gereği mukavemetli bir ekolojik aktivizm barındırdığı, ekolojik terminolojiyi dünyayı kurtarmaktan yana kullandığı için görece daha düşük düzeyli bir dünya sömürüsü marjı taşıyor değil. Sömürü kaynaklarından yoksun, üretim araçları hakimiyeti ile mesafeli bir konum yarattığı için böyle bir sonuç doğuruyor. (Ve elbette yoksul/yoksun olmak da ekolojik politizmi ontolojik olarak dışlamıyor.) Fakat görülüyor ki temiz su kaynaklarından yoksun fabrika işçisinin yarın her fırsatta uçakla “dünyayı keşfetme”ye çıkan bir kültür seviciye; suyu açık bırakarak dişini fırçalamayı dert eyleyen öğrencinin projeci bir HES mühendisine dönüşmemesi için bir şeyler yapmalıyız. Büyük bütçeli çelişkilerimiz var: “Temiz çevre istiyoruz” eylemcisiyken aynı zamanda klimalar olmadan bir dakika bile yaşayamayan ofis çalışanı olmamızda; betonlaşmaya sövüp sövüp elimize geçen ilk meblağ ile yeşillik içinde villa tahayyül etmemizde, dünyanın adaletsizliğine yakınıp işçisini günlük 1 euroya çalıştıran markaları üzerimize geçirmemizde gerçeklik algımızı çarpıtan, yapısal arızalarımızı saklı tutan çelişkilerimiz var. Bu çelişkileri birbirimize sinirli tükürüklerimizi fırlatmadan, “nerede hata yapıyoruz?” menşeinde konuşmamız gerekiyor. Nihayetinde, emek sömürüsünden kırsala kaçıp doğada çamaşır suyuyla evi parlatmak da, paket gıdayla karnını doyurmaktan vazgeçmemek de, kırsaldaki yaşamda da kadını mutfakta sevmek de aynı sömürü sistemine takdirlerini iletiyor. Ve bu nedenle, tüm sistemi ekoloji, adalet, feminizm, iktidar, emek ve sömürü ilişkileri çerçevesinde, direniş metotlarıyla birlikte değerlendirmemiz mühim.

Siyasal ekoloji ve emek hareketlerini mühimsememizin sebebi ekolojik hareketin aslen gündelik kültürün ekonomik ve idari iktidar aygıtları tarafından yıkılmasına karşı çıkan kendiliğinden bir protestodan doğması (Gorz, 1995: 68); gerek ekolojik hareketin gerek emek hareketinin emeğin insan-doğa ilişkisindeki kuruculuğunun farkında olması ve yine her iki hareketin de kapitalizm tarafından emeğin sadece bir işgücüne dönüştürülerek, doğanın ise hammaddeye indirgenerek kapitalizm tarafından sömürülme/köleleştirilme pratiklerini tartışmaya açmasıdır. Özetle her iki hareket de “Doğayla ekolojik bir uyum içerisinde olacak şekilde tasarlanmış bir dünya toplumu” (Banos, 2012: 28) üzerinden adil bir hayatın sistematik altyapısı üzerine kafa yorar. Elimizde, çalışmayı bir etkinlik olmaktan çıkarak zorunluluğa dönüştüren, insanların tüm ilişkilerini yararlılık ilişkisine çeviren, tahmin edilebilir ve hesaplanabilir bir doğadan fazlasına tahammülü olmayan sistemin karşısında konumlanmış bir ekolojik emek hareketi var. Peki bu emek hareketine feminizm eklemeye neden ihtiyacımız var?

Ekofeminizm Jusup’un nitelikli tanımıyla “Ataerkil yapı ve tek amacı metaları ele geçirme, stoklama, kârı geliştirme olan kapitalist ekonomik model ile bunların doğrudan sonuçları olan ırkçılık, cinsiyetçilik ve diğer tüm sosyal eşitsizliklerle, öteki ve doğa üzerinde tahakküm kurma arasındaki ilişkiye” vurgu yapan bir teori ve/veya hareket. (Jusup, 2014: 28). Bu hareket eşitsizliği, sömürüyü doğuran her türlü hiyerarşi ve iktidarı, bu iktidar ve hiyerarşinin getirdiği gücün kullanımındaki orantısızlığı tartışmaya açarken bizi direnişçi bir yöntemin kuracağı yeni sistemin de aynı dertlerle malul olma efkârından muhafaza edebilir.

Toprak ve tohumlar üzerindeki mülkiyetin dönüşümü, ata tohumu yerine GDO’ların zorunlu kılınması, kır ve kent arasına keskin çizgiler çekilmesi gibi sebeplerle tarımsal üretim süreçlerinden kadın halihazırda dışlanmış durumda. Tek mesele kadının bu süreçten dışlanması da değil, hareketin, tüm sosyal eşitsizlikleri, iktidar yapılanmalarını, cinsiyetçiliği açık eden konuşmalarla yeterince kaynaşmaması.

HES yapımıyla topraklarından olan tarım işçisi kadınların HES karşıtı direnişlerinde bu direnişi evlatlarının geleceğini koruma, sağlık tehlikesi karşısında ailelerini koruma ereğiyle mi, yoksa hak ettikleri toprakları adil bir üretim zinciri için mi, kendi topraklarında köleleşmeyi, emeklerine yabancılaşmayı reddettikleri için mi yaptıklarının bir önemi var. Her doğa karşıtı direnişin gidip gelip, doğa=ana eşitlemesinde güzellenerek toplumsallığından soyutlanmasının da bir önemi var, direniş örneklerinde öne çıkan cevval kadınların illaki “analık” ve “güçlü kadın” figürü üzerinden baş tacı edilmelerinin de... Biz bu mevzuları emek hareketinden dışladığımız müddetçe kadınlar ve LGBTİ’ler direnişte giydikleri kıyafetlerin terbiyevilik statüsüne, canlarının istediğiyle sevişip sevişmediklerine, heteroseksüelliklerine, erkekliğe yaraşır bir güçle direnip direnmediklerine, sınıflarına yahut analık potansiyellerine göre kategorize edilmeye devam edecekler. Ve bu kategorizasyon devam ettikçe hareket içinde tartışmaya alışık olmadığımız iktidar ilişkileri örtünmeye, hareketin içine hiyerarşi, ırkçılık, statücülük sızmaya devam edecek. Tam da bu nedenle feminizmin amacı, sadece cinsiyet temelinde bölünmüş bir dünya düzeninin zararlarının onarılması değil; erkeklerin politik, askerî, cinsiyet ve ekolojik egemenlik yapılarını değiştirmek, hatta dönüştürmektir (Mellor, 1993: 24-25). Tüm direniş hareketleri bütüncül olmalıdır. Her türlü iktidar ilişkisi iktidar kurduğu şeyi tali konuma getirerek değil nesneleştirerek sömürür ve bunun en iyi yolunu da direniş yollarını birbirinden ayırarak, birinin içinden diğerini dışlayarak yapar. Sistemin tam da bu sebeple sosyalizmden dışlanmamış bir ekolojiye, ekolojiden dışlanmamış bir feminizme ihtiyacı var.

Bu emek hareketleri bizi yarın öbür gün ekoköyün eşiğine getirdiğinde kadınların yine erkekliğe layık olabilmek için güzellik yarışına girmeyeceğini, ev içi emeklerinin sömürülmeyeceğini, kadınlar yine sırf “sevdiği” için ev işleriyle hemhal olurken erkeklerin sırf “becerdiği” için alım-satım, tamir işlerinde yetkilenmeyeceğini kim taahhüt edebilir? Hadi ekoköyümüzü kurduk, erkeklere yine kahvehaneleri bahşediyorken kadınlara elişi kursalarını mı caiz göreceğiz yine? İbneler kahvehane eğlencemize konu olmaya devam edecekler mi? Köyümüze faşizan bir saldırı olduğunda etrafımızda “Siz durun, ben hallederim,” diyen erkeklik kendini, ahaliyi, özellikle de kadınları koruma göreviyle yetkilendirecek mi? İllaki bir güzellik yarışı olacak da köyün kadınları güzellik ölçütlerini belki dergi güzelleriyle değil fakat köyün en güzel kızını esaslayarak mı değerlendirecekler bu sefer? Kadının her “lan seni döverim”lere verdiği tepki “kimse bizim politikamıza laf edemez” politik önermeleriyle aklanırken, “bırakın bu feminist zırvalıkları” ironileriyle de yalpalandırılacak mı? Yahut HES karşıtı direnişteyken içimizden biri çıkıp “Bizi Kürtler gibi terörist bilmeyin,” ırkçılığını savuracak mı köyümüzde? Bugün, feminist hareketlere yakın, emek hareketlerini önemsediği temellük edilen kurumlar dahi şiddete maruz kadınlar için kadınların tarlada güvencesiz çalıştığı rehabilite yöntemleri önerebiliyorken emek hareketinin mevzu kadına gelince iktidar seviciliğini idame ettirmeyeceğine, bir direniş hareketi içindeki ırkçılığa, statücülüğe, cinsiyetçiliğe bütüncül bir teoriyle karşı duracağına nasıl kefil olunabilir?

Örneklendirelim. Katıldığım toplantıdaki konuşmacılardan biri, köy köy gezip tarıma dair o mezkûr kadim bilgiyi ararken, bu bilginin büyük farkla kadınlarda olduğunu ve fakat kadınların kocalarından çekinerek konuşmadıklarını iletmişti. Bir arkadaşımsa, gezdiği ekolojik çiftlikte sarhoş bir adamın gelip kadınları taciz ettiği için kadınlar tepki verdiğinde, olay sonrasında kadınların çağırılıp “Burası köy yeri, İstanbul’da alışık olduğunuz tavırlarla burada yaşayamazsınız. Böyle şeyler oldu mu siz karışmayın, biz hallederiz,” denilerek terbiye edildiklerini iletmişti. Gittiğim ekolojik yerleşkelerin kaçında biseksüelliğin “Ohh onlar da hem kadınlarla, hem adamlarla ne ala…” diye seks çeperinde akidelendirildiğini, kaç yerde “Şimdi bir yeşil devrim olsa erkekliğin hangi halleriyle dertleniriz kimbilir,” diye iç geçirdiğimi söyleyemiyorum bile.

Özlüer diyor ki “Bugün giderek mısır patlağının damakta bıraktığı kuruluk ve genizde yapışma hissiyatıyla yayılan ‘ekoloji’, evet çok önemli hissizliğinden kurtulup doğa ve emek sömürüsü demek olan ‘ekolojik kriz’i aşacak bir dolayımlama düzeyine ihtiyaç var. Bu düzey aynı zamanda yıllardır, kadın sorunu(!), ekolojik sorun(!), işçi sınıfı sorunu(!), Kürt sorunu(!) gibi birbirinden yalıtık kompartımanlara bindirilmiş, hissiz ve apolitik siyaset algısına da bir nebze karabiber kokusu katacaktır” (Özlüer, 2002: 1). Bu sebeple tüm siyasi hareketimizi sadece taleplerimizde merkezileştirmeden, ekolojist, sosyalist ve feminist bir alternatifin mümkünatını teori ve fiiliyatla kuvvetlendirerek bir politika üretmek, bu politikayı üretirken “yeşili, kadını ve emekçileri sömüren anlayışın aynı güç fetişizminden, maskulen tutkulardan, biyoiktidardan beslendiğini” akılda tutmamız en çok da birlikte kuvvetlenmemize yarayarak sonrası için teminatımız olacak. Mademki Samsa’laşma yolundayız, umudumuzu saklı tutacak, bizi tesadüfi gelişmelerin seyrine ve keyfiyetine bırakmayacak bir birlikteliğe ihtiyacımız var. Zor olacak belli ki. Belki ilk önce tehlikeleri görüp yerimizde kalmayı yeğleyeceğiz. Fakat yerimizde kalmamızın da bizim için aynı sıkıntıları barındırdığını gördüğümüzde duygu durumumuzla, politikamızla, rasyonalitemizle bu yola evrileceğimize inanıyorum ben de Samsa gibi.

"Bundan ötürü, önce gövdesinin üst bölümünü yataktan çıkarmayı denedi ve başını dikkatle yatağın kenarına doğru çevirdi. İstediğini kolayca yaptı da ve gövdesi genişliğine ve ağırlığına karşın, sonunda ağır ağır başın döndüğü yönü izledi. Ama başını en sonunda yatağın dışında, boşlukta tuttuğunda, bu konumda daha çok ilerlemekten gözü korktu, çünkü kendini böylece düşmeye bıraktığı takdirde, başını ancak bir mucize yaralanmaktan kurtarabilirdi. Ve Gregor’un bilincini özellikle içinde bulunduğu anda kesinlikle yitirmemesi gerekiyordu; bu tehlikeyi göze almaktansa, yatakta kalmayı yeğledi.

Ne var ki, aynı çabayı bir kez daha harcamasının ardından, derin bir iç çekişiyle yine eskisi gibi yattığında, bacaklarının da birbirleriyle büyük bir olasılıkla eskisinden beter boğuştuklarını görüp, bu başına buyrukluğu dinginliğe ve düzene dönüştürebilmek için herhangi bir olanak bulamadığında, artık yatakta kesinlikle kalamayacağını, yataktan kurtulması için en ufak bir ümit ışığı bulunsa bile, bu uğurda her şeyi feda etmenin en akıllıca davranış olduğunu bir kez daha düşündü" (Kafka, 1915: 2).


Başlıktaki Alıntı: Buğday, Başak. “Ihlamur Günlükleri”, Ot Dergi, Kasım 2014, Sayı: 33.
Banos Lefteris ve Külebi, Aysal. “Michael Löwy: Mücadele, Öfkeli Bilincin Radikalleşmesidir”, Ekososyalist Dergi, çev. Ethemcan Turhan, Subat 2012, Sayı: 12, s. 28-32.     

GORZ, Andre. “Siyasal Ekoloji: Uzmanerkine Karşı Özsınırlama”, Birikim (çev: isimsiz), Aralık-Ocak 1995, Sayı: 68-69, s. 111-119.

Jusup, Vesna. "Başka Bir Dünyanın Mümkün Olduğunu Bildiğinizde", (ed.) Durukan Dudu, Yeşil Politika, çev. Efe Gezer, İstanbul, 2014

Kafka, Franz. Dönüşüm, çev. Ahmet Cemal, İstanbul, Can Yayınları, 2015.

Mellor, Mary. Sınırları Yıkmak: Feminist Yeşil Bir Sosyalizme Doğru. çev. Osman Akınbay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2013.

Özlüer, Fevzi. “Ekolojist Olanaklar Ve Siyasal İktidar", 23 Şubat 2014, (Çevirimiçi). http://www.fevziozluer.av.tr/2014/02/23/ekolojist-olanaklar-ve-siyasal-iktidar/